Evliyanın büyüklerinden. İsmi, Ahmed bin İsmail bin Yusuf et-Talkanî el-Kazvinî olup; künyesi, Ebü'l-Hayr ve Ebü'l-Hüseyin'dir. Lakabı Radıyyüddin'dir. 512 (m. 1118)'de, başka bir rivayette 511 senesinde Kazvin'de doğdu. 590 (m. 1194)'da, başka bir rivayette 589 da Muharrem ayının 19. Cuma günü Kazvin'de vefat etti. Şafiî mezhebi âlimlerinin büyüklerindendir. Hadis, fıkıh, kıraat ve diğer ilimlerde derin bir ilme sahipti.
İlim öğrenmeye küçük yaşta başladı. Kazvin, Nişabur, Bağdat ve başka yerlere seyahat etti. Babasından, Ebu Abdullah Muhammed bin Fadl'dan, Abdülgafir-i Farisî'den, Vecih bin Tahir'den ve başka birçok âlimden ilim öğrendi. Kendisinden de; Ebu Abdullah Muhammed bin Sa'id, Muvaffak Abdüllatif bin Yusuf, İmamü'r Rafi'i ve başka birçok zat ilim öğrenip rivayette bulundu.
Ahmed bin İsmail hazretlerinin ana dili Farisî olmakla beraber, Arabîyi çok iyi bilirdi. Şu hadise ondan nakledilmiştir: İlk zamanlarda zihni ve hafızası zayıftı. İmam-ı Muhammed bin Yahya hazretlerinin medresesinde bulunuyordu. İbn-i Yahya hazretleri adet olarak her Cuma günü talebelerinin ezberledikleri fıkıh bilgilerinden onları imtihan eder, kimin ne derecede olduğunu anlardı. Normal olarak imtihanı kazananları bırakır, kazanamayanları ise medreseden çıkarırdı. Ahmed bin İsmail et-Talkanî bu imtihanı kazanamadı ve dolayısı ile medreseden çıkarıldı. Gece vakti medreseden çıktı. Nereye gideceğini bilemiyordu. Bir hamamın külhanında uyudu. Rüyasında Resulullah'ı gördü. Peygamber Efendimiz, mübarek ağız sularından onun ağzına iki defa sürdüler ve medreseye dönmesini emir buyurdular. Talkanî Peygamberimizden aldığı bu emir üzerine tekrar medreseye döndü. Medreseye girdiğinde, geçmiş derslerin hepsinin ve daha birçok ilimlerin hafızasında bulunduğunu hissetti. Bundan sonra da hafızası, hakikaten çok keskin ve kuvvetli oldu.
Cuma günü geldi. İmam-ı Muhammed bin Yahya adet olarak Cuma namazlarını talebeleri ile beraber, zühdü ile tanınmış olan Abdurrahman el-Ekkaf'ın imam olduğu camide kılarlardı. Hep beraber camiye gittiler. Abdurrahman-ı Ekkaf, müçtehit din imamlarımızın bazı meselelerde farklı içtihat etmelerinin sebeplerini ve hikmetlerini anlatan hılaf ilminden bazı meseleleri anlatıyor, cemaat ise edeple dinliyordu. Talkanî diyor ki: “Bir ara, Ekkaf hazretlerinin bir şeyi yanlış söylediğini fark edip itiraz ettim. Orada bulunan diğer ilim sahipleri bu sözün sehven söylendiğini, edebe riayet ederek susmamı işaret ettiler ise de, ben, yaşım küçük olduğu hâlde ve hocamın yanında çok az ders gördüğüm hâlde, diğer ilim sahiplerinin işaretlerine iltifat etmeyip itirazda bulundum. Abdurrahman-ı Ekkaf, zaten sehven söylenmiş olan o cümleyi düzeltti ve benim itirazıma mâni olmak isteyenlere de; “Onu bırakınız. Onun söylediği bu söz, kendisinden değil, ona öğretendendir (yani Resulullah Efendimizdendir).” buyurdu. Orada bulunan cemaat, Ekkaf hazretlerinin bu sözünden bir şey anlayamadılar. Fakat ben, onun bu sözünden kastettiği manayı iyi anladım ve onun keşif ve keramet sahibi olduğunu yakînen anlamış oldum.”
Devamlı ibadet ve taat ile meşguldü. Bir an Allahü tealadan gafil değildi. Diğer büyük zatlar gibi, az yemek, az uyumak ve az konuşmak, çok ibadet etmek onun başlıca hususiyetlerinden idi. Oruç tutmaya devam eder, bunu ihmal etmezdi. Sadece bir ekmek ile iftar eder, başka bir şey yemezdi.
İbnü'n-Neccar hazretleri tercümelerinde, onun derecesinin ve ilminin yüksekliğini anlatır, kendisinden meth ve sena ile bahsederdi. Diyor ki: “Ebü'l-Hayr Ahmed bin İsmail, zamanında bulunan Şafiî mezhebi âlimlerinin reisiydi. Bu mezhebin hılaf ve usul bilgilerinde, tefsir ilminde ve vaaz ederek İslamiyeti anlatmakta çok yüksekti. Haramlardan ve şüphelilerden, hatta şüphelilere düşmek korkusu ile mubahların çoğundan sakınırdı. Dünyaya kıymet ve ehemmiyet vermez, iltifat etmezdi.”
İmam-ı Rafi'î hazretleri Emali isimli eserinde, Ebü'l-Hayr'dan rivayetlerde bulunmuştur. Bu eserde diyor ki: “Ebü'l-Hayr, çok hayırlı bir zattı. Dinî ilimleri bilmekte, hıfzetmekte, onları toplamakta, bu ilimleri neşretmekte, insanlara hatırlatmakta, öğretmekte ve o ilimleri tasnif etmekte çok yüksek dereceye sahipti. Bütün konuşmaları ahiret ile ilgili olur, dünyalık şeylerden bahsetmezdi. Bazen o bir iş ile meşgul iken, diğer tarafta başka kimseler hadis-i şerif okurlardı. İşini bitirdikten sonra, hadis-i şerif okuyanın bir yanlışı oldu ise, filan hadis-i şerifin filan yerini yanlış okudunuz buyurur, doğru şeklini söylerdi.”
Ebü'l-Hayr, bir müddet kendi memleketi olan Kazvin'de, sonra Bağdat'ta ders verdi. Memleketine döndükten bir müddet sonra tekrar Bağdat'a gitti. Nizamiye Medresesi'nde ders vermeye başladı. Tarihü'l-Hakim, Sünen-i Beyhekî, Sahih-i Müslim, Müsned-i Ebu İshak ve bunlardan başka büyük hadis kitaplarını ve bu kitaplarda bulunan hadis-i şerifleri rivayet etti. Rivayet edilir ki: Ahmed bin İsmail hazretleri müderris olarak Nizamiye Medresesi'ne tayin edilince, müderrislik hilatı (elbisesi) ile geldi. Yanında fıkıh âlimleri vardı. Orada kendisini diğer müderrisler, ileri gelenler, yüksek şahsiyetler karşıladılar. Tedris kürsüsüne oturunca dua edildi. Tefsir ilminden anlatacaktı. Derse başlamadan önce cemaate iltifat edip; “Tefsir kitaplarının hangisinden anlatmamı istersiniz?” diye sordu. Cemaat, tefsir kitaplarından birini tayin ettiler. Sonra; “Hangi sureden anlatmamı istiyorsunuz?” diye sordu. Onu da tayin ettiler. Onların istediği yerden anlattı. Fıkıh, usul, hılaf ve diğer ilimlerde ders vereceği zaman, hep bu şekilde dinleyenlerin hangi meseleyi arzu ettiklerini sorar, neyi istiyorlarsa onu anlatırdı. Derslerinde bulunanlar onun ilminin çokluğuna hayret ederlerdi.
İbnü'n-Neccar diyor ki: “Ben hocam Ebü'l-Kasım'dan işittim. O şöyle anlattı: Ebü'l-Hayr Kazvinî, Ramazan-ı şerifte teravih namazı kıldırırdı. İnsanlardan birçoğu, cemaat olarak onun camisine gelir, sohbetini dinlerdi. Ramazan-ı şerifin son gecelerinden birinde, teravih namazından sonra, Kur'an-ı Kerim'i sure sure tefsir etti. Bu, sabah namazı vakti girinceye kadar devam etti. Fecir doğduktan sonra, yatsının abdesti ile sabah namazını kıldırdı. Sonra Nizamiye Medresesi'ne gitti. O gün ders vermek sırası onda idi. Minbere çıkıp, adeti üzere o gün insanlara vaaz etti. Dinleyenler onun kıymetli sözlerinden istifade ettiler. Bağdat valisi Kutbüddin Kaymaz, o gün Ebü'l-Hayr'ın sohbetlerine geldiğinde, kendisine, Ebü'l-Hayr hazretlerinin, dün gece hiç yerinden ayrılmadan, bir oturuşta Kur'an-ı Kerim'in pek çok yerini tefsir ettiğini söylediler. Kutbüddin hayretle baktı ve; “Bu zor işi ancak bu zat yapabilir.” dedi. Valinin bu sözünü işiten Ebü'l-Hayr hazretleri iltifat edip; “Allahü tealanın izniyle, biz bu işi yaparız. Fakat sizler dinlemeye takat getiremezsiniz.” buyurdu. Onlar da; “Siz anlatın. Biz usanmadan dinleriz. Bizim için meşakkat olmaz. Bilakis, biz bundan memnun oluruz, seviniriz.” dediler. Bunun üzerine, Kur'an-ı Kerim'i başından sonuna kadar tefsir etti. Fakat önceki geceki anlattıklarından söylemedi. Bu sefer başka türlü tefsir etmişti. Öncekini ve bu günkünü dinleyen âlimler, Ebü'l-Hayr hazretlerinin hafızasının kuvveti ve ilminin çokluğu karşısında susup kaldılar. Hiçbir şey söyleyemediler. Hepsi hayret ve taaccüb içinde kaldılar.”
İran'ın Horasan bölgesinde Hargird şehrinde bulunan Nizamiye medresesi kalıntıları. Kazvînî hazretleri Nizamiye Medresesi'nde uzun müddet müderrislik yapmıştı. Ebu Ahmed bin Sükeyne diyor ki: “Bağdat'ta Eshab-ı Kiram'a dil uzatanlar zuhur edince, Ebü'l-Hayr Kazvinî bir gece bana geldi. Benimle vedalaşıp, helalleşti. Memleketine (Kazvin'e) gideceğini söyledi. Ben; “Burası sizin için güzel değil mi? İnsanlara faydalı oluyorsunuz.” dedim. “Resulullah'ın Eshabına açıkça dil uzatıldığı, hakaret edildiği bir beldede kalmaktan Allahü tealaya sığınırım.” buyurdu ve Bağdat'tan çıkıp Kazvin'e gitti. Orada kendisine çok hürmet ve tazimde bulundular. İnsanlara faydalı olmaya orada da devam etti. Ömrünün sonuna kadar Kazvin'de kaldı.”
İmam-ı Rafi'î'nin, Emali isimli eserinde buyuruluyor ki: “Ebü'l-Hayr Kazvinî her hafta üç defa umumî sohbet toplantısı yapar, avam ve havastan birçok kimse bu sohbete iştirak ederdi. Bu toplantılardan birisi Cuma günü olurdu. 590 (m. 1194) senesi Muharrem ayının 12. Cuma günü, yine mutad olan o toplantı yapılmıştı. Bu toplantıda, Muhammed Aleyhisselam'a en son nazil olan ayet-i kerimeleri okuyup, her birini tefsir etti. En son; “Öyle bir günden (kıyamet gününden) korkun ve sakının ki, o gün hepiniz Allahü tealaya döndürülüp götürüleceksiniz.” (Bakara suresi: 281) mealindeki ayet-i kerimeyi okuyup tefsir etti ve; “Bu ayet-i kerime nazil olduktan sonra, Resulullah Efendimiz yedi günden fazla yaşamadı.” buyurdu ve minberden aşağıya indi ve hastalandı. Ertesi Cuma günü vefat etti. Yani yukardaki sözü söyledikten sonra yedi günden fazla yaşamadı. Bu çok nadir görülen hadiselerdendir. Ahirete irtihal etme vakti kendisine bildirilmişti.”
Eserleri:
Ahmed bin İsmail-i Kazvinî birçok eserler telif etmiştir. Hululiyye ve Cehmiye bidat fırkalarını ret için yazdığı Kitabü'l-beyan fî mesaili'l-Kur'an. Hasaisü's-sual. Hazairü'l-Kuds kitabı. Hazreti Ebu Bekr'in üstünlüğünü anlatan El-Burhanü'l-enver fî menakıbı Sıddıkı'l-ekber kitabı. Bunlardan başka şu kitapları vardır:
1- Kitabü's-Serdi ve'l-Ferd fî sahaifi'l-ahbar.
2- Kitabü Muhtarü ehadisi's-sadıki's-saduk fî fedaili's-Sıddîk ve'l-Faruk.
3- Hediyyetü zevi'l-elbab fî fedaili Ömer bin el-Hattab.
4- Kitabü Kurbetü'd-dareyn fî menakıbı Zinnûreyn.
5- Kitabü'l-erba'ini'l-münteka min menakıbi'l-Mürteda.
Son beş kitap, Süleymaniye Kütüphanesi, Şehit Ali Paşa kısmı, 539 numarada kayıtlıdır. Aşağıdaki yazı, bu son beş kitaptan bölümler hâlinde alınmıştır.
Muhammed bin Abdünnasr bin Abdullah'ın rivayet ettiği hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Her kime imanı arz ettiysem, yüzünü buruşturur, tereddütle bakardı. Ancak Ebu Bekr-i Sıddîk imanı kabul etmekte hiç tereddüt ve duraklama etmedi.”
Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz; “Kim, namaz kılanlardan ise, namaz kapısından çağrılır. Mücahitlerden olan, cihat kapısından çağrılır. Oruç tutanlar reyyan kapısından çağrılır.” buyurunca; Hazreti Ebu Bekr; “Ya Resulallah! Bu kapıların hepsinden birden çağrılacak olan kimse olmayacak mı?” deyince; “Evet (çağrılacak) ümit ederim ki sen onlardan olacaksın.” buyurdu.
Yine Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Benden sonra ümmetimin en hayırlısı Ebu Bekr-i Sıddîk'tır.” Enes'in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “(Miraç gecesi) Beni semaya isra ettiği (çıkardığı) vakit Cebrail'e; “Ey Cebrail! Ümmetime hesap var mıdır?” dedim. Cebrail (Aleyhisselam); “Ümmetine hesap var, fakat Ebu Bekr bundan müstesnadır.””
Hazreti Ali'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “(Miraç gecesi) Yedinci kat semaya götürüldüğüm zaman, Cebrail'e (Aleyhisselam); “Ey Cebrail! Rabbimi ziyaret ettiğimi Kureyş'e haber ver! dedim. O da; “Evet haber vereceğim.” dedi. Sonra ben; “Kureyş beni yalanlıyor.” deyince, Cebrail; “Ya Muhammed! Onlar arasında Ebu Bekr vardır. O Allahü teala indinde “Sıddîk.” diye yazılıdır. O seni tasdik eder. Ya Muhammed! Ömer'e de benden selam söyle!” dedi.”
Hazreti Ebu Bekr ile Ebüdderda beraber bir yolda giderken, dar bir yere geldiler. Hazreti Ebüdderda önde, Hazreti Ebu Bekr arkada yürürlerdi. O sırada, karşıdan Resul-i Ekrem parlak ay gibi göründü. Hazreti Ebüdderda'ya hitaben; “Ey Ebüdderda! Senden daha hayırlı olanın önünden yürüme! Ebu Bekr, Resuller ve nebiler müstesna, üzerine güneş doğup batan kimselerin hepsinden daha hayırlıdır.” buyurdu.
Ebu Hüreyre şöyle rivayet ediyor: Resul-i Ekrem her gün; “Bu gün içinizde oruçlu olan var mıdır?” buyurunca; Hazreti Ebu Bekr, ben oruçluyum dedi. “İçinizde kim, bu gün cenazede bulundu?” buyurdu. Hazreti Ebu Bekr, ben bulundum dedi. Yine; “İçinizden kim, bu gün bir fakire yemek verdi?” buyurdu. Hazreti Ebu Bekr; “Ben verdim.” cevabını verdi. Sonra: “İçinizden kim, bu gün hasta yokladı?” buyurdu. Hazreti Ebu Bekr, ben yokladım dedi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem: “Bu kadar hasletlerin bulunduğu kimse, muhakkak Cennet'e girer.” buyurdu. Cennet'e girmekten maksat; hesapsız Cennet'e girmektir, denilmiştir.
Resulullah Efendimiz bir hadis-i şerifte buyurdu ki: “Bize her nimet verene, iyilik edene mükâfatını verdik. Fakat Ebu Bekr'in iyiliğinin, ikramının karşılığını veremedik. Ona, Hak teala hazretleri, kıyamette ikramda bulunacak, mükâfatını verecektir. Bana Ebu Bekr'in malının verdiği fayda gibi hiç kimsenin malının faydası olmadı. Dost edinseydim, Ebu Bekr'i edinirdim. Fakat ben, Hak tealanın dostuyum.”
Hazreti Aişe şöyle rivayet ediyor: “Resulullah rahatsız iken bana; “Ebu Bekr'e gidiniz! Namazı o kıldırsın!” buyurunca; “Ya Resulallah! Ebu Bekr, (insanlara imam olmak için) sizin yerinize geçince çok ağlar. Ağlamasından dolayı insanlar onun kıraatini (okumasını) anlayamaz. Ömer çağrılsın, o insanlara namaz kıldırsın.” dedim. “Ebu Bekr'e gidiniz! Namazı o kıldırsın.” buyurdu.”
Ebu Hüreyre şöyle rivayet ediyor: “Resulullah Efendimiz; “Dün akşam Cebrail (Aleyhisselam) bana, Cennet'in sekiz kapısını, benim ve ümmetimin gireceği kapıyı gösterdi.” buyurdu. Hazreti Ebu Bekr; “Ya Resulallah! Keşke ben de sizinle olsaydım da, o kapıyı görseydim.” diye arz edince, Resulullah, Hazreti Ebu Bekr'in omuzuna doğru yaklaşıp; “Sen, ümmetimden bu kapıdan ilk giren olacaksın.” buyurdu.”
Abdullah bin Abbas hazretleri şöyle rivayet ediyor: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Cennet'e birisi girer ki, Cennet'te bulunanların hepsi kalkıp onu karşılar: “Merhaben ileyna, merhaben ileyna (Hoş geldin, hoş geldin. Başımız üzere yerin var.) derler.” Hazreti Ebu Bekr; “Ya Resulallah! Bu kimsenin ameli nedir?” diye sual edince; “Ya Eba Bekr! O kimse sensin.” buyurdu.”
Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Her peygamberin bir refiki vardır. Benim Cennet'teki refikim Ebu Bekr'dir.”
Ebu Hüreyre şöyle rivayet etti: Resulullah Efendimiz birgün Cebrail Aleyhisselam ile beraber otururlarken, Hazreti Ebu Bekr-i Sıddîk geldi. Resulullah; “Bu, Ebu Kuhafe'nin oğlu Ebu Bekr'dir. Ey Cebrail! Sen onu tanıyor musun?” buyurdu. Cebrail Aleyhisselam: “O, gökte yerden daha meşhurdur. Melekler onu Kureyş'in halimi olarak bilirler. Ondan, senin hayatında vezirin, vefatından sonra da halifen olarak bahsediyorlar.” dedi.
Bilal'in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Allahü teala hakkı Ömer'in dili ve kalbi üzerine koymuştur.” İbn-i Ömer'in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Allahü tealanın rızası, Ömer'in rızası, Ömer'in rızası, Allahü tealanın rızasıdır.” Hazreti Ali'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Ömer'in gazabından, hışmından korkunuz. Çünkü o gazap edince, Allahü teala da gazap eder.” Hazreti Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Ömer, Cennet ehlinin ışığı ve İslam'ın nurudur.” Ukbe bin Âmir'in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Ben, Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Eğer benden sonra peygamber gelseydi, Ömer peygamber olurdu.” Hazreti Aişe'nin bildirdiği hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Ömer, Cennet'tedir. Onun refiki Nuh Aleyhisselam'dır.”
Ebu Hüreyre şöyle rivayet ediyor: Resulullah'ın yanında idim. Bu sırada Hazreti Ebu Bekr ile Hazreti Ömer geldiler. Resulullah; “Beni ikinizle kuvvetlendiren Allahü tealaya hamdolsun.” buyurdu. Abdullah bin Ömer'in bildirdiği hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Bütün insanlar, ahirette kurtuluşu umarlar. Lakin, Eshabıma dil uzatanlar müstesna. Ahirette ehl-i Mevkif (mahşer yerinde toplananlar) onlara lanet eder.” Enes bin Malik'in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Şeyhayn'e (Hazreti Ebu Bekr ile Hazreti Ömer'e) dil uzatmayınız.”
Abdullah bin Mes'ud şöyle rivayet ediyor: Resulullah Efendimiz; “Şimdi size Cennet ehlinden birisi geliyor.” buyurdu. O sırada Hazreti Ebu Bekr çıkageldi. Resulullah Efendimiz daha sonra; “Cennet ehlinden birisi yanınıza geliyor.” buyurdu. Bunun üzerine Hazreti Ömer çıkageldi.
Ebu Sa'id-i Hudrî şöyle anlattı: “Resulullah, Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer'e; “Ey Ebu Bekr ve Ömer! Vallahi ben sizin ikinizi de seviyorum. Benim sizi sevmem sebebiyle, vallahi Allahü teala da sizi seviyor. Allahü teala sizi sevdiği için, vallahi melekler de sizi seviyor. Sizi sevenleri Allahü teala da sever. Size vasıl olana, Allahü teala da vasıl olur. Size buğz edene, Allahü teala da buğz eder.” buyurdu.”
Abdullah bin Hatab rivayet ediyor: “Resulullah'ın yanında idik. Ebu Bekr ile Ömer'e baktılar. “Bu ikisi, benim için kulak ve göz mesabesindedir.” buyurdular.”
Ebu İmran Hanî'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “İslam'da ilk sevaba kavuşan, Ebu Bekr ile Ömer'dir. Onların sevaplarını anlatmakla bitiremem.”
Abdullah bin Ebu Safvan'ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Benim Eshabımdan iki kişi vardır ki; biri yumuşaklıkla, diğeri de sertlikle emreder. Her ikisi de isabet edicidir. Bunlar, Ebu Bekr ile Ömer'dir.”
İbn-i Ömer'in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Her peygamberin iki emin veziri vardır. Benim sema ehlinden iki vezirim Cebrail ile Mikail (Aleyhimesselam) ve yerdeki iki eminim ve vezirim ise, Ebu Bekr ile Ömer'dir.”
Rıdvan-ı Semman şöyle anlattı: “Benim bir komşum vardı. Hem evde, hem de iş yerinde komşum olurdu. Bu kimse, Hazreti Ebu Bekr ile Hazreti Ömer'e çok dil uzatıyordu. Bu düşüncesinin çok bozuk olduğunu anlatmak için, kaç defa gayret ettiysem de faydalı olamadım. Bozuk inancından vazgeçmiyordu. Bu yüzden, ben kendisini hiç sevmezdim. Birgün, bu iki büyük zata yine dil uzattı. Ben de oradaydım. Mâni olmak istedim. Hakaretinden vazgeçmediği gibi, bana hücum etti. Oradan ayrılıp, mahzun ve gamlı olarak eve gittim. Yatsı namazından sonra, bu hüzün ve gam ile uyudum. Rüyamda Resulullah Efendimizi gördüm. “Ya Resulallah! Filan kimse, hem ev, hem de dükkan komşum oluyor. Fakat sizin Eshabınıza dil uzatıyor.” dedim. “Eshabımdan kime dil uzatıyor?” buyurdu. “Ebu Bekr ile Ömer'e dedim. “Şu büyük bıçağı al! O kimsenin cezasını ver!” buyurdu. O sırada uyandım. Bir de ne duyayım. O komşumuzun evinden feryat sesi geliyordu. Hizmetçiye; “Git bak bakalım! Bu ses nedir?” dedim. Hizmetçi dönünce; “Komşumuz olan filan kimse gece aniden ölmüş.” dedi. Sabah olduğunda evine gittim. Hakikaten ölmüş idi ve boynunda da kesik izi vardı.”
Ebu Sa'id-i Hudrî'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Eshabımın hiçbirine dil uzatmayınız. Onların şanlarına yakışmayan bir şey söylemeyiniz! Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü tealaya yemin ederim ki, sizin biriniz Uhud Dağı kadar altın sadaka verse, Eshabımdan birinin bir müd arpası kadar sevap alamaz.”
Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Cehennem'e girmesi lazım gelen yetmişbin günahkâr Müslüman, Osman'ın şefaati ile, sualsiz, hesapsız Cennet'e girecektir.”
Resul Aleyhisselam'ın yanına Hazreti Osman gelince, Resul Aleyhisselam, etekleri ile mübarek ayaklarını örttü. Hazreti Aişe bunun sebebini sorduğunda; “Ondan melekler hayâ ediyor. “Ben hayâ etmez miyim?” buyurdu.”
Zeyd bin Erkam şöyle anlatıyor: “Resulullah birgün beni, kendilerini Cennet ile müjdelemem için Ebu Bekr, Ömer ve Osman'a gönderdi.”
Abdullah bin Abbas hazretlerinin bildirdiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Ben ilmin şehriyim, Ali onun kapısıdır.”
Abdullah bin Ömer şöyle anlatıyor: Resulullah Hazreti Ali'ye buyurdu ki: “Ey Ali! Sen Cennet'tesin. Ey Ali! Sen Cennet'tesin. Ey Ali! Sen Cennet'tesin.”
Ebu Hamra'nın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Resulullah buyurdu ki: “Âdem'in (Aleyhisselam) ilmini, Nuh'un (Aleyhisselam) anlayışını, İbrahim'in (Aleyhisselam) hilmini, Yahya bin Zekeriyya'nın (Aleyhisselam) zühtünü görmek isteyen, Ali bin Ebu Talib'e baksın.”
Hazreti Huzeyfe'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Allahü teala, İbrahim'i (Aleyhisselam) dost edindiği gibi, beni de dost edindi. Cennet'te benim köşküm ile İbrahim'in (Aleyhisselam) köşkü karşı karşıyadır, ikisinin arasında Ali bin Ebu Talib'in köşkü vardır.”
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Eğer siz, benim bildiğimi bilmiş olsaydınız, az güler, çok ağlardınız.” “Sizden birisi namaz kıldığı zaman, konuşmadığı ve namaz kıldığı yerden ayrılmadığı müddetçe, melekler o kimse için; “Allah'ım! Onu af ve mağfiret eyle! Ona merhamet eyle.” diye dua ederler.” “Muhammed'in nefsi kudret elinde bulunan Allahü tealaya yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allahü teala indinde misk kokusundan daha hoştur. Allahü teala; “Kulum, oruç için vereceğim mükâfattan dolayı, yemesini, içmesini ve şehvetini terk ediyor. Orucun karşılığını ben veririm.” buyurur.” “Bana itaat eden, Allahü tealaya itaat etmiş olur. Bana karşı gelen, Allahü tealaya karşı gelmiş olur.” “Sizden birisi imam olduğu zaman, namazı hafif kıldırsın. Çünkü onlar arasında, zayıf, yaşlı ve hasta olabilir. Sizden birisi yalnız kıldığı zaman, istediği kadar uzatsın.”
Ebu Hüreyre'nin bildirdiği hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Beş vakit namaz ve Cuma namazı, büyük günahlardan sakınan kimse için, aralarında işlenen küçük günahlara kefarettir.” “Muhammed'in nefsi kudret elinde bulunan Allahü tealaya yemin ederim ki, iman etmedikçe Cennet'e giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe, kâmil bir iman ile iman etmiş olamazsız. Size, riayet ettiğiniz takdirde birbirinizi çok seveceğiniz bir şeyi bildireyim mi?” Eshab-ı Kiram; “O şey nedir, ya Resulallah?” dediler. “Aranızda selamı yayınız.” buyurdu. “Lâ ilâhe illallah diyen ve iyiliği emredip kötülükten alıkoyan bir kimse bulunduğu müddetçe, kıyamet kopmaz.” “Bir kimse farz olan namazı kılar, fakat namazın rükusunu, secdesini, tekbirini ve onda tazarruyu (yalvarmayı) tam yapmazsa, o kimse sermayesini bitiren tüccara benzer.”
Peygamberimiz; “En büyük hırsız, kendi namazından çalan kimsedir.” buyurdu. “Ya Resulallah! Bir kimse kendi namazından nasıl çalar?” diye sordular. “Namazın rükusunu ve secdelerini tamam yapmamakla.” buyurdu. “Safları, doğru ve düzgün yapmak, namazın güzelliğindendir.”
Birisi Resulullah Efendimize; “En faziletli amel hangisidir?” diye sual etti. “Allahü tealaya imandır.” buyurdu. “Sonra hangisidir?” dedi. “Allah yolunda cihattır.” buyurdu. Soran kimse; “Sonra hangisidir?” diye sual edince; “Hacc-ı mebrurdur (kabul olunmuş hacdır).” buyurdu.
“Müslümanın, Müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Selamına cevap vermek, hastasını yoklamak, cenazesinde bulunmak, davetine gitmek ve aksırıp elhamdülillah diyene, yerhamükellah demek.”