Çin, Hindistan, İran ve Anadolu'da İslamiyetin yayılmasında büyük hizmeti geçen âlim ve mücahit veli. İsmi, İbrahim bin Şehriyar'dır. Annesinin ismi Banuveyh bin Mehdi'dir. Ebu İshak künyesiyle ve Kazerunî nisbesiyle meşhur olmuştur. 352 (m. 963) senesi Ramazan-ı şerif ayında Şiraz civarındaki Kazerun kasabasında doğdu. 426 (m. 1035) senesinde Zilkade ayında Kazerun'da vefat etti. Kabri Kazerun'un Gencebad bölgesindedir. Birkaç defa saldırıya uğramasına rağmen yok olmamıştır.
Mecusî bir aileye mensup olan Ebu İshak Kazerunî'nin babası sonradan hidayete kavuşup Müslüman olmakla şereflendi. Müslüman bir anne babadan dünyaya gelen Kazerunî'nin doğumundan itibaren üstün halleri görülmeye başladı. Onun dünyaya geldiği gece doğduğu evden göğe doğru yükselen bir nur görüldü. Bu nur sütununun dalları etrafı aydınlatıyordu. Annesi onu emzirmek istedi. Fakat Ramazan-ı şerif ayı olduğu için emmedi. Bu hali Ramazan ayı boyunca devam etti. Gündüzleri annesini emmiyor, geceleri emiyordu. Ayrıca kardeşi emip karnını doyurmadan emmiyordu. Bu da onun büyük bir zat olacağının ilk işaretleriydi.
Fakir bir ailenin çocuğu olan Kazerunî, ailesine destek olmak için ticaretle meşgul oluyordu. Ancak diğer taraftan ilim tahsil etmek istiyordu. Babası ticaretini aksatmadan ilim tahsiline izin verdi. Ebu İshak Kazerunî'nin, babası Müslüman olduğu halde dedesi Zadanferruh Mecusî yani ateşperest idi. Babası onun ilk olarak Kur'an-ı Kerim öğrenmesine izin verince, dedesi; “Ona bir sanat öğretmek daha iyi olur.” diyerek mani olmaya çalıştı. Küçük İbrahim ise Kur'an-ı Kerim okumak istiyordu. Anne, baba ve dedesiyle meseleyi konuştuktan sonra, dedesini razı etti. Çünkü ilim tahsiline karşı şiddetli bir arzu duyuyordu. Çocuk yaşında ilim tahsiline başlayıp, Kur'an-ı Kerim okumayı öğrendi. Okumaya gittiği sırada diğer çocuklardan daha gayretli olup derste hepsinden erken hazır bulunuyordu. Kur'an-ı Kerim okumayı ve temel dini bilgileri öğrenip, diğer ilimleri tahsil etmeye başlayacağı sırada büyük bir âlim bulup ondan ilim ve feyz almayı arzu etti.
Bunun için Ebu Abdullah Hafif'in derslerine devam etti. Zahirî ve batınî ilimleri tahsil etti. Tasavvuf yolunda icazetini hocası İbn-i Hafif'in vefat etmesi sebebiyle onun talebesi Hüseyin Ekkar'dan aldı. Ayrıca Ebü'l-Hasan Ali bin Cehdim Hemedanî ve başka âlimlerden çeşitli ilimleri tahsil etti. Hadis âlimlerinden birçoğu ile görüştü. Şiraz, Basra, Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere'deki âlimlerden hadis-i şerif rivayet etti, velilerin sohbetlerinde bulundu. Zahirî ilimlerde derin âlim, batın (kalb) ilimlerinde de yüksek bir veli oldu. Haram ve şüphelilerden sakınmakta, ince din bilgilerini çözmekte ve büyük âlimlerin eserlerini anlayıp izah etmekte emsalsiz hale geldi. Nefsin isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmak suretiyle Allahü tealanın rızasına kavuşmaya çalıştı. Şefkat, merhamet, güzel ahlak ve cömertlikte yüksek dereceye ulaştı. Zamanın sultanları onu çok sevip saydılar ve onun nasihatleriyle hareket etmeye çalıştılar. İlimdeki ve marifetteki yüksek derecesi sebebiyle “Sultanü'l Evliya” ve “Kutbü'l-Aktab” ünvanlarıyla meşhur oldu.
Kendisine hakaret edenlere, inkarcılık yapanlara elinden geldiğince hep tatlı söz, güler yüz gösterip hepsine hayır duada bulundu. İyi kötü herkese, güneş gibi ışıklarını yaydı. İyilik ve ihsanlarını kimseden esirgemezdi. Zayıf, güçsüz, yetim ve fakirlere elinden geldiğince yardım eder ve sığınak olur, görüp gözetirdi. Mübarek nefeslerinin bereketi bütün alemi kuşattığından, Mekke-i Mükerreme'den Kirman'a kadar pek çok garip, seyyid ve derviş dergahına koşmuştu. Ebu İshak Kazerunî hazretleri her haliyle örnek bir Müslümandı. Derdi, üzüntüsü olanlar onu görünce neşeyle dolar, gam ve kederleri silinir, zâlimler zulmünü terk ederdi. Günahkarların pek çoğu onu bir defa görmekle tövbe-i nasuh ederlerdi. Gayet sade giyinir, halk içinde hep Hak teala ile olurdu.
Cömert ve kerem sahibi olan Kazerunî hazretleri, çok misafirperverdi. Maddi yönden zayıf olduğunu bilen babası ona; “Sen fakirsin, gelen misafirleri ağırlama gücüne sahip değilsin, sonra bu işte acz içine düşmeyesin.” deyince, Kazerunî hazretleri cevap vermedi. Derken Ramazan-ı şerif ayında bir misafir topluluk geldi. Kazerunî'nin evinde bir şey yoktu. Akşam yaklaşmıştı. O anda biri içeri girdi. Ekmek, muz ve incir bulunan büyük bir çantayı bırakıp: “Bunu dervişlere ve misafirlere ikram et.” dedi. Bu hali gören babası oğluna dönerek; “Gücün yettiği kadar insanlara hizmet et. Zira Hak teala seni yalnız bırakmayacaktır.” dedi.
Ebu İshak Kazerunî, Kazerun'da din-i İslama hizmet yolunda ve Ehl-i Sünnet itikadının yayılmasında pek çok gayret sarf etti. O devirde Kazerun ve civarı, putperest ve ateşperest sapık müşriklerle doluydu. Müslümanlar azınlıktaydılar. Onun irşat faaliyetleri neticesinde Kazerun ve etraf memleketlerde iman nuru parlayıp Müslümanlar çoğaldı. Her tarafta birçok vakıf müesseseleri kuruldu. Kazerunî'nin sohbetinde yetişen talebeleri, İslam dininin güzel ahlakını yaymak için seferber oldular. Cihat niyetiyle civar beldelere dağıldılar. Kazerunî, talebelerinden ve sevdiklerinden bir ordu hazırladı. Kendisi de birçok gazalara katılıp, ila-yı kelimetullah, Allahü tealanın dininin yayılması yolunda, insanları küfür karanlıkları ve ebedî Cehennem azabından kurtarmak için, ilim ve kılıçla cihat etti. Az zaman sonra hidayet nuruna kavuşanlar çoğaldı. 24 binden fazla putperest, grup grup Kazerunî'nin huzurunda imana geldi. Kendisi de Cuma günleri toplanan orduya vaaz ve nasihatlerde bulunurdu. Onlara cihat ve gazanın faziletini anlatıp cihada teşvik ederdi. Mücahitler, bu vaazları sayesinde aşka gelip, ihlas ile kafirler üzerine yürüyüp zaferler kazandılar. Bir çok ganimet elde ettiler.
Kazerunî her yıl mücahitleri bizzat teftiş ederek onların silahlandırılması, giyim kuşamı ile yakından meşgul olurdu. Ordusu sefere gittiğinde kendisi manevî başkumandan olarak devamlı dua ederdi. Mücahit ordusu, Hindistan ve Çin'e kadar gitti. Bir kısmı da Anadolu'ya gelerek Rumlarla cihat etti. Böylece Anadolu'da İslamiyetin yayılmasına çalıştılar. Mücahitler bir defasında Rumlarla yapılan bir harpte zor durumda kalmışlardı. Hemen hocaları Şeyh Ebu İshak Kazerunî'nin ruhaniyetinden yardım istediler. O sırada Kazerunî mescitte idi. Aniden kalkıp asasını eline alarak dışarı çıktı. Askerin gittiği tarafa yönelip kayboldu. Tam bu esnada mücahitler, heybetli bir süvarinin düşman saflarını darmadağın ettiğini gördüler. Bu hal, Müslümanların kalblerine kuvvet verdi. Nihayet hocalarının yardımıyla düşman kuşatmasından kurtuldular.
Kazerunî tekrar mescide döndüğünde, mescitte bulunanlar; “Efendim bu hal nedir? Bir an mescitten çıkıp kayboldunuz.” diye sordular. “O saatte İslam ordusu Rum diyarında esir düşmek üzereydi. Yardım istediler, yardıma gittim.” buyurdu. Mescitte bulunanlar bu vakanın olduğu gün ve saati kaydettiler. Daha sonra İslam ordusu kafirlerle cihattan dönünce bu hali sordular. Onlar da; “Kafirlerle savaşa başladığımızda biz az, düşman çok kalabalıktı. Çok kahramanlık ve cengaverlik göstermemize rağmen, bir yiğide yüz kafir düşüyordu. Bir anda topluca hücuma geçip bizi çepeçevre kuşattılar. O anda hatırımıza hocamız geldi ve yardım istedik. Hemen heybetli bir süvarinin düşman saflarını darmadağın ettiğini gördük. Kafir ordusu kırılarak hezimete uğradı. Böylece galip geldik. Ondan sonra o süvari geldiği gibi kayboldu. dediler. Söyledikleri saat Kazerunî'nin kaybolduğu saatti.
Ebu İshak Kazerunî'nin tâlim ve terbiyesinde yetişip cihat için her tarafa dağılan mücahitler, gittikleri yerlerde, limanlarda, dergahlar ve ilim yuvaları inşa ettiler. Bu faaliyet ve gayret, “Kazeruniyye yolu” adı ile anılıp meşhur oldu. Ebu İshak Kazerunî ve talebeleri bilhassa vakfiyelerin inşa ve inkişafında (yapılıp yayılmasında) rehber oldular. Kazerunî hazretlerinin birçok seçkin talebeleri ve halifeleri vardı. Bunlar; Ebü'l-Hasan Ali bin Fadl, Ebü'l-Abbas bin Fadl, Muhammed bin İbrahim, Ebu Abdullah Muhammed bin Dehzur Mayinî, Ebu Abdullah Muhammed bin Cüzeyn, Hüseyin Sagir, Ebu Ali Hüseyin Kebir, Hasan bin Ali, Hasan bin Ferhan Kazerunî, Ebü'l-Kasım Kefşen Kazerunî, Hasan bin Merdsad, Ahmet bin Firuz gibi âlim, faziletli, arif ve kamil zatlardı. Bu talebeleri Hindistan, İran ve Anadolu'nun doğu bölgelerinin iman ve hidayet nurlarıyla aydınlanmasına vesile oldular.
Ebu İshak Kazerunî, zengin Müslümanları hayra teşvik edip, vakıfların yapılmasını sağladı. Çeşitli beldelerde yüzlerce dergah, ribat, hanekah yaptırdı. Buralarda muhtaçlara yemekler dağıtıldı. Bu ribat ve vakfiyelerde ilim ve edeb öğretildi, cihat ruhu aşılandı. Gerek sağlığında gerekse vefatından sonra Müslüman hükümdarlar, Mürşidiyye, ve İshakiyye de denilen Kazeruniyye yolunu teşvik edip, çeşitli vakıflar yaptılar. Bilhassa; Bursa, Konya, Erzurum ve Şam gibi beldelerde zaviyeler çoğaldı. Sultan Yıldırım Bayezid Han da, Bursa'da Kalealtı (yahut Tahtakale) denilen yer arkasında Ebu İshak alemdarlarına mahsus bir Zaviye-i ali tahsis etti. Vakfiyesinde; “Bunu Şeyh Ebu İshak Kazerunî eshabına adet olduğu vechile, gelen misafirlerin, mukimlerin mümkün olduğu derecede izaz ve ikramları hizmetlerinin ifası için vakfetti.” denilmektedir.
Gerek seferde gerek sulh zamanında insanlara vaaz ve nasihat ederek onların dünyada ve ahirette saadete, kurtuluşa ermesi için çalışan Kazerunî hazretleri talebelerine nasihat ederek buyurdu ki:
“Ey kardeşlerim! Size dört nasihatım vardır. Mutlaka tutunuz. Yerime kimi vekil kıldı isem ona hürmetkar olup, itaat ediniz. Kur'an-ı Kerim öğrenip, okumaya devam ederek emir ve yasaklarını gözetiniz. Bir misafir geldiğinde evinizde ağırlayıp, hemen ne var ise hazırlayıp ikram ve hizmet ediniz. Birbirinizle dost olunuz. Birbirinizle muhabbetli olunuz. Sakın düşmanlık edip nifaka sürüklenmeyiniz. Birbirinizden uzak düşer parçalanırsınız.”
“Bu iki parmağımın yanyana durması gibi iman ve muhabbet birliktedir. Allahü tealanın rızası için her ikisi de mutlaka lazımdır. Muhabbetin şartlarına son derece dikkat ediniz. Din kardeşlerinizi seviniz. Yakındayken de, gıyabında da seviniz, sevişiniz.”
“Alahü tealanın emirlerini yerine getirip yasaklarından sakınmayı ganimet biliniz.”
“Şu üç grup insan asla iflah olmaz, salah ve seadete kavuşamaz: Allahü tealanın kendisine bahşettiği nimetleri onun layık kullarından esirgeyip cimrilik yapanlar. Hak tealaya ibadet edip de sonra bundan şikayet edenler. Bunlar; “Eğer benim ibadetimin Hak teala indinde değeri olsaydı ve kabul görseydi, ben bu dünyada berhüdar olur, muradıma ererdim.” diye düşünüp üzülenler ve bu yüzden mahrum kalanlardır. Üçüncüsü ise, tembellik ve gevşeklikleri yüzünden ibadet, hizmet ve taatten zevk alamazlar, bu sebeble bunları tam yapamaz, yerine getiremezler.”
“Her kim nefis kuşunun etini severse, yani nefsine düşkün olursa, onun gönlü gayb alemi fezalarına asla yükselemez ve yüce alemlerde uçmaktan mahrum kalır.”
“Faydalı veya zararlı olan altın veya gümüş değil, bunların kullanış ve sarf ediliş şekilleridir. Helal kazanıp helal yere sarfediniz.”
“İki lirayı gözlerinize koyun, gözleriniz dışarıyı göremez olur. Peki ya binlerce lira ve parayı kalbine koyan, bunlara muhabbet edenin hali nice olur.”
Ebu İshak Kazerunî hazretleri gençliğinde hep oruç tutar, sadece ekmekle iftar ederdi. Nefsinin isteklerine karşı çıkardı. Önceleri arasıra et yerdi. Sonra et yemeyi terk etti. Buna sebep şu hadise oldu: Kazerunî hazretleri hac yolculuğu sırasında Basra'ya geldi. Orada tasavvuf ehlinden bir toplulukla karşılaştı. Onların toplantısına katıldı. Ziyafet verildi. Bu arada sofraya et getirildi. Sofrada bulunanlar eti yediği halde Kazerunî hazretleri yemedi. Hac ibadetini eda edip geri memleketine döndükten sonra bir gün canı et yemek istedi. Bir parça pişmiş eti alıp tam yiyeceği sırada kendi kendine “Ey nefsim! Ey İbrahim! O zaman insanlar arasında ziyafette et yemedin ve onlara gösteriş yapmış oldun. Şimdi onların arasında değil de yalnız başınasın ve et yemeye hazırlanıyorsun. Açıktan yapmadığın bir şeyi gizlice yapıyorsun. Sana yazıklar olsun.” dedi. Elini hemen etten çekti. Allahü tealaya artık et yemeyeceğim diye söz verdi. O günden sonra ağzına et koymadı.
Kazerunî hazretleri insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlattıktan ve Allah yolunda cihat ettikten sonraki zamanlarını insanlardan uzak olarak ibadet ve taatla geçirirdi. Bu hususta da şöyle buyururdu: “Çok zaruri bir işiniz olmadıkça, evinizden dışarı çıkmayınız. Yoldan, çarşıdan, kalabalıktan ve dünya erbabı olan kimselerin yakınından geçmeyiniz. Onları görünce, kalbiniz belki meyledip, Allahü tealayı anmaktan mahrum kalır.”
Ebu İshak Kazerunî hazretleri bir gün talebelerine ve sevenlerine buyurdu ki: “Siz kendi evinizde ve arkadaşlarınızın evinde bulunduğunuz zaman önünüze yemek veya yiyecek bir şey getirilirse yalnız yemeyiniz.” Orada bulunanlardan birisi şöyle anlattı: “Ben her Cuma günü namazdan sonra hocamın hizmetini görür, sonra izin alır, annemin yanına giderdim. Bir Cuma günü yine aynı şekilde yaptım. Cuma namazından sonra hocamdan izin alıp annemi ziyarete gittim. Eve varıp hürmetle annemin ellerini öptüm, duasını alıp oturdum. Annem gidip biraz hurma getirdi ve önüme koydu. Yememi söyledi. Ben yemedim. Annem çok ısrar etti.” “Şunu senin için saklamıştım.” dedi. Annemin bu ısrarı üzerine hocamın bize olan nasihatlerini anlattım. Annem; “Oğlum. Benim hatırım için şu birkaç hurmayı yiyiver. Senin hocan bunu nereden bilecek.” dedi. Annemin ısrarına dayanamayıp bir tane hurma yedim. Fakat kalbime bir sıkıntı çöktü. Bir müddet sonra annemden izin alıp hocamın huzuruna döndüm. Selam verdim. Hocam Kazerunî selamımı aldıktan sonra; “Annenin yanında bulunduğun sırada neler yaptın ve ne yedin?” diye sordu. Ben sessiz kaldım. Hocam devam ederek yüzüme baktı ve; “Orada bir hurma yedin.” buyurdu. Hocamın bu sözü üzerine içimi öyle bir heybet ve korku kapladı ki, tarif edemem. O günden sonra hiçbir hâlimin, işimin ve sözümün hocama gizli olmadığına ve her şeyimizi anında görmekte olduklarına olan yakinim arttı. O hatamdan dolayı tövbe ve istiğfar ettim. O andan itibaren arkadaşlarımdan ayrı hiçbir şey yemedim.
Ebu İshak Kazerunî hazretlerinin zamanında Basra'da Yahya bin Hasan adında, bir mescit imamı vardı. Şeyh Kazerunî hazretlerinin oturduğu beldeye geldi. Sabah namazı vaktiydi. Kazerunî hazretlerinin mescidine girdi. Kazerunî hazretleri imam olmuş namaz kıldırıyordu. Yahya bin Hasan da ona uyarak namaza durdu. Kazerunî, okuduğu uzun bir surede bir ayeti unutarak okumadı. Bunu fark eden Yahya bin Hasan kendi kendine; “Yazıklar olsun bana. Buraya kadar boşuna yorulmuşum. Ta Basra'dan buraya bu adamı ziyarete geldim. Halbuki o namazda okuduğu sureyi yanlış okuyor. Kur'an-ı Kerimi doğru okuyamayan kimsenin ne fazileti olabilir? Buraya geldiğime pişman oldum.” diye düşündü. Şeyh Kazerunî hazretleri namazdan ve duadan sonra o kimseyi yanına çağırdı ve buyurdu ki: “Gördüğünüz gibi bizler hata işleyip duruyoruz. Ademoğluyuz. Ademoğlu unutkanlıktan kurtulamaz.” buyurdu. Yahya bin Hasan ismindeki kimse Kazerunî hazretlerinin keramet olarak, namazda iken kendi kalbinden geçenleri bildiğini anladı. Düşündüklerine tövbe edip özür diledi.
Zamanın devlet adamlarından Ebü'l-Fadl Büveyh-i Deylemî bir gün Ebu İshak Kazerunî hazretlerini ziyarete gitti. Görüşme esnasında Şeyh hazretleri ona dönüp; “Şarabı içmekten vazgeçip tövbe et.” diye nasihat etti. Ebü'l-Fadl; “İmkanı yok efendim. Ben şarap içmeyi bırakamam. Çünkü ben, hükümdarımız Fahrü'l Mülk'ün en yakını, nedimiyim. Onunla iyi görüşürüm. Oturup beraber şarap içeriz. Benim şarabı bırakmama vezirler razı olmazlar. Buna gücüm yetmez.” dedi. Kazerunî hazretleri buyurdu ki: “Sen şarap içmekten vazgeçip, benim yanımda tövbe et. Hükümdarın ve vezirlerin yanına vardığın zaman, ziyafette içki verdiklerinde hemen bizi hatırla. Ebü'l-Fadl, Şeyh hazretlerinin sözünü dinleyip içki içmekten vazgeçti ve geçmişteki günahlarına da onun huzurunda tövbe etti.
Aradan bir müddet geçtikten sonra hükümdar Fahrü'l-Mülk ziyafet tertipletip devlet ileri gelenleriyle birlikte Ebü'l-Fadl'ı da davet etti. Ziyafette şarap dağıtılacak, çalgılar çalınıp eğlence yapılacaktı. Ebü'l-Fadl olacakları ve fitneden nasıl kurtulacağını düşündü. Ziyafet için gerekli hazırlıklar yapıldı, eğlence ve ziyafet başladı. Vezirlerden birisi Ebü'l-Fadl'a da şarap getirdi ve içmesi için zorladı. Ebü'l-Fadl o anda Kazerunî hazretlerinin sözlerini hatırladı. Onun ruhaniyetine sığınıp; “Efendim himmet buyurup beni bu fitneden kurtarın.” diye yalvardı. Ebü'l-Fadl büyük bir endişe içinde beklediği sırada içeriye büyük bir kedi atıldı. Sürahi ve bardakların ortasından sıçrayıp bir çırpıda hepsini devirip, yıktı. Sürahi ve bardaklarda bulunan şarap yere döküldü. Sofradaki yiyecekler de döküldü. Oradakilerden hiç kimse kediye mani olamadılar ve şaşkın şaşkın bakakaldılar. Kazerunî hazretlerinin kerametini gören Ebü'l-Fadl, olanlar karşısında ağlamaya başladı. Fahrü'l-Mülk, Ebü'l-Fadl'a dönüp; “Neden ağlıyorsun?” diye sordu. Ebü'l-Fadl olanların iç yüzünü anlattı. Kazerunî hazretlerinin kendisine tövbe ettirdiğini söyledi. Fahrü'l-Mülk ona; “Serbestsin istersen gidebilirsin, tövbeni bozma. Bizim hâlimizi bize bırak.” dedi. Orada bulunanlar da durumu öğrenip Kazerunî hazretlerinin kerametine şahit oldular.
Ömrünü İslamiyetin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmekle geçiren, ilim, fazilet ve güzel ahlak sahibi bir zat olan Kazerunî hazretleri, vefatından önce şu vasiyette bulundu:
“...Kıymetli yavrum! Sana yaptığım bu vasiyete sıkı sarılıp onunla amel edesin. Böylece Allahü tealanın yolunda muvaffak olup saidlerden ve reşitlerden olasın. Sana birinci vasiyetim, din ilimlerini, ilmihalini iyi öğrenip, bunu daima arttırmandır. Çünkü tarikat ve hakikat ehli olsun kim olursa olsun herkes bu ilme muhtaçtır. Tabii din bilgilerini Ehl-i Sünnet âlimlerinden ve eserlerinden öğrenmek insanın derece ve kıymetini artırır. Tasavvuf ilmini öğrenmek yani kalbini temizlemek, kötü huylardan kurtulmak içindir. Allahü teala Peygamber Efendimize Kur'an-ı Kerim'de; “Ya Rabbî! İlmimi artır.” (Taha suresi: 114) diye dua buyurmasını emretti. Fıkıh ilmini öğrenmeyi ve bu ilmin dünya ve ahiret saadetine vesile olacağını bildirdi. Fıkıh ilmini ve ilmihalini öğrendikten sonra bütün işlerini, ibadetlerini buna uygun yapmalısın. İlim ile dünyalık elde etmekten uzak dur. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Her kim ahiret amelleri ile dünyalık taleb ederse, o kimsenin bu amellerden ahirette hiç nasibi yoktur, fayda ve bereketini göremez. Yüzünün nuru gider, onu saidler, Cennetlikler zümresinden yazmazlar, adını Cehennemlikler arasına yazarlar.” Übey bin Ka'b'ın rivayet ettiği hadis-i şerifte buyruldu ki: “Bu ümmetten olup da ahiret işlerini dünya işlerine tercih edenlere müjdeler olsun. Onlar yüce insanlardır. Allahü tealanın yardımına kavuşmuşlardır. Dünyayı ahirete tercih edenlere ise ahirette hiç nasip yoktur.”
“Abdullah bin Mübarek'e; “Selef-i salihin kimdir?” diye sorduklarında; “Dini için dünyadan yüz çevirenlerdir.” buyurdu. İşte bu hale erdikten sonra, daima takva üzere olman Allahü tealadan korkman lazımdır. Böylece Allahü tealanın sevgili kullarından olabilirsin. İnsanların yanında aziz ve kıymetli olursun. Açık ve gizli iken Allahü tealadan korkup, içini ve dışını edeplendiren kimse, Hak tealanın rızasını kazanmış olur. Evliya ve seçilmişler zümresine katılmış olur. Çünkü Allahü teala Kur'an-ı Kerimde üstünlüğün ancak takva ile, evliyanın da ancak müttaki yani Allahü tealadan korkan kimseler, olduğunu beyan buyurmuştur.”
“Bunu Allahü tealanın yardım ve inayeti ile başardıktan sonra, senin için en mühim vazife helal kazanç ve helal lokma taleb etmektir. Yediğin, içtiğin, kullandığın her şey mutlak helalden olmalıdır. Allahü teala peygamberlerine mealen; “Helal ve tayyib olanları yiyiniz ve salih ameller işleyiniz.” (Nahl suresi: 114) buyuruyor. Buradan anlaşılıyor ki helal yemedikçe, salih ameller işlenemez. Demek ki, helal yemek, helal kazanç salih amel işlemekten önce gelmektedir. Çünkü helal lokma ve helal kazanç, salih amellerin yapılabilmesi için birinci şarttır.”
“Bunda da başarılı isen, gösterişten ve süslü giyinmekten kaçınman gerekir. Hazreti Ömer; “Benim atımı süslemeyiniz. Ona binince gönlüm perdeleniyor.” buyurdu. Hasan-ı Basri hazretlerine; “Hangi elbiseyi seversiniz?” diye sordular. Cevabında; “Ey zavallı! Eğer iyilik elbisede, iyi giyinmekle olsaydı, fasıklar ve günahkarlar Hak teala indinde salih kimselerden kıymetli olurdu. Sözün doğrusu şudur ki, Allahü teala Cemil'dir, taatın ve yaşayışın güzelini yani İslamiyete uygun olanını sever, bunlardan razı olur.” buyurdu.”
“Bunda da muvaffak olursan, sana lazım olan şey kanaatkar olmaktır. Bir günlük azık ile yetinmelisin. Çok yemek, şehvetleriyle meşgul olmak ve her bulduğunu yemek kötülenmiştir. Bunlar insanı Allahü tealadan uzaklaştırır.”
“Bunda muvaffak olduğun zaman, sana düşen vazife, Allah adamlarıya, dervişlerle, salih kimselerle sohbet edip doğru kimselerle bulunmaktır. Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Ey iman edenler! Allahü tealadan korkunuz ve sadıklarla bulununuz.” (Tevbe suresi: 119) buyurdu. Çünkü Allahü tealaya yaklaşmak, O'nun sevgili kullarından olmak, ancak salihler ve sadıklarla sohbet etmekle, onlarla bulunmakla ele geçer. Allah adamlarının sohbeti bereketiyle takva, züht, taat, ibadet, huzur ve kalb temizliği, Allahü teala ile ünsiyet ve yakınlık halleri hasıl olur. Onların sohbetinde bulunarak bu manevî nimetlere kavuşanlar, Allah için salihler, sadıklar ve müttakiler ile bulunanlar dünyada Allahü tealanın himayesinde ve afiyet üzeredirler. Yani günahlardan uzaktırlar. Ahirette de oraya mahsus nimet ve ihsanlara kavuşurlar. Ahiretin dehşetli ve korkulu hallerinden korunurlar. Peygamber Efendimiz; “Kim şeref ve izzet sahibi olmak istiyorsa, zahitler ve Allah adamları ile bulunsun, Allah için âlimler ve salihler meclisinde otursun. Hakikî âlimler Allahü tealayı ariftirler, O'nu tanırlar, O'na kulluk vazifelerini tam olarak yerine getirirler, asla nefislerinin isteklerine uymazlar. Onlar öyle kıymetlidirler ki, Allahü teala onları insanlar arasından seçip ayırmış, yüceltmiştir.”
“Büyüklerden birisi buyurdu ki: “Allahü teala bir kuluna iyilik yapmak murad ederse, onu Allah adamlarıyla karşılaştırır ve onlarla sohbet etmeye muvaffak kılar. Böylece saadet yoluna kavuşup Allahü tealanın razı olduğu ahlak ve hallere kavuşur.” Bütün anlatılanlar sebebiyle daima salihlerin sohbetinde olmalısın. Fakirler ile bulunmalısın. Dünya ehlinden ve dünyanın arkasından koşanlardan uzak durmalısın. Çünkü dünya ehli ile bulunmak, onların yaptığı işleri sevmeye sürükler. Bu ise ahirette hüsrana sebeb olur.”
“Zâlimlerden ve bunlara yakın kimselerden uzak dur. Her kim bunlara meylederse, âlim ve faziletli bile olsa, salihler ve Allah adamları yanında kıymetli olmaz. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Şu üç şeyi yapanlar cürüm işlemiş olur. İki topluluk arasında bozgunculuk yapıp, fitne çıkaranlar; ana-babasına asi olanlar; zâlimlerle dostluk kurup, onların zulmüne yardımcı olanlar.” ve yine; “Allahü teala buyuruyor ki: “Ben alemlerin Rabbiyim. İzzet ve celâlim hakkı için zâlimlerden intikam alırım. Bir kimse bir zâlimin elinde bir mazlumun zulme uğradığını görse, buna mani olmaya gücü yetip de, o mazluma yardım etmezse, ondan intikam alırım.” buyurdular.”
“Sultanlar ve devlet adamlarıyla birlikte bulunmaktan sakın. Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de Mümin erkeklere ve Mümin kadınlara, namahreme bakmamalarını, muhakkak gözlerini haramdan korumalarını emir buyurdu. Resulullah Efendimiz de buyurdu ki: “Yabancı kadınlara bakmak, şeytanın oklarından bir oktur. Kim bundan sakınırsa, Allahü teala ona ibadetin tad ve lezzetini tattırır. O da bundan mesut olur.”
“Sevgili yavrum! Bidat sahiplerinin sohbetinden, onlarla bulunmaktan sakın. Onlarla oturup münakaşa ve mücadeleye girişme. Allahü teala Kur'an-ı Keriminde bunu yasaklamıştır. Resulullah Efendimiz de; “Bir kimse haklı bile olsa, dinde münakaşa ve husumeti terk etmedikçe imanın hakikatine eremez.” buyurdu.”
“Her halinde iyi huylu olmaya dikkat et. Rıfk ve yumuşaklık tevazu ve alçak gönüllülük bir de tahammül senin mayan olmalıdır. Affedici, kerem sahibi, cömert, hoşgörülü ol. Bunun için de Resulullah'ın sallallahü aleyhi ve sellem yüksek ahlâkı ile ahlâklan.”
YAĞIN SUYA CEVABI
Derin ilim, güzel ahlak ve yüksek manevî dereceler sahibi olan Ebu İshak Kazerunî hazretleri birçok kerametler gösterdi. Bir gün talebeleri ve sevenleriyle sohbet ediyorlardı. Bu sohbette âlim biri vardı. Kazerunî hazretleri pek çok şey anlattı, vaaz ve nasihatte bulundu. Sohbet bittikten sonra ayrılacakları sırada âlim zat Ebu İshak hazretlerinin ellerine, ayaklarına kapandı. Ebu İshak hazretleri adama sordu: “Sana ne oldu da böyle hareket etmek ihtiyacını duydun?” Âlim anlattı: “Siz mecliste konuşurken benim içimden şöyle bir fikir geçti: Benim ilmim onunkinden ziyadedir, buna rağmen ben rızkımı çalışıp çabalayarak kazanıyorum, bir lokmayı zahmet ile elde ediyorum. Bu ise bunca nüfuz ve itibara sahip, elinden hadsiz hesapsız mal geçmektedir. Acaba bundaki hikmet nedir, diye düşünüyordum. Tam ben böyle düşünüyorken, siz yağ kandiline bakıp şöyle bir izahatta bulundunuz.
Kandildeki su ile yağ birbiriyle öğünme yarışına girerler. (Bilindiği gibi su ile yağ birbiriyle karışmazlar, yağ hafif olduğundan suyun üstünde durur.) Su yağa der ki: “Ben senden daha aziz ve daha faziletliyim. Senin ve bütün canlıların hayatı benim sayemdedir. Hal böyleyken sen niçin benim üzerimde bulunuyorsun?” Yağ, suya şu cevabı verir: “Çünkü ben çok eziyet çektim. Beni kırdılar, hasad ettiler, dövdüler, saçtılar, cenderelerde sıktılar. Sen böylesine meşakkatlere maruz kalmış değilsin. Bütün bu saydıklarım yetişmemiş gibi bir de yanıyor ve etrafı aydınlatıyorum. Sen ise istediğin yerlerde akıp duruyorsun. Üzerine bir şey atacak olsalar feryadı basıyor ve ortalığı karıştırıyorsun. İşte bundan dolayıdır ki tepene çıkıp oturuyorum.” Bunu dinleyince kalblerden geçenleri bilen bir zat olduğunuzu anladım.”
Bir vasiyetim de şudur; Din kardeşlerine kolaylık göster, onlara yardımcı ol. Her sabah onlar ile toplanıp Kur'an-ı Kerim oku. Her nerede Kur'an-ı Kerim okunursa, oraya hayır ve bereket yağar. Nitekim Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Herhangi uygun bir yerde Allahü tealanın kitabı okunursa, melekler oraya gelip, okuyana yardım ederler. Oraya Allahü tealanın rahmeti yağar. Allahü teala Kur'an-ı Kerim okuyanı, melekleri, peygamberleri, şehidleri ve Müminleri ile yad eder. O kuluna rahmet ve mağfiret eder.” ve yine; “Benim ümmetimin şereflileri, Kur'an-ı Kerimi okuyanlar ve gece namazı kılanlardır.” buyurdular.
Bir vasiyetim de şudur ki, dostlarını ve talebelerini mezarlığa Kur'an-ı Kerim'i para ile okumaları için gönderme. Çünkü bu mürüvvete sığmaz. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Her kim insanlardan dünyalık ele geçirmek için Kur'an-ı Kerim okursa, kıyamet gününde, yüzünde sırf kemik olarak yani yüzü etsiz olarak getirilir.” Din kardeşlerine, arkadaşlarına yedirip içirirken, sakın israfa kaçma. Seni muhtaç bırakacak şekilde masrafa girme.
Sevgili yavrum! Bir de şu faziletli ibadete devam etmeni vasiyet ederim. Bunu, sevgili Peygamberimize Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de emir buyurdu. O ibadet, gece namazı kılmaktır. Bunu sakın ihmal etme. Cenab-ı Hak gece namazı kılanlara tarif edilmez ihsan ve nimetlerini vaat ediyor. Sabah namazını kıldıktan sonra seccadeni toplayıp hemen kalkma. Allahü tealanın zikri ile meşgul ol. Güneş doğuncaya kadar buna devam et. Bundan sonra günün bir parçasını insanlardan uzlet, ayrılık üzere geçirmeyi kendine vazife bil.
ŞEHRİN SURLARI
İnsanlarla olmakta büyük bela ve fitneler olduğu gibi, uzlette de birçok hayır ve bereketler vardır. Fakat uzlete çekilince şartlarına ve edeplerine dikkat etmek gerekir. Yapılanlar, Ehl-i Sünnet vel-cemaat âlimlerinin fıkıh ve ilmihal kitaplarında bildirdiklerine uygun olmalıdır. Bunu, nefsin ve şeytanın müdahalesi ile kirletmemelidir. Son vasiyetim ise şudur: Dostlara hizmeti canına minnet bil. Çünkü hizmet, peygamberlerin sünnetidir. Hizmet et, fakat kendine hizmet ettirme. Çünkü Peygamber Efendimiz; “Bir kavmin, topluluğun efendisi, o topluluğa hizmet edendir.” buyurmuştur. Yine; “Müminlere hizmet edenlere hesap yoktur, azap da yoktur.” buyurdular. Bu vasiyetlerimi yerine getir. Muvaffakiyet, Allahü tealadandır. Ya Rabbî! Bize hizmetinin edeplerini, evliyana, dostlarına ve takva sahiplerine hizmet etmenin edeplerini öğret. Bizi bunlar ile rızıklandır. Ya Erhamerrahimin!..
Kendisinden başka Muhammed ve Hasan isminde iki erkek kardeşi ve Meykur ve Hadice isminde iki kız kardeşi olan Ebu İshak Kazerunî hazretleri, ömrünü İslam dinini öğrenmek, öğretmek ve yaymakla geçirdikten sonra, 426 (m.1035) senesinde Zilkade ayında Kazerun'da vefat etti. Kabr-i şerifi Kazerun'un Gencebad bölgesindedir. Hint ve Çin denizi gemicileri Ebu İshak Kazerunî'nin kabrini özellikle ziyaret edip, onu vesile ederek dua ederler ve türbesine komşu fakirler için adaklarda bulunurlardı. Bugün de sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir. Şeyh Ebu İshak Kazerunî, her sene kafirlerle cihat için ordu gönderirdi. Vefatından sonra Kazerun halkı şeyhin yolunu tuttu ve nevbet çalarak her sene gazaya asker gönderdi.
Yine bir sene bir grup Müslüman Kazerunî hazretlerinin ziyaretine gelip; “Efendim! Emir buyursanız da şu şehrin etrafını sur ile çevirseler. Böylece şehir, emniyet ve himaye altına alınır.” dediler. Kazerunî hazretleri cevaben; “Bu şehrin surları vardır. Fakat görünmez. Öyle sağlamdır ki, afet, bela ve musibet bu şehre zarar vermez. Ahali de himayededir.” buyurdu. Ziyaretçiler bir şey anlamayıp dönüp gittiler. Kazerunî'nin kerameti vefatından tam yetmiş iki sene sonra zuhur etti. On iki bin kadar müşrik, kafir, şehri ele geçirmek için Kazerun'a yöneldiler. Yaklaştıklarında düşmanlar gözlerini açıp, şehre bakmaya bile güç yetiremeyip büyük bir kargaşalığa düştüler. İçlerine korku düşüp, adeta hezimete uğramış bir ordu gibi şaşırmış halde geri çekildiler. Allahü teala, Kazerunî'nin (rahmetullahi aleyh) hürmetine şehri muhafaza buyurdu.
ordu düzenleyip kafir şehirlerinden birine gönderdiler. Bağdat halifesi de ordu düzenleyip göndermişti. İki ordu yolda karşılaşıp birleştiler. Kafir şehirlerinden birini muhasara ettiler. Kale surları muhkem olduğundan bir şey yapamadılar. Üstelik Müslümanlar ne yaparsa kafirler de aynı şekilde karşılık veriyorlardı. Mesela, mancınık atışı yapsalar mancınıkla cevap veriyorlar, toplu hücum edince topluca karşı koyuyorlar, hiç açık vermiyorlardı. Halife bu durumdan üzüntüye ve ümitsizliğe düştü. Geri dönmek istedi. Hatib Ebü'l-Kasım Abdülkerim ve Kazerunlular ile meşveret etti. Hatib: “Ne yapmak lazım geldiğini, bu gece hocam Kazerunî'nin ruhaniyetinden sorar öğrenirim. Ertesi günü ona göre davranırız.” dedi.
Hatib o gece ibadetle meşgul oldu ve gönlüne Kazerunî'nin ruhaniyeti, ne yapmak lazım geldiğini batıni yoldan öğretti. Ertesi gün Hatib, halifeye giderek, çareyi söyledi. Buna göre; herkes önüne bir kab alacak ve gürültü yapacak, ses çıkaracaktı. Ateş yakılmayacak, yüksek sesle konuşulmayacak, silahlar yanlarında bulunacak, Kazerunlular davul ve def gibi şeylerle ses çıkarınca diğerleri de ses çıkaracak, onlar susunca onlar da susacak ve hep birden hücum edilecekti. Akşam, kararlaştırıldığı gibi, konuşulmadı ve ateş yakılmadı. Seher vaktinde Kazerunlular ses çıkarmaya, davul, def gibi şeyleri çalmaya başladılar. Diğerleri de aynı şekilde davranınca, gök gürültüsü gibi bir ses çıkmaya başladı. Sanki kıyamet kopmuş, dağlar büyük gürültülerle şehrin üzerine düşmüştü. Kafirler bu sesten şaşırmışlar, ne yapacaklarını bilmez bir hale gelmişlerdi. Sonra hücum eden ordu şehri fethetti. Malları, mülkleri, silahları Müslümanların eline geçti. Ganimetler taksim edildi. Müslümanlar kalenin fethine çok sevindiler. Müjde nevbeti çalarak şehirlerine geri döndüler.
Bundan sonra Kazerunlular gazaya gittiklerinde ve düşman kale ve şehrine ulaştıklarında “kudum nevbeti”, düşman safları ile karşılaşıp savaştıklarında “sügra nevbeti”, kafirleri hezimete uğrattıklarında ise “müjde nevbeti” çalarlardı. İşte bu üç nevbet o zamandan kalmadır.
Ebu İshak Kazerunî şöyle dua ederdi: “Allah'ım! Bu toprakları zikrinle, veli ve salih kullarınla kıyamete kadar mamur kıl, rızkımızı helalden ve ummadığımız yerden günlük olarak ver. Allah'ım! Peygamberin Muhammed Aleyhisselam hürmetine bizleri senin uğrunda birbirini seven, sayan ve ziyaret eden kullarından eyle!” (Amin).
Yahudinin biri gelip kendisine misafir oldu. Yahudi, mescidde bir sütunun arkasına oturup kendini gizliyordu. Ebu İshak hazretleri her gün ona yemek gönderiyordu. Bir müddet sonra Yahudi gitmek için müsaade istedi. Ona; “Ey Yahudi! Niçin buradan gitmek istiyorsun, yoksa yerinden memnun değil misin?” dedi. Yahudi mahcub oldu ve; “Madem benim Yahudi olduğumu biliyordun. Niçin bana bu kadar çok ikramda bulundun?” dedi. Bu suale; “Gayr-i müslim de olsa misafire ikram edilir.” cevabını verdi. Bunu işiten Yahudi Kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldu.