Anadolu'yu aydınlatan meşhur velilerden olan Muhammed Çelebi Sultan, Eğridir'de doğdu ve 900 (m. 1494) senesinde orada vefat etti. Babası, Pirî Halife Sultan'dır. Seyyid olup nesebi yirmiüçüncü batında Hazreti Hüseyin'e ulaşır. Babası Pirî Halife Sultan, manevî bir işaret üzerine genç yaştayken İran'ın Hoy şehrinden, hocası Şeyhülislam Berdeî hazretleriyle birlikte Anadolu'ya göçmüştür. Anadolu'ya gelince, büyük bir mürşid-i kamil olan hocası Şeyhülislam Berdeî'nin kızıyla evlenmiş ve bu evlilikten Muhammed Çelebi Sultan doğmuştur.
Daha küçük yaşta iken, babasının ziyaretine gelenler içerde iken, ıslahı mümkün olmayan kimselerin ayakkabılarını ters çevirir; iyi kimselerinkini ise düzgünce koyardı. Küçük yaşında günahkar ve salih insanı ayırır ve söylerdi. Melekleri görür ve gördüğü şeyleri söylerdi. Babası çarşıdan alınan çörekten yedirince bu hâli kırk gün kaybolur kırk gün sonra yine görürdü. Niçin gördüklerini söylüyorsun? dediklerinde, bana; “Gördüklerini söyle sana zararı yoktur diyorlar.” derdi. On yaşına kadar bu hâli devam etti. Sonra gizledi.
İlim ve feyz ocağında gözlerini açıp küçük yaştan itibaren ilim ve edep öğrenmeye başladı. Allahü tealanın emir ve yasaklarını anlattı. Babasından ve babasının hocası Şeyhülislam Berdeî'den ilim öğrendi, onların bereketli sohbetlerinde ve derslerinde yetişti. Tasavvufta kemale erdi. İcazet aldı. Şeyhülislam Berdeî hazretlerinin vefatından sonra damadı ve Muhammed Çelebi Sultan'ın babası Pirî Halife, Muhammed Çelebi Sultan'ın halifesi olarak dergahta senelerce halka rehberlik yapıp insanlara, Eshab-ı Kiram'ın Peygamber Efendimizden naklen bildirdiği ve asırlar boyunca kıymetli İslam âlimleri tarafından büyük bir dikkatle nakledilegelen Ehl-i Sünnet itikadını ve doğru din bilgilerini anlattı, öğretti. Bunlara uygun yaşamalarını sağladı. Ömrünü bu mübarek hizmetlerle geçirdi. Vefatından sonra ilim ve feyz menbaı olan dergahda oğlu Muhammed Çelebi Sultan, yolunu şaşırmış olanlara rehberlik vazifesi yaptı. O da aynen babası gibi ilim ve feyz saçtı, nice salih ve veli zatlar yetiştirdi. Pekçok insanın saadete kavuşmasına vesile oldu. Vefatından sonra yerine torunu Şeyh Burhaneddin hazretleri geçti.
Muhammed Çelebi Sultan hazretlerinin pekçok kerameti ve menkıbeleri olup bir kısmı şöyledir:
Daha yedi yaşındayken rüyasında bütün alem bir derya, büyük bir deniz olmuş, doğudan batıya bütün insanlar şaşkın bir vaziyettedir. Muhammed Çelebi Sultan derya üzerinde uzanıp köprü olur. Bütün mahlukat üzerinden geçer... Bu rüyasını babasına anlattığında, babası; “Şeyhimiz Abdüllatif Kudsî hazretleri birazdan geliyor. Ona soralım.” der. O gelince, oğlunu huzuruna çıkarıp rüyasını anlattırdığında, Şeyh Abdüllatif Kudsî hazretleri, Muhammed Sultan Çelebi'yi kasdederek; “Bu benim oğlum zamanın kutbudur.” dedi. Bu sözü söyleyip üç defa sayha yaptı, haykırdı. Bu sayhası sırasında sarığı başından yere düştü. Muhammed Çelebi Sultan, Abdüllatif Kudsî'nin huzurundan ayrılınca, babasına; “Şeyh hazretlerinin kutb-ı zaman dediği nedir?” diye sordu. Babası; “Oğul! Şeyh hazretleri senin kutup olacağını müjdelediler.” dedi.
Eğridir'in Kışlıcak köyü imamı Nasuh Fakih şöyle anlatmıştır: Babam anlattı: “Bir gece evimde yatıyordum. Kapı çalındı. Çıkıp baktığımda, Muhammed Çelebi Sultan hazretleri olduğunu gördüm. Elinde içi dolu ve çıkınlanmış bir bohça ve bir de nacak vardı. Bohçayı bana verip; “Peşimden gel.” buyurdu. Giderken önümüze bir derya (deniz) çıktı. Bana; “Yürü korkma!” dedi ve önümden deniz üzerinde yürüdü. Ben de takib ettim. Deniz üzerinde yürümeye başladım. Tahtaya basar gibi su üzerinde yürüyordum. Kısa bir zaman sonra bir hisara vardık. İslam ordusu hisarın etrafını sarmış beklemekteydi. Muhammed Çelebi Sultan elindeki nacakla hisarın kapısına vurunca, bir rahip kapıyı açtı. Önümüze düşüp evine götürdü. Evine varınca bir dehlize girdik. Merdivenle aşağı indik. Orada bir mescit gördük. Mescidde rahleler, Kur'an-ı kerimler vardı ve mumlar yanıyordu. Bizi oraya götüren rahip, papaz kıyafetini çıkarıp, Müslüman kıyafeti giydi ve yanımıza oturdu. Şeyh Muhammed Çelebi Sultan bana taşıdığım bohçayı açmamı söyledi.
Bohçadaki yiyecekleri çıkardım. Yedikten sonra dua ettiler. Sonra rahibe; “Artık hisarı verin!” deyince, “Emir sizindir!” karşılığını verdi. Sonra oradan çıkıp gittik. Bir müddet sonra şafak söktü. Sabah namazının vakti girmişti. Benim abdestim yoktu. Bana bir yer tarif edip; “Falan ağacın altında arı ve tatlı bir su vardır. Var orada abdest al.” dedi. Gidip abdest aldım. Kendisi imam oldu sabah namazını kıldık. Sonra tekrar yürüdük. Daha önce üzerinden geçtiğimiz denize geldik. Yine deniz üzerinden yürüyerek geçtik. Henüz güneş doğmadan Mezar-ı Şerif denilen yerdeki dergaha ulaştık. Ben; “Sultanım bu garip haller, gezip gördüğümüz yerler nedir?” dedim. “Gittiğimiz hisar Kefe Hisarıdır. İslam askerleri onu almaya varmışlardı. Bugün hisar kapısını açarlar.” buyurdu. Tarih koydum. İşaret ettiği gün o saatte Kefe Hisarı fethedildi.”
Muhammed Çelebi Sultan'ın meşhur hâllerinden biri de, Hızır aleyhisselamla çok görüşüp, sohbet etmesidir. Bazan evinde otururken karşıda bulunan Eğridir Gölüne dikkatle bakar ve birini bekler gibi dururdu. Hızır aleyhisselam göl üzerinden yürüyerek yanına gelirdi. Görüşüp sohbet ederler, sonra yine geldiği gibi su üzerinden giderdi. Bu hâli çok görülmüştür.
Muhammed Çelebi Sultan bir gün Eğridir Gölü'nün kenarında otururken bir ulak gelip Afşar yolunu sordu. Şeyh ona; “Afşar, gölün öte yakasındadır. Dolaşıp neylersin. Hemen göl üzerinden yürüyüver.” dedi. Ulak böyle bir zatın sözünü severek ve inanarak kabul edip yürüdü. Suyun üzerinde batmadan gidiyordu. Afşar halkı onun gölün suyu üzerinde yürüyerek geldiğini görerek; “Hızır mısın?” diye etrafına toplandılar. Ulak; “Bende bir şey yoktur. Karşı yakada bir sultan var onun nefesine uğradım (kavuştum) ve su üstünden yürüyüp geldim!” dedi. Bu hadiseye şahid olan, ulağın sözlerini duyan Afşar halkı, Muhammed Çelebi Sultan hazretlerinin büyük bir velî olduğunu anlayıp muhabbetle sevdiler.
Muhammed Çelebi Sultan hazretlerinin halifelerinden Âlim-i Rabbanî Davud Efendi; “Hızır Aleyhisselam'la böyle görüştüklerine defalarca şahid oldum.” diye anlatmıştır.
Şeyh hazretlerinin çiftliğinde değirmeni olan bir ortağı vardı. Köyünde bu değirmeni çalıştırarak geçimini temin ederdi. Köyün ileri gelenlerinden birinin de değirmeni vardı. Bu kimse sadece benim değirmenim çalışsın diye o kimsenin değirmeninin oluğuna taş bırakır çalışmasına mani olurdu. Bu durumu Muhammed Çelebi Sultan hazretlerine birkaç defa açıp zulme uğradığını söyledi. Adam da bu işinden bir türlü vaz geçmedi. Bir gün gene şikayet etti. Muhammed Çelebi Sultan hazretleri; “Ayruk (gayrı) etmesün.” buyurdu ve başka söz söylemedi. Şikayette bulunan kimse bu sözden pek bir şey anlayamadı. Hatta talebelere Şeyh hazretleri fazla bir şey söylemedi ve kadıya (hakime) göndermedi diye yakındı. Talebeler Şeyh hazretleri sana ne buyurdu diye sordular. O da; “Ayruk etmesün.” dediğini söyledi. Talebeler bu sözü duyunca; “Öyleyse söz tamam oldu. Artık kurtuldun. Var git sen artık işin sonunu gözle.” diye teselli etti.
O kimse değirmenine gidip baktığında, değirmenin suyunun taştığını ve dışarı aktığını gördü. Yine taş bırakıldı zannederek oluğu yokladı. Değirmenin çalışmasına mani olan kimse yine bir taş bıraktırmak için bir adam göndermiş, bu adam da taş bırakırken oluğa kendi düşüp ölmüştü. Bu hadiseye çok şaşıp köye döndü. Köye gidince de, değirmenin oluğuna taş bıraktıran kimsenin de aniden öldüğünü öğrendi. Zâlimin elinden kurtulduğu için Allahü tealaya şükretti. Muhammed Çelebi Sultan'a muhabbeti ve bağlılığı arttı.
Muhammed Çelebi Sultan hazretleri, bir defasında Uluborlu'ya davet edilince, halkı irşad, doğru yolu göstermek için bu daveti kabul edip gider. Uzun sohbetler ve vazlarla halka öğüt verir ve vazı son derece istifadeli olur. Dönecekleri sırada birisi evine yemeğe davet eder. Daveti kabul edip o gece orada kalır. Ertesi gün vedalaşıp ayrılır. Bilköy denilen yere varınca atını durdurup bir talebesini yanına çağırır; “Git şu evinde kaldığımız kimsenin kapısını çal! Bir kap iste! Kabın ağzını aç o zaman Allahü tealanın kudretini göresin. Ev sahibine de, şeyh harcadıklarına pişman olmasın. Dünyada hakkını alsın ahirete kalmasın dedi, diyesin.” der. Talebesi emir üzere, kendilerini davet eden kimsenin evine varıp bir kap ister. Kabı eline alınca davet eden kimse davet için ne kadar akçe, para harcadıysa, o kadar akçe kabın içine gaybden dökülür. Ev sahibi çok şaşırır. Meğer şeyh hazretleri evinden ayrılınca, ona ziyafet vermek için harcadığı parayı hesaplayıp ziyafet verdiğine pişman olmuş.
Muhammed Çelebi Sultan zamanında Isparta'nın Barla kazasından iki tüccar ticaret için Bursa'ya gitmişler. Bunlardan birinin eceli gelip paralarını kesesine koyarken vefat etmiş. Hacı İvaz adındaki diğer arkadaşı onun böyle dünya sevgisi içinde öldüğünü ibretle görüp ağlayarak o zaman Bursa'da bulunan evliyanın meşhurlarından Şeyh Taceddin hazretlerinin huzuruna gitti. Dünya malına ve dünyaya düşkünlüğünden dolayı gafletine tövbe edip, Şeyh Taceddin hazretlerinin dergahında kalbini toparlamak için halvete girdi. Şeyh Taceddin hazretleri onun bu haline bakıp, talebelerine; “Hacı İvaz'a siz de yardım edin. Kelime-i tevhid okurken ona da niyet edin. Onun çok oturmaya gücü yoktur. Kendisi bir tüccardır.” dedi.
O gece Hacı İvaz şöyle bir rüya gördü. Bir dere içinde kendini kanalizasyon pisliği, çöpler ve süprüntüler arasında buldu. Pislikler dağ gibi yığılmış. Çöpler ve pislik arasında boğazına kadar gömülmüş, boğulmasına az kalmış! Bu hâldeyken Şeyh Taceddin hazretleri bir dağ üzerinden kendisini seyretmektedir. Talebelerinin de pislikleri ve çöpleri kendi üzerinden alıp attıklarını gördü. Böyle perişan hâldeyken Şeyh Taceddin hazretleri bulunduğu dağ üzerinden elini uzatıp Hacı İvaz'ın elinden tutarak dağ üzerine çekip kurtardı.
Hacı İvaz sabahleyin uyanıp rüyasını Şeyh Taceddin hazretlerine anlattı. Ona; “Üzerinde olan o pislik kalbindeki dünya sevgileridir. Allahü tealanın inayetiyle bunlar kalbinden gitti. Artık bütün dünya senin olsa, ona hiç sevgin olmasın. Asıl sevgi ve muhabbet, Allahü tealanın sevgisidir. Sevgi, muhabbet, Allahü tealaya ve Allah dostlarına olmalıdır. Allah adamları olan evliya ile birlikte bulunmaktan gafil olma!” diye ona nasihat etti. Sonra da memleketine dönmesi için müsade etti. Hacı İvaz ayrılıp giderken; “Sultanım! Bizim memlekette bir Allah adamı yoktur. Kiminle beraber olayım!” dedi. Şeyh Taceddin hazretleri, Pirî Halife Sultanın kıymetli oğulları Şeyh Muhammed Çelebi Sultan ne oldu?” deyince, Hacı İvaz; “Efendim! Ona itikadım yoktur. İyi yünden elbise giyer. İyi cins atlara biner. Kılıç kuşanır. Onda öyle dervişlik görmedim.” dedi. Şeyh Taceddin hazretleri, Hacı İvaz'ın bu sözleri karşısında; “Bre öyle deme şimdi o sultan kutb-ı alemdir. İnkar etme yoksa belaya düşersin!” dedi.
Hacı İvaz bu tavsiye üzerine memleketi Barla'ya varır varmaz hemen Eğridir'e gidip Mezar-ı Şerif denilen yerde Muhammed Çelebi Sultanın ziyaretine gitti. Oraya yaklaştığında Muhammed Çelebi Sultan'ı Eğridir Gölü kenarında oturur hâlde gördü. Hızır aleyhisselamı bekliyormuş. Yanına yaklaşınca; “Bize itikadın ve inancın olmadı. Bu evlamıdır?” dedi. Hacı İvaz ağlamaya başlayıp ayaklarına kapandı. Yaptıklarına pişman olup, tövbe etti. Sonra Muhammed Çelebi Sultan hazretlerine talebe oldu. Tasavvufta yetişmek üzere sohbetlerini can kulağıyla dinleyip, emirlerini severek yerine getirdi. Bir müddet dergahında kalıp, nefsini ıslah ile meşgul oldu. Büyük bir azim ile canu gönülden bu işe sarıldı. O mübarek zatın himmetiyle tasavvufta ilerleyip yüksek derecelere kavuştu. Kendisine halifelik de verildi.
Hacı İvaz'ın bir hizmetçisi vardı. Yanında kalıp tasavvufta yetişmek için çalıştı. Muhammed Çelebi Sultanın himmetiyle o da velilerden oldu. Bu hizmetçi öyle hâllere kavuşmuştu ki, bazan yemek pişirir, uzun mesafelere kısa zamanda giderek yemek götürürdü. Bayram günlerinde bir çömlek yemek pişirir bu az yemeği dört yüz kişi yiyip doyardı. Bu kerametleri o diyarda meşhurdu.
Bursa'da Şeker Hoca denilen bir kimse şöyle anlatmıştır: “Biz üç arkadaş, Şeyh Muhammed Çelebi Sultan için kutup diyorlar. Eğer gerçekten böyle büyük biri ise bir tecrübe edelim dedik. Ziyaretine gittik. Birimiz; “Eğer kutupsa biz huzuruna varınca, önce dua etsin.” dedi. Bir arkadaş; “Bursa'da Ulu Camide rical-i gayb (Allahü tealanın sevdiği ve gizli olan velî kulları) hangi safta namaz kılarlar bunu biz sormadan cevap versin.” dedi. Bir diğerimiz de; “Rical-i gayb Ulu Cami'ye hangi kapıdan girerler. Bunu da bize söylesin.” dedi. Nihayet huzuruna vardık. Biz vardığımızda kapısının önünde duruyordu. Elini öpüp karşısında durduk. Önce dua etsin diye niyet eden arkadaşımızı göstererek; “Evvela şu mollanın niyeti üzere El-Fatiha.” dedi. Sonra; “Rical-i gayb, Ulu Cami'ye doğu kapısından girerler ve üçüncü safta namaz kılarlar.” dedi.
Onun zamanında Osmanlı paşalarından Mesih Paşa, Hamid ilinin (Isparta'nın) beyiydi. Muhammed Çelebi Sultan'ın ziyaretine gider, hürmet gösterirdi. Vezir olması için dua ve himmet etmesi için yalvarıp yakarırdı. “Eğer vezir olursam, sizi ve talebelerinizi gazaya götürürüm.” diye söz vermişti. Hayreddin Halife adında bir halifesi, talebesi vardı. Ona; “Var rüyaya yatıp istihare eyle. Bakalım Mesih Paşa vezir olur mu?” dedi. Hayreddin Halife istihareye yatıp gördü ki: Hocası Şeyh Muhammed Çelebi Sultan bir kuşak getirdi. Onu Mesih Paşa'nın başına sarması için kendisine verdi. Fakat Hayreddin Halife onu bir türlü saramadı. Bunun üzerine şeyh hazretleri kendisi alıp sardı. Sabahleyin Hayreddin Halife gördüğü rüyayı anlatmak üzere huzuruna gitti. Huzuruna varınca daha anlatmadan; “Hayreddin! Mesih Paşa kuşağı sardı. İnşaallah vezir olur.” dedi. Kısa bir müddet sonra Mesih Paşa vezir oldu. Rodos seferine çıktı. Fakat Muhammed Çelebi Sultan hazretlerine verdiği sözü yerine getirmedi. Sefere çıkarken onlardan hiç bahsetmedi. Bunun üzerine halifesi Hayreddin'e dedi ki: “O Mesih Paşa bizim sakalımıza güldü. Muradı hasıl olup, vezirliğe kavuştu. Bizi ihmal edip, ismimizi bile anmadı. Yine istihare eyle bakalım kal'ayı alıyor mu?” dedi.
Hayreddin Halife istihare edip gördü ki: Rodos kalesini asker kuşatmış. Rodos'un kalesinin içinde Şeyh Muhammed Çelebi Sultan oturmuş. Bir yanında dedesi Şeyhülislam Berdeî bir yanında da Bursa'daki Emir Sultan hazretleri bulunmakta. Hızır Aleyhisselam da oradaydı. Bunlar ona; “Oğul kerem eyle hisarı ver!” diyorlardı. Muhammed Çelebi Sultan ise; “Bu sefer olmaz! Vezir bizi maskaralığa aldı.” dedi. Hızır Aleyhisselam'a; “Merdiveni komayın.” dedi. Hızır Aleyhisselam Mesih Paşa'nın hisara kurduğu merdivene bir kamçı vurup parçaladı. Rodoslular çiftlerini sürmek için sahraya dağıldılar. Hayreddin Halife bu istiharesinde gördüğü rüyayı anlatmak üzere Muhammed Çelebi Sultan'ın huzuruna gitti. Varır varmaz daha o anlatmadan; “Kafirler kurtuldu gibi. Birkaç gün daha yürüsünler. Ahde muhalefet, sözünde durmamak nasıl olur! Mesih Paşa da görsün.” dedi. Gerçekten Mesih Paşa bu seferinde Rodos Kalesi'ni fethedemedi. Kaleyi fethetmek için kurulan merdiven kırıldı.
Muhammed Çelebi Sultan bir defasında Kunan yakınında Gökse köyüne gitmişti. Orada halka sohbet ve nasihat etti. Orada bulundukları sırada talebeleri söz arasında; “Efendim! Bize bir halife bulup, reis yapsanız.” dediler. Bunun üzerine hâlleriyle çevresinde sevilmeyen birisi olan Alaeddin adındaki kimseyi kasdederek; “Size Alaeddin'i reis edelim.” dedi. Talebeler; “Efendim! O şahıs tarikat ehline kafir der. Tarikat ehline çok karşıdır. Ondan başka ilim ehli bir kimse vardır. Âlim ve ilmiyle amel eden birisidir. Onu bize reis yapsanız.” dediler. Talebelerine; “Allahü teala inayet eyleye!” diye cevap verir. Başka bir şey söylemez. O gece Alaeddin rüyasında kendini gayr-i müslim kıyafeti içinde, belinde de kafirlere mahsus bir kuşak olan zünnar görür. Bunları üzerinden çıkarıp atmak için çok uğraşır, fakat bir türlü atamaz. Huzursuz bir hâlde uğraşırken karşısına Muhammed Çelebi Sultan'ın babası Pirî Halife Sultan çıkar. “Ey Alaeddin! Senden bu elbiseyi oğlum Şeyh Muhammed'den başkasının çıkarmaya gücü yetmez.” der. Bu sözleri işitince uyanır. Bu rüyanın tesiriyle gece yarısı kalkıp Muhammed Çelebi Sultan'ın evine koşar ağlayıp yalvararak kapıyı çalar. Şeyh hazretleri kapıyı açıp içeri almalarını söyler. Alaeddin huzuruna girer girmez daha o bir şey söylemeden; “Ey Alaeddin! Ben sana babam gibi bir şahidi her zaman nasıl bulayım!” der. Alaeddin daha rüyasını anlatmadan haber verdiğini görerek şaşar. Bu kerametini de görünce artık tasavvuf ehline düşmanlık yapmaktan vazgeçer. Büyük bir muhabbetle Muhammed Çelebi Sultan'ın hizmetine girer, talebesi olur.
Muhammed Çelebi Sultan hazretleri Uluborlu Ovasında bulunan Yassıviran köyüne zaman zaman gidip halka vaaz ve nasihat ederdi. O köyden Bedevî Dede denilen bir zat şöyle anlatmıştır: Köyümüzün bir değirmeni vardı. Bu değirmeni çalıştıran akarsu ve içecek sularımız kesildi. Dağdaki menbaı kurudu, akmaz oldu. Halk içecek suya muhtaç hale geldi. Şeyh Sultan köyümüze gelmişti. Toplanıp susuz kaldığımızı, perişan hâlimizi arzedip; “Sultanım siz kutb-i alemsiniz. Resulullah efendimizin hürmetine yaptığınız dua makbuldür.” dedik. Bunun üzerine başını eğip sessizce oturdu, murakabeye daldı. O hâle geldi ki teri sakalı üzerine damla damla aktı. Bir müddet adeta kendinden geçmiş bir hâlde kaldı. Mana âlemine dalıp gitti. Sonra başını kaldırdı. Gözleri iyice kızarmıştı. Merakla bekliyorduk. Bize bakıp; “Sizin suyunuz Ağras Suyu ile birmiş. Zelzele olunca bir taş sizin suyun önünü kapatmış. O taşa omuz vurup kaldırdım. Suyunuz yine sizden tarafa döndü. Varın görün.” dedi. Köy halkı gidip baktıklarında suyun yine dağdan aşağıya doğru çağlayarak akıp geldiğini gördüler. Böylece o zatın himmetiyle susuzluktan ve sıkıntıdan kurtuldular.
Şeyh hazretleri tarifi mümkün olmayacak derecede ihtiyaç hâli üzere geçinirdi. Çok az yer ve yaptığı riyazetlerini ev halkına asla duyurmaz, belli etmezdi. Yemek vakti gelince evinden dışarı çıkar, dergaha giderdi. Dergahdakiler yemeği evde yedi zannederdi. Dergahda ve dışardan yiyecek getirseler eve giderdi. Evdekiler de dergahda yedi zannederlerdi.
Manevî âleme öyle dalmıştı ki, meleklerle cinler dediklerini yaparlardı. Hızır aleyhisselamla da çok görüşürdü. Ne kadar altın ve akçe lazım olsa seccadesinin altında bulunurdu. Masraflara ve harcama işlerine bakan talebesi onun seccadesi altında altınlar görür, emri üzere lazım olduğu kadar alıp harcardı. Fakat altınlar hiç eksilmez aynen dururdu.
Şeyh hazretleri Uluborlu'da Hacı Sinan adında birine misafir olup, onbeş gün kadar kalmıştı. Ayrılıp gideceğine yakın; “Hacı Sinan! Hastalık salgını gelmek üzere. Senin ev halkına bir şey olmaz. Ben buradan ayrıldıktan sonra Allahü tealanın emrini görürsün.” dedi. O sırada Uluborlu'da taun hastalığından epey hasta vardı. Muhammed Çelebi Sultan'ı, sevenleri Ahurlu denilen yere kadar uğurlamışlardı. Uluborlu'ya döndüklerinde, her taraftan feryad sesleri duyuluyordu. Kimi oğlum, kimi kızım, anam, babam, kardeşim... diye ağlıyordu. Taun hastalığından pekçok kimse ölmüştü. Şeyh hazretlerini misafir eden Hacı Sinan'ın evinden hiç kimse taundan ölmedi. Korkunç salgından kurtuldular.
Acem diyarında, İran taraflarında bir beldede Turabi adında ilim ehli ve müderris bir kimseye rüyasında Muhammed Çelebi Sultan gösterilir ve senin şeyhin bu zattır denir. Bu rüya üzerinde müderrisliği ve medreseyi bırakıp kendisine rüyasında gösterilen mübarek zatı bulup ona talebe olmak için yollara düşer. Yemeden içmeden kesilir, sade kuru ekmek gibi bazı şeyler yer. Kâbe'ye varır orada arar. Rüyasında; “Senin mürşidin Rum diyarında (Anadolu'da) sen oraya git.” diye işaret olunur. Günlerce yolculuk yaparak ulaştığı Mekke'den ayrılıp Medine'ye doğru yola çıkar. Medine'de bir müddet kalır. Orada da; “Rum diyarına git!” diye işaret olunur. Oradan da ayrılıp yollara düşer. Kudüs yakınlarında Halilürrahman denilen beldeye ulaşır. Orada da Rum diyarına gitmesi işaret olunur. Senelerce bir diyardan bir diyara gezer durur. Kalbi yanık ve mahzun bir hâlde hep kendisine işaret edilen zatı arar. Bu hâl üzere otuz sene dolaşır. Nihayet Anadolu'ya ulaşıp Burdur yakınlarında bir köye gelir. Bu sırada Muhammed Çelebi Sultan da o köyde davetlidir. Artık aradığına kavuşmuş ve işaret edilen mürşidini bulmuş olmanın sevinciyle huzuruna gidip elini öper. Hâlini anlatır ve talebeliğe kabul edilir. Şeyh hazretleri Eğridir'e dergahına dönerken, o da peşlerinden gelir. Dergaha varınca talebeler hocalarını karşılarlar. Sonra da sofra hazırlayıp yemeğe otururlar. Turabi de sofraya davet edilir. Muhammed Çelebi Sultan ona iltifat edip kendi sofrasına alır. Fakat Turabi yemeklerden yemez. Şeyh hazretleri niçin yemediğini sorunca; “Efendim! Sizi rüyamda göreliden beri otuz senedir hayvanî gıda yemedim. Bu perhizimi bozmamak için yemiyorum.” der. Bunun üzerine Şeyh hazretleri: “Şimdi kalbinde bu kadar zaman riyazet çektim diye düşünürsün. Nefsini put edinmişsin. Allahü teala katında makbul olmaz.” dedi. Bunun üzerine Turabi tövbe istiğfar edip, karnı doyuncaya kadar yemeklerden yedi. Gece vakti olunca, Muhammed Çelebi Sultan, seccadesini Turabi'ye gönderdi. “Bu gece seccademiz üzerinde otursun! Allahü tealanın kudretini görsün.” buyurdu. Turabi o gece Şeyh hazretlerinin seccadesi üzerinde oturdu. Bir ara uyudu ve rüyasında Peygamber efendimizi ve Rical-i gayb denilen evliyayı gördü. Pekçok keramete şahid olup manevî ikramlara kavuştu.
Barla'dan Hacı Dede anlatır: “Bir gün Muhammed Çelebi Sultana yalvarıp, bana Hazreti Hızır'ı göster.” dedim. Bu konuşmamızdan sonra bir gün dağdan çıra kesip merkebime yükledim. Hayrat sahibi merhum Rüstem Paşanın tamir ettirdiği sarp bir yol vardı. Bu yoldan Barla'ya gidiyordum. Sarp bir yerden geçerken merkebim yüküyle birlikte yardan aşağıya uçtu. Ben merkebimden ümidi kestim. Yaşlı idim. Yürümeye de takatim yoktu. Ne yapacağım diye düşünürken, karşıma atlı biri çıka geldi. Merkebimi düştüğü yardan tutup yüküyle birlikte çıkardı ve yola bıraktı. Beni de yükün arasına bindirdi. Merkebim hayret edilecek derecede kuvvetlendi ve hızlı yürüdü. Bu hadiseden sonra bir gün yine Şeyh hazretlerinin ziyaretine gitmiştim. Bu sefer de; “Sultanım! Hazreti Hızır'ı bana göster.” dedim. Bana; “Merkebini kurtarıp, seni ona bindiren Hızır'dı. Ben sana onu gösterdim. Fakat sen tanımadın.” dedi. Ben bu sözleri işitince hayret ve şaşkınlık içinde ağlamaya başladım ve ayaklarına kapandım. Sonra bir müddet daha beraber oturduk. Bir de baktım ki birisi bize doğru geliyordu. Bu gelenin Hazreti Hızır olduğunu anladım. Hemen çıkıp karşıladım ve onun da ayaklarına kapanıp himmet istedim. Bana bakıp buyurdu ki: “Bizi istersen tuttuğun elden gafil olma! Beni Şeyh Muhammed Çelebi'de bulasın.” deyip gözden kayboldu.
Talebelerinden Hayreddin Halife'nin oğlu Hacı Halife şöyle anlatmıştır: “Hacca gitmeye niyet etmiştim. Kutb-ı alem Muhammed Çelebi Sultan'dan müsade ve dua almak için huzuruna gittim. Mesciddeydi. Mescide girdiğimde mihrabda kıbleye doğru oturmuş kendi kendilerine şöyle diyorlardı: “Hey Hacı Halife! Bir sene daha sabredemedin mi ki bizimle beraber gidesin!” Sonra geldiğimi farkedip bana döndü ve; “Hacı Halife! Şimdi seni anıyordum. Şeyhülislam Berdeî Sultanın ruhaniyeti senin hacca gideceğini haber verdi ve; “Bizim Hayreddin Halife'nin oğlu Hacı Halife Mekke'ye gider. Ona himmet ve dua eyle.” buyurdu. Ondan bildim ki hacca gidersin.” dedi. Beni hoş görüp uğurlarken de şöyle dedi: “Hacı Halife! Kutbu görmek ister misin?” Ben de; “İsterim Sultanım. Bunun için himmet buyurun.” dedim. Bana; “Arafat'a vardığın zaman sağ tarafında falan yerde bir çadırda Rical-i gaybı (Allahü tealanın gizlediği sevgili kulları) toplansalar gerektir. Baş tarafta yüzü örtülü oturan kutb-ı alemdir. Onu ziyaret edersin.” buyurdu. Arafat'a vardığımda tarif ettiği gibi bir çadır buldum. Çadıra girip Allah adamlarının ayaklarının bastığı topraklara yüzümü sürdüm. İçerisi büyük zatlarla doluydu. Baş tarafta yüzü örtülü biri oturuyordu. Tarife göre yüzü örtülü olan kutb-ı zamandı. Yanına yaklaşıp; “Seni yaratan Rabbimin aşkına! Sultanım lutfeyle, mübarek yüzünüzden örtüyü kaldırıver de yüzünüzü göreyim. Ben size şeyhimin yüksek himmetiyle eriştim.” diyerek hem ağladım hem yalvardım. Benim ağladığımı ve yalvardığımı görünce yüzünden örtüyü kaldırdı. Mübarek yüzüne baktım bir de gördüm ki o zat şeyhim Muhammed Çelebi Sultanın kendisidir. Bu hâli görür görmez bir nara attım. Aklım başımdan gitmiş. Bir müddet sonra kendime gelip toparlandım. Kalkıp etrafıma baktım orada kimse yok. Hacdan döndükten sonra hocamın huzuruna vardığımda; “Hacı Halife! Kutbu gördün mü? Sakın ben hayattayken bu sırrı kimseye açma, söyleme.” buyurdu.
Yine Barlalı Hacı Dede anlatmıştır: “Merkebimin uçuruma düştüğü o sarp yola büyük bir kaya yuvarlanıp yolu kapatmıştı. Geçmek mümkün değildi. Kayanın büyüklüğü adeta bir ev kadardı. Muhammed Çelebi Sultan Barla'ya bir düğüne davetli olarak gelmişti. Huzuruna varıp yolu kapatan o kayadan bahsedip; “Sultanım, cemaate emir buyursanız da o taşı hep birlikte yoldan kaldırsak.” dedim. Bana; “Sen gidedur.” dedi. Ben de yanıma halktan bazılarını aldım. Kayanın yanına vardık. Kayanın yoldan atılabilmesi için etrafını kazmaya başladım. Bu sırada Şeyh hazretleri yalnız başına oraya geliverdi. Kocaman kayaya dayanıp dağdan tarafa bıraktı. Bana; “Gördün mü?” dedikten sonra, gözden kayboldu. Ben çok şaşkın bir halde oradan ayrılıp Barla'ya döndüm. Baktım Şeyh hazretleri kalabalık bir cemaatle sohbet ediyordu. Halka; “Şeyh hazretleri buradan hiç dışarı çıktı mı?” dedim. Sen görüşüp gittikten sonra yerinden hiç kalkmadı.” dediler. O hayatta oldukça bu sırrı kimseye açmadım.
Uluborlu'dan Emir Halife anlatır: “Muhammed Çelebi Sultanın vefatından kırk sene sonra kabrinin bir tarafı çökmüştü. Tamir etmek için kabrini açmamız icab etti. Kabrini açınca nura gark olmuş bir halde yattığını gördük. Mübarek yüzü hiç solmamış, aynen hayattaki gibiydi. Yanımda sevenlerinden biri vardı. Bu kişi; “Benim bir oğlum var, bir seneden beri sıtma tutuyor, hastadır. Bu zatın sakalından bir kıl alayım, şifa olarak götüreyim.” dedi. Biz şimdi durum başka, gafil olma, alınca bir belaya düşebilirsin.” dedik. Fakat adam dinlemedi yanaşıp sakalından bir kılı tutarak çekti. Koparamadı. Şeyh hazretleri sanki canlanmış gibi başını öbür tarafa çevirdi. O kişi yine aldırmayıp sakalından bir kıl koparmak için tutup çekti. Bu sırada Şeyh hazretleri o kişiye öyle bir tokat vurdu ki, adam düşüp öldü. Ben de korkumdan kaçıp bir kenara çekildim ve şaşkın bir hâlde yığılıp kaldım. Sonra başkaları gelip Şeyh hazretlerinin kabrini kapattı. Bu hadisenin tesiriyle altı ay hasta yattım.
Emir Ali Çelebi, Radmos köyünden bir dervişten naklen şöyle anlatmıştır: “Bir gece hocam Muhammed Çelebi Sultan hacca gitmek üzere yola çıktı. Yanında Hızır aleyhisselam da vardı. Hazreti Hızır'ın önünde bir lamba asılıydı. Bana; “Bir balta al.” dediler, aldım. Beni de yanlarına aldı ve virane bir yere gittik. Viranede bir yeri kazmamı emrettiklerinde, kazdım. Bir altın hazinesi çıktı. Bana da verseler diye düşünürken hocam bana bir akik taşı verdi ve; “Derviş! Bunu İstanbul'da sat! Başka yerde satma.” dedi. Sonra benden ayrılıp, hacca gittiler. Bu hadiseden sonra bir işim sebebiyle İstanbul'a gittim. İstanbul'dayken param kalmadı. Aklıma Şeyh hazretlerinin verdiği akik taşı geldi. Bunu beş on akçeye satabilsem diye düşündüm. Bir yahudinin dükkanına girip; “Satılık bir şeyim var.” dedim. Beni yalnız bir köşeye çekip; “Ne satıyorsun? Çıkar göreyim.” deyince, çıkarıp gösterdim. Akik taşını görünce; “Ne vereyim?” diye sordu. Beş akçe mi, on akçe mi desem diye düşünmeye başladım. Bir türlü fiyat söyleyemedim. Hocamın himmetiyle; “Sen söyle.” deyiverdim. Önce elli bin akçe verdi. Alay ediyor zannederek akik taşını geri istedim. Hemen yüz elli bine çıktı ve satmam için ısrar etti. Ben de kabul ettim. Beni evine götürüp parayı keseler içinde verdi. Bu taşın çok kıymetli olduğunu söyleyip; “Şimdi ben bunu iki yüz elli bin akçeye bile satmam.” dedi. Muhammed Çelebi Sultan'ın bu talebesi, aldığı paralarla köyünde bir hamam yaptırdı ve zengin oldu.”
Muhammed Çelebi Sultan'ın vefatından sonra talebelerinden biri onu rüyasında çok görür, ruhaniyetiyle irtibat kurardı. Bu talebesi bir defasında üç meselede tereddüde düşer. Bunlardan biri o sene Ramazanın başlangıcı ile ilgiliydi. Şehrin kadısı Pazar günü diyor, onlarsa Cumartesi olduğunu söylüyorlardı. İkinci mesele, camilerinin kıblesinin doğru olup olmadığı hususunda bir ihtilaf çıkmıştı. Bir husus da kendisine düşmanlık yapan huzursuz eden bir kimseye beddua etmesi istendiği hâlde o etmiyordu. Bu hususlarda tereddüdü vardı. Bir gece rüyasında kendisini hocası Muhammed Çelebi Sultan'ın türbesinde gördü. Buraya nasıl geldim diye şaşarken hocası kabrinden çıkıp; “Allahü tealanın izniyle biz getirdik.” buyurdu. Bunun üzerine; “Efendim size birkaç sualim var.” deyince, soruları sormadan sualinin birisi mescidin kıblesi meselesi değil mi? Kıblesi doğrudur. Kâbe'ye karşıdır. Şüphe etme.” dedi. “Bir sualim daha var.” deyince; “Ramazanın başlangıcı değil mi? Cumartesi günüdür. Kadı ilim sahibi fakat keşif sahibi olmadığından kalp gözü açık değil.” dedi. “Efendim o kadı sizin tarikatınızı seviyor, muhabbeti var.” deyince; “Evet muhabbeti var. Fakat riya ve gösterişten geçip meydana gelmeye kadir değildir.” buyurdu. “Sultanım bir sualim daha kaldı.” deyince, daha o anlatmadan; “Evet o bize mensub olan şahıs değil mi? Bizim hatırımızı gözeterek ona beddua etmediğin için memnun kaldık. Allahü tealanın izniyle onu bir terbiye edelim. Islah olmazsa hakkından geliriz.” buyurdu.