MUAZ BİN CEBEL

Muaz bin Cebel bin Amr bin Evs bin Abid bin Adi bin Ka'bel-Ensarî Eshab-ı Kiram'ın büyüklerinden, helal ve haram ilmini en iyi bilenlerden.
A- A+

Eshab-ı Kiram'ın büyüklerinden, helal ve haram ilmini en iyi bilenlerden. Adı, Muaz bin Cebel bin Amr bin Evs bin Abid bin Adi bin Ka'bel-Ensarî'dir. Künyesi Ebu Abdullah'tır. Miladî 605 senesinde Medine'de doğdu. Hicretin 18. (m. 640) yılında Kudüs ile Remle arasındaki Amvas köyünde vefat etti. Kabri, bugün Ürdün'dedir.

Hazreti Muaz bin Cebel, Ensar adı verilen Medineli Müslümanlardandır. İkinci Akabe biatinda, kendi canlarını ve mallarını korudukları gibi Peygamberimize yardım ederek İslamiyete hizmet edeceklerine söz verip, Müslüman olan yetmiş Medineliden birisi de Muaz bin Cebel'dir. On sekiz yaşında iken Müslüman oldu. Peygamberimiz ve Eshab-ı Kiram Mekke'den Medine'ye hicret ettiklerinde bütün malları ve mülkleri Mekke'de kalmıştı. Peygamberimizin emirleriyle Medine'de bulunan Müslümanlar, Mekke'den hicret eden Müslümanlarla kardeşlik kurarak evlerini, mallarını ve eşyalarını paylaştılar. Muaz bin Cebel de, Abdullah bin Mes'ud ve Cafer-i Tayyar ile kardeşlik kurmuştu.

Muaz Bin Cebel'in Ürdün İrbid'in Şu'ne Şimâliye kazasındaki türbe ve külliyesi.

Muaz bin Cebel, Bedr, Uhud, Hendek, Benî Kureyza savaşlarına ve Hayber'infethine katılmıştı. Mekke'nin fethinde de bulundu ve bundan sonra yapılan Huneyn Savaşı sırasında Peygamberimiz onu Mekke'de emir olarak bıraktı. Halka Kur'an-ı Kerim öğretmesini ve dinin esaslarını anlatmasını emretti. Bu vazifesini yapıp Medine'ye döndükten sonra da Kur'an-ı Kerim'i ve din bilgilerini öğretmeye devam etti. Peygamber Efendimiz Müslüman beldelerine vali ve zekat tahsil memurları gönderdiği sıralarda, bir gün sabah namazından sonra Eshab-ı Kiram'a dönerek; “İçinizden hanginiz Yemen'e gider?” buyurdu. Hazreti Ebu Bekr; “Ben giderim ya Resulallah.” dedi. Peygamberimiz bir müddet sonra; “Hanginiz Yemen'e gider?” buyurdu. Bu sefer Hazreti Ömer; “Ben giderim Ya Resulallah.” dedi. Peygamberimiz biraz sonra tekrar; “İçinizden Yemen'e kim gider?” buyurdu. Muaz bin Cebel ayağa kalkıp; “Ya Resulallah! Ben giderim.” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz; “Ey Muaz! Bu vazife senindir.” buyurdu.

Bütün malını, cihat için Allah yolunda harcayan Muaz bin Cebel, valilik yapmak, halka İslamiyeti anlatmak, Kur'an-ı Kerim'i öğretmek ve Yemen ülkesinde toplanan zekat mallarını vazifelilerden teslim almak ve onların arasındaki ihtilafları çözüp hükme bağlamak üzere Yemen'e gitmek için hazırlandı. Yola çıkmadan önce Peygamberimiz ona şöyle buyurdu: “Sen ehl-i kitaptan (Yahudilerden ve Hıristiyanlardan) olan bir kavimle karşılaşacaksın. Onların yanına varınca, önce onları Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğuna tasdike (inanmaya) davet et. Eğer bunu kabul ederlerse onlara, Allah'ın beş vakit namazı farz kıldığını haber ver. Bunu da yaptıkları takdirde, Allah'ın zenginlerin fakirlere zekat vermesini emrettiğini bildir. Bunu da kabul ederlerse zekat alırken sakın mallarının (sadece) en iyilerini seçme! Mazlumun ahını almaktan çekin. Çünkü Allah mazlumun duasını (ahını) hemen kabul eder.” Hazreti Muaz diyor ki: “Resulullah onlardan, her 30 sığırdan bir yaşında erkek veya dişi bir dana, her buluğ çağındaki gayri müslimden de, bir dinar veya onun dengi Yemen kumaşı cizye, yağmur suyu ile sulanan her mahsulden öşür (onda bir) ve ücretle sulanan şeylerden de yarım öşür (yirmide bir) alınmasını emretti.”

Diyarbakır'ın fethi sırasında surlardan, Iyaz bin Ganem Mardinkapı'yı, Sa'id bin Zeyd Urfakapı'yı, Muaz bin Cebel Dağkapı'yı ve Halid bin Velid Yenikapı'yı tutmuşlardı. Resimde Muaz bin Cebel hazretlerinin tuttuğu Diyarbakır Dağkapı'nın eski bir fotoğrafı görülmektedir.

Muaz bin Cebel, Yemen'e gitmek üzere yola çıkınca Peygamberimiz yanında bir miktar yürüdü ve vedalaşırken; “Ya Muaz, sen belki bu seneden sonra beni bir daha göremezsin. Belki dönüşünde burada benim mescidime ve kabrime ziyarete gelirsin.” buyurdu. Bunu işiten Muaz bin Cebel hüzünle gözyaşı dökmeye başlayınca, Peygamberimiz; “Ağlama, ya Muaz!.. Bana yakın olanlar (tam bağlı olanlar), nerede olursa olsunlar Allah'a hakkıyla kulluk edenlerdir.” buyurdu ve sonrada şöyle sordu: “Sana bir dava getirilip insanlar arasında hüküm verirken ne ile hüküm vereceksin?” Hazreti Muaz bin Cebel; “Allah'ın kitabı (Kur'an-ı Kerim) ile hüküm veririm.” dedi. “Ya onda açıkça bulamazsan?” buyurunca, “Peygamberin sünneti ile hükmederim.” dedi. “Ya onda da açıkça bulamazsan?” buyurunca, “İçtihat ederek, anladığımla hükmederim.” dedi. Peygamberimiz Muaz bin Cebel'in bu cevabından dolayı çok memnun kalarak mübarek elini onun göğsüne koyup; “Elhamdülillah! Allahü teala, Resulünün elçisini, Resulullah'ın rızasına uygun eyledi.” buyurdu. Sonra Hazreti Muaz bin Cebel'e şöyle dua etti: “Cenab-ı Hak seni her taraftan gelecek musibetlerden muhafaza buyursun, insanların ve cinlerin şerrini senden uzaklaştırsın.” ve; “Seninsebebinle Allahü tealanın bir kişiyi hidayete erdirmesi senin için dünyadan hayırlıdır.” buyurdu.

Muaz bin Cebel, Yemen'de uzun müddet kaldı. Kendisine verilen vazifeyi yerine getirdi. Peygamberimizin vefatını da orada iken haber aldı. Daha sonra Yemen'deki hizmetini tamamlayıp, Medine'ye dönen Muaz bin Cebel, Hazreti Ebu Bekr'in halifeliği sırasında Medine'de kaldığı müddetçe Hazreti Ebu Bekr onu seçtiği müşavere (danışma) heyetine aldı.

Bu sırada Suriye taraflarına da giderek hem oralarda yapılan savaşlara katıldı, hem de insanlara din bilgilerini ve Kur'an-ı Kerim'i öğretti. Hazreti Ömer'in halifeliği sırasında Kilaboğulları beldesine zekat memuru olarak, sonra da Suriye taraflarında din bilgilerini ve Kur'an-ı Kerim'i öğretmekle vazifelendirildi. Filistin bölgesinde bu vazifesinde iken burada çıkan taun (veba) hastalığı salgınına yakalanarak vefat etti.

Muaz bin Cebel'in fazileti, üstünlüğü çoktur. Onu Resulullah Efendimiz birçok hadis-i şeriflerinde medhetmiş, övmüştür. “Muaz bin Cebel, ümmetimin âlimlerindendir ve çok yüksektir.” “İnsanlar arasında, Allahü tealanın helal ve haram ettiklerini en iyi bilen Muaz bin Cebel'dir.” “Kur'an-ı Kerim'i şu dört kimseden alınız (öğreniniz): Muaz bin Cebel, Übey bin Ka'b, Abdullah bin Mes'ud ve Ebu Huzeyfe'nin azatlısı Sâlim.” “Muaz kıyamette ümmetimin âlimlerinin bir adım önlerinde mahşer yerine gelecektir.”

Eshab-ı Kiram'dan Enes bin Malik diyor ki: “Kur'an-ı Kerim'i şu dört kimse toplamıştır. Ubey bin Ka'b, Muaz bin Cebel, Zeyd bin Sabit ve Ebu Zeyd. Bunların dördü de Ensar'dandır.” Hazreti Ömer'e; “Bize kimi halife bırakıyorsun?” denildiğinde buyurdu ki: “Şayet Muaz bin Cebel sağ olsaydı, onu halife bırakırdım ve Rabbime kavuştuğumda, Rabbim bana; “Muhammed Aleyhisselam'ın ümmetine kimi halife bıraktın?” deyince; “Senin kulun ve Resulün olan Muhammed Aleyhisselam'ın; “Muaz, kıyamet günü, âlimlerin önünde, tek başına bir cemaattır.” buyurduğu kimseyi bıraktım, derdim.”

Abdullah bin Mes'ud buyurdu ki: “Muaz bin Cebel, Allah'a ve Resulüne itaat eden, doğru yolda bulunan bir cemaat gibiydi. Biz onu İbrahim Aleyhisselam'a benzetirdik. Çünkü o, insanlara hayrı, iyiliği öğretir. Allah'a ve Resulüne de itaat ederdi.”

Peygamber Efendimiz tarafından Yemen'e vali olarak tayin edilen Muaz bin Cebel'in türbesinin girişi.

Muaz bin Cebel'in kılıcı. İstanbul Topkapı Sarayı'nda sergilenmektedir.

Eizullah bin Abdullah şöyle anlatıyor: “Bir gün Humus'ta mescide girmiştim. Baktım ki, orada, Resulullah'ın 30 kadar Sahabisi vardı. Hadis-i şerifleri mütalaa ediyorlardı. Aralarında genç ve yakışıklı olan birisi vardı ve çok az konuşuyordu. Fakat diğerlerinin, bir hadis-i şerif üzerinde şüphe ve tereddütleri olduğu zaman, hemen ona sorarlardı. O da, bunlara cevap verirdi. Onun cevabı üzerinde hepsi kanaat getirir ve onda ittifak ederlerdi. Hiç birisi ona itirazda bulunmazdı. Bende çok merak ettim ve; “Sen kimsin, ey Allah'ın kulu?” diye sual ettim. Bana buyurdu ki: “Ben Muaz bin Cebel'im.” Ebu Müslim-i Hulvanî ve Ya'kub bin Zeyd bin Ceriyye de, bu haberi nakletmektedirler.

Muhammed bin Ka'b da; “Ben Muaz bin Cebel'i gördüm. Genç ve etine dolgun yakışıklı bir kimseydi. Kerem sahibi olup, çok cömertti. Bir kimse, ondan bir şey isteyip de, yok dediği olmazdı. Elinden geldiği kadar temin edip, ona verirdi.” dedi.

O, malının tamamını fakirlere sadaka olarak dağıtır, kendisi borçlu olarak yaşardı. Hatta bir keresinde böyle yaptığını Resulullah Efendimiz haber almıştı. Muaz bin Cebel'in alacaklılarını çağırıp, ona kolaylık göstermelerini ve borçlarının bir kısmını kendisine hediye etmelerini söyledi, hemen hepsi Yahudi olan alacaklıları, bu müsamahayı göstermediler. Sonra, Resulullah Efendimiz, Muaz bin Cebel'ihuzuruna çağırıp, durumu ona bildirdi. Bunun üzerine Muaz bin Cebel, gidip elindeki bütün gayrimenkullerini sattı. Paralarını alıp, Resulullah'ın huzuruna geldi. Alacaklılarda, oradaydı. Borçlarının hepsini ödedi. Ondan sonra elinde hiçbir malı ve mülkü kalmadı.

Muaz bin Cebel, Peygamberimizden yüz elli yedi hadis-i şerif rivayet etmiştir. Onun rivayet ettiği bu hadis-i şeriflerin çoğu Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim'de, bir kısmı da diğer hadis kitaplarında yer almıştır. Hazreti Muaz şöyle anlatıyor: Bir gün Resul-i Ekrem bir hayvana binmişti. Ben de arkasında bulunuyordum. Bana; “Ey Muaz!” diye seslendiler. Ben de; “Emredin, ya Resulallah!” dedim. Üç kerre ismimi söyledikten sonra; “Cenab-ı Hakk'ın kulları üzerinde olan hakkı nedir biliyormusunuz?” buyurdu. “Allah ve Resulü daha iyi bilir.” dedim. Bunun üzerine; “Cenab-ı Hakk'ın kulları üzerindeki hakkı, onların kendisine ibadet etmeleri ve başka, hiçbir varlığı O'na şirk (ortak) koşmamalarıdır.” buyurup tekrar sorarak; “Kullar bu vazifelerini yerine getirirlerse, Allah'tan bekledikleri hakları (Allahü tealanın onlara vaat ettiği) nedir, bilirmisin?” buyurdular. Ben yine; “Allah ve Resulü daha iyi bilir.” deyince; “Bu takdirde kulların Allah üzerindeki hakkı (onlara vaat ettiği) nimet, O'nun kullarına azap etmemesidir...”

Muaz bin Cebel'in bizzat Peygamber Efendimizden işiterek rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları da şunlardır:

“Allah'ım! Kötü insanları (facirleri) bana ikram ettirme ki, kalbim onlara meyletmesin.”

“Ahlâkınızı güzelleştiriniz.”

Hazreti Muaz, Resul-i Ekrem'e; “Hangi amel daha makbuldür?” diye sordu. Resul-i Ekrem, dilini ağzından çıkarıp elini dilinin üzerine koyarak dilini göstermiş ve; “Bunu koruman en makbul bir ameldir.” buyurmuştur.

“Zillet, Müminin ahlâkı değildir. Ancak ilim talebinde olabilir.”

“Cennet bahçelerinde eğlenmek isteyenler Allah'ı çok zikretsinler.”

Muaz bin Cebel şöyle rivayet eder: Resulullah bana buyurdu ki: “Ey Muaz! Sana Allah'tan korkmayı, O'na sığınmayı, doğru konuşmayı, verdiğin sözde durmayı, herkese selam vermeyi, güzel amel ve işlerde bulunmayı, öksüze merhamet etmeyi, tatlı sözlü olmayı, Kur'an-ı Kerim'i okuyup anlamayı, ahireti sevmeyi, ahiret hesabının korkusunu taşımayı ve herkese şefkat kanatlarını germeyi tavsiye eder; hikmet sahiplerine kötü söz söylemekten, doğruyu yalanlamaktan, günahkara itaatten, adil hükümdara isyandan ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan seni nehyederim (sakındırırım). Her yerde Allahü tealayı zikretmeyi ve her günahın peşinden tövbe etmeyi tavsiye ederim. Gizli günah işlediğin zaman gizli, aşikâre günah işlediğin zaman aşikâre tövbe edersin.”

Hazreti Muaz, Peygamberimizden nasihat istediğinde; “Allah'ı görür gibi ibadet et ve kendini ölmüş gibi bul. İstersen bütün bunları içine alan daha mühimini bildireyim: Dilini tut?” buyurdu. Resul-i Ekrem yine bana; “Müslümana kötü söylemekten ve adil hükümdara isyan etmekten seni nehyederim.” buyurdu.

Ebu İdris Havlanî, Muaz bin Cebel'e; “Seni Allah için seviyorum.” dediğinde, Muaz bin Cebel; “Sana müjdeler olsun! Ben Resul-i Ekrem'in şöyle buyurduğunu işittim: “Kıyamet günü arşın etrafında, birtakım insanlar için kürsüler kurulacaktır. Bunların yüzleri ayın on dördü gibi parlayacaktır. İnsanlar feryat ederken onlar korkmazlar. Korku ve kederleri olmayan kimseler, Allah'ın gerçek dostlarıdır.” Peygamberimize bunların kim olduğu sorulunca; “Onlar Allah için sevişen kimselerdir.” buyurdu.

Peygamberimiz Hazreti Muaz'a; “Ya Muaz! Ben seni severim. Bunun için her namazdan sonra şu duayı terketme!” buyurdu ve duayı okudu: “Allahümme e'ınnî alâ zikrike ve şükrike ve husni ibâdetike.” Yani, “Allah'ım! Ancak seni anmak, sana şükretmek ve güzelce ibadet etmek için bana yardım et”

“Ey Allah'ım! Seni sevmeyi ve seni seveni sevmeyi ve senin sevgine beni yaklaştıracak şeyi sevmeyi bana nasibet ve senin sevgini (sıcak ve hararetli günde) soğuk suyu sevmekten bana daha sevimli kıl!”

“Allahü teala kıyamet günü Müminlere; “Bana kavuşmayı sever miydiniz?” diye sorar. Onlar da; “Severiz ya Rabbî!” derler. Allahü teala; “Niçin seversiniz?” diye sorar. Onlar da; “Af ve mağfiretini ummak için!” derler. Cenab-ı Hak da; “Bende size af ve mağfireti, kendime borç edindim buyurur.”

“Her insanın dört gözü vardır. Bunların ikisi başındadır. Bunlarla dünya işlerini görür. Diğer ikisi de kalbindedir. Bunlarla da ahiret işlerini görür.”

"Bir kimse, içinden doğru olarak şehit olmayı ister, sonra ölürse veya öldürülürse, onun için şehit sevabı vardır. Birkimse, Allah yolunda yaralanırsa veya bir zahmet görürse, kıyamet günü zafir (za'feran) renkli ve misk kokulu olarak gelir.”

Muaz bin Cebel şöyle anlatıyor: Bir gün Resulullah'ın huzurunda bir adamın çok âciz bir kimse olduğunu söylediler. Resulullah; “Kardeşinizi gıybet etmeyiniz.” buyurdu. Onlar; “O, dediğiniz gibidir.” dediler. Bunun üzerine Resulullah; “Öyle olmasa o zaman iftira etmiş olursunuz.” buyurdular.

“Üç şey var ki, onlar dünyada bir yabancı gibidir: Zalimin elinde Kur'an-ı Kerim, kötü insanlar arasında iyi bir kimse, bir evde durup okunmayan mushaf.”

“İnsan, kıyamet günü şu dört şeyden sorulmadıkça, hiçbir yere adım atamaz: 1- ömrünü nerede tükettiği, 2- Gençliğini nerede harcadığı, 3- İlmi ile ne gibi amel işlediği, 4- Malını nereden kazanıp nereye harcadığı.”

“Muhtekir (karaborsacılık yapan), ne fena bir kuldur! Allahü teala fiyatları ucuzlatırsa onun keyfi kaçar, yükseltirse o zaman ferahlar.”

“Her kim kırk gün ümmetimin nafakası üzerinde karaborsacılık eder de, sonra bu kazancını sadaka olarak dağıtırsa, onun bu sadakası kabul edilmez.”

“Bidat sahibine hürmet etmek için yürüyen kimse, İslam'ı yıkmaya yardım etmiştir.”

Muaz bin Cebel, çok ilim sahibi olup, Eshab-ı Kiram'ın sevdiği ve müşkil meselelerini sordukları kıymetli bir zat idi.

Yemen Taiz girişinde bulunan Muaz bin Cebel Camii. Muaz bin Cebel hazretlerinin Ürdün'de bulunan kabri.

Çok cömert olup, az konuşur ve hikmetli söylerdi. Muaz bin Cebel taun hastalığına yakalanmıştı. Rahatsızlığı çok arttığı bir sırada, talebelerinden Amr bin Meymun el-Evdi ziyarete geldi. Durumunun çok ağır olduğunu görünce, ağlamaya başladı. Hazreti Muaz, ona; “Niçin ağlıyorsunuz?” diye sordu. O da; “Ey Muaz! Allah'a yemin ederim ki, sen benim hocamsın. Bana dünyalık yardımında bulunuyorsun diye ağlamıyorum. Ben, senden dinimi öğreniyor ve ilim alıyordum. Senin ölümünden sonra dinimi ve ilmi bana öğretecek kimsenin bulunmamasından korkuyorum ve onun için ağlıyorum.” Bunun üzerine Muaz bin Cebel buyurdu ki: “Hayır, bundan korkma! İman ve ilim, kıyamet gününe kadar yerindedir, arayan bulur ve Allahü teala bunları isteyen kimseye öğretecek birini gösterir. Allah'ın kitabı Kur'an-ı Kerim ve Peygamberimizin sünneti, kıyamet gününe kadar korunacaktır. Nitekim Allahü teala ilmi ve imanı İbrahim Aleyhisselam'a ihsan etmiştir. Halbuki o zaman, imam ve ilim bilen ve öğreten hiç kimsede yoktu. İbrahim Aleyhisselam istediği için Cenab-ı Hak, Ona ihsan etti. İlmi, Hazreti Ömer'den, Hazreti Osman'dan ve Hazreti Ali'den alınız! Eğer onları da kaybederseniz, Ebüdderda'dan, Abdullah bin Mes'ud'dan, Selman-ı Farisî'den ve Abdullah bin Selam'dan alınız! Âlimin yanılmasından korkunuz! Doğru olanı, hakikati kim bildirirse kabul ediniz! Doğru, hak olmayanı da söyleyen kim olursa olsun, onu reddediniz!”

Muaz bin Cebel buyurdu ki: “Âlimlere Cennet'te de ihtiyaç vardır. Çünkü Cennet ehline ne isterseniz isteyin denildiğinde, onlar ne isteyeceklerini ve nasıl isteyeceklerini bilemeyecekleri için âlimlere soracaklar.”

Birgün, birisi Hazreti Muaz bin Cebel'in huzuruna gelip selam vermişti. Biraz sonra vedalaşıp ayrılacağı sırada ona buyurdu ki: “Ey falan! Dünyadaki nasibin ne ise ve nerede olursa olsun gelip seni bulacaktır. Sen ise, dünyadaki nasibinden daha çok ahiret nasibine muhtaçsın. Ahiret nasibini, dünya nasibine tercih et! Hatta öyle olmalısın ki, çok ihtişamlı bir ahiret servetine sahip olasın! Dünyanimetleri geçicidir. Ahiret için elde ettiklerin ise, nerede olursa olsun seninledir.”

Yine buyurdu ki: “İyi bir Müslüman olarak ölüme hazır ol! Mazlumların bedduasından çok sakın ve hiç kimseye zulümetme!”

“Cennet ehlinin tek bir hasreti (pişmanlığı) vardır. O da, Allahü tealayı zikretmeksizin geçirdikleri vakitlerdir.”

Yezid bin Kutayb şöyle anlatıyor: Birgün Humus şehrinde camiye gitmiştim. Muaz bin Cebel de, orada bulunuyordu. Yanında bir grup kimseler vardı. Onlara buyurdu ki: “Bir kimse, Allahü tealanın huzuruna kamil, olgun bir imanla gitmek istiyorsa, beş vakit namaz için çağırılan yere gelip namazını kılsın. Çünkü beş vakit namazı camide cemaatle kılmak, hidayet yollarından olup, hem de Peygamberimizin mühim sünnetidir. Hiç kimse, benim evimde namaz yerim vardır ve ben evimde namazımı kılıyorum, demesin! Böyle yaparsanız, Resulullah'ın sünnetini terketmiş olursunuz. Bu da dalalettir.”

Muaz bin Cebel'e; “Hangi dua makbuldür ve ne zaman kabul olunur?” diye sorulunca, buyurdu ki: “İnsanlar gaflette oldukları zaman, sen Allahü tealaya dön ve ondan ne dilersen o zaman iste! İşte o zaman dualar makbuldürler.”

Amr bin Meymun-i Evdî anlatıyor: Muaz bin Cebel birgün ayağa kalktı ve buyurdu ki: “Ey Evd kabilesi! Ben Resulullah'ın elçisiyim. Sizlere bir şeyler öğretmek istiyorum. Hepiniz biliniz ki, dönüşünüz Allahü tealayadır. Dönüşten sonra da, ya Cennet veya Cehennem vardır. Cennet ve Cehennem'in ikisi de ebedîdirler. İkisinde de ölüm ve yok olmak yoktur.”

Yezid bin Cabir diyor ki: Ben Muaz bin Cebel'den şöyle işittim. Buyurdu ki: “Ne kadar çok ilim öğrenirseniz öğrenin, bunlarla amel etmedikçe öğrendiğiniz ilimden sevap alamazsınız.”

“Üç şey, Allahü tealanın gazabına sebep olur, bunlar: Hikmetsiz gülmek, uykusu gelmediği halde sabaha kadar ibadetsiz vakit geçirmek ve karnı acıkmadığı halde fazla yemek yemek.”

Reca bin Hayve şöyle bildiriyor: Bir zamanlar Muaz bin Cebel'in bir sohbetinde bulunmuştum. İlim hakkında şöyle buyurdu: “Size benim vasiyetim olsun! İlmi, ancak Allah rızası için öğrenin! Zira Allah rızası için öğrenilen ilim, takvayı (Allah'tan korkmayı) hasıl eder. Bu niyetle ilim aramak ibadettir. Bu ilmi müzakere etmek tesbihtir. İlimden konuşmak, Allah yolunda cihattır. Bilmeyene ilim öğretmek sadakadır. Ehil olanlara öğretmek, Allahü tealaya yakınlıktır. Zira ilim, helal ile haramın terazisi, Cennet ehlinin ışığı, gurbette insanın arkadaşıdır. Bir insan, bir yerde yalnız kaldığı zaman, ilim ona sıkıntıyı gideren bir arkadaş olur. Sıkıntı ve genişlik zamanlarında ilim sahibine delildir. İlim, düşmanlara karşı çok iyi bir silahtır. İlim dostlarının yanında insanın süsüdür. Cenab-ı Hak bir kavmi, ilim ile yükseltir, insanı ilimle başkalarına rehber, öncü yapar ve ona itaat ederler. Melekler dahi ilim sahiplerinin dostluklarını arzular ve kanatlarını onların üzerine gererler. Canlı ve cansız her ne varsa, hatta denizlerdeki balıklar ve diğer hayvanlar, havada uçan kuşlar, karadaki bütün hayvanlar, âlimlere istiğfar ederler. Çünkü ilim, insanın kalpgözünü açar. Gözleri karanlıktan aydınlığa kavuşturan bir nurdur, ilim ile amel eden insan, seçilmiş kimselerin makamlarına yükselir, ilim sahipleri, dünya ve ahirette yüksek derecelere erişir. İlimde tefekkür, nafile oruç tutmak gibidir, ilmin öğretilmesi nafile namaz kılmaktan sevabtır, ilim ile, helal ve haram olan şeyler ayırt edilebilir. İlim, amellerin imamıdır. Amel, ilme tabidir. İlimsiz amel olmaz. İlim, Cennet yoluna ışıktır. Cehennemlik olanlar, ilimden mahrum kalanlardır. Dünya ve ahiret saadetinin kaynağı ve bütün ibadetlerin efdali, en üstünü ilimdir.”

Muaz bin Cebel oğluna şöyle vasiyet etmişti: “Ey oğlum! Bir namazını kıldığın vakit, o namazın senin kıldığın son namazın olacağını düşün! Bir daha böyle bir namaz vaktine yetişeceğini ümit etme! Ey oğlum! Mümin olan bir kimsenin iki hayırlı iş arasında ölmesi lazımdır. Yani bir hayırlı işi yaptığı zaman; ikinci hayırlı işi yapmak niyetinde ve kararında olmalıdır.”

“Şeytan, pazarda, yalan hile, hıyanet ve yemin ettirerek Müslümanları günaha sokmaya çalışır, önce gidip, geç çıkanlara daha çok asılır.”

Hazreti Muaz bin Cebel'e; “Falanca, Kur'an-ı Kerim yazıp satıyor.” dediklerinde; “Bu, Kur'an-ı Kerim'i satmak değildir. Kağıt ve işçilik ücreti istemektir. Kur'an-ı Kerim'i satmak demek, onu para ile, ücret ile öğretmektir.” buyurdu.

“Allah'ın buğzettiği kimseler, mescitlerde dilenenlerdir. Yani onlar, Allah'ın evlerinde, yüce ve münezzeh olan Allah'tan değil de, başkalarından isterler. Bir de istediklerini vermeyenlerin günahlarına girmiş olurlar.”

“Bir din kardeşini sevdiğin zaman onunla münakaşa etme! Ona fena harekette bulunma ve onun hakkında, başkasına; “Bu nasıl adamdır?” diye sorma! Olur ki, onun bir düşmanı ile karşılaşırsın da, onda olmayan bir şeyi sana bildirir. Böylece seninle onun arasını açmış olur.”

Birisi Muaz bin Cebel'e; “Bana öğüt ver!” deyince, “Merhametli ol ki, bende senin Cennet'e girmene kefil olayım.” buyurdu.

Muaz bin Cebel şöyle anlatıyor: Birgün Resulullah'ın huzuruna varmıştım. Bana; “Ey Muaz! Sen, bu akşam nasıl sabahladın?” buyurdu. Bende; “Ya Resulallah! Allahü tealaya iman etmiş olarak sabahladın.” dedim. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz; “Ey Muaz! Senin her sözünün doğruluğuna bir delilin vardır. Bu sözünün doğruluğunun delili nedir?” buyurdular. Ben de şöyle cevap verdim: “Ya Resulallah!

Ben, geceden, gündüze çıktığım zaman, bir daha akşamı beklemem. Akşam olduğunda da, sabaha kadar yaşayacağımı hiç ümit etmem. Bir adım attığım zaman, ikinci adımı atacağımı sanmam. Her insanın bir eceli olduğunu bilirim. Ecelinin saati geldiği zaman, o anda ecelinin ona yetişeceğini bilirim. Bütün insanlar mahşerde haşrolunurlar. Kimisi peygamberi ile beraberdir. Kimisi de tapındıkları ile beraber olacaktır. Ben ise, kendimi sanki Cehennem'deki insanların azaplarını ve Cennet'teki insanların nimetlerini her an görüyorum gibi düşünürüm.” Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz buyurdu ki: “Ey Muaz! Sen çok iyi yapmışsın. Böyle düşünmeye devam et ve bundan hiç ayrılma!”

Muaz bin Cebel; “Sırat köprüsünü geçinceye kadar müminin huzuru olmaz.” buyurdu.

İmam-ı Tavus bin Keysan buyurdu ki: “Hazreti Muaz, geceleri ibadet ve zikirle geçirir, tefekkür ederdi. Sabaha kadar kıbleye karşı otururdu ve “Cehennem'i hatırlamak, korkanların uykusunu unutturmuştur.” buyururdu.”

Bir defasında Muaz bin Cebel'i ağlarken gördüler ve niçin ağladığını sordular. Buyurdu ki: “İnsanlar iki gruptur. Biri Cennetlik, diğeri Cehennemlik. Acaba ben hangisinden olacağım diye ağlıyorum.”

Muaz bin Cebel, ölümü esnasında; “Allah'ım, şimdiye kadar senden korkuyordum. Fakat şimdi sana ümit besliyorum. Allah'ım, ben sular akıtıp, ağaçlar sulamak ve bahçeler yetiştirmek için yaşamak istiyorum. Susuzluktan ciğerleri yananları sulamak, darda kalanlara genişlik göstermek, âlimlerin sohbetine devam edip, kendimi onların zikir halkalarına sıkıştırmak için yaşamak istiyorum.” dedi. Ölüm sancıları şiddetlenip baygınlıklar geçirip, ayıldıkça; “Allah'ım! Beni ne kadar sıkıştırırsan sıkıştır, bilirsin ki, kalbim sana bağlıdır, seni sever.” buyurdu.

“Allahü teala bir kulunu hastalığa müptela kıldığı zaman, sol yandaki meleğe şöyle buyurur: “Kalemini ondan kaldır!” Sağ yandaki meleğe ise, şöyle buyurur: “Bu kuluma sağlığında işlediği amelden daha iyisini yaz! Çünkü o, teminatım altındadır.”

Abdullah bin Seleme'ye şöyle nasihat etti: “Allahü tealanın emrettiği beş vakit namazı kıl, ye, iç ve uyu! Helal kazan, günahkar olma! Müslüman olarak öl! Mazlumun ahından ve bedduasından sakın!”

Peygamberimizin, çocuğunun ölümü üzerine Muaz bin Cebel'e gönderdiği taziye mektubu şöyledir:

“Allahü teala sana selamet versin! O'na hamdederim. Herkese iyilik ve zarar, yalnız O'ndan gelir. O dilemedikçe, kimse kimseye iyilik ve kötülük yapamaz. Allahü teala, sana çok sevap versin. Sabretmeyi nasip eylesin! O'nun nimetlerine şükretmenizi ihsan eylesin! Muhakkak bilmeliyiz ki, kendi varlığımız, mallarımız, servetimiz, kadınlarımız ve çocuklarımız, Allahü tealanın sayısız nimetlerinden, tatlı ve faydalı ihsanlarındandır. Bu nimetleri, bizde sonsuz kalmak için değil, emanet olarak kullanmak, sonra geri almak için vermüştür. Bunlardan, belli bir zamanda faydalanırız. Vakti gelince, hepsini geri alacaktır. Allahü teala, nimetlerini bize vererek sevindirdiği zaman, şükretmemizi, vakti gelip geri alarak üzüldüğümüz zamanda, sabretmemizi emreyledi. Senin bu oğlun, Allahü tealanın tatlı, faydalı nimetlerinden idi. Geri almak için sana emanet bırakmış idi. Seni, oğlun ile faydalandırdı. Herkesi imrendirecek sekilde sevindirdi, neşelendirdi. Şimdi geri alırken de, sana çok sevap, iyilik verecek, acıyarak, doğru yolda ilerlemeni, yükselmeni ihsan edecektir. Bu merhamete, ihsana kavuşabilmek için sabretmeli, O'nun yaptığını hoş görmelisin! Kızar, bağırır, çağırırsan, sevaba, merhamete kavuşamazsın ve sonunda pişman olursun. İyi bil ki, ağlamak, sızlamak, derdi, belayı geri çevirmez. Üzüntüyü dağıtmaz! Kaderde olanlar başa gelecektir. Sabretmek, olmuş bitmiş şeye kızmamak lazımdır.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası