Evliyanın büyüklerinden. İsmi, Mevdud bin Ebu Yusuf bin Muhammed'dir. 430 (m. 1038)'de Çeşt'te dünyaya geldi. Zamanının en büyük evliyasından olup, lakapları Kutbüddin, Şems-i Sûfiyan, Çerağ-ı Çeştiyan, Yegane-i Rüzgâr, Mahbub-i Perverdigar, Sahibü'l-esrar ve Mahzenü'l-envar'dır. 527 (m. 1133) senesinde doksanyedi (97) yaşında iken Çeşt'te vefat etti. Mevdud Çeştî, daha yedi yaşında iken Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Onaltı yaşında iken zahirî ve batınî ilimleri tahsil etti. Yirmidört yaşında iken babasını kaybetti. Babasının vefatından sonra onun yerine geçerek talebe yetiştirmeye başladı.
Mevdud Çeştî hazretleri, babası Ebu Yusuf, Ahmed-i Namıkî ve Necmeddin Ömer'den ilim öğrendi. Ayrıca ilim tahsil etmek için; Kudüs, Buhara, Belh ve daha birçok yere gitti. İlm-i zahir ve ilm-i batında yetişmiş bir âlim ve büyük bir evliya idi. Binlerce talebe yetiştiren Mevdud Çeştî'nin meşhur talebeleri şunlardır: Oğlu Hace Ahmed, Hace Şerif Zendenî, Şah Sincan, Ebu Nasır, Şekîban, Zahid Hüseyin Tibetî, Ahmed Bedrin, Hace Serpuş Azerbaycanî, Osman Rumî, Ebü'l-Hasan Banî.
Talebelerinden birisi, nerede olursa olsun bir güçlükle karşılaşıp Mevdud Çeştî hazretlerinden yardım isteyince, Mevdud Çeştî'nin manevî yardımları ile müşkülleri çözülürdü. Vefatından sonra kabrine gidip inanarak dua edenin ne dileği varsa ekseriya yerine gelirdi.
Şöyle anlatılır: “Mevdud Çeştî, babasının sağlığında mektebe gidiyordu. Henüz daha çocuk yaşta idi. Bir bahar günü halk, şiddetle gürleyip akan bir seli uzaktan seyrediyorlardı. Gürleyerek akan bu şiddetli sel, taşları kaldırıp sürüklüyordu. Herkes bu duruma hayretle bakıyor, baktıkça hayretleri arttırıyordu. Selin şiddetinden hiç kimse karşıya geçemiyor, kendinde karşıya geçecek gücü bulamıyordu. Mevdud Çeştî ortaya çıkıp; “Ben bu selden geçerim.” dedi. Orada bulunanlar şaşırdılar. Mevdud Çeştî şiddetle kükreyip akan suya birden daldı. Bir anda şimşek gibi karşıya geçti. Sonra tekrar sel üzerinde yürüyerek geri döndü. Bu hâlini ve kerametini görenler, onun mübarek ve büyük bir insan olduğunu anladılar.”
Şöyle anlatılır: “Mevdud Çeştî hazretleri daha mektep çağlarında idi. O sırada bulunduğu beldede bir kıtlık oldu. Birçok kimseler toplanarak, gelip Mevdud Çeştî'den yardım istediler. Mevdud Çeştî elini yere koydu. O anda, elini koyduğu yerden meyveler, çeşit çeşit şekerler ve bitkiler çıkıyordu. Orada bulunanlar toplamakla bitiremiyorlardı. Hace Mevdud, elini fitne korkusuyla yerden çekti. Bu haber muhterem babalarına ulaşınca, onu huzuruna çağırdı. Böyle hâllerden şiddetle onu menettiler. Ve; “Bizim hocalarımız kerametlerini göstermekten çok utanırlardı. Sana ne oluyor ki, keramet izhar ediyorsun. Onlara muhalif olmaktan korkmuyor musun? Onlar yardım etmezse, kıyamette Huzur-i İlahî'de ne cevap vereceksin?” buyurdu. Çocuk yaşta olmasına rağmen Hace Mevdud'un bu kerameti her tarafa yayıldı ve Kutb-i aktab olarak anıldı.”
Şöyle nakledilir: “Hace Mevdud, birgün arkadaşları ile beraber şehir dışına çıkmıştı. Arkadaşları avlanmaya gittiler. O da, Hace Ebu Ahmed denilen zattan kalma dergâha gitti. Orada Allahü tealaya ibadet etmeye başladı. Hace Ebu Ahmed'in daha önce talebelerinden olan binlerce cin oraya gelerek ona hizmete ve onunla birlikte ibadete başladı. O kadar kalabalıktı ki, adım atacak yer yoktu. Bu sırada arkadaşları avlanma işini bitirmiş, onu arıyorlardı. Dergâha geldiler. Mevdud Çeştî'ye, tanımadıkları birçok kimsenin hizmet ettiğini gördüler. Hace Mevdud, arkadaşlarının yakalamış olduğu süt veren hayvanların sütlerinin sağılmasını istedi. Onlar da süt sağmaya başladılar. O kadar çok süt sağdılar ki, orada koyacak kap kalmadı. Oradakilere sütü içmelerini buyurdu. Onlar da sütü içtiler. Hiç böyle lezzetli bir süt içtiklerini hatırlamıyorlardı. Bu kerameti görenlerin hepsi, Mevdud Çeştî'ye talebe oldular.”
Afganistan'ın Herat şehri yakınlarındaki Çeşt kasabası kenarındaki Çeştî büyüklerinin dergah kalıntıları (solda) ve Çeşt kasabası mezarlığı (sağda). Buraya bir çok Çeştî büyüğünün defnedildiği rivayet edilmektedir.
Afganistan'ın Herat şehri yakınlarındaki Çeşt kasabası kenarındaki Mevdud Çeştî'ye ait olduğu söylenen dergahın kalıntıları.
Mevdud Çeştî, herkese tevazu ve hürmet gösterirdi. Büyük ve küçük herkes istifade etmek için onu ziyaret ederlerdi. O da gelenlerle, büyük, küçük, hizmetçi demeden ilgilenir, dertlerini dinlerdi. Huzuruna gelenlere önce selam verir, ayağa kalkardı. Kendisine; “Ya Hace! Büyük ve küçükten ilk defa selam verecek kimdir?” diye sual edildi. Buyurdu ki: “Büyük, küçüğe selam verir. Allahü teala da, Peygamber Efendimize miraçta önce selam verdi ve; “Esselamü aleyke eyyühennebiyyü.” buyurdu. Peygamber Efendimiz de, karşılaştığı kimseye önce kendisi selam verirdi. Peygamber Efendimiz böyle yaparken, biz, nasıl olur da O'na muhalefet ederiz. Sonra Resulullah'a uymak, bize farz-ı ayndır.”
Şöyle nakledilir: “Hace Mevdud Çeştî'nin dergâhında, kaside okuma, dinleme meclisleri olurdu. Hace Mevdud bu meclislerden çok zevk alırdı. Bu meclislere ulema, meşayıh, büyük-küçük herkes gelirdi. Her çeşit nefis yemekler hazırlanır ve orada bulunanlara ikram edilirdi. Meclise Kur'an-ı Kerim okuyarak başlanır, Kur'an-ı Kerim okuyarak bitirilirdi. Okunan kasidelerde, Resul-i Ekrem'in Eshabının çektiği acılar ve ahiretle ilgili hususlar geçince, Hace Mevdud Çeştî ağlardı. Kaside okunurken Hace Mevdud bir ara gözden kaybolurdu. Kendisine; “Bunun sırrı nedir?” diye sorulunca; “Ey Aziz! Bu fakir, mahbubunun nuruna bürünmüştür. Onunla olup, onun muhabbetinin cezbesine kapılmış, başkasından alakayı kesmiştir. Eğer size o anda kavuşulan şeylerin hepsini anlatsam, Aynülkudat gibi beni yakarlardı. Bunun için hocalarımız, o anda kavuşulan şeyleri, hafsalası almayacak olan kimselere anlatmamışlardır.” buyurdu.”
Şöyle anlatılır: “Hace Mevdud Çeştî, babası vefat ettiğinde yirmidört yaşındaydı. Babasının yerine geçerek, talebe yetiştirmeye başladı. Babasının talebeleri, onu hoca kabul ettiler. Hace Mevdud'un babasının vefat haberi, Şeyhülislam Ahmed-i Namıkî Camî'ye ulaşınca, Ahmed-i Namıkî; “Hace Mevdud, büyüklerin yetiştiği bir ailedendir ve daha çok gençtir. Bunun için, onun yanına gidip onun yetişmesini, terbiyesini tamamlayayım. Onun velayetinde bir payım bulunsun. Eğer böyle yapmazsam, onun mübarek ailesine karşı vazifemi yapmamış ve onlara ihanet etmiş olurum.” buyurdu. Ahmed-i Namıkî Camî, yanında talebelerinden kalabalık bir grup ile Cam'dan Çeşt'e doğru yola çıktı. Herat'a vardığında bazı münafıklar, Hace Mevdud'a gittiler ve; “Şeyhülislam Ahmed-i Namıkî Camî babanızın vefatını işitmiş. Sizin için ise, o daha çok gençtir, gidip onun velayetine müdahale edeyim demektedir.” dediler. Münafıkların bu sözleri üzerine, Hace Mevdud bir müddet murakabe etti. Sonra başını kaldırarak onlara: “Sizin söylediklerinizin hepsi yanlıştır ve işitilmemiş şeylerdir. Ahmed-i Namıkî Camî, muhabbet ve ihlasla bizi kuvvetlendirmeye geliyor.” buyurdu.
Bu sırada Ahmed-i Namıkî Camî hazretlerinin yakına geldiğini haber verdiler. Bunun üzerine Hace Mevdud Çeştî onu karşılamaya çıktı. Orada bulunan ard niyetli münafıklar, şayet Şeyh onu ister istemez karşılayacak ise, çok kalabalık bir grup ile karşılamamalıdır.” dediler. Hace Mevdud, bunların sözlerine hiç itibar etmedi. Dörtbin talebesi ile yola çıktı. Yolda Herat'a kadar kiminle karşılaştı ise, hepsi ona talebe oldu. O kadar çok kalabalık idi ki, o kadar kalabalık görülmemiş idi. Her iki büyük âlim Tunük Nehri'nin kenarında durdular. Ahmed-i Namıkî Camî bir arslan üzerinde duruyordu. Hace Mevdud Çeştî ise, nehir kenarındaki duvarın üstünde idi. Hace Mevdud; “Siz uzak yerden geldiniz. Bizim, sizin yanınıza gelmemiz uygundur.” dedi. Besmele çekerek havada uçtu ve Ahmed-i Namıkî Camî'nin yanına geldi. Ahmed-i Namıkî Camî dostlarına; “Hace Mevdud hakkında korktuğumuza uğramadık. Hace Mevdud, veliy-i kâmillerdendir. Onu görmekle şereflendik.” dedi. Sonra Hace Mevdud ile beraber oturdular ve uzun uzun konuştular. Hace Mevdud ona; “Gariphanemizi şereflendirirseniz bizi memnun edersiniz.” dedi. Ahmed-i Namıkî Camî, “Bizim maksadımız sizinle görüşmek idi. Bu da elhamdülillah en güzel şekilde hasıl oldu.” dedi.
Hace Mevdud ile Ahmed-i Namıkî Camî bir müddet daha sohbet ettikten sonra, Hace Mevdud'un talebelerinden Ali Hakim isimli bir zatın evine gittiler. Orada üç gün sohbet ve Allahü tealaya zikrettiler. Birgün bu iki zat, Allahü tealayı zikrederek kendilerinden geçmiş bir hâlde iken, ellerinde hançer olan iki münafık içeri girdi. Maksatları her ikisini de hançer ile öldürmek idi. O sırada Hace Mevdud'un nazarları onlara isabet etti. Onlar derhal düşüp bayıldılar. Bir müddet sonra onlar ayrılınca, Ahmed-i Namıkî Camî: “Ya Hace Mevdud! Bu ne hâldir? Bunlar kimlerdir?” diye sorunca, Hace Mevdud olanları ona anlattı. Bunun üzerine Ahmed-i Namıkî Camî, “Ben onları affettim. Fakat kurtulmaları için senin de affetmen lazımdır.” buyurdu. Bunun üzerine Hace Mevdud; “Ben de onları affettim.” dedi. Onun bu sözünden sonra adamların titremeleri geçti ve tövbe edip salih talebelerden oldular.
Bundan sonra Hace Mevdud Çeşt'e, Ahmed-i Namıkî Camî de, Cam'a dönme hazırlığına başladılar. Ahmed-i Namıkî Camî, Hace Mevdud'a ilim tahsilini kuvvetle tavsiye ettikten sonra: “İlimsiz evliyalık bir hiçtir. Her ne kadar marifet ilimlerini kemal derecesinde biliyorsan da, zahir ve batının bir olması için, ilm-i zahirde de kemal derecesinde olman lazımdır.” dedi. Hace Mevdud bundan sonra onun nasihatına göre hareket etti. Daha sonra Mevdud Çeştî oradan ayrılıp evine dönerken, yolun kenarından bir şahsın; “Ya Mevdud! Ya Mevdud!” diye bağırdığını duydu. O şahsın yanına giderek hâlini ve neden böyle seslendiğini sordu. O kişi de uzun zamandan beri gözlerim görmüyor, iyileşmem için Allahü tealaya dua ediyorum. Hafiften bir ses duydum. “Mevdud Çeştî bizim sevgili kulumuzdur. Onu vesile ederek dua etmen gerekir. Onun buraya gelmesiyle gözlerin açılacaktır.” diye bir nida geldi.” dedi. Onun bu sözlerinden sonra Mevdud-i Çeştî, elini o kişinin gözlerine sürdü. O kişinin gözleri derhal açıldı.
Aynı sene zahirî ilimlere devam etmek için Belh'e gitti. Hace Mevdud, Belh şehrine geldiğinde, herkes onu karşılamaya çıktılar. Ona hürmette ve tazimde çok ileri gittiler. Onun sohbetleri ile bereketlendiler. İşleri güçleri haset etmek olan bazı kimseler, onu kıskandılar. Onu imtihan etmek, zahirî ve batınî ilimlerdeki derecesini anlamak istediler. Aralarından dörtyüz kişi topladılar. Bir Cuma günü Belh Camii'nde namazdan sonra, Mevdud Çeştî'ye bu dörtyüz kişiden her biri, zahir ilimlerin en zor meselelerinden çeşitli sorular sordular. Hace Mevdud her birine öyle cevaplar verdi ki, hiçbirinin konuşacak hâli kalmadı. Bunun üzerine onlar; “Siz bu kadar ilim sahibi olduğunuz hâlde kaside dinliyorsunuz?” diye sordular. O da; “Bizim hocalarımız, zahirî ve batınî ilimlerin hepsini kendilerinde toplamışlardı. Onlar dine muhalif hiçbir şey yapmadılar ve yapmazlar, Kasideyi onlar da dinlediler. Sonra Evliyanın büyüklerinden İbrahim bin Edhem de kaside dinler ve böyle yapanlara da mâni olmazdı. İbrahim bin Edhem, müçtehit, mürşid-i kâmil idi. Aynı zamanda sizin imamınızdır. Size ne oluyor ki, kaside dinlemeye karşı çıkıyorsunuz?” buyurdu. Bunun üzerine oradaki âlimler keramet göstermesini istediler. Kerametini görünce; “Senin bu yaptığının Rahmanî mi, şeytanî mi olduğunu nasıl anlarız?” diye sordular. Sonra; “Eğer şu mescidin kenarındaki taş senin isteğinle gelir, sana şahitlik ederse kabul ederiz.” dediler. Bunun üzerine Hace Mevdud, Allahü tealaya dua ederek taşa işaret etti. Taş yuvarlana yuvarlana yaklaştı ve taştan şöyle bir ses işitildi: “Ey Müslümanlar! Hace Mevdud, velayet ve keramet sahibidir. Onun fiilleri dine uygundur. Onun hâllerinin hepsi Rahmanî'dir.” Bu taş, üç defa aynı sözleri tekrar etti. Orada bulunanların hepsi Hace Mevdud Çeştî'nin büyüklüğünü anladılar ve tövbe ettiler.”
Şöyle anlatılır: “Hace Mevdud, Belh'ten talebeleriyle Buhara'ya doğru yola çıktı. Bir nehir kenarına geldiler. Bu nehirde bir kayıkçı çalışıyor, yolcuları ücretle karşıya geçiriyordu. Hace Mevdud ve talebelerinin yanında hiç para yoktu. Kayık sahibi onlara; “Para almadan sizi karşıya geçirmem.” dedi. Bunun üzerine kayık ile geçilmeyeceğini anlayan Hace Mevdud, Besmele çekerek nehre yürüdü ve talebelerinin de kendisini takip etmelerini istedi. Onlar da Hace Mevdud'un peşini takip ettiler. Göz açıp kapatıncaya kadar selametle karşı kıyıya geçtiler. Daha sonra onları karşı kıyıda gören kayık sahibi pişman olup, özür diledi ve talebelerinden oldu. Buhara'ya varan Hace Mevdud, orada ilim tahsili ile meşgul olmaya devam etti. Daha çok Necmeddin Ömer'in derslerine devam etti. Ondan fıkıh ilmini öğrendi. Necmeddin Ömer de ona şefkat ve merhamet gösterdi. Bu dersleri dinlemeye binlerce cin de gelirdi. Bu esnada cinlerle aralarında dostluk peyda oldu. Cinler, Hace Mevdud soyundan gelenlere bu dostluktan dolayı kötülük yapmamaktadır.”
Şöyle anlatılır: “Hace Mevdud, bir Aşure günü Hace Abdülhâlık Gocdüvanî ile sohbet ederken, zahit kılıklı, yani arkasında hırka, omuzunda seccade olan bir adam kapıdan girip meclise oturdu. O zat Hace Abdülhâlık'a; “Peygamber Efendimiz; “Müminin firasetinden korkunuz. Çünkü o, Allahü tealanın nuru ile bakar.” buyurmuştur. Bu hadis-i şerifin sırrı nedir?” diye sordu. Hace Abdülhâlık da ona; “Sırrı; zünnarını kesip Müslüman olmandır.” buyurdu. O zat; “Allah korusun! Bende zünnar mı var?” diye sorunca, Hace Abdülhâlık hizmetçilerden birine, bu kişinin hırkasını çıkarmasını işaret etti. Hırkayı çıkardıklarında, orada bulunanlar onun belindeki zünnarı gördüler. O zat hemen tövbe edip İslam dinini kabul etti.
Şöyle anlatılır: “Mevdud Çeştî, ölüm döşeğinde hastalığı iyice artınca, sık sık yatağından başını kaldırıp kapıya doğru bakıyordu. O esnada nuranî yüzlü, temiz elbiseli bir zat içeriye girdi. Selam vererek, üzerinde birkaç satır yeşil yazı bulunan bir ipek parçasını Mevdud Çeştî'ye verdi. O da yazıya biraz baktıktan sonra, onu gözlerinin üzerine koyarak vefat etti. Cenazesi yıkanıp, kefenlenip, musalla taşına kondu. Tam cenaze namazı kılınacağı zaman, müthiş bir ses duyuldu. O sesi duyanların büyük bir kısmı oradan kaçtı. Daha sonra, birçok evliyanın ruhları ve binlerce cinnî onun namazını kıldılar. Bunlar her ne kadar görülmüyor idiler ise de, dua ve sesleri orada bulunanlar tarafından duyuluyordu. Daha sonra talebeleri ve halk, cenaze namazını kıldılar. Namazdan sonra tabut, Allahü tealanın izni ile kendi kendine hareket ederek kabre kadar gitti. Bu kerameti gören binlerce gayrimüslimden birçoğu Müslüman olmakla şereflendiler.”