MUHAMMED ŞERİF ARABKENDÎ

Muhammed Eşref bin Seyyid Yusuf Güneydoğuda yetişen âlimlerden
A- A+

Güneydoğuda yetişen âlimlerden. 1329 (m.1911) yılında Diyarbakır'ın Bismil ilçesine bağlı Arapkent (Bayındır) köyünde dünyaya geldi. Babası Arapkent'te medfun bulunan Seyyid Yusuf'tur. Soyu, o yöre halkı arasında meşhur **“Bubi”**ye ulaşır. **“Bubi”**nin seyyid olduğu halk arasında yaygın olarak bilinmektedir.

Babası, o daha çok küçük iken vefat etmiştir. Annesi Rabia hatun Diyarbakır'ın Bismil ilçesine bağlı Mirza Bey (Mirzabega) köyünden Seyyid Abdülkadir'in kızıdır. Şeyh Abdurrahman'ın kardeşidir. Şeyh Muhammed Sıddık Efendi'nin medfun olduğu kabristanındaki aile fertlerinin mezarları (sağda). Şeyh Muhammed Sıddık Efendi'nin kabri (solda). O da meşhur ve bilinen bir aileye mensuptur. Küçük yaşlarda babasını kaybeden Şeyh Muhammed, annesinin himayesi altında, büyük abisi Hacı Mehdi ile birlikte zor şartlarda büyümüştür. Annesi, Muhammed'i okutmak için elinden gelen çabayı harcamıştır. Çocuğunun dışarıda ve özellikle düğün yemeği yemesine müsaade etmeyip, abdestli iken pişirdiği yemekleri yedirerek büyütmüştür. Çocukluğu ve gençliği ilim tahsil etmekle geçen Şeyh Muhammed aynı zamanda tasavvuf terbiyesi de almıştır.

İlim tahsilini, çok sıkıntılı ve zor şartlar altında, değişik mekanlarda muhtelif zâtlardan almıştır. İlk tahsiline köyün imamı Molla Said'in yanında Kur'an-ı Kerim okuyarak başlamıştır. Sonraları komşu köyde bulunan Şeyh Yusuf'un yanında Molla Said'in kardeşi Molla Abdüsselam'ın gözetiminde tahsiline devam etmiştir. Bu iki kardeşin yanında, medreselerde okutulan küçük temel kitapları okumuştur. Bir süre Mardin'in Savur ilçesine bağlı Ahmedi köyüne gidip Şeyh Hamid'in torunlarından büyük âlim ve mürşid Şeyh Kemal'de tahsil görmüştür. İlim tahsiline Diyarbakır'ın Çınar ilçesine bağlı Yuvacık köyünde Molla Tahir el-Yuvacığı'nın yanında devam etmiştir. Belli zaman sonra, çeşitli vesilelerle Molla Tahir'den çok istifade ettiğini ve onu asıl hocası olarak kabul ettiğini ifade etmiştir. Hocalarından birisi de Nurşin'li Şeyh Muhammed Ziyaeddin (Hazret)'in büyük halifelerinden Şeyh Mahmud Tileyluni (Karaköylü Şeyh Mahmud)'dir. Onun yanında bir süre ilim tahsil etmiştir. Tahsiline Mardin'in Kızıltepe ilçesine bağlı Avêna köyünde, onun yanında devam etmiştir. Suriye'nin meşhur âlimlerinden Şeyh Ahmed Haznevî'nin Amud'da ikamet eden halifesi Molla Abdüllatif'in yanında da bir süre tahsil görmüştür. Güneydoğu Anadolu'da yetişen âlimlerin Muhammed Şerif Arabkendî.

Orada talimini sürdürürken, gözlerinden ve baş ağrısından çok rahatsız olmuştur. Bu hastalık neticesinde gözleri okuyamaz hâle gelen Şeyh Muhammed memleketine geri dönmek zorunda kalmıştır. Bu durum on seneden fazla devam etmiştir. Bu sürede ilim tahsilinden uzak kalmıştır. Bazı ilim dallarında usulen okunması gereken önemli kitapların bir bölümünü okuyamamıştır. Aradan geçen bu süreden sonra, bir gün misafirliğine gelen bir derviş, gözleri için bir ilaç verip kullanmasını tavsiye etmiştir. Gece o ilacı kullanınca çok şiddetli bir ağrı duyduğunu anlatan Şeyh Muhammed, bir ara “gözlerim hiç görmeyecek” hissine vardığını söylemiştir. Fakat ortalığın aydınlanmasıyla birlikte gözlerindeki rahatsızlığın iyiye doğru gittiğini fark eden Şeyh Muhammed, kullandığı ilacın bir benzerini Mardin'e ısmarlamıştır. Böylece gözleri eski sağlığına kavuşmuştur.

Baş ağrısının ise değişik bir hikayesi vardır. Günün birinde köyüne gelen kervana mensup bir adam, kendi yörelerinde, bu hastalığa “nüzul” adı verildiğini ve bunu tedavi eden bir hocanın bulunduğunu söylemesi üzerine Şeyh Muhammed, etrafındakilerin ısrarı üzerine tedavi olmuş ve baş ağrısında fark edilir bir hafifleme hissetmiştir. Harikulade zeka ve hafızası sayesinde, ilim tahsiline on sene ara verdiği hâlde, yarıda bıraktığı öğreniminde herhangi bir eksilme olmamıştır. Medresede takip edilen metoda göre okuyamadığı kitapların mukaddimesini veya başından teberrüken bir-iki ders okuyup Şeyh Ahmed Haznevî'nin büyük oğlu Şeyh Masum'dan ilim icazeti almıştır. Fevkalade bir zekaya sahip olmasının diğer bir nişanesi de hocalarının kendisinden istifade etmiş olduklarını çeşitli vesilelerle ifade etmeleridir. Hatta ilmî ıstılahların hocadan alınması gereğinden olmasaydı, hocadan okumaya ihtiyaç bile hissetmeyecekti.

Tasavvufî terbiyesini, o yörede meşhur olan Şeyh Kemal'in yanında almıştır. Ve şeyhin en çok sevdiği üç kişiden biri olmuştur. Bu müddet zarfında şeyhinden büyük bir teveccüh görmüştür. Böylece gençliği, ilim ve tasavvufla yoğrulmuştur. Yaşıtları, Şeyh Muhammed'in bazı geceleri sabahlara kadar zikirle geçirdiğini ifade etmişlerdir. Bundan dolayıdır ki, salavat getirirken Peygamber Efendimiz'i defalarca gördüğünü anlatmıştır. Şeyh Kemal vefat edene kadar onunla birlikte olmuş ve kimseye intisap etmemiştir. Yalnız Şeyh Ahmed el-Haznevî'nin meşhur teveccühünde hazır olduğu, kendisinden rivayet edilmiştir. İlim tahsili esnasında Şeyh Ahmed Haznevî'nin müritleriyle bir süre beraber olmuş, fakat ona intisap etmemiştir.

Arapkent'te imam iken, oralardan geçen bir kervan kendisine yanlarında bulunup da okuyamadıkları birkaç risaleden müteşekkil bir kitap vermişlerdi. Risaleler arasında bulunan Şeyh Sıbgatullah Arvasî'nin El-Minah adlı risalesini okuyunca çok etkilenmiştir. Bundan dolayı Nakşibendî tarikatının Seyyid Sıbgatullah'tan gelen koluna çok sempati ve iştiyak duymuştur. Bundan sonra, kendisine en yakın hissettiği, Nakşibendilerden Şeyh Ahmed Haznevî'nin büyük oğlu Şeyh Ma'sum'a intisap etmiştir. Şeyhine olan bağlılığından dolayı her türlü hizmeti yapmaktan geri durmamıştır. Hatta Şeyh Ma'sum'un yanında tasavvufî sülukuna devam ederken, sıradan bir mürid olmayıp büyük bir âlim olmasına rağmen, elleri şişip hiçbir şey tutamayacak hâle gelinceye kadar çalışmıştır. Öyle ki Şeyh Ma'sum'un Telmaruf'lu köylüleri, Şeyh Muhammed'i tanımadıklarından kendi aralarında “ne güzel hizmetçi, keşke Şeyh Efendi ona ücret verseydi de sürekli hizmet etseydi” veya “Şeyh efendinin darılmayacağını bilsek aramızda onun ücretini karşılayıp burada kalmasını sağlasaydık.” seklinde fısıldaşıyorlardı. Muhammed Şerif Arabkendî'nin evi.

Tasavvufî terbiyesini Şeyh Masum'un yanında mükemmel bir şekilde ve süluk hususunda güzel örnek olacak şekilde tamamlayıp ondan halifelik almıştır. İlimde, üstün zekası ile emsalleriyle mukayese edilemeyecek bir üstünlük elde etmiştir. Daha önce belirttiğimiz gibi, hastalığından dolayı ilim tahsiline uzun bir müddet ara vermiştir. Arapkent'e döndükten sonra sağlığı elverince ilim tedrisatına tekrar başlamıştır. Köy sakinleri su ihtiyaçlarını yağmurdan sonra sarnıçlarda biriken su ile karşılıyorlardı. Bununla beraber köylüler fakirlik ve yoksulluk içinde idiler. Bu zor şartlar içersinde elli-altmış talebeyi sürekli okutmuştur. Köylüler ona yakın talebenin ihtiyacını karşılarken Şeyh Muhammed geri kalan talebelerin tüm ihtiyacını karşılıyordu. Bütün gelirini talebelere harcıyordu. Hatta evinde de hiçbir şey kalmayınca köyünde bulunan, her türlü hizmetini yapan sırdaşı Hacı İbrahim'i çağırıp, hiç kimseye anlatmamasını da tembih ettikten sonra, çok değerli cübbesini satıp, karşılığında da buğday almasını istemiştir. Bu şekilde satın alınan buğdayla talebelerin eğitimini sürdürmüştür.

Şeyh Muhammed'in tedris hayatında buna benzer sayısız misaller mevcuttur. İki hanımı da talebelerin yemeğini ve ekmekleri pişirip ihtiyaçlarını karşılıyorlardı. Hatta su sıkıntısından dolayı Arapkent köyünden Mirzabey köyüne gitmek zorunda kalan Şeyh Muhammed ve talebeleri orada da tahsil faaliyetini aksatmadan sürdürmüşlerdir. Bu şekildeki zor şartlar altında birçok büyük âlim yetiştirmiştir.

Bunlardan bazıları şunlardır: Molla Mehmed Emin Gercüsi, Molla Nuri Haniki, Molla Muhammed Salih el-Gursi, Molla Muhammed el-Gursi, Molla Hıdır el-Gursi, Molla Rıdvan, Molla Nusrettin, Molla Celal Yıldız, Molla Burhan, Molla Selahattin, Molla Hüsnü, Molla Said, Molla Serif Eroğlu, Molla Hasan, Molla Ramazan ve daha nice talebeleri... Bu hocaların büyük çoğunluğu Şeyh Muhammed'in kendilerine gösterdiği yolda hâlen ilim tedrisatına devam etmektedirler.

Şeyh Muhammed'in tedris faaliyeti sağlık durumu elverinceye kadar devam etmiştir. Birçok hastalığa müptela olunca bedenen yorgun düşmüş ve tedris faaliyetini bırakmak zorunda kalmıştır.

Muhammed Şerif Arabkendî'nin Tekkesi.

İlimde büyük bir üstünlük sahibi idi. Hatta o yörenin âlimleri, “âlet ilmi dünyadan kalkmış olsa Şeyh Muhammed onu tekrar keşfeder” demişlerdir. Onun zeki ve başarılı talebeleri diyorlar ki: “Herhangi bir ders verdiği kitabı ya kitabın müellifi seviyesinde veya daha üstün bir şekilde biliyordu.” Ders verirken “Ben kâle yekulu ile uğraşmam. Kâle yekuluyu anlatamam” diyordu. Yani onun yanında okuyan talebenin ilmî seviyesinin olması gerekiyordu. İbare tercüme etmek yerine nüktelerin ortaya çıkarılması ve kitabın içinde geçen hilafların, âlimlerin görüşlerinin tahlili, birini tercih diğerini tenkit ederek veya ikisini de reddedip kendi görüşünü ortaya koyarak ders işliyordu. Derslere hazırlanmadığı hâlde, çok seviyeli dersler veriyordu.

Eser yazmaya gelince; “Önceki âlimler geleceğe çok şeyler bırakmışlardır. Yalnız durum ve zaman müsait olmadığından dolayı yazma imkanı bulamadık.” diye beyan ediyordu. Yalnız Keşkül'ün “El-Kafiye” lafzı üzerindeki legazını (kapalı yerleri) şerh etmiştir. Ve onun tarikat terbiyesiyle ilgili bazı sözlerini talebesi Molla Muhammed Salih el-Gursi, Eş-Şecaratü'l-Muhammediyye adı altında toplayıp derlemiştir. Ayrıca Nakşibendî tarikatının adabından küçük bir risale ve bazı tavsiyeler ve Arapça kasideler yazmıştır.

Takvası ve Allah'tan korkması tarif edilemeyecek şekildedir. Öyle ki bazı zamanlarda yemek yeme iştahı olmuyor, uykusuz kalıyordu. Hatta bazı sohbetlerinde “bizim sevgimiz, sevgi değildir, bizim korkumuz da korku değildir. Çünkü seven sevilenle buluşunca yemeği ve uykuyu unutur. Allah'tan korkan kişinin de uykusu ve iştahı kaçar” diyordu. Çok hastalıklı olduğundan dolayı bedeni çok zayıf olmasıyla beraber hiçbir zaman camide cemaatle namaz kılmayı terk etmemiştir. Camiye giderken bir iki nefes alarak istirahat edip öyle giriyordu. Aynı şekilde teheccüt namazlarını da terk etmiyordu.

Muhammed Şerif Arabkendî'nin yaşlılık hâlinde çektirdiği bir resmi.

Şeyh Ma'sum Nurşini: “Kime bakarsam onların kalbinde mal-mülk düşüncesi olduğunu görüyorum. Şeyh Muhammed'e baktığımda ise Allah'tan başka kalbinde hiçbir şey yoktur”, demiştir. Bazen zikrin etkisinden ve Allah korkusundan dolayı yanıyordu. Küçük hanımı diyordu ki; “elbisesini yıkadığımda kalbinin üstüne gelen bölümü yanıktı. Ona “elbisene ne yaptın?” dediğimde, “bana karışma, sen anlamazsın” diyordu.”

Derin bir feraset ve hikmet sahibiydi. Müridlerine baktığında yükümlü oldukları, evradları yapıp yapmadıklarını veya gevşek davrandıklarını simalarından anlıyordu. Bu durumları onların yakın arkadaşlarına anlatarak dolaylı olarak ikaz ediyordu. Şeyh Ma'sum Nurşinî kendisini ziyarete giderken hazır bulunan cemaate; “kalblerinizi kontrol edin. Şeyh Muhammed gelmiştir. O kalblerin casusudur” diye uyarıyordu. Onun hikmetli sözlerini öğrenmek isteyen varsa Eş-Şecaratü'l-Muhammediyye adlı risalesini okuyabilirler. Risalesinden birkaçı aşağıdadır:

“Haram yeme ve kötü insanlarla oturup kalkma, kalbi ifsat eden şeylerin başında gelir.”

Muhammed Şerif Arabkendî'nin Arabkent'teki Türbesinin girişi (sağda) ve kabri (solda).

“Fitne ve insanlar arasındaki geçimsizliğin nedeni kibir ve dünya sevgisidir.”

“İnsanların irşadına kendini adayan kimse, sürekli kendini kusurlu gördüğü hâlde, irşad esnasında kendi kusurlarını görmemezlikten gelmesi lazımdır.”

Sağlık durumu tedrisata müsaade etmeyince tedrisatı bırakıp irşada başlamıştır. Halk tarafından büyük bir teveccüh gördü. Özellikle o yörede bulunan hocaların çoğu müridi olmuştur. Müridlerinin çoğu âlim olduğundan dolayı bidat ve hurafelerden tarikatı muhafaza etmişlerdir. Bu sebepten çoğu insanların kalbini fethetmiştir.

Şeyh Muhammed büyük bir kabul görmüştü. Bu kabulü, yaptırdığı bir Cami inşaatı sırasında müşahede edilmiştir. Batman'da bir cami yapmaya teşebbüs etti. Cami için hiç kimseden yardım talep etmedi. Ve yardım talep edilmesini yasakladı. Buna rağmen bu büyük inşaat külliyesiyle beraber ilk kazmayı vurup tavana ulaşana kadar, halk, zengin-fakir demeden cami inşaatında çalışıp ve yardımda yarışarak 17 günde tavana kadar tamamlandı. Bu inşaat bu duruma gelene kadar, sadece 8 yevmiyelik isçi parası verilmiştir. Bu vesileyle tarihi bir hadise gerçekleşmiştir.

Diğer bir misal ise Bismil-Arabkent arasını bağlayan yolun 6-7 km'lik bölümün kazma, kürekle, onun talimatıyla 4 günde halk tarafından şose yol tamamlanmıştır. Bu ve benzeri hizmetlerin yanında yörede kan davalarının ve arazi anlaşmazlıklarının birçoğunun barışını sağlamıştır. Yörede barışmayan nice aileleri barıştırmıştır. Ve bu durum vefatına kadar devam etmiştir.

Hastalığından dolayı tedavi için Ankara'ya gitmişti. Fakat İbn-i Sina hastanesinde Çarşamba günü 1407 (m. 1 Nisan 1987)'de, sabah 09.00 civarında, Hakk'ın rahmetine kavuştu. Cenazesi Ankara'dan Arapkent'e getirildi ve on binlerce kişiden oluşan bir kalabalık tarafından defnedildi. O gün, cenaze hava limanından alınana kadar Diyarbakır'da trafik durmuştu. Yaşı 76 idi. Ama onu görenler hastalığından dolayı 80'den fazla sanıyorlardı. İki evli ve her iki hanımının da çocukları olmamıştı. Birisi dayısı Şeyh Abdurrahman Mirzabeki'nin kızı, diğeri de Mir Osman Arabkendî'nin kızıdır.

Kendi dedelerinden şeyhlik yapanı işitilmemiştir. Ancak Şeyh Muhammed-i Bagasî'nin türbesi ziyaret edilmektedir. Ancak Şeyhlik yapıp yapmadığı hususunda kesin bir bilgi yoktur. Said Muhammed Naci, Molla Mehmed Emin-i Gercüşi, Molla Bekir el-Hasbinasi, Molla Abdülhalim el-Hesteriki, Molla Nasruddin, Molla Reşad, Molla Muhammed; Molla Muhammed Salih el-Gursi, Molla Ahmed Halili, Molla Sabri, Molla Rıdvan, Molla İbrahim Kerhi ve Molla Hıdır; talebelerinden bazılarıdır.

Şeyh Muhammed, Kasım aylarının soğuk günlerinden birinde, hac yolculuğu sırasında, Kızıltepe'de halifesi Molla Salih'in babası Molla Ahmed el-Gursi'nin evine misafir olmuştu. Evi o sıralarda satın aldığından, sobayı henüz kuramayan Molla Ahmed, Şeyh Efendi evine misafir olduktan sonra sobayı kurar. Şeyh Muhammed misafir kaldığı müddet içerinde soba gayet güzel bir şekilde tutuşur ve yanar.

Şeyh Efendi ayrıldıktan sonra ortalığı duman kaplar soba yanmaz. Hayrete düsen Molla Ahmed, oğlu Beşir'e dama çıkıp bacaya bakmasını ister. Dama çıkan Beşir, henüz yeni olan evin baca deliğinin açılmadığını görünce hayret içersinde durumu babasına anlatır. Baba, çocuklar ve misafirler hadiseye bizzat tanık olmak için dama çıktıklarında aynı manzarayla karşılaşırlar ve tamamen kapalı olan bacayı açarlar. Molla Ahmed sobanın, Şeyh Muhammed'in himmetiyle yandığını anlar ve bunu defalarca anlatır. Molla Salih Efendi, bizzat kendisinin dama çıkıp baca deliğinin üzerinde bir karış toprak bulunduğunu ve toprağın altında ayrıca teneke ile kapatıldığına bizzat şahit olduğunu ifade etmiştir.

İnsanlara, hatta hayvanlara karşı son derece şefkatli idi. Yanına gelen misafirlerin durumunu sorar, fakir bildiği insanlara imkanları ölçüsünde yardım ederdi. Gelen-giden misafirleri için bizzat minibüs şoförleri ile pazarlık yapardı. Fazla ücret aldıklarında, memnun olmadığını ifade ediyordu. Fakirlerin ve özellikle talebelerin yol parasını kendisi veriyordu. Gelecek misafirlerini çok kıt imkanlarına rağmen en güzel şekilde ağırlamaya gayret sarf ediyordu.

Hayvanların yem ve barınma durumlarını takip ediyordu. Hatta hayvanların su ihtiyacı için kendisi kazma ve kürekle küçük göletler yapıyor ve hayvanların su içmesini sağlıyordu.

Kendi ifadesiyle; “kurtuluşu hiçbir amelimde görmüyorum”“arkadaşlarıma yaptığım hizmetleri hiçbir minnetini kalbimden geçirmiyorum, keşke onlar lehimize ve aleyhimize olmasalar bize yeterli olur”diyordu. Ve şunu ekliyordu: “Ancak evlatlarına şefkatli davranıp tehlikelerden koruyan bir anne gibi, şefkatimiz ve onlara samimi nasihatimiz hariç. Biz, bunların kurtuluşumuza sebep olacağını düşünüyor ve arkadaşlara bununla minnet ediyoruz. Hatta onların aleyhlerine delil olacağından korkuyoruz”.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları