MUHAMMED RUCÎ

Muhammed Evliyanın büyüklerinden.
A- A+

Evliyanın büyüklerinden. İsmi Muhammed olup lakabı Şemseddin'dir. 820 (m. 1417) senesi Şaban ayında, Berat gecesinde Herat'ın 9 fersah kıble tarafında bulunan Ruc köyünde doğdu. Muhammed Rucî'den önce annesinin çok sevdiği bir oğlu vardı. Beş yaşında iken bu çocuk vefat etti. Annesi bu duruma çok üzüldü. O gece rüyasında Resul-i Ekrem'i gördü. Resul-i Ekrem ona; “Sen üzülme, kalbin rahat olsun. Çünkü Allahü teala, sana bir erkek çocuk verecek, onun ömrü uzun olacak, yüksek derecelere kavuşacak.” buyurdu. Bir müddet sonra Muhammed Rucî dünyaya geldi. Annesi ona; “Sen, Resulullah'ın bana müjdelediği oğlumsun.” derdi. Muhammed Rucî, 904 (m. 1498) senesinde Herat'ta vefat etti. Abdullah-i Ensarî'nin türbesi civarında, hocası Sa'deddin Kaşgarî'nin kabrinin yanına defnedildi.

Muhammed Rucî, küçüklüğünden beri insanlardan uzak ve yalnız kalmayı arzu ederdi. Akranlarının arasına karışmazdı. Evde bir odada, tek başına yaşamaya çalışırdı. Babası ve dedeleri ticaretle uğraşırlardı. Muhammed Rucî, babasının mesleğine hiç rağbet etmedi.

Kendisi şöyle anlatır: “Daima Resulullah Efendimizi rüyamda görmeyi temenni ederdim. Bir gün eve girdim. Annem evde oturuyordu. Elinde bulunan bir kitabı okuyordu. Yanına yaklaştığımda, annemin şunları okuduğunu duydum: “Kim Cuma gecesi bu duayı birkaç defa okursa rüyasında Resulullah'ı görür.” Bu sözleri duyunca içimdeki Resulullah Efendimizi görme arzusu arttı. Gelecek gece de Cuma gecesiydi. Anneme; “Cuma gecesi gelince o duayı okuyacağım. Belki Resulullah Efendimizi görürüm.” dedim. Annem; “Git oku.” dedi. Ben de doğruca odama gittim. Kitapta bildirilen şartlara uyarak, duayı okumakla meşgul oldum. Daha önce de kim her Cuma gecesi Resulullah Efendimize üç bin salavat okursa rüyasında Resulullah'ı görür, diye duymuştum. O duayı okuduktan sonra üç bin kere de Resul-i Ekrem'e salavat okudum. Vakit gece yarısına yaklaşınca yatağıma yatarak uyudum. Rüyamda şöyle gördüm: Eve geldiğimde kışlık salonda annemi gördüm. Annem beni görünce; “Oğlum niçin geciktin? Burada seni bekliyordum. Evimize Resul-i Ekrem teşrif etti. Haydi gel, seni Resulullah'a götüreyim.” dedi. Elimden tutup beni Resul-i Ekrem'in bulunduğu yazlık salona doğru götürdü. Resul-i Ekrem oturmuşlardı. Etrafında da birçok kimse vardı. Bunların bir kısmı oturuyor, bir kısmı ayakta duruyordu. Resulullah Efendimizin etrafında halka yapmışlardı. Dünyanın her tarafına mektuplar gönderiyordu. Huzurlarında bir kâtip vardı. Oturmuş Resulullah Efendimizin buyurduklarını yazıyordu. Zannederim o, Şerefeddin Osman Ziyaretgahî idi. O zat, zamanın büyük âlimi ve velîsiydi. Annem beni Resulullah Efendimizin huzurlarına götürünce Resulullah'a; “Ya Resulallah! Zat-ı âliniz bana, ömrü uzun ve Allahü tealanın lütuf ve ihsanına kavuşacak bir oğlum olacağını buyurmuştunuz. O buyurduğunuz bu mu, yoksa başkası mı?” diye sorunca Resul-i Ekrem benden tarafa doğru baktılar. Sonra tebessüm ederek; “Evet, o söylediğim oğlunuz budur.” buyurduktan sonra kâtip Şerefeddin Osman'a, “Onun için bir mektup yaz.” buyurdu. O da bir kâğıda üç satırlık bir yazı yazdı. Ben, kâtibin yazdığına bakıyordum. Satırların altına şahitlerin ismini yazar gibi, ayrı ayrı yerlere birçok kimsenin isimlerini yazdı. Sonra kâğıdı katlayıp anneme verdi. Oradan ayrılınca annemden mektubu aldım. Kendi kendime; “Bu mektubun muhtevasını bilmiyorum. En doğrusu, geri dönüp mektubu Resulullah Efendimize göstereyim. Bana mektubun muhtevasını anlatırlar.” dedim. Bu düşünce ile döndüm ve Resul-i Ekrem'in huzuruna girdim. “Ya Resulallah! Bu mektubun muhtevasını bilmiyorum.” dedim. Resulullah kâğıdı elimden aldı. Kâğıtta yazılı olanları sesli olarak okudu. Ben, Resul-i Ekrem'in okuduklarını bir defada ezberledim. Sonra Resulullah Efendimize başka bir şeyi sordum. O anda, kapının sesini duyarak uyandım. Annem kapıdan içeri giriyordu. Elinde kandil vardı. Yatağımdan kalktım. Annem bana; “Oğlum, rüyanda bir şey gördün mü?” diye sordu. Ben de; “Evet gördüm.” deyince; “Ben de senin gördüğünü gördüm.” dedi. Annem rüyasını anlatmaya başladı. İki rüya arasında hiç fark yoktu.”

Yine kendisi şöyle anlatır: “Daha gençliğimde iken bu yola girdim. Bazı kimselere, Herat âlimlerinin ve tasavvuf büyüklerinin hâllerini sordum. Çünkü onlardan birinin sohbetinde ve meclisinde bulunmak istiyordum. Bir kişi bana, Şeyh Sadreddin Revvasî'yi tavsiye etti. O, Şeyh Zeyneddin Hafî'nin talebelerindendi. Şimdi ise yanında bulunanlara doğru yolu göstermek ve onları yetiştirmekle meşguldü. Bunun üzerine derhal Herat'a gittim. Yolda Şeyh Zeyneddin Hafî'nin kabrini ziyaret ettim. Bu sırada Sadreddin Revvasî, talebeleriyle beraber orada bulunuyorlar ve zikrediyorlardı. Zikri, seslerini yükselterek yaptıkları için bu durum hoşuma gitmedi. Yoluma devam ederek Herat'a yaklaştım. Bu sırada bizim köyden olan Hafız İsmail ile karşılaştım. O, Sa'deddin Kaşgarî'nin sohbetiyle şereflenmişti.”

“Allahü teala bu dini kendi zatı için halis kıldı. Sizin bu dininize cömertlik ve güzel huydan başkası yakışmaz. Dikkat ediniz, dininizi bu iki hasletle süsleyiniz.” Hadis-i Şerif

Sonra Mevlana Nureddin Abdurrahman Camî'ye bağlandı. Tasavvuf yolunda pek çok şeyler kazandı. Hafız İsmail bana; nereden geldiğimi, matlubumun ve maksudumun ne olduğunu sordu. Ben de ahvalimi olduğu gibi anlattım. Hafız İsmail beni dinledikten sonra; “Caminin kapısına git. Orada büyük bir zat vardır. Bazen camide cemaatle beraber oturur. Belki onun hâli sana hoş gelir.” dedi. Bunun üzerine hemen caminin kapısına gittim. Caminin odasında, bir cemaatle beraber o zatın oturduğunu gördüm. Yanındaki cemaat âlim ve faziletli zatlardan meydana geliyordu. Hiç konuşmadan onu dinliyorlardı. Ben kapının dışında durdum. Duvara yaslanıp onlara bakmaya başladım. Onlardaki sessizliği, sekinet ve vakarı görünce hatırıma Şeyh Sadreddin'in etrafında halka yapmış olanların hâllerini ve bağırmalarını getirip; “O ne ses ve hareketlilik, şimdi bu ne sessizlik ve tumaninet hâli?” diye kendi kendime düşünmeye başladım. Bu sırada Mevlana Sa'deddin Kaşgarî başını kaldırdı. “Ey kardeşim, yanıma gel.” buyurdu. Elimde olmadan onun yanına gittim. Beni yanına oturttu ve; “Sultan Şahruh'un hizmetçileri veya askerleri, onun yanında bulunup yüksek sesle Şahruh, Şahruh diye bağırsalar, onların böyle bağırmaları gayet edepsizlik ve ahmaklık olur. Hizmetçilerin ve askerlerin edebi, Sultan ve efendinin yanında sessiz, hazır bir vaziyette, bağırıp çağırmadan durmaları ile olur.” buyurdu. Sonra Sa'deddin Kaşgarî benim elime baktı. Elimde boynuzdan yüzüğü gördü, “İhtiyacı olan kimsenin, hacet elini boş olarak uzatması daha iyidir.” buyurdu. Bunun üzerine ben elimden o yüzüğü çıkardım. Sa'deddin Kaşgarî kalkıp mescide girdi. Orada bulunanlardan birisine, beni peşinden mescide götürmesini işaret etti. Mescide girdim. O bir yere oturdu. Beni de karşısına oturttu. Bana tarikatı telkin etti. Sonra şöyle buyurdu: “Mescit güzel bir yerdir. Burada ikamet et. Sana emrettiğim şeylerle meşgul ol.” Ben de onun gösterdiği şeylerle meşgul olmaya başladım. Annem bunu haber alınca hemen Ruc'dan bizim yanımıza geldi. O da bu yola girdi. Bir müddet geçtikten sonra bir gece kubbeli bir mescitte teheccüd namazı kılıp murakabeye daldım. Bu sırada kandil gibi bir nur göründü. Gündüz gibi kubbeyi aydınlattı. Onun aydınlatması ile bütün kubbeyi görüyordum. Bu nur her an fazlalaşıyordu. O hâle geldi ki koskoca bir kandil oldu. Bir müddet bu hâlde kaldı. Bu hâli görünce bende bir nev'i gurur ve kendimi beğenme hâli meydana geldi. Sabah olunca Sa'deddin Kaşgarî'nin meclisine gittim. Bana kızarak baktı. “Seni, gurur kokusu ile dolu olarak görüyorum. Bu kadarcık bir nur görmekle, hiç insana gururlanması yakışır mı? Halbuki Mevlana Nizameddin Hamuş'a bağlandığım zaman, karanlık gecelerde yolda giderken, sağımda ve solumda on veya on iki meşale yanardı. Nereye gitsem onlar da benimle beraber giderlerdi. Buna rağmen asla onlara iltifat ve itibar etmezdim.” diye buyurduktan sonra kızarak şunları ilave etti: “Yanımdan kalk git. İkinci defa bu şekilde bir daha yanıma gelme.” Böylece beni meclisinden kovdu. Onun huzurundan kalbim kırık olarak çıktım. Çok ağlayıp gözyaşları döktüm. Bu hâlimden dolayı Allahü tealadan af ve mağfiret diledim. Kalbimi bu gurur ve kendini beğenme kirlerinden temizlemek için çok gayret gösterdim. Hocam Sa'deddin Kaşgarî'nin iltifatları ve teveccühlerinin bereketiyle bu sıkıntılı ve kötü durumdan kurtuldum. Aynen bana görünen nur, anneme de göründü. Hatta o benden daha fazla gördü.

Böyle nurların bana göründüğü günlerde, birisi bana çok tevazu gösteriyordu. Onun bana karşı tevazusu artık haddini aşmıştı. Bunun üzerine ona; “Bana niçin bu kadar tevazu gösteriyorsun? Bunun sebebi nedir?” diye sordum. O şahıs, bana şunları anlattı: “Karanlık bir gecede mescide bitişik olan dergâhta oturuyordum. Bu sırada kapıdan birisi girdi. Bunun üzerine orası gündüz gibi aydınlanıverdi. Halbuki o şahsın yanında kandil falan da yoktu. O şahsa iyice baktığımda, siz olduğunuzu gördüm. Siz oradan gidince yine orası eskisi gibi karardı.”

Mevlana Sa'deddin'in sohbetine kavuşmama rağmen, kalbimde bu yolun büyüklerine bağlılık hasıl olmadığı için çok üzgün ve kederliydim. Karanlık gecelerde, camide başımı yere vuruyordum. Gündüzleri sahraya çıkıyor, oralarda ağlıyor, Allahü tealaya yalvarıp yakarıyordum. Bu hâl üzere, yaklaşık sekiz ay devam ettim. Bir gün Mevlana Sa'deddin, beni bu hâlde ağlarken gördü. Bana; “Çok ağla ve yalvar. Böylece Allahü tealanın rahmetine kavuşursun. Çünkü ağlayıp yalvarmak, Allahü tealanın rahmetine kavuşmakta çok tesirli ve kıymetlidir. Ben de gençlik günlerimde senin gibi çok ağlardım.” dedi. Bu sırada bana iltifat ve teveccüh ile baktı. Bunun üzerine bende, bu yolun büyüklerine bağlılık bir anda hasıl oldu.

Bundan sonra camide murakabe hâlindeydim. Gece yarısına yakın bir vakitte uyku bastırdı. Uykumu dağıtmak için kalktım. O sırada hocam Mevlana Sa'deddin'in arka tarafta beni takip ettiğini fark ettim. Hemen onun arkasına oturmak istedim. O da başını kaldırarak; “Ey Muhammed, niçin kalktın?” buyurdu. “Bende uyku hâli meydana gelmişti. Onu gidermek için kalkmıştım.” dedim. Bu sırada bana lütuf ve merhamet buyurdular. Bende büyüklerin yoluna bağlılık tamamen hasıl oldu.

Mevlana Sa'deddin Kaşgarî'nin, Allahü tealanın izniyle istediği zaman istediği kimseye, bu yolun büyüklerine bağlılığı verme gücü vardı. İstediği kimseyi, kendisinden geçirir, onu manevî âlemlere daldırırdı. Bir gün onunla beraber mescidin kapısına gelmiştim. Akşam ezanı okundu. Mescide girip akşam namazını kıldık. Namazdan sonra hatim okunacaktı. Çok kalabalık bir cemaat vardı. Her tarafta kandiller yakılmıştı. Sa'deddin Kaşgarî namazdan sonra kıbleye doğru bir köşede oturdu. Ben de arkasına bir yere oturdum. Sonra bana, yanında oturmam için işaret etti. Yerimden kalkıp yanlarına oturdum. Daha oturmadan, bir an bana baktı. O anda kendimden geçtim. Bu hâl, müezzinin yatsı ezanını okumasına kadar devam etti. Bu süre içerisinde, hiçbir şeyden haberim olmadı.

Daha bu yolun başlangıcında bulunuyordum. Camide abdest alınan yerde oturdum. Elimde de Mesnevî kitabı vardı. O sırada Mevlana Sa'deddin abdest alınan yere geldi. Bana, elimdeki kitabın ne olduğunu sordu. Mesnevî olduğunu söyleyince; “Mesnevî kitabını okumakla bu yolda ilerleme olmaz. Bu yolda çalışma ve gayret lazımdır. Ancak o zaman onun manâlarına vâkıf olabilirsin.” buyurdu. Yine bu yolda başlangıç günlerimde idim. Caminin bir kenarında, bağdaş kurmuş bir hâlde murakabede bulunuyordum. Bu sırada şöyle bir ses işittim: “Ey edepsiz! Hizmetçiler hiç sultanın huzurunda böyle mi oturur?” Bunu duyunca derhal yerimden sıçrayarak, kerpiçlerin üzerinde, iki dizim üzerinde oturdum. O zamandan beri kırk senedir, bağdaş kurarak oturmadım. Şimdi ise başka türlü oturmak bana güzel gelmiyor.

Bir gün hocam Mevlana Sa'deddin ile Şeyh Behaeddin Ömer'i ziyaret için Cigare köyüne gitmiştik. Hocam ata bindi. Ben ise peşlerinden yürüyerek gidiyordum. Yola çıkmadan evvel, evde biraz bir şeyler yemiştim. Yolda hararet bastı. Fakat edebimden, hocamdan izin isteyip de su içmeye gidemiyordum. Bu sırada Hocam bana; “Susadın mı?” diye sordu. Ben de; “Evet, şehirden ayrıldığımızdan beri bende susuzluk var.” dedim. Bunun üzerine bana; “Git bir yerden su iç gel. Çünkü senin susuzluğun bana da tesir etti.” buyurdu. Hemen bir yerde su içip geldim. Yolumuza devam ettik. Şeyh Behaeddin Ömer'in evine varınca uzakça bir köşeye oturdum. Hocamla Şeyh Behaeddin konuşmaya başladılar. Onlardan uzakça bir yerde oturduğum için ne konuştuklarını duymuyordum. Bu sırada kendi kendime; “Bana öyle oturmak yakışmaz. Şeyh Behaeddin Ömer'e doğru dönmüş olarak oturmam gerekir.” deyip onun tarafına doğru dönerek oturdum. Kalbim onun kalbiyle aynı hizaya geldi. O anda bana dönüp hocama; “Bu ne yapıyor?” diyerek tebessüm etti. Şeyh Behaeddin'in kısa süren teveccühleri ile çok faydalar hasıl oldu. Bende kıymetli hâller meydana geldi. Dört veya beş gün, büyük bir sevinç ve rahatlık meydana getiren feyiz ve bereketler birbirini takip etti.

Yine bu yolun başlangıcında iken, dergâhın şark tarafındaki salonda, kıbleye bakan kısımda oturuyordum. Bu yoldaki vazifelerimle meşgul oluyordum. Bu sırada karşımda, zayıf bedenli, uzun boylu bir karaltı göründü. Hindistan cevizi gibi küçük olan başı tavana uzanıyordu. Ağzı açık olup beyaz dişlerle doluydu. Boynu ve ayakları ince ve uzun idi. O gülerek, bana doğru yavaş yavaş geliyordu. Bazen eğiliyor, bazen doğruluyordu. Çeşitli hareketler yapıyordu. Kendi kendime; onun şeytan olduğunu, beni büyüklere bağlanmaktan, meşguliyetimden alıkoymak istediğini söylüyordum. Onun için meşguliyetim üzerine sebat edeceğim hususunda azmimi sağlamlaştırdım ve işime devam ettim. O ise çok garip ve acaib hareketler yapmak suretiyle beni meşguliyetimden vazgeçirmek istiyordu. Fakat onun beni bu meşguliyetimden vazgeçirmesi mümkün olmadı. Bana yaklaşınca daha fazla işimle meşgul oldum. İyice yanıma gelip benim vazgeçmediğimi görünce üzerime sıçrayıp omuzuma bindi ve iki ayağını sırtıma yapıştırdı. Ben yine işimle meşguldüm. Bir müddet sonra ayaklarını üzerimden çekip duman gibi havaya yükseldi. Sonra kayboldu. Ondan sonra bir daha böyle bir şey görünmedi.

“Allahü teala bu dîni, facir kimselerle de elbette kuvvetlendirir.” Hadis-i Şerif

Yine başlangıç zamanlarımda, bir gece camide bir yere dayanmış bir hâlde iken, gökyüzüne doğru baktım. Yıldızların hepsinin yere doğru yönelmiş, yağmur taneleri gibi inmeye başladıklarını gördüm. Bana doğru geliyorlardı. Bana o kadar yaklaştılar ki elimi uzatsam, elim onlara değebiliyordu. Bu sırada ben de bu hâli görmekten dolayı kendimden geçtim. Bu hâl sabaha kadar devam etti.

Camide, Mevlana Sa'deddin Kaşgarî'nin emri ve tavsiyesi üzerine daima ibadetle meşgul olurdum. Hatta geceleri de uyumazdım. Oturur, Allahü tealaya yalvarır, büyüklerin nisbetine kavuşmak için çok ağlardım. Mescitten sadece zarurî ihtiyaçlarım için çıkardım. Bir defasında bulunduğumuz belde muhasara edilmiş, şehrin kapıları kırk gün kapatıldığından, o günlerde herkes camiye dolmuştu. İbadet ve dua ile meşgul olduğumdan, durumu kimseye sormadım. Sonra bir gün, muhasara hakkında bilgi veren bir kimsenin konuşmasına şahit oldum. Ona; “Siz hangi muhasaradan bahsediyorsunuz?” diye sordum. O da bana; “Her hâlde sen muhasara sırasında burada değildin.” dedi. Ben de o zaman halkın neden mescitte toplandığını anladım.

Mescitte itikâf yapıyordum. Üç gün geçtiği hâlde bana yiyecek getiren kimse olmamıştı. Hâlsiz bir hâlde kalktım. Yiyecek bir şeyler bulmak için mescitten çıkmak istedim. Sol ayağımı mescidin dışına koymuş, sağ ayağım mescidin içinde iken; “Ekmek için bizimle beraber olmayı bırakıyor musun?” diye ilahî bir düşünce kalbime geldi. Bunun üzerine dışarı çıkardığım ayağımı tekrar içeri soktum. Elim ile yüzüme bir tokat vurdum. Tokat izi, Cuma gününe kadar yüzümden çıkmadı. Kendi kendime; “Bir daha kendime yemek aramak için asla çıkmayacağım.” dedim. Bunun üzerine bende, büyüklere kuvvetli bir bağlılık hasıl oldu. Bir ara, daha önce görmediğim ve tanımadığım birisi gelip önüme bir miktar şeker koydu. Sonra konuşmadan gitti. Vallahi o zatın konuşmadan dönmesi ve beni ibadetimden alıkoymaması, o şekeri getirmesinden daha çok sevindirdi.

Bir gün bana Mevlana Sa'deddin Kaşgarî; “Falancanın ahvali hakkında bir şey biliyor musun?” diye sordu. O şahıs, memleketinden Herat'a ilim tahsil etmek için gelmişti. Sonra Mevlana Sa'deddin'e bağlandı. Bu zat, dünya ile irtibatını tamamen kesmişti. Talebeler arasına da çok az karışırdı. Devamlı suskun ve mahzun bir hâli vardı. Hocama; “Onun hâlini bilmiyorum, fakat bildiğim bir şey varsa o da; onun daima gizli bir şeylerle meşgul olduğudur.” dedim. Bunun üzerine Mevlana Sa'deddin bana; “Ona hâlini sor, onun durumunu iyice öğren. Sana hâlini anlatıncaya kadar onu bırakma.” buyurdu. Bu emir üzerine, o şahsın yanına gittim. Ona; “Sen niçin talebelerin arasına karışmıyorsun ve dergâhta kimse girmesin diye odanın kapısını kapatıyorsun? Niçin yalnız başına oturuyorsun?” dedim. O da; “Ben fakir ve garip birisiyim. Kendimi arkadaşlar arasına karışmaya layık görmüyorum. Hem de onların vakitlerini zayi etmeyi ve onları rahatsız etmeyi istemiyorum.” dedi. Ben, hâlini tam anlatmasını, elbette onu arkadaşların arasına karışmaktan meneden bir şeyin olacağını ve bunu açıklamasını ısrarla istedim. Bu ısrarım karşısında; “Bana niçin bu kadar üsteliyorsun?” deyince ben de; “Bana bunu sormamı Mevlana Sa'deddin'in emrettiğini, hâline iyice vâkıf oluncaya kadar yanından ayrılmayacağımı söyledim.” Israrımın kendimden olmayıp hocamdan geldiğine iyice kanaat getirince ah çekerek şöyle dedi: “Bende bir zaman garip bir hâl meydana geldi. Sana ondan biraz anlatayım. Cemaatle yatsı namazını kıldıktan sonra bir süre murakabe ile oturur, bir miktar da Allahü tealanın zikri ile meşgul olurdum. Bu sırada, sonu görünmeyen bir nur beni her taraftan kuşatırdı. O nurun görünmesiyle kendimden geçerdim. Bu hâlim sabaha kadar uzardı. Gündüz ise bu hâlin lezzetine dalardım.” Ondan bu hâllerini dinleyince ona gıpta etmemden dolayı içim yanıyordu. Elimde olmayarak gözlerimden yaşlar geldi. Onun sözleri bana çok tesir etti. Oradan ayrıldım. Ertesi gün, Mevlana Sa'deddin'in onun hâlini öğrenmemi istemesi, etrafında böyle kimselerin de bulunduğunu bana bildirmek içindi.

Muhammed Rucî'nin, Abdüllatif Siyavuşanî, Şeyh Celal Vaiz Herevî, Mevlana Muhammed Salah adında halifeleri vardı.

Eserleri: Muhammed Rucî'nin sözlerini ihtiva eden bir risalesinin yazma nüshası Millet Kütüphanesi Ali Emirî Farsça No: 77'de kayıtlıdır. Bu eser Arif Nevşahî tarafından Suhanan-ı Mevlana Şemseddin Muhammed Rucî adıyla 1998'de Tahran'da basılmıştır. Ayrıca Mir'atü's-salikîn adlı yazma bir risalesi daha vardır.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları