Türkistan'da yetişmiş evliyanın büyüklerinden ve Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin halifelerinden. Nişabur'da dünyaya geldi. 905 senesi Zilhicce ayında (m. 1500) Semerkant'ta vefat etti. Hocasının türbesinin haziresindedir.
İlk tahsiline Nişabur'da başladı. Sonra Maveraünnehr'e giderek Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerine talebe oldu. Hace Ahrar ilk yedi sene kendisine hiç iltifat etmedi. Yedi sene sonra müridliğe kabul etti. Kısa zamanda çok büyük terakkîler göstererek Ubeydullah-ı Ahrar'ın önde gelen halifelerinden oldu. Hatta hocasının küçük kızıyla evlendi. Ubeydullah-ı Ahrar'ın diğer kızı da Emir Nizameddin Abdullah ile evlendi. Mir Abdülevvel, Reşahat müellifine bu zamanları şöyle anlatmıştır:
“Nişabur'dan Semerkant'a geldiğim zaman Hace hazretlerini ilk görüşümde kendilerine tutuldum. Gönüllerini cezbetmek için rabıtaya başvurdum. Hace hazretleri, yedi yıl, bana sert çehre gösterdiler ve bana dayanılmaz çileler çektirdiler. Hep paylama, azarlama, hor tutma! Beni o kadar yakıp yandırdılar ki toprakla bir ettiler. Şimdi kendime bakıyorum. Kuru, çürük bir nesneye dönmüş ve hiçbir şeye yaramaz olmuşum. Neticede sana lazım olan şudur ki zinhar Hace hazretlerinin iltifat ve inayetlerinden gurura düşmeyesin! Her iltifatın altında bir kahır ve her lütfün içinde bir tuzak vardır diye korkmalısın! Sert muameleden de hoşlanmalısın ki onların da nihayetinde bir kerem ve ihsan gizlidir.”
Mir Abdülevvel hocasının vefatından sonra irşat ile meşgul olup talebe yetiştirdi. Hocasının hayatını ve sohbetlerini Mesmuat veya Melfuzat adıyla Farsça bir kitap hâline getirerek çok büyük hizmette bulundu. Bazı kütüphanelerde sırtına sehven Mesmuat-ı Mevlana Kadı Muhammed yazılı olduğu için Ubeydullah-ı Ahrar'ın diğer halifelerinden Kadı Muhammed veya Muhammed Zahid'e ait olduğu zannedilirse de doğrusu Mir Abdülevvel'e ait olduğudur. Tasavvuf ehlini anlatan Reşahat adlı meşhur eserde Ubeydullah-ı Ahrar hakkındaki bilgiler de Mir Abdülevvel ile Kadı Muhammed'den alınmıştır.
Mir Abdülevvel hazretlerinin yanında medfun olduğu Semerkant'taki Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin kabri.
Mir Abdülevvel hocasının vefatından on sene sonra 905 senesi Zilhicce ayında (m. 1500) vefat etti. Ubeydullah-ı Ahrar Türbesi haziresine defnolundu. Hocasının kızından üç erkek ve iki kızı dünyaya geldi. Bunlardan Emir Miyan'ın oğlu Hace Kasım Hicaz üzerinden Anadolu'ya geldi. Edirne'nin Timurtaş köyünde yerleşti. Burada irşad ile meşgul olarak talebe yetiştirdi. Bu köyde vefat etti.
Mir Abdülevvel'in Mesmuat'tan başka günümüze intikal eden bazı mektupları vardır. Mesmuat adlı eserinde, hocası Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri'nin sohbetlerinde dinlediklerini toplamıştır. Farisî lisanda yazdığı bu eseri 155 varak olup Süleymaniye Kütüphanesi'nde vardır. İstanbul'da Hakikat Kitabevi tarafından neşredilmiştir. Dr. Arif Nevşahî tarafından doktora tezi olarak hazırlanıp Hicrî-Şemsî 1370'te Tahran'da Ahval ve Sühanan-ı Hace Ubeydullah-ı Ahrar kitabı içinde yayınlanmıştır.
Bu eserinden bazı bölümler:
“İnsanın yaratılmasından maksat, kulluk yapmasıdır. Kulluğun aslı ve özü ise her halükarda Allahü tealayı unutmamak, gafil olmamak, tazarru (yalvarma) ve huşu (korku) içinde bulunmaktır.”
“İbadet ile ubudiyet (kulluk) arasındaki fark; ibadet, dinin emrettiği vazifeleri yapmak; ubudiyet ise kalbin gafletten uzak ve daima Rabbini tazim eder hâlde olmasıdır.”
“Temkin makamına kavuşmak için zaruretsiz söz söylememek lazımdır. Çok gülmek ve çok konuşmak kalbi öldürür. Temkin makamı, huzur ve agah (gafletten uzak) olmaktan ibarettir ki bu hal, gözdeki görme, kulaktaki işitme vasfı gibi hiç kaybolmamalıdır. Kendisini Allahü tealanın her an gördüğünü bilmelidir. Böyle bir hâle gelen kimsenin konuşması gerekir. Bu hâle kavuştuktan sonra (insanları irşat için) konuşmaması gaflettir. Gaflet ise kalbin ölmesi demektir. Kalbin gafletten uzak olması, huzur ve agah olmasıyladır. Bu nisbetin sahibi çok çalışmalı, ihtimam göstermeli ve bu nisbet zamanını iyi muhafaza etmelidir.”
Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri buyurdu ki:
“Emr-i ma'rufu ve nehy-i münkeri öyle yapmalı ki ondan netice alınsın. Bunu yaparken, insanların anlayacağı şekilde yapmak lazımdır. Hadis-i şerifte; ‘İnsanlara, akılları derecesinde konuş.’ buyuruldu.”
Bir defasında Moğol Hanlarından biri Ubeydullah-ı Ahrar'ın huzuruna gelmişti. Müslüman olmayan bu Han, domuz eti yerdi. Ona domuz eti yemek İslamiyette haramdır dese, yemekten vazgeçmeyecekti. Ona dedi ki: “Domuz etini yemek birçok haysiyeti kaybettirir. Çünkü hayvanlardan sadece domuz, dişisini kıskanmaz. Onun etini yemek, insanda gayret ve hamiyeti yok eder.” dedi ve gayretin üstünlüğünü anlattı. O Han bunu çok makul bulup kendisi yemekten vazgeçtiği gibi, askerlerinin de domuz eti yemelerini yasakladı.”
“Gençlik zamanı fırsat ve ganimettir. Bu kıymetli zamanı ve nefesleri saadet vesilesi yapmayana yazıklar olsun. Saadet arayan kimse, Resulullah'ın ahlakı ile ahlaklanmalıdır. Hilm (yumuşaklık), kerem, cömertlik, tevazu, isar ve diğer ahlak-ı hamide olan şeylerle ahlaklanmalıdır. Hususen kalbde Allah'tan başka hiçbir şeye bağlılık kalmamasına (masivanın terkine) çok çalışmak lazımdır. Büyükler, ‘Kalbi masivadan korumak lazımdır.’ buyurdular. Bunun için de; ‘Kalb bir ayna gibidir. Karşısına gelen her şeyi gösterir. Kalbden masiva silinip atıldığı zaman, kalbde Allah sevgisinden başka hiçbir şey kalmaz.’ buyurmuşlardır.”
“Nefsinin isteklerinden, hevasından uzak dur. Başkasının (nefsinin) emri altına girme ki Allahü tealanın rızasına kavuşasın.”
“Akıllı kimse, bir işi bir haftada veya bir ayda bitiren, dünyaya ait faydaları kısa zamanda elde eden kimse değildir. Akıllı o kimse ki bütün çalışmasını ve gayretini dinin emirlerine uymaya sarf eden, işlerini ahirette fayda verecek şekilde yapandır. Bundan daha akıllı kimse ise bütün gayretini sarf ederek, Allahü tealadan başka her şeyden yüz çeviren, onları kalbinden çıkarandır. Böyle yapan kimse, Allahü tealanın rızasına kavuşur.”
“Himmet, bütün düşünceyi bir iş üzerinde toplamaktır. Büyükler buyurdular ki: ‘Bir işin hâsıl olması veya bir belanın kalkması için tamamen Allahü tealaya yönelip istenirse, maksada kavuşulur.’ Mesela hasta olan veya hastası olan kimse; ‘Ya Şafî.’ diyerek Allahü tealaya yalvarır, himmetini şifa hâsıl olması için sarf ederse, şifa bulur. Fakir düşüp çaresiz kalınca Allahü tealanın isimlerinden olan ‘Gani’ ismini, ‘Ya Gani’ diyerek söyleyip yalvarırsa, fakirlikten kurtulur. Allahü tealanın isimlerini söyleyerek O'na yönelmek, kurtuluşa erdirir. Himmetin tesiri çok büyüktür. Eğer bir kimse yükselmek ve hakiki saadete kavuşmak için himmet sarf etse, buna kavuşur. Fakat himmetini dünya lezzetleri için sarf ederse, yolunu şaşırır. Büyükler buyurmuşlardır ki: ‘Kur'an-ı Kerim'e ve himmete karşı durmak mümkün değildir, durulamaz!’
Eğer bir kafir bile düşüncesini, himmetini bir işin hâsıl olması için toplayıp devamlı o işin hâsıl olmasını istese, talep ettiği şeye gösterdiği himmet sebebiyle kavuşur. Himmeti, tesirini gösterir.
Peygamberler (aleyhimüsselam), bütün varlıkları ile Allahü tealaya yönelerek himmetlerini sarf edip savaşlarda düşmanlarını perişan etmişlerdir. İbrahim Aleyhisselam'ın ateşe atılırken gösterdiği tam himmet üzerine, Allahü teala ateşe; “Ey ateş, İbrahim'e serin ve selamet ol!” (Enbiya suresi: 69) buyurdu ve ateş onu yakmadı.”
“Dervişlik, yalnız bir yere çekilip oturmak, gökte uçmak, dağda ve mağarada bulunmak değildir. Dervişlik; gönlü, masivadan, yani Allahü tealadan başka her şeyden çevirmektir.”
“Dünyaya düşkün olmayanlarla, ahiret adamlarıyla oturmak, beraber bulunmak, çok tesirli ve faydalıdır. Önce tesiri anlaşılmasa bile, doğan bir çocuğun her gün yavaş yavaş büyüdüğü gibi, insan yavaş yavaş dünyaya düşkün olmaktan kurtulur.”
“(Her ki yek ca heme ca, her ki heme ca hiç ca) Bir yerde bulunan (bir yere bağlanan), her yerde bulunur. Her yerde bulunan (her yere bağlanan), hiçbir yerde bulunamaz.”
“İbn-i Abbas, ‘Halbuki sen (Ey Resulüm) onların içinde iken Allah onlara azap verecek değildi. İstiğfar ettikleri hâlde de Allah onlara azap edecek değil.’ (Enfal suresi: 33) mealindeki ayet-i kerimeyi tefsir ederken şöyle buyurmuştur: ‘İslamiyetin mevcut olması, Resulullah'ın mevcut olması mesabesindedir. Nasıl ki Resulullah hayatta iken azap kaldırılmış, insanlara azap gelmemişse, İslamiyetin bir yerde mevcut olması (İslamiyete uymak sebebi) ile de azap kalkar, istiğfar etmek sebebi ile de azap inmez. İstiğfar, azabın gelmesine mani olur. Bir yandan Allahü tealanın emirlerine uymayıp bir yandan da; “Estağfirullah, Estağfirullah.” demek, istiğfar değildir. İstiğfarın mânâsı; Allahü tealanın emirlerine uymak, yasak ettiği şeylerden sakınmaktır. Allahü tealanın rahmetine ve mağfiretine yol açacak sebeplere yapışmak lazımdır. Zulüm ve isyan olan işleri yapmaktan sakınmalıdır.’