MUHAMMED SA'İD

Muhammed Sa'id bin Ahmed bin Abdülehad İslam âlimlerinin önderi, göz bebeği, velilerin baş tacı, ariflerin ışığı, tasavvuf bilgilerinin mütehassısı ve İslam'ın bekçisi olan İmam-ı Rabbanî Müceddid-i elf-i sanî Ahmed-i Farukî Serhendî hazretlerinin ikinci oğlu.
A- A+

İslam âlimlerinin önderi, göz bebeği, velilerin baş tacı, ariflerin ışığı, tasavvuf bilgilerinin mütehassısı ve İslam'ın bekçisi olan İmam-ı Rabbanî Müceddid-i elf-i sanî Ahmed-i Farukî Serhendî hazretlerinin ikinci oğlu.

Babası gibi büyük âlim ve velî idi. 1005 (m. 1596) senesinin Şaban ayında doğdu. Ahlâkının güzelliği, faziletlerinin çokluğu, güler yüzü, yumuşak sözü, işlerinin hâlis olması ile ziynetlenmişti. Tahsilini genç yaşında bitirdi. Fen ve din ilimlerinde mütehassıs oldu. Babasının gayretli çalışmaları, yardımları sayesinde, büyüklerin sevgisine ve yüksek hâllere kavuştu. Onyedi yaşında manevî kemalata vasıl oldu. Birçok kıymetli kitaplara ta'likler ve haşiyeler yaptı. Mişkatü'l-Mesabih'e ta'likleri çok kıymetlidir. Namazda otururken parmak kaldırmamak hususunda Hanefî mezhebine göre yazdığı risalesi şaheserdir. Bu eserinde parmak kaldırmamanın daha iyi olduğunu isbat etmiştir. Yüksek pederinin garip sırlarına, acaib marifetlerine mahrem idi. Mektubat-ı Sa'idiyye kitabında yüz mektup vardır. 1070 (m. 1660) senesinin Cemaziyelahir ayının yirmiyedinci günü Serhend'de vefat etti. Kabri, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin yanındadır.

Babası İmam-ı Rabbanî hazretleri buyurdu ki: “Muhammed Sa'id, beş yaşında iken ağır bir hastalığa tutulmuştu. Bu hastalığın şiddetli zamanında, kendisine; “Ne istersin?” diye sorulduğunda; “Hazreti Hace'yi isterim.” dedi. (Babası, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin yüksek hocası Bakî-Billah'ı kastetmişti.) Bu durumu Bakî-Billah hazretlerine arz edilince şöyle buyurdu: “Muhammed Sa'id'in hatırı sayılır. Bir söz söyledi ve gaybî olarak bizden nisbet aldı.” Beyt: “Beşikte iken konuşur ceddi marifetinden, Sa'id olan bilinir hakkındaki hadisten.”

Muhammed Sa'id hazretlerinin ve ağabeyi Muhammed Sadık hazretlerinin babaları İmam-ı Rabbanî hazretleri ile birlikteki kabirleri. Sağ baştaki kabir Muhammed Said hazretlerinindir. Sol baştaki İmam-ı Rabbanî hazretlerinindir. Muhammed Sa'id hazretlerinin mezar kitabesi. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Sa'id, annesi karnında said (Cennetlik) olandır.”

Hace Bakî-Billah hazretleri, İmam-ı Rabbanî'ye yazdığı mektupların bazılarında, bu oğullarını şefkat ve merhamet ile anıp dua ederdi. Sevdiklerinden birine, Hazreti İmam'ın methi hakkında yazdığı bir mektupta şöyle yazıyordu: “Daha küçük olan Ahmed'in çocukları, hepsi Esrar-ı İlahî'dir. Şaşılacak, inanılmayacak kabiliyetleri, istidatları vardır. Kısaca şecereyi tayyibedirler. Allahü Teâlâ onları en güzel şekilde yarattı.” Hazreti Hace Bakî Muhammed Sa'id hazretlerinin kabrinin bulunduğu İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Türbe ve Dergahı. Billah'ın bu şerefli sözleri, bütün oğullarının istidat ve kabiliyetlerinin, yaratılışlarının yüksek olduğunu gösteriyor, yüksek derecelere kavuştuklarını haber veriyordu.

Bu Mahdumzade de büyüyünce zahirî ilmin tahsili ile meşgul oldu. İlminin bir kısmını, Hazreti İmam'ın huzurunda elde etti. Bir kısmını da ağabeyinin yanında kazandı. Bazı ilimleri de Şeyh Tahir-i Lahorî'nin yanında ikmal eyledi. Aklî ve naklî bütün ilimlerde tam bir maharet elde etti. Bu tahsil esnasında yüksek babalarının tasarruf ve bereketli teveccühleriyle bu büyük yola bağlılığı kuvvetlendi ve yüksek hâllere kavuştu. Bütün bu zahirî olgunlukları ve manevî terakkileri onyedi yaşında ikmal edip bitirmişti. O zamandan beri aklî ve naklî ince ilimlerde maharet, metanet, tahkik ve tetkik sahibi olup daima ders okutur, bazı kıymetli kitaplara ilaveler ve haşiyeler yapardı.

Bunlardan biri Mişkatü'l-Mesabih'e yaptığı ilavelerdir. Hanefî mezhebi imamlarından alınan sağlam hadisleri açık delillerle, doğru şahitlerle, en kıymetli kitaplardan alıp buraya yazmıştır. Okuyan âlimler çok beğendiler. Onu methedip çok dua eylediler. Hayalî haşiyesi üzerine de haşiyesi vardır. Bu eseri de çok sağlamdır. Hatta bunda sırf kendine mahsus sözleri de vardır. Zamanının âlimleri bu eseri okuyunca Muhammed Sa'id hazretlerinin son derece ince ilimlere sahip olduğunu kabul etmişlerdir.

Münazarada, bütün Hindistan âlimlerini susturacak ayrı bir meziyeti vardı. Muhammed Haşim-i Keşmî bu hususta şöyle anlattı: “Birgün bu fakir de yanlarında idim. Âlimlerden biri kendilerinden usul-i fıkha dair çok zor bir mesele sordu. Bu soruyu, gayet açık ve geniş olarak cevaplandırdı. O âlim kulağıma eğilip; “Bu Mahdumzade'nin, ilimde bir eşi yoktur. Biliyor musun?” dedi.”

Yine bir gece, zamanın büyüklerinden biri büyük bir meclis hazırladı. O memleketin âlimlerini, meşayıhını ve ileri gelenlerini de davet ettiler. O mecliste tazim secdesi ve ibadetteki secdeler hakkında çok derin ilimler ortaya döküldü. Hazreti Mahdumzade Muhammed Sa'id, aziz kardeşi Muhammed Ma'sum ile beraber bir tarafta idi. Âlimlerin büyüklerinden kalabalık bir grup bir tarafta idiler. Her ilimde sözü en yüksek dereceye getiriyorlardı. Mecliste olanlar bunların kim olduklarını bilmek için kalkıp yanlarına gelip bunları seyrediyorlardı. Bu iki kardeşi tanımadıklarından, bu azizlerin kim olduklarını soruyorlardı. Hazreti İmam'ın oğulları olduklarını öğrenince: “Bu velayet sedefinden niçin böyle hidayet incileri zuhura gelmesin?”dediler.

Yine bu Mahdumzade, teşehhüdde parmak kaldırmamak hakkında Hanefî mezhebine göre bir risale yazıp buyurdular ki: “Evla olan, parmak kaldırmamaktır.” Parmak kaldırılmasının gerekli olduğunu iddia eden âlimler, risaledeki cevaplar karşısında şaşırıp kaldılar.

Haşim-i Keşmî anlattı: “Birgün Hazreti İmam bu iki kardeşin zahirî ve batınî ilimlere sahip olmaları hakkında bu fakire şöyle buyurdular: “Oğlum Muhammed Sadık, vefat edince kendi kendime; “Zahir ilimlerde bu kadar faziletli, kalb hâllerinde bu kadar yüksek oğlu nerede bulurum?” dedim. Allahü Teâlâ ihsan ederek, bu mübarek kardeşini, yüksek ağabeyinin vekili eyledi. Bu ihsanından dolayı Allahü Teâlâya hamd-ü senalar olsun.”

Zamanın âlimlerinden Asaf-ı Cahî, aklî ilimlerde derin bilgi sahibi olup cevaplandıramadığı bazı meseleleri Muhammed Sa'id'e arz ederdi.

Allahü Teâlâ’nın yardımıyla, anında en güzel cevapları alır içi rahatlardı. Asaf-ı Cahî zaman zaman Sultan Şah Cihan'ın huzuruna gider, Muhammed Sa'id hazretlerini methedip; “Şeyh Muhammed Sa'id, Müceddid-i elf-i sanî'nin oğludur. İlimde babası ile beraberdir.” derdi. Muhammed Sa'id ne zaman sultanın huzurunda bulunsa, padişah, ondan başkasına dinî sual sormazdı. Hâlbuki padişahın meclisinde her zaman yüksek âlimler bulunurdu.

Muhammed Sa'id hazretleri kalb ilimlerini de zahir ilimler gibi yüksek babasının sohbetinden elde etti. Kemal derecesine kavuşup bu büyükler yolunda talipleri yetiştirmek için babalarından hilafet ve icazet aldı. Talebelerin yetişmesi ve terbiyesi ile meşgul oldu. Hatta babaları, ömürlerinin sonuna doğru talebeler ile meşgul olmaktan el çekip bunları bu oğlu ve diğer oğlu Hace Muhammed Ma'sum hazretlerine havale ettiler. İmam-ı Rabbanî hazretleri, fıkıh bilgileri üzerinde bir meseleyi araştırmak isteyince bu oğlundan sorardı. Verdiği doğru ve sağlam cevaplardan çok hoşlanırdı. Ona dua ederdi. Bu iki oğlu hakkında; “Her kutbun iki imamı olur. Siz ikiniz de imamsınız.” buyurdular.

Yine babası İmam-ı Rabbanî hazretleri, onun hakkında şöyle buyurmuştur: “Muhammed Sa'id, ulema-i rasihînden, derin âlimlerin önde gelenlerindendir. Allahü Teâlâ’nın halilidir (dostudur). O'nun rahmet hazinesidir. Yarın kıyamet günü rahmet hazinelerinin taksimi ona verilir. Şefaat makamından büyük payı vardır. Tasavvuf yolunda yükselirken ve inerken, kavuştuğum her makamda Muhammed Sa'id yanımda idi. Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin makamına geldiğimde gördüm ki Muhammed Sa'id benimle beraberdir.”

Yine buyurdu ki: “İkinizi de (Muhammed Ma'sum ile) Velayet-i Ahmedî makamında buluyorum. Keşif ve müşahede hâlinde gördüm ki kıyamet kopmuş, Arasat meydanında toplanmışız. Ardımda eshabımla sırat üzerindeyiz. Gördüm ki Muhammed Sa'id önümüzden hızlı hızlı gidiyor. Defteri de sağ elindedir. Böylece Cennet'in kapısına kadar geldik.”

CİNLER

Hazreti Mahdum Muhammed Sa'id buyurdu ki: “Veba günlerinde babama büyük musibetlerin vaki' olduğu sıralarda, yani, üç gün içinde ağabeyim Hace Muhammed Sadık, kardeşlerimden Muhammed Ferruh, Muhammed İsa ve daha başka yakınları ile vefat ettiklerinde, ben de ağır hastalanmıştım. Neredeyse ümit kesilmişti. Hazreti İmam çok üzüldüler. Bu sırada bir gece Hak Teâlâ tarafından kendisine öyle hususî tecelliler ve zuhurlar oldu ki bunların bu musibetleri unutturan ilahî teselli ve müjdeler oldukları bildirildi.” Hazreti İmam buyurdular ki: “Rabbimin bu lütuf ve ihsanları arasında iken manevî bir emir geldi ki: “Muhammed Sa'id ile Muhammed Ma'sum'u getirin!” Getirdiler, ikisini de dizlerime oturttular. Her ikisini de yaşlanmış ve sakalları ağarmış gördüm. Bana şöyle buyuruldu ki; “Bu iki oğlunu sana bağışladım. Çok yaşayacaklardır.” Hazreti İmam, Hak Teâlâ’nın bu lütfundan çok memnun olup kalktılar ve müjde verdiler. Halbuki bu iki oğulları henüz yirmi yaşına gelmemişlerdi.

Haşim-i Keşmî anlattı: “Hazreti Mahdumzade Muhammed Sa'id bu fakire anlattı: “Bir gece kendi evimde, pencereleri içeriden kapatıp uyuyordum. Gecenin bir kısmı geçmişti ki bir kimse kuvvetle kapıya vurdu. “Acaba bu saatte kimdir?” diye hayret ettim. Her ne kadar; “Kim var orada?” deyip bağırdıysam da cevap vermedi. Kapının yanına gelip kapıyı açmak istedim. O kimse kapıyı kendi tarafına çekti. Ben de bana doğru çektim. Bu esnada Hazreti İmam'ın sesini duydum. Bana; “Muhammed Sa'id hazır ol!” buyurdular. Onların sesi gelir gelmez, o kapıda olan kayboldu. Daha sonra babamın huzuruna gidince daha ben hadiseyi anlatmadan; “Bu gece senin evine cin girip sana eziyet vermek istedi. Bunu fark ettim, bağırdım ve onu kovdum.” buyurdular.”

Buna temasla, Hazreti İmam'ın yüksek talebelerinden bir kısmı, onların mübarek dillerinden naklederek şöyle anlattılar: “Bir gece evimde, uyumak için yattım. Tam uykuya dalarken, bir cinin bana tesir ve tasarruf etmek istediğini anladım. “Lâ havle ve lâ kuvvete illa billah...” mübarek kelimesini okudum. Bu kelime ağzımdan çıkar çıkmaz meleklerin gelip o cini parça parça ettiklerini, yanında olanları etrafımdan kovduklarını ve filan yere götürdüklerini gördüm.” Bu hadiseyi anlatan; “Aynı gün o yerden cinlerin musibetine uğrayan bir şahıs getirdiler.” dedi.

Muhammed Sa'id buyurdu ki: “Yüksek babam vefatından iki ay kadar önce buyurdular ki: “Çok derin sırlar bildiriliyor. Onları kime anlatayım. Siz her zaman burada olmuyorsunuz.” O günden itibaren dışarıdaki dersi bırakıp devamlı sohbet ve hizmetlerinde bulundum. Kimseden duyulmayan o sırları ve keşifleri dinler oldum. O günlerde bu cinsten olan ihsan ve ikramlar öncekilere kıyasla çok daha fazlaydı. Bunlar gizli olup açıklamaya gelmez.”

Yüksek babamın son hastalıklarında, imameti bana verdikleri zaman, namazda imam olmam sebebiyle, babama ihsan edilen ve örtülmesi lazım olan sırlar bana da akmaya başladı. Yüksek babam buyurdular ki: “Muhammed Sa'id! Bütün bunlar senin imam olman ve namazda öne geçmenin bereketleridir. Senin bu yüksek ihsanlardan ve derin sırlardan nasibin ve payın tamdır.”

Hazreti İmam'ın bu iki oğluna, ihsan, merhamet ve muhabbet nazarları son derece idi. Tenhada ve kalabalıkta sırdaşı, hakikat ve mahrem bilgilerinde muhatabı idiler. Dünya işlerinde eminleri, müşavirleri ve mutlak vekilleri, ibadet ve taatlerinde en iyi hizmet edicileri hep bunlardı. Dünya ve ahiret hususunda büyük yardımcısı Muhammed Sa'id hazretleri idi.

Muhammed Sa'id hazretleri saniyesini bile boşa geçirmez, bir günde yapacağı işleri önceden planlardı. Vakitlerini şöyle taksim etmişti: Sabah namazını kılar, ardından o vakitte okunacak ve yapılacak dua ve vazifeleri okurdu. Sonra Allahü Teâlâ’yı kalbinden zikrederdi. İşrak vakti gelince işrak namazını kılardı. Sıcak zamanlarda, gecenin uykusuzluğunu gidermek için iki üç saat istirahat eder. Sonra kalkar, abdest alır, talebeye ders verir, öğleye kadar devam ederdi. Öğle namazını vaktin evvelinde eda eder, sonra hafızdan Kur'an-ı Kerim dinlerdi. Bitirdikten sonra kendisi Kur'an-ı Kerim okurdu. Bazen de öğle namazından önce Kur'an-ı Kerim okur, öğleden sonra ders ile meşgul olup ikindiye kadar devam ederdi. Sonra yeniden abdest alıp ikindiyi kılar ve ardından vaaz ederdi. Bazen ikindiyi kıldıktan sonra hususî odasına gider, akşama kadar orada kalır, akşam olunca namaz için çıkar, akşam namazını vaktin evvelinde kılardı. Sonra akşam vazifelerini okur, evvabin namazını kılardı. Bu namazda uzun sureler okurdu. İmam-ı A'zam hazretlerinin mezhebine göre yatsı vakti girince yani ufukta beyazlık kaybolunca namazını kılıp odalarına giderdi. Soğuk mevsimlerde gecenin üçte birine kadar yatsı namazını geciktirip öyle kılardı. Gecenin sonuna doğru teheccüde kalkardı, namazda uzun sureler okurdu. Çoğu zaman teheccüd namazının abdesti ile sabah namazını kılardı. Her vakitte okunması bildirilen duaları okur, ayrıca vakit belirtilmemiş duaları da okurdu. Bunlarla birlikte her gün beş bin kelime-i tayyibe okurdu. Bu kadar devamlı taat, vakitleri gözetip değerlendirme ve ibadet, insan gücünün dışında idi. Buna rağmen, talebenin yetiştirilmesinde, eshabıyla sohbetinde, eksiklik ve kusur etmezdi. Hak taliplerine feyiz saçar, onları ilerletir, yüksek makamlara kavuştururdu. Bu yolun talipleri çok uzak memleketlerden huzuruna gelir, yüksek makamlara kavuşurlardı.

Eserlerine gelince: Hakikatler ve marifetler denizi olan pek kıymetli bir Mektubat'ı vardır. İçinde yüz mektup vardır. Bu kitap mübarek kalbine akıtılmış olan ince ve gizli ilimlerle doludur. Bu eseri 1965'te Lahor'da basılmıştır. Bu eserinde buyurdu ki: “İhsanları bol olan Allahü Teâlâ, kendi cezbe kementleri ile bizi bizden kurtarıp kendi hakikatine kavuştursun. Her biri yüksek zatına perde olan çeşitli bağlardan ve alâkalardan alıp darlıkta ve genişlikte, zenginlikte ve fakirlikte, hastalıkta ve afiyette hep kendisiyle bulundursun.”

Muhammed Sa'id hazretleri ayrıca Mişkatü'l-mesabih'e haşiye yazmıştır. “Seyr ve sülukten, yani büyükler yoluna girip ilerlemekten maksat, kulluk vazifelerini yapacak hâle gelmek, nefsini hakkıyla tanımak, kendinin muhtaç olduğunu ve sahibine ihtiyacını bilmek, bu vesile ile de Rabbini tanımaktır.”

“Yeni evlendiğim zamanlardı. Yüksek babam ve mürşidim bana buyurdular ki: “Bu evlilikten çocukların olacak. Ama birincisi erkek olup dört yaşına varmadan ölecek.” Gerçekten buyurdukları gibi oldu. O evlilikten beş çocuğum oldu. Birincisi erkek olup dört yaşına varmadan vefat etti.”

Sır mahremlerinden çok güvenilir biri anlattı: Bir defa Muhammed Sa'id hazretleri hastalandı. Hastalığı uzadıkça ağırlaştı. Zayıfladı, bitkin hâle geldi. Tabipler çare bulamadılar. Bir gün Hazreti İmam yolda bir kağıt gördü, eğilip aldı. Üzerinde, Allah ism-i şerifi yazılıydı. Onu öpüp temiz bir yere koydular. Bunun üzerine Allahü Teâlâ tarafından kendilerine; “Bizim ismimizi yücelttiğin için oğlunu sana bağışladık ve hastalığını sıhhate çevirdik.” diye ilham edildi ve kısa zamanda o hastalıktan iyileşti.

Hace Muhammed Sa'id'in, makam, keramet ve harikulade hâlleri sayılamayacak kadar çoktur. Kalblerden geçenleri bilmede, kabir hâllerini keşifte ayrı bir hususiyeti vardı. Bir mesele hakkında bir şey söylese, Allahü Teâlâ onun hatırı için o işi söylediği gibi yaratırdı.

Hadaratü'l-Kuds müellifi Bedreddin Serhendî hazretleri anlatır: “Geniş bir ova gördüm. Velîler, salihler ve diğer insanlar oraya toplanmıştı. Hace Muhammed Sa'id bir taht üzerinde oturuyor ve bütün bu kalabalık, ona yüz dönmüş onu dinliyordu. Bu kalabalığın imamı, büyüğü ve rehberi o idi.”

Hazreti Muhammed Sa'id'in bağlılarından olan Vezir Han'ın hamile olan hanımı, kendisine bir mektup yazıp; “Hak tealanın bana bir erkek evlat vermesi için teveccüh buyurun.” dedi. Hazreti Muhammed Sa'id dua etti ve cevabında o hanıma; “Rahat olun, Allahü Teâlâ en yakın zamanda sana bir erkek evlat verecektir.” diye yazdı. O hanım doğum yapınca bir oğlu dünyaya geldi.

Bir kimsenin oğlu ölmek üzereydi. Oğlunu çok sevdiği için vefatının biraz daha gecikmesini arzu ediyordu. Bu sebeple ağlayarak Muhammed Sa'id hazretlerinin huzuruna geldi ve; “Ey İmam hazretleri! Allahü TeâlâHazreti İsa Aleyhisselam'a ölüleri diriltme mucizesini ihsan etti. Siz de Peygamberlerin aleyhimüsselam vârislerisiniz. Oğlum şu anda ölmek üzeredir. Hâline bir teveccüh buyurmanızı istirham ediyorum.” diye yalvardı. Muhammed Sa'id bir müddet cevap vermedi, murakabe ettikten sonra başlarını kaldırıp; “Oğlunun canı geri geldi, dirildi ve sağlamlaştı.” buyurdular. O kimse sevinerek evine koştu. Evde yerinden kalkamayan, konuşamayan, sekerat-ı mevt hâlindeki oğlunu, iyileşmiş bir hâlde buldu.

İmam-ı Rabbanî hazretlerinin oğullarına yazdığı bir mektup aşağıdadır:

“Allahü Teâlâya hamd olsun. Resulüne salat ve selam olsun. Kıymetli oğullarım! Siz ne kadar, bizim sohbetimizi istiyorsanız, ben de o kadar sizi görmek, sizinle konuşmak istiyorum. Fakat ne yapalım ki bütün arzular ele geçmiyor. Mısra: “Rüzgâr, ekseriya geminin istemediği taraftan eser.” Bu asker arasında, isteksiz ve rağbetsiz kalmamda büyük faydalar görüyorum. Burada bir saat kalmayı, başka yerlerde birçok saat kalmaktan daha iyi buluyorum. Burada öyle şeyler ele geçiyor ki başka yerlerde bunun zerresine kavuşacağımı zannetmiyorum. Buranın marifetlerinin yüksekliği başka, hâlleri ve makamları ayrıdır. Sultanın buradan ayrılmama mâni olmasında, yüksek bir kemal kapısı ve hakiki sahibimiz olan Allahü Teâlânın rızasını buluyorum. Kendi saadetimi bu hapiste düşünüyorum. Bilhassa bu karışık günlerde, acaib muameleler ve bu tefrika ve fitne zamanlarında çok garip güzellikler görüyorum. Fakat bu şaşılacak yeni ve taze nimetlerin gün be gün akıp gelmesi karşısında oğullarımı düşünüyorum. Onlardan uzak kaldığım, onların yanında olamadığım için kalbim yanıyor, ciğerim kavruluyor. Benim istememin, sizin isteğinizden daha fazla olduğunu zannederim. Meşhur sözdür ki: “Babanın oğlunu istediği kadar oğul babayı istemez.” Her ne kadar asalet ve füru olmak, bunun aksi ise de bu böyledir.”

Muhammed Haşim-i Keşmî anlattı: “Bir başka vakit, halvette iken İmam-ı Rabbanî hazretleri bu fakire; “Çok daha yaşayacağımı zannetmiyorum. Bu dünyadan göç yakın görünüyor. Muhammed Sa'id'in bu mesnette yerimde oturmasını istiyorum.” buyurdular. Bu fakir, onların bu sözlerini oğullarına söyledim. Tam bir tevazu ile; “Benim gibi bir kabiliyetsiz, böyle şeylere kendimi hiçbir zaman layık görmüyorum. Hazreti İmam her nereye gitse, kardeşim Muhammed Ma'sum'u, kendi yerine oturturlar, bana ise ona hizmet ve uymayı emir buyururd تھے۔ Eğer bu ümit, babamın yüksek hatırına gelmeseydi böyle buyurmazlardı. Ben şehrin dışında bulunan yüksek dedemin mezarının başında bir hücreye çekilir (yani vefat edersem), bu mesnedi, o gözlerimin nuru Muhammed Ma'sum'a havale ederim.” buyurdular. Bu sözleri Muhammed Ma'sum'a arz ettim. O da ağladı ve şöyle buyurdu: “Aziz kardeşim Muhammed Sa'id beni kendi hizmetine layık görmüyor. Hâllerin doğruluğuna, ihtiyatlı olmaya, melek ahlâklı olmaya, ilmin kuvvetine ve buna benzer şeylere bakıyorum. Kendimi onların en aşağı talebesi buluyorum. Kendi saadetimi onlara hizmette görüyorum.” Bu fakir bu hadiseyi, halvette iken Hazreti İmam'a arz ettim. Çok hoşlarına gitti ve gözleri yaşardı. Bu fakire; “Görüyor musun, bu iki kardeş arasında nasıl muhabbet ve bağlılık var?” buyurdular. Onlara dualar eylediler. Allah kabul eylesin.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları