Muhyiddin-i Arabî, Şeceretü'l-Kevn isimli risalesinde buyuruyor ki: “İbn-i Abbas'tan nakledilen hadis-i şerifi, Muaz bin Cebel şöyle rivayet etti: “Birgün Resulullah Efendimiz ile birlikte, Ensar'dan birinin evinde toplanmıştık. Cemaat hâlinde otururken kapı vurularak bir ses; “Ey ev sahibi! İçeridekiler! İçeri girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim ve görülecek bir işim var.” dedi. Bunun üzerine herkes, Resulullah'ın mübarek yüzüne bakmaya başladı. Resulullah Efendimiz duruma vâkıf oldu ve buyurdu ki: “Bu seslenen kimdir, bilir misiniz?” Biz hep birden; “Allahü Teâlâ'nın Resulü daha iyi bilir.” dedik. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; “O, la'in İblis'tir. Allah'ın laneti onun üzerine olsun.” buyurdu. Bunun üzerine hemen Hazreti Ömer, “Ya Resulallah! İzin veriniz onu öldüreyim.” dedi. Peygamber Efendimiz, bu izni vermeyip buyurdular ki: “Dur, ya Ömer! Bilmiyor musun ki, ona belli bir zamana kadar mühlet verilmiştir, öldürmeyi bırak.” Sonra şöyle buyurdu: “Kapıyı ona açın gelsin. O buraya gelmek için izin almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz!” Kapıyı ona açtılar, içeri ihtiyar bir kimse girdi. Gözü şaşı idi. Köse olan çenesinde, altı veya yedi kadar kıl sallanıyordu. At kılı gibiydi. Gözleri yukarı doğru açılmıştı. Dudakları, bir manda dudağına benziyordu. Sonra şöyle selam verdi: “Selam sana Ya Muhammed! Selam size ey cemaat-ı Müslimîn!” Onun bu selamına Resulullah Efendimiz şöyle mukabele buyurdular: “Selam Allah'ındır ya la'in! Bir iş için geldiğini duydum. Nedir o iş?” Şeytan şöyle anlattı: “Benim buraya gelişim, kendi arzumla değildir. Mecbur kaldığım için geldim.” Resulullah Efendimiz; “Nedir o mecburiyet?” diye sordular. Şeytan; “İzzet sahibi olan Allah'ın katından bana bir melek gelip dedi ki: “Allahü Teâlâ sana emrediyor. Zelil bir hâlde tevazu ile habibim Muhammed'in huzuruna gideceksin. Âdemoğullarını nasıl aldattığını, O'na bir bir anlatacaksın. Sonra O, sana ne sorarsa, doğrusunu söyleyeceksin. Söylediklerine bir yalan katarak doğruyu söylemezsen, seni kül ederim. Rüzgâr savurur. Düşmanlarının önünde seni rüsva ederim.” İblis devam ederek; “Ya Muhammed! İşte sana bunun için geldim, istediğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem, düşmanlarım benimle eğlenecek. Muhakkak olan şudur ki, düşmanlarımın eğlencesi olmaktan bana daha ağır ve zor gelen bir şey yoktur.” dedi.
MÜMİNLERE VASİYETİMDİR!
Muhyiddin-i Arabî hazretleri vasiyetinde buyuruyor ki: “Ey nefsinin kurtuluşunu isteyen kimse. Her şeyden önce sana lazım olan, sana kendi ayıp ve kusurlarını gösterecek, seni nefsine itaatten kurtaracak bir üstattır. Şayet böyle bir zatı aramak için uzak memleketlere gideceksen, sana bazı nasihatlarda bulunayım. O zatı bulduğun zaman, onun huzurunda, yıkayıcının elindeki meyyit, (ölü) gibi ol. (Çünkü meyyit, yıkayıcının iradesine göre hareket eder. Yıkayıcı onu istediği tarafa çevirir. Meyyit, yıkayıcıya asla itiraz etmez.) Sakın hatırına o zata karşı itiraz gelmesin. Hâlini ondan gizleme ve onun yerine oturma. Elbisesini giyme. Onun huzurunda, kölenin, efendisinin huzurunda oturuşu gibi otur. Sana emrettiği şeyi yap. Sana emrettiği şeyi iyice anla ve iyi öğrenmeden o işin peşinde koşma. Ona bir rüyanı veya başka bir hâlini arz ettiğin zaman, ona cevabını sorma, ona düşman olandan Allah için uzak dur. O düşman ile beraber olma. Arkadaşlık etme. Hocanı seveni sev ve ona yardımcı ol. O zata hiçbir işinde itiraz etme. “Bunu niçin böyle yaptın?” deme. Sana ne iş vermişse onu yap. Edep üzere otur. O zatın, senin oturuşundan haberdar olduğunu unutma. Edebi asla terk etme. Yolda giderken onun önünde yürüme. Devamlı ona bakma. Çünkü böyle yapmak, hayâyı azaltır, ona karşı hürmeti kalbden çıkarır. Ona olan sevgini, onun emirlerine uyup yasak ettiklerinden sakınmak suretiyle göster. O zata yemek ve yiyecek takdim ettiğin zaman, diğer lazım olan şeyler ile beraber önüne bırak, kapının yanında edeple dur. Eğer sana seslenirse cevap ver. Yoksa yemeğini yiyinceye kadar bekle. Yemeğini yiyip sana sofrayı kaldırmanı söylediği zaman hemen kaldır. Sofrada bir şeyler kalıp senin yemeni emrettiği zaman, itiraz etmeden ye. Başkasına verme.
O zatın mekrinden çok sakın ve kork. Çünkü bazen onların, talebelerine mekrleri, hileleri vardır. Onunla beraber olduğunda pek dikkatli ol. Eğer senden o zata karşı edebe uymayan bir husus meydana gelip onun bundan haberi olduğu hâlde sana müsamaha gösterdiğini, seni cezalandırmadığını görürsen, bil ki bu onun sana mekridir. O zat, bulunduğu yerden çıkıp gitmek istediği zaman ona; “Nereye gidiyorsun?” deme. Ona, işleri hususunda sana görüşünü sormadan görüş beyan etme. Şayet seninle istişare ederse, ona göre muvafık olanın, sana göre de muvafık olduğunu söyle. Haddizatında onun seninle meşveret etmesi, senin görüşüne muhtaç olduğundan değil, sana olan sevgisindendir. Böyle bir zatı aradığın sürede şunlara dikkat et: İlk yapacağın şey; tövbe etmek, üzdüğün kimseleri razı etmek, üzerinde hakkı bulunanlara haklarını geri vermek, günah ve isyan içerisinde geçen ömrün için ağlamak, ilim ile meşgul olmaktır.
Abdestsiz olma. Abdestin bozulunca şartlarına uygun olarak hemen abdestini al. Her hareket ve işine Besmele ile başladığın gibi, abdest almaya da Besmele ile başla. Ellerini, dünyayı terk etme niyeti ile yıka. Ağzına gelince ağzı yıkarken okunan duaları oku. Tevazu ve huşu içerisinde, kibir hâlinden sıyrılmış bir vaziyette burnuna su al. Yüzünü hayâ ederek yıka. Ellerini, dirseklere kadar tevekkül hâli üzere yıka. Başını, kendini alçaltarak, muhtaç kabul eden kimsenin tavrı ile mesh et. Kulaklarını, en güzel ve doğru sözleri dinlemek için mesh et. Ayağını da müşahede toprağına basmak için yıka. Sonra Allahü Teâlâ'ya hamd-ü senada bulun. Resulullah'a salat-ü selam oku. Sonra iki rekat namaz kıl. Cemaatle beş vakit namaza ve evinde nafile namaza devam et. Namaz kılarken, Allahü Teâlâ'nın huzurunda durur gibi dur. Yüzün ile Kâbe-i Muazzama'ya döndüğün gibi, kalbin ile de Allahü Teâlâ'ya dön. Kul olduğunu, Rabbine ibadet ettiğini düşünerek, hürmetle tekbir al. Rükudan kalkınca secdede ve diğer bütün hareketlerinde, Allahü Teâlâ'nın kudreti ile yaşadığını düşün. Selam verinceye kadar ve selam verdikten sonra bu düşünce üzere kal. Evine girdiğin zaman da iki rekat namaz kıl.
Acıkmadıkça yeme. Yemeği doymadan bırak. Fazla su içme. Yemeği ihtiyacın kadar ye. Yemek yerken, lokmayı ne büyük ne de küçük alma. Orta derecede al. Lokmayı ağzına kor iken, Besmele-i şerifeyi oku. Lokmayı iyice çiğne, sonra yut. Yemekten sonra Allahü Teâlâ'ya hamd-ü senada bulun.”
Bundan sonra Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Mademki sözlerinde doğru olacaksın, o hâlde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?” İblis laininin cevabı biraz gecikti. Zira Resulullah'ın şahsı ile alakalı idi. Bu konuşmaları hepimiz merakla ve sabırla dinliyorduk. Çünkü bu konuşma, Ümmet-i Muhammed'in geleceği ile alakalı idi. Belki de böyle bir hadiseye bir daha rastlayamayacak, düşmanımızın tavrını tespitte güçlük çekecektik. Peygamber Efendimiz sorusunu tekrarladılar: “Mademki yalan söylemeyeceksin, o hâlde bana anlat. En çok sevmediğin kimdir?” Şeytan; “Sensin ya Muhammed! Allah'ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra senin gibi kim olabilir ki?” diye cevap verdi.
Resulullah Efendimiz tekrar sordular: “Benden sonra en çok kimlere buğz edip sevmezsin?” Şeytan; “Allah'ın emir ve yasaklarına uyan, haramlardan kaçınan, varlığını Allah yoluna veren bir gence buğz edip onu sevmem.” dedi. Bundan sonraki konuşmalar soru cevap şeklinde şöyle devam etti: Peygamberimiz buyurdu ki: “Sonra kimi sevmezsin?” “Din-i İslam'a hizmette sabırlı olup şüpheli işlerden sakınan âlimi.” “Sonra?” “İhtiyacını hiç kimseye söylemeyen ve hâlinden şikayet etmeyen sabırlı fakiri.” “Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nereden bilirsin?” “Ey Muhammed! İhtiyacını kendi gibi birisine açmaz! Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden saymaz. Sabreden kimse böyle olmaz. Dolayısıyla onun sabrını, hâlinden, tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım.” “Sonra kim?” “Şükreden zengin.” “Peki o zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın?” “Helal yoldan kazanıyor ve hayırlı olan yere harcediyorsa, bilirim ki o şükreden bir zengindir.” Peygamber Efendimiz mevzuyu değiştirerek buyurdu ki: “Peki ümmetim namaza kalkınca senin hâlin nice olur?” “Ya Muhammed! Beni bir sıtma tutar, titrerim.” “Neden böyle oluyorsun ey la'in?” “Çünkü bir kul Allah için secde ederse, bir derece yükselir.” “Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?” “Onlar iftar edinceye kadar bağlanırım.” “Ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?” “O zaman çıldırırım.” “Ya Kur'an-ı Kerim okudukları zaman nasıl olursun?” “O zaman da tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.” “Ya sadaka verdikleri zaman hâlin nasıl olur?” “İşte o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, testereyi eline alıp beni ikiye böler.” Resulullah Efendimiz; “Neden böyle testere ile ikiye biçilirsin ya Eba Mürre?” diye sebebini sordular. Bunun üzerine şeytan, “Anlatayım. Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Bunlar: 1- Allahü Teâlâ sadaka verenin malına bereket ihsan eder. 2- O sadaka, vereni, insanlara sevdirir. 3- Allahü Teâlâ, onun verdiği sadakayı Cehennem'le arasında bir perde yapar. 4- Allahü Teâlâ, belayı, sıkıntıyı ve günahları ondan defeder.” Peygamber Efendimiz Eshab-ı Kiram hakkında da bazı sorular sordu: “Ebu Bekr için ne dersin?” Şeytan dedi ki: “O, bana cahiliyet devrinde dahi itaat etmedi, İslam'a girdikten sonra bana nasıl itaat eder?” “Peki ya Ömer bin Hattab için ne dersin?” İblis dedi ki: “Allah'a yemin ederim ki, onu her gördüğüm yerden kaçtım.” “Peki, Osman bin Affan için ne dersin?” İblis dedi ki: “Ondan çok utanırım. Allahü Teâlâ'nın melekleri ondan nasıl utanırlarsa, ben de öyle utanırım.” “Peki, Ali bin Ebu Talib için ne dersin?” “Onun elinden bir kurtulabilsem, yakamı bıraksa da kendi başıma bir kalabilsem. Fakat o beni hiç bırakmaz.” Bundan sonra Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Ümmetime saadet ihsan eden, seni de belli bir zamana kadar şakî kılan Allah'a hamdolsun.”
Bu sözleri işiten la'in şeytan şöyle dedi:
“Heyhat! Ümmetinin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için kendini nasıl rahat hissedersin. Ben, onların damarlarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu hâlimi göremez ve bilemezler. Beni yaratan ve kıyamet kopuncaya kadar bana hayat veren Allah'a yemin ederim ki, onların hepsini azdırırım. Cahillerini ve âlimlerini, ümmîlerini ve okumuşlarını, facirlerini ve abidlerini, hasılı bunların hiçbiri elimden kurtulamaz. Ancak Allah'ın ihlaslı olan hâlis kullarını azdıramam.” Peygamberimiz buyurdu ki: “Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir?”
İblis dedi ki:
“Ya Muhammed! Bir kimse parasının, malının ve mülkünün sevgisini kalbine koymuşsa, o ihlas sahibi değildir. Para ve mal sevgisini kalbine koymamışsa, övülmekten ve methedilmekten hoşlanmıyorsa, bilirim ki o ihlas sahibidir. Hemen onu bırakıp kaçarım. Bir kimse, malı ve övülmeyi sevdiği, kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddetçe, bana en çok itaat edenler arasına girmiştir. Bildiğiniz gibi mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Ayrıca baş olma sevgisi de büyük günahların arasındadır.
Ya Muhammed! Bilmez misin ki, benim yetmişbin çocuğum var. Bunların her birinin vazifesi başkadır. Ayrıca her birine yetmişbin şeytan yardımcıdır. Bunların bir kısmını, âlimlerin yoldan çıkması için vazifelendirdim. Bir kısmını gençlere yolladım. Bazılarını ihtiyar kadınlara musallat ettim. Gençlerle aramızda hiçbir anlaşmazlık yoktur. Onlarla çok iyi geçiniriz. Çocuklar ise bizimkilerle istedikleri gibi oynarlar. Çocuklarımın bir kısmını abidlerin, bir kısmını da zahitlerin peşine gönderdim. Onlar, bunların yanına girer, hâlden hâle sokarlar. Bir tepeden diğerine dolaştırıp dururlar. O hâle gelirler ki, sebeplerden herhangi birine sövmeye başlarlar. İşte böylece onları ihlassız hâle getiririm. Artık yaptıkları ibadeti ihlassız yaparlar da farkında bile olmazlar. Bilmez misin ya Muhammed? Rahip Bersisa, Allah'a tam yetmiş yıl ihlas ile ibadet etti. Ona öyle ihsanlarda bulunuldu ki, her dua ettiği hasta, onun duası bereketiyle şifa buluyordu. Onun peşine takıldım, hiç bırakmadım. Zina etti, katil oldu. Sonunda da küfre girip kâfir oldu.”
İblis, bundan sonra kötü huylar üzerinde durarak, bunların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı.
“Ya Muhammed! Bilirsin ki, yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim. Kim yalan söylerse, o benim dostumdur. Kim yalan yere yemin ederse, o da benim sevgilimdir. Âdem'e ve Havva'ya yalan yere Allah adına yemin ettim, dedim ki: “Muhakkak, ben size nasihat ediyorum.” Bunu yaparım, çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir. Gıybet ve koğuculuk, benim meyvelerim ve şenliğimdir.
Ya Muhammed! Şimdi de namazını kılmayıp da tehir edenleri anlatayım. O, her ne zaman namaza kalkmak isterse tutar, ona vesvese veririm. Derim ki, henüz vakit var. Sen ise meşgulsün. Şimdilik işine bak, sonra kılarsın. Böylece o, vakti çıktıktan sonra namazını kılar. Bu sebepten, onun kıldığı namazı yüzüne atılır. Şayet o kimse beni mağlup ederse, ona insan şeytanlarından birini gönderirim. Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyarım. O, bunda da beni mağlup ederse, bu defa onun hesabını namazda görmeye bakarım. O namazda iken, “Sağa bak, sola bak.” derim. O da bakar. Bakınca onun yüzünü okşar, alnından öperim. Sonra ona; “Sen yaramaz bir iş yaptın.” diyerek huzurunu bozarım. Şayet yine ona mağlup olursam, tek başına namaz kıldığı zaman yanına giderim. Ve, çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da namazını çabuk kılmaya başlar. Tıpkı horozun, gagasıyla yerden bir şeyler topladığı gibi. Bu işi ona yaptıramazsam, bu defa cemaatle namaz kılarken onun yanına varırım. Başına bir gem takar, başını imamdan evvel secdeden ve rükudan kaldırırım. Yine imamdan evvel de secde ve rüku yaptırırım. O böyle yaptığı için kıyamet günü Allah onun başını merkep başına çevirir. O kimse beni burada da mağlup ederse, ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o kimse, beni tesbih edenlerden olur. Şayet bu işi ona namaz içinde yaptıramazsam, ona esneme veririm. Bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa, onun içine küçük bir şeytan girer. Onun dünya hırsını ve dünyaya olan bağlarını çoğaltır. İşte bundan sonra o kimse, bize hep itaat edenlerden olur. Sözümü dinler, dediklerimi yapar.”
Şeytan konuşmasına devam ederek dedi ki:
“Sen, ümmetinin saadeti için nasıl ferahlık duyabilirsin ki? Ben onlara ne tuzaklar kurarım, ne tuzaklar... Onların miskinlerine, çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emreder, namaz size göre değildir. O Allah'ın afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir derim. Sonra hastalara gider, namaz kılmayı bırakın, derim. Çünkü Allahü Teâlâ; “Hastalara zorluk yok.” buyurdu. İyi olduğun zaman çokça kılarsın derim. O da böylece namazını bırakır. Hatta küfre bile girebilir. Şayet hastalığında namazı terk ederek ölüp giderse, Allahü Teâlâ'yı gazaplı bulur.”
İblis konuşmasına şöyle devam etti:
“Ya Muhammed! Eğer sözlerime yalan kattımsa beni akrep soksun. Eğer yalan söyledimse, Allah'tan dile, beni kül eylesin. Ya Muhammed! Sen ümmetin için nasıl ferahlık duyarsın? Ben onların altıda birini dinden çıkardım.”
Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Ey la'in! Senin oturma arkadaşın kimdir?” İblis dedi ki: “Faiz yiyen.”“Dostun kim?” “Zina eden.” “Yatak arkadaşın kim?” “Sarhoş.” “Misafirin kim?” “Hırsız.” “Elçin kim?” “Sihirbazlar.” “Gözünün nuru nedir?” “Hanım boşamak.” “Sevgilin kimdir?” “Cuma namazını bırakanlar.”
Peygamber Efendimiz bu sefer başka bir mevzuya geçti. “Ey la'in! Senin kalbini ne kırar?” İblis cevap olarak; “Allah yolunda cihada giden atların kişnemesi.” dedi. “Peki, senin cismini ne eritir?” “Tövbe edenlerin tövbesi.” “Ciğerini ne parçalar ve ne çürütür?” “Gece ve gündüz yapılan istiğfar.” “Yüzünü ne buruşturur?” “Gizli verilen sadaka.” “Gözlerini kör eden nedir?” “Gece kılınan namaz.” “Başını eğdiren nedir?” “Cemaatle kılınan namaz.”
Resulullah Efendimiz, başka bir mevzuya geçerek buyurdular ki: “Ey İblis! Seni işinden alıkoyan nedir?”“Ulema meclisleri.” “Yemeğini nasıl yersin?” “Sol elimle ve parmağımın ucuyla.” “Peki, sam yeli esip ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin?” “İnsanların uzamış tırnakları arasında.”
Peygamber Efendimiz başka bir mevzuda tekrar buyurdular ki: “Ey İblis! Rabbinden neler talep ettin?” “On şey talep ettim: 1- Allah'tan, beni insanların malına ve evladına ortak etmesini istedim. Kabul etti. Her Besmelesiz kesilen hayvan etinden, faiz ve haram karışan yemekten yerim. Şeytandan, Allah'a sığınılmayan malın da ortağıyım. Hanımı ile cinsî yakınlık anında, şeytandan Allah'a sığınmayan kimse ile beraber olurum. Bu yakınlıktan meydana gelen çocuk, bize itaat eder, sözümüzü dinler. Her kim hayvana binerken helal olan yere gitmeyi değil de aksini isteyerek binerse, ben de onunla beraber binerim. Yol ve binek arkadaşı olurum. 2- Allahü Teâlâ'dan bir ev vermesini istedim. Bana hamamları ev olarak verdi. 3- Bir mescit vermesini istedim. Pazar yerlerini bana mescit olarak verdi. 4- Okuyacağım bir kitap istedim. Bana (müstehcen) şiirleri okuma kitabı olarak verdi. 5- Benim için bir ezan vermesini istedim. Çalgı aletlerini verdi. 6- Bir yatak arkadaşı istedim. Sarhoşları verdi. 7- Bana yardımcılar vermesini istedim. Kaderiyye bozuk fırkasına mensup olanları verdi. 8- Bana kardeşler vermesini istedim. Mallarını boş yere israf edenleri ve parasını günah olan yerlere harcayanları verdi. Bu durum, Kur'an-ı Kerim'de İsra suresinin 27. ayet-i kerimesinde mealen şöyle anlatılmaktadır: “Çünkü israf yapanlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankör bulunuyor.”
Bir ara Sevgili Peygamberimiz; “Eğer söylediklerini Allahü Teâlâ'nın kitabındaki ayetlerle isbat etmeseydin seni tasdik etmezdim.” buyurdular. “9- Ya Muhammed! Allah'tan, Âdemoğulları beni görmesin, fakat ben onları göreyim istedim. Bu dileğimi de kabul etti. 10- Âdemoğullarının damarlarını bana yol yapmasını istedim. Bu da oldu.
Muhyiddin-i Arabî'nin torunları Sa'deddin ile İmadüddin'in kabirleri (sağda) ve Caminin kubbesi (solda).
Böylece ben, onlar arasında akıp giderim. İstediğim gibi gezerim. Bütün bu isteklerimin hepsinin bana ihsan edildiği bildirildi. İşte ben bu hâllerimle iftihar ederim. Şunu da söyleyeyim ki, benimle beraber olanlar, seninle beraber olanlardan daha çoktur. Bu şekilde, kıyamete kadar Âdemoğullarının çoğu benimle beraberdirler. Benim bir oğlum vardır ki, ismi Ateme'dir. Bir kimse yatsı namazını kılmadan uyursa, onun kulağına gidip bevleder. Eğer insanlar böyle olduğunu bilselerdi, imkanı yok namazını kılmadan uyumazlardı. Benim bir oğlum daha vardır ki, onun adı da Mütekazi'dir. Bunun da vazifesi, yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır. Bir kimse gizli bir taat işlerse, Mütekazi onu dürter. Nihayet o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarılmasına muvaffak olur. Böylece, Allahü Teâlâ o amel sahibinin yüz sevabından doksandokuzunu imha eder, biri kalır. Çünkü bir kulun yaptığı gizli bir amel için yüz sevap verilir. Benim Küheyl isminde bir oğlum daha vardır. Bunun da vazifesi, insanların gözlerine sürme çekmektir. Bilhassa âlimlerin meclislerinde ve hutbe okurken bu sürme gözlere çekildi mi, uyuklamaya başlarlar. Konuşan âlimin sözlerini işitmez ve hiç sevap alamamış olurlar.”
İblis sözüne şöyle devam etti: “Hangi kadın olursa olsun, onun kucağına bir şeytan oturur. Kadın kalktığı zaman da oturduğu yere bir şeytan oturur. Kadını, bakanlara güzel gösterir. Sonra kadına bazı emirler verir. Mesela; elini, kolunu dışarı çıkarıp göster, der. O da bu emri yerine getirir, elini kolunu açar gösterir. Böylece o kadının hayâ perdesini tırnakları ile yırtar.” İblis, bundan sonra Peygamberimize kendi durumunu anlatmaya başladı. “Ya Muhammed! Bir kimseyi ben kendi elimle dalalete sürükleyemem. Ben ancak vesvese veririm ve o şeyi güzel gösteririm. Hepsi o kadar. Eğer dalalete sürüklemek elimde olsaydı, yeryüzünde “Allah'tan başka ilah yoktur. Muhammed, Allah'ın Resulüdür.” diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kılanı dahi hiç bırakmaz, hepsini dalalete düşürürdüm. Nasıl ki, senin elinde hidayet cinsinden bir şey yoksa benim de o kimseyi doğru yoldan çıkaracağıma dair bir şey yoktur. Sen, ancak Allah'ın Resulüsün ve tebliğ etmeye memursun. Eğer hidayet elinde olsaydı, yeryüzünde bir tek kâfir bırakmazdın. Sen, Allah'ın yarattığı insanlar üzerine bir hüccetsin. Ben de kendisi için ezelde şakî yazılan kimselere bir sebebim. Sa'id olanlar ta ana karnında iken sa'iddir. Şakî olan da ana karnında iken şakîdir. Saadet ehlinden yapan da şekavet ehlinden yapan da Allah'tır.”
Bunun üzerine Resulullah Efendimiz; “Ey Ebu Mürre! Acaba senin bir tövbe etmen ve Allahü Teâlâ'ya dönmen mümkün değil mi? Cennet'e girmene kefil olurum. Söz veririm.” buyurdu. Bunun üzerine şeytan; “Ya Muhammed! İş, verilen hükme göre oldu. Kıyamete kadar takdir edilen işler olacaktır. Seni Peygamberlerin efendisi kılan, Cennet ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve onların arasında gözde yapan, beni de şakîlerin efendisi kılan ve Cehennem ehlinin odunu eyleyen Allahü Teâlâ, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir. Son sözümü söylüyorum ki, bu anlattıklarımın hepsi de doğrudur.”
Muhyiddin-i Arabî ve torunlarının sandukaları (sağda) ve Muhyiddin-i Arabî'nin kabrinin yeni hali (solda).
Şeyh-i Ekber, Tabutü's-Sekine isimli kitabında buyuruyor ki: “Allahü Teâlâ bana öyle nimetler ihsan etti, bildirdi ki, istersem kıyamete kadar gelecek bütün velileri, kutubları, isim ve nesebleriyle bildirebilirim. Fakat bazıları inkâr ederler de manevî kazançlarından kaybederler diye korkuyorum.” Muhyiddin-i Arabî, kendisinden yüzlerce sene sonra keşfedilen telgrafın çalışma tekniğini haber verdi. Edison dahi ona; “Üstadım.” diye hitap etmiştir.
Muhyiddin-i Arabî, keramet göstererek, kendisinden iki asır sonra Fatih Sultan Mehmed Han'ın İstanbul'u fethedeceğini bildirdi. Şeceretü'n-Nu'maniyye fî Devleti'l-Osmaniye isimli eserinde; “Sin, Şın'a gelince Muhyiddin'in kabri meydana çıkar.” buyurdu. Muhyiddin-i Arabî hazretleri, 638 (m. 1240) senesinde Şam'da, kalbi para sevgisiyle dolu bir grup kimseye; “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır.” dedi. Orada bulunanlar bu sözü anlayamadılar. Rebiulahir ayının 28. Cuma günü, yetmişsekiz yaşında iken Şam'da fani dünyadan ahirete irtihal etti. Salihiyye'de defnolundu. Şam halkı, onun büyüklüğünü anlayamadıkları için kabrinin üzerine çöp döktüler. Osmanlı sultanı Yavuz Selim Han Şam'a geldiğinde; “Sin, Şın'a gelince Muhyiddin'in kabri meydana çıkar.” sözünün ne demek olduğunu anladı. Kabrini araştırıp buldurdu. Çöpleri temizleterek, kabrin üzerine güzel bir türbe, yanına bir cami ve imaret yaptırdı. Ayrıca Muhyiddin-i Arabî'nin vefatından önce ayağını yere vurarak,
“Sizin Muhyiddin-i Arabî türbesi çini süslemeleri ve Peygamber Efendimiz ve Dört Halifenin isimleri (solda) ve çini süslemeleri ve “Ya Muhammed! Mü'minleri Müjdele!” ayeti yazılı (ortada) ve çini süslemeleri ve “Nasrun minallahi ve fethun karib” yazısı (sağda).
taptığınız, benim ayağımın altındadır.” buyurduğu yeri tespit ettirip kazdırdı. Orada küp içinde altın çıktı. Bundan, “Siz, Allahü Teâlâ'ya değil de paraya tapıyorsunuz.” demek istediği anlaşıldı. Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin, onu çok seven bir hizmetçisi vardı. Onun vefatından sonra gece gündüz ağlardı. Bir gece hizmetçinin kapısı açıldı, içeriye Muhyiddin-i Arabî sağlığındaki hâliyle girdi. Hizmetçisine; “Ağlamayınız.” diyerek onu teselli etti.
Muhyiddin-i Arabî, Fütuhat-ı Mekkiyye kitabının ellibirinci babında buyuruyor ki: “Hiçbir insan, cinden Allahü Teâlâ'ya ait bir bilgi edinmemiştir. Çünkü cinlerin din bilgileri pek azdır. Onlardan dünya bilgileri edineceğini sanan kimse de aldanmaktadır. Çünkü faydasız şeyle vakit geçirmeye sebep olurlar. Onlarla tanışanlar, kibirli olur. Halbuki Allahü Teâlâ kibirli olanı sevmez.”
Molla Camî hazretlerinin halifesi Abdülgafuri Larî, Muhyiddin-i Arabî'nin bir risalesinde şöyle buyurduğunu bildiriyor: “Cinlerin ilk babaları İblis değildir. İblis, cin taifesindendir. Cinler, ateş ve havadan yaratıldığı için çok latiftirler. Çabuk hareket ederler. İnsan bunlara hafif çarpınca hemen ölürler. Bunun için ömürleri kısadır. Din bilgileri azdır. Kibirli olduklarından, birbirleri ile hep mücadele, muharebe ederler. Ateşten müteessir olmazlar. Cehennemlik olanları, Zemherir'de, yani soğuk Cehennem'de azap göreceklerdir. İblis ve çocukları, hak ve sevap olan iyi şeyleri yapmayı da hatırlatırlar. Fakat bunları yaparken, nefiste ucub, riya hasıl olarak veya farzın kaçırılmasına sebep olarak, insanı günaha sokarlar.” (Cin ile tanışmaya özenmemeli, Evliya-i kiramın ruhaniyetlerinden istifade etmeye çalışmalıdır. Evliyanın ruhları görünmeden de kendi beşerî şeklinde görünerek de sevdiklerine fayda verir ve belalardan korur. Evliyayı tanımaya, sevmeye ve sevilmeye uğraşmalıdır. İnsanın cin ile tanışması, arkadaş olması kıymetli bir şey değildir, zararlıdır. Onlarla konuşmak, fasık insanla arkadaşlık etmek gibidir. Onlarla tanışan hiç kimse, fayda görmemiştir.)
KAZDIĞI KUYUYA DÜŞTÜ
Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî cinlerin var olduğuna, şu ayet-i kerimeleri delil olarak gösteriyor: 1- Zariyat suresinin 56. ayetinde mealen; “İnsanları ve cinleri ancak beni bilip itaat ve ibadet etmeleri için yarattım.” buyuruluyor. 2- Rahman suresi, yetmişdördüncü ayetinde, cinlerin Cennet'e gireceği bildiriliyor. 3- Rahman suresinin 31. ayetinde; “Sekalan.” buyuruluyor. Yani; “Ey insanlar ve cinnîler.” demektir. Resul-i sakaleyn, müftîyü's-sakaleyn, gavsü's-sakaleyn (yani insanların ve cinlerin Peygamberi, müftüsü, velisi) gibi tabirler de cinlerin varlığını göstermektedir.
Kitaplı kâfirlerin hepsi, ateşe tapanlar, puta tapanlar, budistler, müşrikler ve Yunan filozoflarının çoğu ve tasavvuf büyükleri cinlerin var olduğuna inanıyor. Kur'an-ı Kerim'de zikredilen, Süleyman Aleyhisselam'ın vakası da cinlerin varlığını göstermektedir.
Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin türbesine çok yakın olan Ahmed Halebî, bizzat gözleriyle gördüğü şu kerameti anlattı:
“Bir gece yatsı namazından sonraydı. Muhyiddin-i Arabî hazretlerini kötüleyenlerden biri, elinde bir ateşle türbeye doğru yaklaştı. Maksadı sandukasını yakmaktı. Ateşi atacağı zaman, ateş söndü ve kabr-i şerifinin yanıbaşında, ayaklarının altında bir çukur açıldı ve adam aniden çukurun içinde kayboldu. Hane halkı, onun kaybolduğunu anlayınca aramaya çıktılar. Ben durumu onlara haber verdim. Gelip gömüldüğü yeri kazmaya başladılar ve başını buldular. Çekip çıkarmak istediler. Fakat bütün uğraşmaları boşuna oldu. Zira onlar çıkarmaya çalıştıkça, o, durmadan aşağı doğru indi. Kazıldıkça indi ve çıkarmaları mümkün olmadı. Nihayet kurtaramayacaklarını anladılar. Kazdıkları yeri tekrar toprakla doldurup yorgun ve perişan bir hâlde elleri boş olarak bırakıp gittiler.”
Muhyiddin-i Arabî hazretleri, Müsamere adındaki kitabında diyor ki: “Eshab-ı Kiram'dan Ebu Hüreyre hazretlerinin haber verdiği hadis-i şerifte; “Bir zaman gelir ki, Müslümanlar birbirlerinden ayrılır, parçalanırlar. Şeriati bırakıp kendi düşüncelerine, görüşlerine uyarlar. Kur'an-ı Kerim'i mizmarlardan, yani çalgılardan şarkı gibi okurlar. Allah için değil, keyif için okurlar. Böyle okuyanlara ve dinleyenlere, hiç sevap verilmez. Allahü Teâlâ bunlara lanet eder. Azap verir.” buyuruldu.
Muhyiddin-i Arabî; “İslamiyetin emirlerinden bir emri yapmayanın marifeti sahih değildir.” buyurdu. Yine Muhyiddin-i Arabî hazretleri; “Arifin niyeti, maksadı olmaz.” buyuruyor. İslam âlimleri bu cümleyi şöyle açıklamaktadırlar: “Allahü Teâlâ'yı tanıyan kimse, beladan kurtulmak için bir şeye başvurmaz demektir. Çünkü dert ve belaların sevgiliden geldiğini, O'nun dileği olduğunu bilmektedir. Dostun gönderdiği şeyden ayrılmak ister mi ve o şeyin geri gitmesini özler mi? Evet dua ederek, gitmesini söyler. Fakat dua etmeye emrolunduğu için bu emre uymaktadır. Yoksa gitmesini hiç istemez. O'ndan gelen her şeyi de sever, hepsi kendine tatlı gelir. Evet, çünkü sevgilinin düşmanlığı, düşmanlar içindir. Dostlarına düşmanlığı, görünüştedir. Bu ise merhametini, acımasını bildirmektedir. Böyle düşman görünmesinin, sevene nice faydaları vardır ki, anlatılmakla bitmez. Bundan başka, dostlarına düşmanlık gibi görünen işler yapması, bunlara inanmayanları harap etmekte, onların belalarına sebep olmaktadır.”
Muhyiddin-i Arabî'nin meşhur eseri Füsusü'l-hikem'in kapak sayfası (sağda) ve Davud-i Kayserî'nin Füsus'a yazdığı şerhin kapak sayfası (ortada) ve yine bu esere Mesnevî Şarihi Ankaravî İsmail Hakkı'nın yazdığı Zübdetü'l-fühus adlı şerhin kapak sayfası (solda).
Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî, hadis ilminde sahib-i isnat ve fıkıh ilminde içtihat makamında idi. Buyururdu ki: “Peygamberimizin; “Hesaba çekilmeden evvel, hesabınızı görünüz.” emri ile bazı meşayıh, her gün ve her gece yaptıkları işlerden kendilerini hesaba çekiyor. Ben, hesapta onları geçtim ve işlediklerimle beraber, düşündüklerimde de hesabımı görüyorum.”
Muhyiddin-i Arabî'nin Köprülü Kütüphanesi Fazıl Ahmed Kısmı No:1757'de kayıtlı meşhur eseri El-Fütühatü'l-Mekkiyye'nin yazma üçüncü cildinin ilk iki sayfası (sağda) ve Abdülvehhab Şa'ranî'nin yazdığı ve Muhyiddin-i Arabî'nin ilimdeki yüksekliğini anlatan El-Kibritü'l-ahmer adlı eserinin kapak sayfası (solda).
Muhyiddin-i Arabî'nin yazdığı Et-Tedbiratü'l-ilahiyye adlı eserin kapak sayfası (sağda) ve bu eserin Veliyyüddin Efendi Kütüphanesindeki yazma nüshasının ilk sayfası (ortada) ve Tercümanü'l-eşvak adlı eserinin İngilizce tercümesiyle birlikte neşredilen baskısının kapak sayfası (solda).
Muhyiddin-i Arabî “kuddise sirruh” Fütuhat-ı Mekkiyye kitabında “Kaza, bela” bahsinde; “Belalardan, tehlikelerden, gücünüz yettiği kadar sakınınız. Çünkü takat getirilemeyen, dayanılamayan şeylerden uzaklaşmak Peygamberlerin âdetidir.” buyurmaktadır. Yine aynı eserinde bildirdiği bir hadis-i şerifte Sevgili Peygamberimiz; “Allahü Teâlâ, yüzbin Âdem yaratmıştır.” buyurmaktadır. Muhyiddin-i Arabî, âlem-i misalden gördüğü birkaç şeyi yazıyor ve diyor ki: “Kâbe-i Muazzama'yı tavaf ederken yanımda birkaç kişi vardı. Bunları hiç tanımıyordum. Tavaf yaparken, Arabî iki beyt okudular. Bir beytin manası şöyleydi. Nazım: Yıllarca, biz de sizin gibi. Hepimiz tavaf ettik bu evi. Bu beyti duyunca bu kimselerin âlem-i misalden olması hatırıma geldi. Böyle düşünürken, içlerinden biri, bana bakarak; “Ben senin dedelerinden birisiyim.” dedi. “Sen öleli kaç sene oldu?” dedim. “Kırkbin seneden çok.” dedi. Bu sözüne şaştım ve; “Tarihçiler, insanların ilk babası olan
Köprülü Kütüphanesi Fazıl Ahmed Kısmı No: 53/4'de kayıtlı Muhyiddin-i Arabî'nin yazdığı, Kitabü nüshati'l-hak adlı eserin ilk iki sayfası (sağda) ve Şeceretü'l-kevn adlı eserin kapak sayfası (ortada) ve bir diğer baskısı (solda).
Âdem'den bu güne kadar, yedibin sene geçmediğini söylüyor.” dedim. “Sen, hangi Âdem'i diyorsun? Ben, yedibin seneden çok önceki zamanlarda yaşayan Âdem'in evladındanım.” dedi. Bunu işitince yukardaki hadis-i şerifi hatırladım.” İmam-ı Rabbanî hazretleri bunu şöyle izah buyuruyor: “Muhyiddin-i Arabî'nin kırkbin sene önce ölen dedesi, âlem-i şehadetteki dedesinin latife ve sıfatlarından birinin âlem-i misaldeki varlığı idi. Kâbe-i Muazzama'yı âlem-i misalde tavaf etmişti. Çünkü her şey gibi, Kâbe'nin de âlem-i misalde sureti, benzeri vardır.
Bu fakir çok düşünüyor araştırıyorum. Âlem-i şehadette, bir Âdem'den başka göremiyorum, âlem-i misaldeki görünüşlerden gayri bir şey bulamıyorum. Kırkbin sene önce yaşadığını söyleyen kimsenin, ben senin dedelerinden biriyim demesi de gösteriyor ki, Âdem Aleyhisselam'dan önce bulunan Âdemler, Âdem Aleyhisselam'ın latifelerinin ve sıfatlarının görünüşleridir. Âdem Aleyhisselam'dan başka bir varlık değildir. Çünkü başka Âdem'in oğulları, bu Âdem Aleyhisselam'ın oğullarının dedesi olamaz.”
Yusuf Nebhanî, Camiu keramat'ında der ki: “Dört mezhebin âlim ve arifleri, Muhyiddin-i Arabî'yi hep methetmişlerdir. İmam-ı Şa'ranî El-Yevakit ve'l-cevahir'inde ondan uzun uzun bahsetmekte, Şeyh Abdülganî Nablusî ve Arif-i billah Seyyid Mustafa Bekrî onun için ayrı birer kitap yazmışlardır. Abdülganî Nablusî'nin eseri Er-Reddü'l-metin alâ müntakısi'l-arif Muhyiddin, Seyyid Mustafa Bekrî'nin eseri Es-Süyufü'l-hıdad fî a'naki ehli'z-zendeka ve'l-ilhad'dır. Şihabeddin Sühreverdî, Şeyhülislam Zekeriyya, İbn-i Hacer Heytemî, Hafız Süyutî, Ali bin Meymun, Celaleddin Devanî, Seyyid Abdülkadir Ayderusî, İbn-i Kemal Paşa, Kamus sahibi Firuzabadî hep onu methetmişlerdir.”
Osmanlı Devleti'nin yetiştirdiği âlimlerin en büyüklerinden olan İbn-i Kemal Paşa hazretleri, İbn-i Arabî hakkında sorulan bir suale şöyle cevap vermiştir: “Kullarından salih âlimler yaratan, bu âlimleri Peygamberlerine vâris kılan Allahü Teâlâ'ya hamd olsun. Dalalette olanlara doğru yolu göstermek için gönderilen Muhammed Mustafa'ya, O'nun Ehl-i Beytine ve dinimizin emirlerini tatbikte gayretli olan Eshabına salat ve selam olsun. Ey insanlar, biliniz ki; Şeyh-i a'zam ariflerin kutbu, muvahhidlerin imamı, Muhammed bin Ali ibni Arabî et-Taî el-Endülüsî kâmil bir müçtehit, fazıl bir mürşit, hayret verici menkıbeler, garip harikalar sahibi bir âlimdir. Çok talebesi olup âlimler, fazıllar indinde makbuldür. İbn-i Arabî'yi inkâr eden hata etmiştir. Hatasında ısrar eden sapıtmıştır. Sultanın onu edeplendirmesi ve bu bozuk itikattan sakındırması lazımdır. Zira Sultan iyiliği emredip kötülükten sakındırmak ile memurdur (vazifelidir).
Muhyiddin-i Arabî'nin yazdığı ve müride lazım olan şeyleri anlatan ve Köprülü Kütüphanesi Fazıl Ahmed Kısmı No: 53/7'de kayıtlı Künhü ma la büdde lil mürid minh adlı eserinin ilk iki sayfası (sağda) ve Köprülü Kütüphanesi Fazıl Ahmed Kısmı No: 53/8'de kayıtlı Hilyetü'l-ebdal adlı eserin ilk iki sayfası (solda).
İbn-i Arabî'nin birçok eseri vardır. Füsus-i Hikem ve Fütuhat-ı Mekkiyye adlı eserlerinin bazı meseleleri lafız ve mana bakımından malum olup Emr-i İlahî'ye ve Peygamberlerimizin şeriatine uygun, bazı meseleleri ise zahir ehlinin idrakinden hafîdir (gizlidir). Bunu ancak ehl-i keşif ve bâtın (gönül ehilleri) bilirler. Meram olan manayı anlayamayan kimsenin, bu makamda susması gerekir. Zira Allahü Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de mealen buyuruyor ki: “Hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyin ardınca gitme, çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsra suresi: 36) Allahü Teâlâ doğru yola götürendir.”
Köprülü Kütüphanesi Fazıl Ahmed Kısmı No: 398/3'de kayıtlı Muhyiddin-i Arabî'nin yazdığı Mie ve vahid hadis-i kudsî adlı eserinin ilk iki sayfası (sağda) ve bu eserin matbu nüshasının kapak sayfası (ortada) ve Mevakıu'n-nücum adlı eserinin yazma nüshasının ilk sayfası (solda).
Muhyiddin-i Arabî'nin yazdığı Tefsir'in ilk sayfası. Eser Araisü'l-beyan'ın kenarında basılmıştır (sağda) ve Hazin tefsirinin kenarında basılan diğer bir nüshası (ortada) ve Kitabü'l-bulgati'l-gavvas fi'l-ekvan ila ma'deni'l-ihlas adlı eserinin ilk iki sayfası (solda). Eser Köprülü Kütüphanesi Fazıl Ahmed Kısmı No: 708'de kayıtlıdır.
Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin eserlerinde yazdığı vahdet-i vücud bilgilerinin bazıları ve velilere mahsus bir hâl olan sekr (şuursuzluk) hâlinde iken söylediği sözleri, hem âlimler, hem de arifler arasında, yaşadığı zamanda ve daha sonra tartışılmış ve onun hakkındaki sözler farklı olmuştur. Tasavvufun kıymetli hâl ve marifetlerinden olan vahdet-i vücud (varlığı bir görmek) bilgilerini açıklamakta Muhyiddin-i Arabî hazretleri çok yüksek derecelere ulaşmış, bu sahada kendisine mahsus bir sistem kurmuştur. Ancak bu yüksek ve ince bilgiler uzun zaman zahir âlimlerini ve velilerin çoğunu tereddüt içinde bırakmıştır.
Muhyiddin-i Arabî'nin El-Vesaya adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve yazma nüshasının ilk iki sayfası (ortada) ve çeşitli edebî metinleri toplayan Muhadaratü'l-ebrar ve Müsameretü'l-ahyar adlı eserinin kapak sayfası (solda).
Nihayet onun hâlini ulema-i rasihînin reislerinden ikinci binin müceddidi İmam-ı Rabbanî ile oğlu Muhammed Ma'sum, âlimlerin ve ariflerin anlayacağı şekilde Ehl-i Sünnet itikadına göre izah etmişler, bu hususta şaşırmış kalmış olanlara doğru yolu göstermişler ve tereddütlere son vermişlerdir.
İmam-ı Rabbanî hazretleri, mektuplarında Muhyiddin-i Arabî'nin Allahü Teâlâ'nın kudreti, ahirette görülmesi ve daha birçok sözlerinin Ehl-i Sünnet'in doğru sözlerine uymamasının çok şaşılacak bir şey olduğunu yazdıktan sonra onun hâlini şöyle izah etmektedir: “Muhyiddin-i Arabî'nin bu hataları, keşfinde, yani kalbe doğan bilgilerde olduğu için belki kabahat sayılmaz, içtihattaki hatalar gibi, bir şeyler söylenemez. Onun büyük olduğu ve hatalarının kusur sayılmayacağını, yalnız bu fakir söylüyorum. Onu büyük bilir ve severim. Ehl-i Sünnet âlimlerinin sözlerine uymayan yazılarını yanlış ve zararlı bilirim. Sofiyyundan bir kısmı onu beğenmiyor ve çirkin şeyler söylüyor. Bütün ilimlerini yanlış ve bozuk biliyorlar. Bir kısmı da ona uyarak, bütün ilimlerini, yazılarını olduğu gibi alıyor. Hepsini doğru biliyor ve doğruluklarını isbat etmeye kalkışıyor. Bu iki kısım da yanılıyor, adaletten ayrılıyor. Bir kısmı haddi aşıyor. Birisi de büsbütün mahrum kalıyor. Evliyanın büyüklerinden olan Muhyiddin-i Arabî, keşiflerindeki hatasından dolayı büsbütün reddolunabilir mi? Fakat Ehl-i Sünnet'in doğru bilgilerine uymayan, hatalı bilgilerine uyulur mu ve her şeyi de kabul olunur mu? Burada doğru yol, Cenab-ı Hakk'ın bize ihsan ettiği, iki tarafa sapmayan orta yoldur. Vahdet-i vücud bilgisinde, sofiyyenin çoğunun Muhyiddin-i Arabî ile beraber olduğu meydandadır. Kendisi burada da hususi bir yol tutmuş ise de sözün esasında ortaktırlar. Bu bilgileri de görünüşte, Ehl-i Sünnet itikadına uymuyor ise de uydurulması kolaydır ve ikisini birleştirmek mümkündür. Bu fakir, Cenab-ı Hakk'ın yardımı ile üstadımın (Muhammed Bakîbillah hazretlerinin) Rubaiyyat'ını açıklarken, bu bilgileri, Ehl-i Sünnet itikadı ile birleştirdim. Aradaki farkın yalnız sözde ve kelimelerde olduğunu göstererek, her iki tarafın şüphe ettikleri yerleri, öyle bir aydınlattık ki, okuyanların hiç şüphesi kalmaz. Görünce anlaşılır.”
Köprülü Kütüphanesi Fazıl Ahmed Kısmı No: 779'da kayıtlı Muhadaratü'l-ebrar ve Müsameretü'l-ahyar adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (ortada) ve Teflisü İblis adlı eserinin kapak sayfası (solda).
İmam-ı Süyutî, Tenbihü'l-gabi kitabında, Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin büyüklüğünü vesikalarla isbat etmektedir. Ebüssü'ud Efendi fetvalarında da ona dil uzatılamayacağı yazılıdır.
Bununla beraber, iman, itikat ve ibadet bilgilerine tam vâkıf olmayanların ve tasavvufun inceliklerini iyi bilmeyenlerin, Muhyiddin-i Arabî'nin kitaplarını okumaları ve sözleri üzerinde düşünmeleri çok defa zararlı olmaktadır. Geçmiş asırlardaki velilerin ve âlimlerin bazıları dahi, onun sözlerini anlamakta acze düşmüşler ve yanlış yollar tutmuşlardır. Ayrıca tasavvufta vahdet-i vücud bilgisi ve mertebesi çok yüksek ve kıymetli olmakla beraber, nihayetin nihayeti değildir. Asıl maksat yanında, bu mertebe çok gerilerde kalmaktadır. (Vahdet-i Vücud ve Muhyiddin-i Arabî hakkında, Hakikat Kitabevi tarafından yayınlanan Müjdeci Mektuplar ve Se'adet-i Ebediyye kitaplarında geniş bilgiler vardır.)
Muhyiddin-i Arabî hazretleri, 627 (m. 1230) senesinde Şam'da iken, bir gece mana âleminde Peygamber Efendimizi gördü.
Muhyiddin-i Arabî'nin yazdığı Köprülü Kütüphanesi Fazıl Ahmed Kısmı No: 53/5'de kayıtlı Makamü'l-kurb adlı eserin ilk iki sayfası (sağda) ve aynı yerde 53/6 numara ile kayıtlı Risaletü'l-envar adlı eserin ilk sayfası (solda).
Muhyiddin-i Arabî'nin yazdığı Köprülü Kütüphanesi Fazıl Ahmed Kısmı No: 53/9'da kayıtlı Kitabü emri'l-muhkem adlı eserin ilk iki sayfası (sağda) ve aynı yerde 53/10'da kayıtlı Risaletü'l-ma'lum min akaidi ulemai rüsum adlı eserin ilk sayfası (solda).
Peygamber Efendimiz elinde bir kitap tutarak; “Bu Füsusü'l-hikem kitabıdır. Bunu al ve insanların faydalanması için muhteviyatını açıkla.” buyurdu. Muhyiddin-i Arabî de Sevgili Peygamberimizin bu manevî işaretine uyarak, Peygamber Efendimizden aldığı emir ve ilham ile kitabın ihtiva ettiği hususları ne eksik, ne de fazla olarak yazdı. Bu kitapta kısa bir başlangıç vardır ve ismi bildirilen her Peygambere “aleyhimüsselam” bir hikmet verildiği bildirilmiştir. Çok kıymetli bir kitaptır. Sonra gelen âlimler, bu kitabın kırktan fazla şerhini yapmışlardır.
Büyük âlimlerden birisi Kâbe-i Muazzama'ya gelmiş tavaf ediyordu. O esnada ihramını giymiş bir kimsenin ayağa kalkmadığını gördü ve kendi kendine; “Benim gibi bir âlime hürmet etmemek ne ayıp şey.” dedi. Biraz sonra büyük bir camide vaaz verecekti. Cami çok kalabalıktı. Bütün cemaat onun vaazını dinlemek için bekliyorlardı. Büyük âlim ağır ağır kürsüye çıktı. Fakat hiçbir şey söyleyemedi. Aklındaki bilgiler o anda silinmişti. Bir an aklı durur gibi oldu. Ter içinde kaldı. “Bugün biraz rahatsızım, konuşamayacağım.” dedi ve kürsüden indi.
Muhyiddin-i Arabî'nin büyük müfessir Fahreddin-i Razî'ye yazdığı mektubun ilk iki sayfası (sağda) ve Muhyiddin-i Arabî'nin haftalık virdi hakkında yazılan risalenin ilk sayfası (ortada) ve haftanın ilk gününe ait virdi (solda).
Evine gidip; “Ya Rabbî! Ne gibi bir hata ettim, ne gibi bir kusur işledim de bunlar başıma geldi.” diye Allahü Teâlâ'ya yalvarıp ağladı. O gece rüyasında Muhyiddin-i Arabî'yi gördü. Hatasının ona karşı olan düşüncesi olduğunu anlayıp pişman oldu. Muhyiddin-i Arabî'yi aradı fakat bulamadı. Ümitsiz bir halde otururken kapısı çalındı. Gördü ki, Muhyiddin-i Arabî hazretleri karşısında durmaktadır. “Buyurun.” deyip içeri aldı ve af diledi. Muhyiddin-i Arabî onun özrünü kabul etti. Allahü Teâlâ'ya onun için dua etti. O âlim kimsenin ilmi, kendisine iade olundu.
Muhyiddin-i Arabî hazretleri, evliya-i arifînin en büyüklerinden olduğu gibi, zahir âlimlerin de büyük imamlarındandır. Sultan Melik Muzaffer Behaeddin Gazi'ye icazet (diploma) verdiği, Camiu Keramat isimli kitapta bildirilmektedir. Yine aynı kitapta, üstadlarının isimleri uzun uzun yazılıdır. Bu kitapta, yazmış olduğu eserlerden ikiyüzotuzdört tanesinin ismi bildirilmekte, hepsi bu icazette yazılmış bulunmaktadır.
Eserleri
İkiyüzden fazla kitabı bulunan Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin eserlerinden bazıları şunlardır:
1- Fütuhat-ı Mekkiyye: 37 cilttir. 1994'te Beyrut'ta tahkiksiz bir neşri yapılmıştır.
2- Et-Tedbiratü'l-İlahiye: Leiden'de 1919'da basılmıştır.
3- Tenezzülatü'l-Mevsuliyye,
4- El-Ecvibetü'l-müsekkite an sualati'l-Hakim Tirmizî,
5- Füsusü'l-hikem: 1946'da Beyrut'ta basılmıştır.
6- El-İsra ila makami'l-Esra,
7- Şerhu hal'in-na'leyn,
8- Tacü'r-resail,
9- Minhacü'l-vesail,
10- Kitabü'l-azamet, 11- Kitabü'l-beyan, 12- Kitabü't-tecelliyat, 13- Mefatihü'l-gayb, 14- Kitabü'l-Hak, 15- Meratibü ulumi'l-vehb, 16- El-İ'lam bi işareti ehli'l-ilham, 17- El-İbadet ve'l-halvet, 18- El-Medhal ila marifeti'l-esma, 19- Künhü ma lâ büdde minh, 20- En-Nükaba.
21- Hilyetü'l-ebdal, 22- Esrarü'l-halvet, 23- Akide-i Ehl-i Sünnet, 24- İşaratü'l-kavleyn, 25- Kitabü'l-Hüve ve'l-ehadiyyet, 26- El-Celalet, 27- El-Ezel, 28- Anka-i Mugrib, 29- Hatmü'l-evliya, 30- Eş-Şevahid, 31- El-Yakîn, 32- Tacü't-teracim, 33- El-Kutb, 34- Risaletü'l-intisar, 35- El-Hucb, 36- Tercümanü'l-eşvak, 37- Ez-Zehair, 38- Mevakiü'n-nücum, 39- Mevaizü'l-hasene, 40- Mübeşşirat.
İmam-ı Süyutî'nin yazdığı ve Muhyiddin-i Arabî'ye dil uzatanlara cevap verdiği Tenbihü'l-gabi adlı eserin ünvan sayfası (sağda) ve bu risalenin ilk sayfası (solda) Bu yazma Hakikat Kitabevi tarafından 1979'da basılmıştır.
Muhyiddin-i Arabî'nin hayatını ve fikirlerini anlatan Akidetü İbni Arabî ve hayatühü adlı eserin kapak sayfası (sağda) Kitabü İbni Arabî Es-Sufî fi mizani'l-bahs ve't-tahkik adlı eserin kapak sayfası (ortada) ve Eş-Şeyhü'lekber Muhyiddin ibnü'l-Arabî adlı eserin kapak sayfası (solda).
41- El-Celal ve'l-Cemal, 42- Muhadaratü'l-ebrar ve müsameratü'l-ahyar: İki cilt olarak Beyrut'ta 1990'da basılmıştır. 43- Buharî, Müslim ve Tirmizî'nin eserlerini muhtasar hale getirmiştir. 44- Sırrü esmaillahi'l-hüsna, 45- Şifaü'l-alil fî izahü's-sebil, 46- Cilaü'l-kulub, 47- Et-Tahkik fi'l-keşfi an sırri's-Sıddîk, 48- El-Vahy, 49- El-Marifet, 50- El-Kadr, 51- El-Vücud, 52- El-Cennet, 53- El-Kasem, 54- En-Nar, 55- El-A'raf, 56- Mümin, müslim ve muhsin, 57- El-Arş, 58- El-Vesail, 59- İcazü'l-lisan fî tercimeti ani'l-Kur'an, 60- El-Cem ve't-Tafsîl fî esrari'l-meani ve't-tenzil: Kehf suresine kadar bir tefsirdir. 64 cilt olduğu rivayet edilir. Kayıp olduğu söylenmektedir.
61- Tercümanü'l-eşvak: 61 gazel ve bunların şerhi olan Ez-Zehair ve'l-alak Londra'da 1911'de basılmıştır. 62- Resail-i İbnü'l-Arabî: 29 risalesi 1948'de Haydarabad'da basılmıştır. 63- El-Vasiyye: 1990'da Beyrut'ta basılmıştır. 64- Şeceretü'l-kevn. 65- Risaletü'l-enhar 66- Kitabu emri'l-muhkem; v.b.
Müjdeci Mektublar; Mektup No: 100, 131, 200, 220, 234