Osmanlılar zamanında İstanbul'da yetişen büyük velilerden. İsmi Musa ve künyesi Ebü't-Taki olup lakabı Muslihüddin'dir. Merkez Efendi diye tanınır. Denizli'nin Sarımahmutlu köyünde (bugün Akçaköy) 868 (m. 1463) senesinde doğdu. 959 (m. 1551) senesinde İstanbul'da vefat etti. Babası Kılıç Bey'in oğlu Mustafa'dır.
Musa Efendi, küçük yaşta ilim öğrenmeğe başladı. Kuvvetli bir zekası ve ilim öğrenmeye aşırı bir hevesi vardı. Kendi memleketinde okuduktan sonra 883 (m. 1478) senesinde Bursa'ya giderek tahsilini tamamladı ve otuz yaşında icazet aldı. 898 (m. 1493) senesinde İstanbul'a gitti. Burada da ilim tahsiline devam etti. Veliyyüddinzade Ahmed Paşa'dan okudu. Tefsir, hadis, fıkıh ve tıb ilminde yetişti. Kadı Beydavî Tefsiri'nin büyük bir kısmını ezberledi. Medrese tahsiline devam ettiği sıralarda tekkelere gidip oralardaki âlimlerin sohbetlerine katılırdı. Onların feyz ve bereketlerine kavuştukça, ruhunda bir rahatlama, nefsinde bir ezilme olduğunu görerek sevinirdi. Çevresinde hatırı sayılan bir âlim oldu. İlimdeki yüksekliğini, zamanının âlimleri tasdik ettiler. Nitekim Şeyhulislam Ebüssu'ud Efendi'nin hürmet ve muhabbetini kazandı.
Musa Efendi tahsil görürken, tasavvufa intisap etmek arzusuyla Halvetî meşayihinden Habib Karamanî'ye talebe olmak üzere Karaman'a (veya Amasya'ya) gitti. Ancak Şeyh Karamanî Merkez Efendi'ye irşadının başkası tarafından olacağını söyledi ve Muslihüddin lakabını takarak halka vaaz vermesini tavsiye etti. O da bu tavsiyeye uyarak Ayasofya Camii'nde vaaz verip Tefsir-i Beydavî okutmaya başladı.
Vaizliği esnasında Fatih'te Etyemez Tekkesi şeyhi Mirza Baba'ya intisap edip kızıyla evlendi. Bu esnada bir rüya gördü. Rüyasında Şeyh Sünbül Efendi'yi zorla evine girmeye çalışırken gördü. Kendisini içeri almamak için hanımıyla ne kadar eşya varsa kapının arkasına yığdılar, fakat kapıyı açıp içeri girmesine mani olamayıp ikisi de yere yuvarlandılar. Sünbül Efendi diye de bilinen Halvetî şeyhi Sinanüddin Yusuf Efendi o sıralar Kocamustapaşa'daki tekkesinde irşad faaliyetinde bulunuyordu. Merkez Efendi kendisini işitmiş, fakat vahdet-i vücud, devran ve sema hakkındaki görüşleri sebebiyle kendisinden uzak durmuştu. Gördüğü rüya üzerine bu fikrinin yanlış olduğunu anladı ve Sünbül Efendi'nin tekkesine gitmeye karar verdi.
Sabahleyin Sünbül Efendi'nin camiine gidip vaaz verdiği kürsünün arkasına o görmeden oturdu. Sünbül Efendi, vaaz esnasında Taha suresinin bazı ayet-i kerimelerini tefsire başladı. Tefsirden sonra; “Ey cemaat! Bu tefsirimi siz anladınız. Hatta Musa Efendi de anladı.” buyurdu. Sonra aynı ayet-i kerimeleri daha yüksek mânâlar vererek tefsir ettikten sonra tekrar; “Ey cemaat! Bu tefsirimi siz anlamadınız, Musa Efendi de anlamadı.” buyurdu. Musa Efendi, hakikaten bu anlatılanlardan bir şey anlamamıştı. Sünbül Sinan hazretleri, o gün Taha suresini yedi türlü tefsir etti. Musa Efendi'nin kürsü arkasında olduğunu, zahiren görmediği hâlde anlamıştı. Vaaz bitti; namaz kılındı; herkes camiden çıktı. Sadece Sünbül Efendi kalınca Musa Efendi huzuruna varıp elini öptükten sonra af diledi. Sünbül Efendi de: “Ey Muslihuddin Musa Efendi! Biz seni genç ve kuvvetli bir kimse sanırdık. Meğer sen de hanımın da çok dayanıksızmışsınız. Akşam bizi kapıdan içeri sokmamak için gösterdiğiniz gayrete ne dersiniz? Fakat neticede kapı açıldı ve ikiniz de yere yuvarlandınız!” buyurunca Musa Efendi iyice şaşırdı. Pek çok özürler dileyerek ağlamaya başladı. Affının kabulü ve talebeliğe alınması için yalvardı. Sünbül Efendi, onu kabul ettiğini; dergahta hizmete başlamasını söyledikten sonra; “Artık Allahü tealanın zatı ve sıfatları hakkında marifet sahibi olmak zamanıdır.” buyurdu.
Bundan sonra Musa Efendi hergün Sünbül Sinan dergahına gelip ondan ders almaya ve hizmete başladı. Bir gün Sünbül Efendi, sohbet esnasında Musa Efendi'ye; “Alemi sen yaratsaydın, nasıl yaratırdın?” diye sordu. Musa Efendi; “Bu mümkün değil! Ama mümkün olsaydı, her şeyi merkezinde bırakırdım. Alem öyle bir tatlı nizam içinde ki buna bir şey ilave etmek veya bir şeyi eksiltmek düşünülemez.” dedi. Sünbül Efendi bu cevap üzerine; “Aferin Musa Efendi! Demek her şeyi merkezinde bırakırdın. Öyleyse bundan sonra ismin Merkez Muslihuddin olsun.” dedi. Böylece Musa Efendi, Merkez Efendi ismiyle meşhur oldu.
Sünbül Efendi'nin sohbetleri ile pişerek, teveccühleri bereketiyle manevî dereceleri katetti. Evli olduğu için tekkede kalmadan seyrü sülukünü evinde tamamladı. Pek zeki ve istidadlı olan Merkez Efendi, hocasının terbiyesi altında kısa zamanda tasavvufta yüksek derecelerin sahibi oldu. Hocasının kendisine hilafet vermesi üzerine Aksaray'da Kovacı Dede dergahında irşada başladı. Dergah kısa zamanda taliplerle dolup taştı. Merkez Efendi'nin namı her tarafa yayıldı.
Merkez Efendi, hocası Sünbül Sinan Efendi'nin kızı Rahime Hatun ile evlenmek isteği olduğunu bildirince Sünbül Efendi; “Bir deve yükü altın getirebilirseniz kızımızı veririz.” dedi. Merkez Efendi, bir devenin üzerine iki çuval toprak doldurdu. Devenin yularını çekerek Sünbül Efendi'nin kapısına getirdi. Çuvalları kapıda boşalttığında, çuvaldan toprak yerine çil çil altınlar döküldü. Sünbül Efendi ve çocukları, altınlara dönüp bakmadılar bile. Fakat hocası Merkez Efendi'ye; “Ey Musa Efendi! Maksadımız altın değildi. Evdekilerin de derecenin yüksekliğini anlamalarıydı. İmtihanı kazandın.” buyurdu. Düğünden birkaç gün sonra Sünbül Efendi, kızı Rahime Hatun'un evine gitti. Evde kızı yemek yapıyordu. Fakat ocakta, odun yerine parmaklarından çıkan alevle yemeğini pişiriyordu. Kızının bu halini hayretle gören Sünbül Efendi; “Rahimecik ne yapıyordun?” diye sorunca; “Talebelere çorba pişiriyordum.” cevabını verdi.
Yavuz Sultan Selim Hanın kızı Şah Sultan, zevci Sadrazam Lütfi Paşa ile Yanya'dan İstanbul'a gelirken, yolda eşkıyanın baskınına uğradı. Bu kötü durumdan nasıl kurtulacaklarını düşünürlerken, o anda zamanın evliyasından Merkez Efendi karşılarına çıkıverdi. Önceden orada olmadığı halde, bir anda karşılarına dikilen Merkez Efendi'yi gören haydutlar, şaşkına döndüler. Eşkıya reisi, Merkez Efendi'nin heybeti karşısında selameti kaçmakta buldu. Diğerleri de kaçıp orayı terkettiler. Eşkıyanın ortadan çekilmesiyle Merkez Efendi de bir anda kayboldu. Bu hâli hayretle seyreden Lütfi Paşa ve zevcesi Şah Sultan, Merkez Efendi'yi tanımışlardı. Şah Sultan, Merkez Efendi'nin bu kerametinden dolayı, İstanbul'da Eyüp Bahariye'de onun adına bir cami ve yanına medrese yaptırdı. Merkez Efendi'yi buraya tayin ettiler. Bir müddet orada talebe yetiştiren Merkez Efendi'ye Kanunî Sultan Süleyman Han, Topkapı surlarının dışında yaptırdığı tekkede vazife verdi. Burada da aynı hizmete devam eden Merkez Efendi, Kanunî Sultan Süleyman Han'ın annesi Hafsa Sultan'ın isteği ve Sünbül Efendi'nin tenbihi üzerine Manisa'ya gitti. Valide Sultan'ın Manisa'da yaptırdığı imaretin yanındaki dergahta hocalık yaptı. Tıp bilgisi kuvvetli olan Merkez Efendi, Manisa'da bulunduğu sırada kırkbir çeşit baharattan meydana gelen bir macun yaptı. Bu macunu hastalar yiyerek şifa bulurdu. İlkbaharda yetişen çiçeklerden de istifade edilerek yapılan bu macunu almak için çevre kasabalardan gelirlerdi. Mesir macunu diye şöhret bulan bu macun, şimdi de yapılmaktadır.
Kanuni Sultan Süleyman ile Merkez Efendi arasında yakınlık vardı. Padişah kendisinden bahsederken Bizim Merkez derdi. Hatta 943 (m. 1537) senesindeki Korfu Seferi'ne çıkarken Merkez Efendi'yi ordu şeyhi tayin ederek yanında götürdü.
Padişahın kızkardeşi Şah Sultan da Halvetî olup Merkez Efendi'nin Mevlanakapısı dışında yaptırdığı tekke ve camisine vakıflar tahsis etti. Ayrıca Eyüp sahilinde bir cami ve tekke; sultanın zevci Lütfi Paşa da Davudpaşa'daki sarayı yanında bir cami ve tekke yaptırdı. İstanbul'daki Merkez Efendi Külliyesi'nin hamam ve müştemilatına ait 959 (m. 1552) tarihli vakfiyeden anlaşıldığına göre Merkez Efendi, Lütfi Paşa'dan ayrıldıktan sonra Şah Sultan ile evlenmiş; bu evlilikten Ahmed Çelebi dünyaya gelmiştir. Bu izdivacın tarihi ihtilaflıdır. Merkez Efendi'nin ayrıca Derviş, Ali ve Receb adında üç oğlu Ümmü Hatun adında bir kızı vardır.
Merkez Efendi, talebelerini iyi yetiştirmek için çok gayret gösterirdi. Onları hem zahirî ilimlerde, hem de tasavvufta yükseltmek için bâtın, kalb ilimlerini öğretirdi. Onların nefislerini terbiye için riyazet ve mücahedeler yaptırırdı. Çocuklara karşı çok şefkatliydi. Cebinde şeker, yemiş gibi şeyler bulundurur, çocukları gördüğü yerde dağıtarak onları sevindirirdi. Çocuklara buyururdu ki: “Benim için hayr dua ediniz. Siz günahsız, masumsunuz. Sizin dualarınızı Cenab-ı Hak da kabul eder. Bu yüzü kara, sakalı ak ihtiyar için dua ediniz ki kıyamette yüzü ak olsun.” Çocuklar dua edince de; “Ya Rabbî! Bu masumların dualarını red eyleme.” diye Allahü tealaya yalvarırdı. Bütün hayvanlara karşı da çok merhametliydi. Merkebe suyunu verir, tavuklara yem atardı.
İnsanlara vaaz ve nasihat verirken gözlerini kapayarak anlatırdı. Fakat orada olanları kalb gözü ile görürdü. Merkez Efendi Balıkesir'e gittiğinde, bir Cuma günü namazdan sonra kürsiye çıkıp vaaz etti. Halk, Merkez Efendi'yi tanımadıkları için pek iltifat etmediler. Vaazı dinlemeyip teker teker camiden çıkarak gittiler. Ve birbirlerine; “Halvetî yolunun büyüklerindenmiş.” diyorlardı. Herkes çıktıktan sonra müezzin efendi elinde kapının anahtarı olduğu hâlde kürsinin yanına varıp gözü kapalı olarak konuşan Merkez Efendi'ye; “Hoca efendi! Giderken camiyi açık bırakma. Anahtarları buraya bırakıyorum. Çıkarken kilitlemeyi unutma!” dedi. Merkez Efendi gözünü açmadan; “Müezzin efendi, sen de işine gidebilirsin. Bizim sohbetimizi siz dinlemiyorsunuz, fakat melaike-i kiram dinlemektedirler.” buyurdu ve vaazına devam etti. Biraz sonra camiden gidenlerin hepsi geriye döndüler. O kadar çok insan toplandı ki cemaati cami almaz oldu.
Merkez Efendi Manisa'da iken, Hocası Sünbül Sinan hazretleri 936 (m. 1529) senesinde hastalandı. Vefatından önce talebeleri; “Efendim! Sizden sonra kime tabi olalım?” diye sordular. Onlara; “Taşradan ilk gelecek dostumuz yerimize geçecek.” buyurdu. Sünbül Sinan'ın vefatından sonra talebeler, merakla taşradan gelecek olan dostu beklediler. Bu sırada Manisa'da bulunan Merkez Efendi'nin gönlüne bir kor düşüp yollara düştü. Hocasının vefatından on gün sonra İstanbul'a geldi. Sünbül Sinan'ın çok sevdiği talebelerinden Ya'kub Germiyanî, Sünbül Efendi'nin yerine geçmiş, talebeleri okutmaya başlamıştı. Merkez Efendi, hocasının Koca Mustafa Paşa'daki dergahına gitti. Dergahta bulunan yeni talebeler Merkez Efendi'yi tanımıyorlardı. Ya'kub Germiyanî, Merkez Efendi'yi kendi odasına davet etti. O gece Ya'kub Efendi, Sünbül Efendi'nin yerine kimin geçmesi lazım geldiğini anlamak için istihare namazı kılıp dua etti. Rüyasında, büyük bir meydana kalabalık bir meclis kurulmuş. Peygamber Efendimiz de hazır bulunmaktaydı. Peygamber Efendimizin karşılarında bir kürsü vardı.
Kürsünün üzerinde de Merkez Efendi oturmakta ve “Tin” suresinin tefsirini yapmaktaydı. Tefsiri yaparken, başındaki sarığın bazan yeşil, bazan siyah olduğunu gördü. Yanındakilere bunun mânâsını sorduğunda; “Yeşil renk, dinin zahirî ilimlerinde, siyah renk de dinin bâtınî ilimlerinde kemal mertebesindeki olgunluğa işarettir.” cevabını verdiler. Ertesi gün Ya'kub Germiyanî, talebeleri toplayarak rüyasını olduğu gibi anlatınca hepsi Merkez Efendi'ye tabi olup hocaları Sünbül Sinan hazretlerinin halifesi kabul ettiler. O günden sonra talebeleri Merkez Efendi yetiştirmeğe başladı.
Merkez Efendi birgün dergahın bahçesinde namaz kılarken, secdeye vardığı bir sırada, yerden bir ses işitti. Diyordu ki: “Ey Merkez Efendi! Yedi senedir yeryüzüne çıkmak için emrini bekliyorum. Beni bu hapishaneden kurtar. Zira Allahü teala, beni sıtma hastalığına şifa olarak yarattı.” Merkez Efendi namazdan sonra talebelerine; “Burayı kazınız. Sıtmalılara şifa olacak bir su çıkacak.” buyurdu. Kazdılar, kırmızımtrak bir su çıktı. Kuyu hâline getirdiler. Niyet kuyusu ismi verilen bu kuyudan, sıtma hastaları su alır içerlerdi. Bu suyu içen hastalar, Allahü tealanın izniyle şifa bulurlardı.
Merkez Efendi, senelerce o dergahta talebelere ders vererek, Allahü tealanın emir ve yasaklarını bildirdi. Zaman zaman İstanbul'un çeşitli camilerinde halka vaaz ve nasihatlerde bulundu. Onun vaazında camiler dolar taşar, oturulacak yer kalmazdı. Merkez Efendi'nin ömrü, hep ibadet etmekle, insanlara hakkı, doğruyu anlatmakla, Ehl-i Sünnet itikadını yaymakla, hayr ve hasenat yapmakta halka ön ayak olmakla, fakir ve zayıfları himaye etmekle geçti.
Merkez Efendi, büluğ çağına geldiği günden, ömrünün sonuna kadar, hiç cemaatsiz namaz kılmamıştır. Eğer öğle ve yatsı namazlarında cemaate yetişememiş ise namazını kılmış olanlardan birkaç kimseye; “Hayatımda hiç cemaatsiz farz namaz kılmadım. İmam olayım da sizlerle namaz kılalım. Aynı namazı tekrar kılmanın zararı olmaz. Sonra kıldığınız nafile olmuş olur.” buyururdu.
Bir tarafa giderken, yolda bir çiftçiyi tarlasında çalışır görse, yanına varır ve; “İmanı bilir misin? Namazın farzları hakkında malumatın var mı?” der, bilmiyorsa anlatır. “Mümin ile kafiri ayıran fark, namazdır.” hadis-i şerifini naklederdi. Hayvanlara merhamet edilmesini, götürebilecekleri kadar yük yüklenmesini, aç bırakılmamalarını da tenbih ederdi. İşe başlarken; “Ya Rabbî! Bütün Müslümanlara faydalı olmak, çocuklarıma helalinden rızık kazanmak için çalışıyorum.” diye niyet etmesini, böyle niyet ederse, her adımına sevap verileceğini ve günahlarının affolunacağını, yetiştirdiği mahsulün herbir tanesinin boşa gitmeyeceğini, hepsinin fayda sağlayacağını ve mahsulün uşrunu vermenin farz olduğunu anlatırdı. Bu şekilde, gördüğü insanlara mesleğiyle ilgili nasihatler ederdi.
Mısır defterdarlığından emekliye ayrılan Dehanizade'nin babası Katib Mehmed Çelebi anlattı: “Sünbül Sinan Efendi benim hocamdı. O vefat ettikten sonra üç sene, halifesi olan Merkez Efendi'ye hiç gitmemiştim. Bir gece rüyamda hocam Sünbül Efendi'yi gördüm. Buyurdu ki: “Mehmed Efendi! Niçin gaflet edip Merkez Efendi'ye teslim olmazsın? O benden daha üstündür. Hemen var, eksik kalan eğitimini tamamla!” Sabahleyin Merkez Efendi'nin huzuruna gittim. Beni görünce; “Ismarlamayınca gelmezsin. Fakat benden üstündür deyince gelirsin. Halbuki hocamızın benden üstündür demesinin sebebi, senin hakkımdaki kötü zannını bertaraf etmek içindir. Yoksa kıyamet gününde yüksek hocamızın sancağı altında haşrolmayı ümid ederiz.” dedi. Şaşırdım kaldım ve tövbe edip talebesi oldum.”
959 (m. 1551) senesi Rebiülahir ayının onyedisine rastlayan Perşembe günü, talebelerine son vasiyetini yaptıktan sonra Kelime-i şehadet getirerek vefat etti. Cenazesini Şeyhulislam Ebüssu'ud Efendi yıkadı. Cuma günü Fatih Camii'nde, misli görülmemiş bir kalabalık toplandı. Ebüssu'ud Efendi cenaze namazını kıldırdı. “Dünyada bu kimseyi riyasız olarak görmüştük.” dedi. Sonra kabrine götürülmek üzere omuzlarda taşınmaya başlandı. Herkes, bu âlim ve velîye hizmet edip ahirette şefaatine kavuşmak aşkıyle tabutu taşımak için birbirleriyle yarışıyordu. Öyle ki bazan kalabalıktan sıkışan, güç durumlara düşenler bile oluyordu. Kalabalığın çok olması sebebiyle, uzun bir sürede, Topkapı surlarının dışında Kanunî Sultan Süleyman Hanın validesinin Merkez Efendi namına yaptırdığı tekkedeki kabrine Ebüssu'ud Efendi'nin bizzat kendi eliyle defnedildi.
Merkez Efendi'den çok talebe feyz aldı. 500'den fazla talebesine hilafet verdi. Eyüp tekkesine önce Gömleksiz Mehmed Efendi; bunun vefatından sonra da Seyyid Abdülhalik Efendi'yi tayin etti. Davutpaşa tekkesine Şah Sultan'ın arzusu üzerine Yanyalı Ya'kub Efendi'yi, kendi tekkesine damadı Seyyid Muslihuddin Efendi'yi tayin etmiştir. Oğlu Ahmed Efendi'yi Baba Nakkaş Tekkesi'ne, Köse Muhyiddin Efendi'yi İstinye'deki Odabaşı Camii Tekkesi'ne, Finikeli Abdi Efendi'yi İstanbul İnceğiz'deki Sultan Bayezid Camii Tekkesine, oradan da Şehremini'ndeki Mimar Acem Tekkesi'ne, Karamanlı Ahmed Çelebi'yi Fatih'te Draman Tekkesi'ne, Uzun Şems diye tanınan Tireli Şemseddin Ahmed Efendi'yi Tire'de kurduğu tekkesine, Kütahyalı Ahmed Beşir Efendi'yi kendi köyü Garbalcı'da kurduğu tekkeye, Vizeli Behişti Ramazan Efendi'yi de Çorlu'da yaptırdığı tekkeye tayin etti. Vefatından sonra yerine oğlu Ahmed Çelebi postnişin olmuşsa da bir müddet sonra feragat edip yerini Halife Ya'kub Efendi'ye bırakmıştır.
Merkez Efendi memleketi olan Sarımahmutlu köyünde bir cami, tekke, çilehane ve sıbyan mektebi; Denizli'de medrese ve çeşme yaptırdı. Merkezî mahlasıyla yazdığı ilahilerden bazısı günümüze intikal etmiştir.
Ebüssü'ud Efendi'nin, Merkez Efendi'nin vefatına tarih düşürdüğü manzumesi şöyledir:
Dar-ı fenadan göçüp gitti bekaya,
Merkez Efendi ki ana Hak ola hemrah.
Sanmayın öldü anı, halvete girdi,
Yoldaş oluptur ana vird-i sehergâh.
Kutb-ı zaman idi, ol, iş bu devirde,
Döne döne akıbet ecel buldu rah.
Mah-ı Rebiulahirın onyedisinde,
Ruz-ı şenbihte o kıldı sefer, ah!
Hatif-i gaybî ana dedi ki tarih,
Dairesin Merkez'in nur ede Allah.
Merkez Efendi hazretleri şu ilahiyi zaman zaman söylerdi:
“Pak eyle gönül çeşmesini ta durulunca,
Dik tut gözünü, gönlün göz olunca,
İnkarı ko, dil destini ol çeşmeye tut dur,
Ol ab-ı safa-bahş ile bu desti ta dolunca.”