MURAD-I MÜNZAVÎ

Muhammed Murad bin Ali bin Davud Hüseynî Özbekî Buharî Keşmirî İstanbul'da medfun bulunan en büyük üç evliyadan biri ve Nakşibendiyye-i Müceddidiyye'yi Anadolu'ya getiren ilk velî
A- A+

İstanbul'da medfun bulunan en büyük üç evliyadan biri ve Nakşibendiyye-i Müceddidiyye'yi Anadolu'ya getiren ilk velî. İsmi Muhammed Murad bin Ali bin Davud Hüseynî Özbekî Buharî Keşmirî'dir. 1054 (m. 1644) senesinde Buhara'da doğdu. Semerkant'ta doğduğu da bildirilmiştir. Doğum tarihini 1050 (m. 1640) bildiren kaynaklar da vardır. 1132 (m. 1719) senesi Rebiulahir ayının onikisinde, Salı gecesi İstanbul'da vefat etti.

Cenaze namazı Eyüp Sultan Camii'nde büyük bir kalabalık tarafından kılınıp Edirnekapı dışında, Münzavî Camii karşısında, Birinci Sultan Mahmud Han'ın şeyhülislamlarından Ahmed Ebü'l-Hayr Efendi tarafından yaptırılan medresenin dershanesine defnedildi.

Üçüncü Mustafa Han tarafından Murad-ı Münzavî hazretleri için hicrî 1108 tarihinde Şam'da yaptırılan Mescid-i Muradî'nin kitabesi (sağda) ve minaresi (solda). Minare 1759'da zelzelede yıkılmış, Sultan Birinci Abdülhamid Han tarafından yeniden yaptırılmıştır.

Murad-ı Münzavî'nin babası Semerkand beldesinin Nakibü'leşrafı (seyyid ve şeriflerin işleriyle ilgilenen makam) idi. Henüz üç yaşında iken ayakları felç oldu. Kötürüm bir hâlde kaldı. Fakat ayakları sağlam olanlardan daha çok dünyayı dolaştı. Tahsil yaşına gelince; ilim, fazilet ve kemal elde etmeye başladı. Keşmir'e gitti. İlim tahsiline devam edip din ve fen bilgilerinde olgunlaştı. Sevenlerinin yardımı ile Kâbe-i Muazzama'yı ve Resulullah Efendimizin kabr-i şerifini ziyaret etti.

Sonra Hindistan'a gitti. Aklî ve naklî ilimleri, maddî ve manevî kemalatı kendisinde toplayan, yüzkırkbin talebesini velayet (evliyalık) makamına kavuşturan, yedibin kimseye mürşitlik icazeti (diploması) veren ve Silsile-i aliyye büyüklerinden olan Muhammed Ma'sum Farukî hazretlerine talebe oldu. Bir müddet onun yanında kaldı. Sohbetleri ve bereketli nazarları ile kemale geldi. İcazet (diploma) aldı. Mürşid-i kâmil (yetişmiş ve insanları yetiştirebilen zat) olarak tekrar Hicaz'a geldi. Hicaz'da üç sene kaldı. Sonra Bağdat'a gitti. Burada büyük zatları ziyaret etti.

Sonra İsfehan'dan Buhara'ya gitti. Belh ve Semerkand'daki tasavvuf büyüklerinin sohbetlerinde bulundu. Tekrar Bağdat'a gitti. Oradan üçüncü defa hacca gitti. Sonra Mısır ve Kahire'ye buradan da Şam'a geçti. Şam çok hoşlarına gittiği için uzun müddet burada ikamet etti ve burada evlendi. Şam'da pek çok kimse ziyaretine gelip kendisinden ilim ve edep öğrendiler. Şam halkı kendisini çok sever ve çok hürmet ederlerdi. Şöhreti her yere yayıldı. Sultan Mustafa Han ona Şam'da bir köy verdi. Bu köy hâlâ onun adıyla meşhurdur. Murad-ı Münzavî'nin bereketiyle zalimler ıslah olup Şam halkı da pek çok zulümden korunmuş oldu. Her türlü günah işleyenlerin barındığı bir evi zulmetten kurtarıp Muradî Medresesi diye anılan bir ilim yuvası hâline getirdi.

“Es-Seyyid Şeyh Muhammed Murad el-Buharî kaddesellahü sirrah” yazılı levha. Ayrıca Saruca sokakta da bir medrese yaptırdı. Bu medreselerde okuyan talebelerin ihtiyaçları için vakıflar yaptırdı.

1092 (m. 1681) senesinde aldığı bir davet üzerine otuzsekiz yaşında iken İstanbul'a teşrif etti. Eyüp Sultan semtinde, Nişancıpaşa sokağında kendisine tahsis edilen evde oturdu. Kazasker Mustafa Rasih Efendi'nin yaptırdığı medrese onun için dergah hâline getirildi. Burada kısa bir süre kalıp yerine Kilisli Ali Efendi'yi bırakarak Şam'a döndü. Şam'da Berraniyye Tekkesi'nde uzun yıllar irşat faaliyetinde bulundu. Bu arada üçüncü defa hacca gitti. Hac dönüşü Şam'a gelip orada bir seneye yakın kaldıktan sonra Şam'daki dergahı oğlu Muhammed Behaeddin'e bırakarak 1120 (m. 1708) senesinde ikinci defa İstanbul'u şereflendirdi.

Bu defa Yavuz Selim'de, Bıçaklı Efendi menzilinde ikamet etti. Halk akın akın sohbetine koştu. Murad-ı Münzavî bir ara Bursa'ya gitti. Bir müddet Bursa'da ikametten sonra tekrar İstanbul'a döndü. Eyüp'te, Hüseyin Efendizade bahçesinde ve Reisületibba Nuh Efendi yalısında kaldı. Eyüp Sultan ile Edirnekapı arasında Nişancı Mustafa Paşa caddesindeki Şeyh Murad dergâhında İstanbul halkına yıllarca ilim ve edep öğretti. Kerametleri her tarafa yayıldı. Huzuruna gelenler ne kadar münkir (inkârcı) olsalar, mutlaka onun feyiz ve bereketine kavuşur, başka bir hâl kazanırlardı.

Muhibbî, İbn-i Abdülhadî diye bilinen Şeyh Muhammed bin Ahmed Ömerî'nin hayatını anlatırken şöyle der: “İbn-i Abdülhadî vefat ettiği gün, büyük âlim Murad-ı Münzavî, Katife denilen yerde bulunuyordu. Arkadaşları ile beraber münasip bir saatte Şam'a gitmeyi kararlaştırdılar.” İstanbul'daki üç büyük Nakşî evliyasından birisi olan Murad-ı Münzavî hazretlerinin Eyüp Nişanca'sındaki Türbe ve Dergahının sokağı (sağda) ve Türbe ve Dergahın diğer taraftan görünüşü (solda).

Ancak bir müddet sonra yola çıkacakları zaman kendisine yolların korkulu ve tehlikeli olduğu, arkadaşsız yola çıkmanın mümkün olmayacağı söylendi. O ise; “Mühim bir şey oldu. Mutlaka ona yetişmem lazım.”dedi. Süratli giden bir ata binerek yola koyuldu. Biz de onun peşine takıldık. Ona, Düme denilen yerde ancak yetişebildik. Burada bize Şeyh Muhammed Abdülhadî'nin vefat ettiğini haber verdiler. Şam'a vardığımızda Murad-ı Münzavî atından inmeden doğruca Emevî Camii'ne gitti. İbn-i Abdülhadî'nin cenaze namazına yetişti.

Ariflerden Mustafa Bekrî, Süyufü'l-Haddad kitabında şöyle anlatır: “Murad-ı Münzavî ile birkaç kere görüştüm. Onun sîmâsında (yüzünde) Allah adamlarının (evliyanın) alametlerini gördüm. Salihleri görmek büyük saadettir. Murad-ı Münzavî, Muhammed Ma'sum'un mümtaz (seçilmiş) bir talebesidir. Şeyh Abdülkerim Kattan bana, Murad-ı Münzavî'nin Resulullah Efendimizin sünnet-i seniyyesine olan bağlılığından çok bahseder, onunla görüşmeye teşvik ederdi. Hatta Murad-ı Münzavî'yi bir gece rüyamda üç defa gördüm.”

Muhyiddin-i Arabî'nin kabrinin hizmetçisi Şeyh İbrahim Ekrem de bana; (Mustafa Bekrî'ye); Murad-ı Münzavî'nin her hâlinde, Kitap (Kur'an-ı Kerim) ve Sünnete uyduğundan, titizlik ve dikkatinden, güzel ahlâk ve yaşayışından bahsederdi. Şeyh Hasan Dağıstanî de şöyle anlatır: “Murad-ı Münzavî hazretleri uykudan uyandığında ve hizmetçisi abdest alacağı suyu geciktirdiği zamanlarda, hemen oracıkta toprakla teyemmüm etmek suretiyle abdest alır asla abdestsiz kalmazdı.”

Mustafa Bekrî, aynı eserinde şöyle der: “Sohbetinde bulunduğum evliyadan birisi de Hocam Molla Abdürrahim Hindî'dir. Molla Abdürrahim, Murad-ı Münzavî'ye çok hürmet ederdi. Ona çok bağlıydı. Hatta onun ilim ve ameldeki makamına hayrandı. Molla Abdürrahim yüksek hâller, dereceler sahibiydi. Bu sebeple, Murad-ı Münzavî'nin derecesini herkesten daha iyi biliyordu. Çünkü o, gözünden manevî perdelerin kaldırıldığı bir zattı.”

Yine şöyle anlatır: “Şam'ın ileri gelenlerinden birisi, Murad-ı Münzavî'yi davet etti ve ayrıca gelirken Molla Abdürrahim'i de beraberinde getirmesini söyledi. Bunun üzerine Murad-ı Münzavî ona; “Siz davet sahibisiniz daveti siz yapınız.” buyurdu. Davet sahibi Molla Abdürrahim'e gidip; “Şeyh Murad-ı Münzavî yarın bizim eve teşrif etmenizi istiyor.” dedi. Ertesi gün Murad-ı Münzavî ve Molla Abdürrahim, Şam'ın ileri gelenlerinden olan davet sahibinin evine gittiler. Bir müddet orada kaldıktan sonra Molla Abdürrahim hoşuna gitmeyen bir şeyden dolayı evine döndü ve; “Keşke Şeyh Murad-ı Münzavî, ev sahibine beni çağırttırmasaydı.” dedi. Bir ara uyudu. Bu sırada rüyasında Murad-ı Münzavî'yi gördü. Huzuruna varıp selam verdi. Münzavî ona dönüp; “Sizin bize ihtiyacınız yok.” deyip onun hâlini beğenmediğini ifade eden bir tavır takındı. (Çünkü uyumadan önce Murad-ı Münzavî'ye niçin kendisini çağırttığı için sitem etmişti.) Molla Abdürrahim heyecanla uykudan uyandı. Hemen Murad-ı Münzavî'nin evine gitti. Murad-ı Münzavî onu görünce: “Geldin mi?” buyurdu. O da; “Evet efendim.” deyip özür diledi. Murad-ı Münzavî'elini öptü. Bu sırada büyük nimetlere ve hâllere kavuştu. Murad-ı Münzavî'nin kapısından bir daha ayrılmadı.”

Eyüp Nişanca'sındaki yenilenen Murad-ı Buharî Mescidi. Muhammed Bedirî Dimyatî şöyle anlattı: “Bir kere Murad-ı Münzavî'yi ziyaret etmiştim. Huzuruna varınca Allahü Teâlâ'nın vergisi olan ilimlerin diğer ilimlere olan üstünlüğünü uzun uzun anlattı.”

Şam ulemasından ve o beldenin ileri gelenlerinden olan Bekrîzade Halil Efendi İstanbul'da ilim tahsili edip kadı olmuştu. Hazret-i Ebu Bekr'in neslinden olduğu için Bekrîzade denmekle meşhur olan bu zat şöyle nakletmiştir: “Şeyh Murad Efendi hazretleri İstanbul'da hazret-i Eyyub el-Ensarî'nin türbesi civarında ikamet ederdi. Dergahında bereketli sohbetleriyle insanlara feyz saçardı. Ben de devamlı ziyaretine gider, sohbetini dinlemekle şereflenirdim. Her gidişimde, hazret-i Ebu Bekr soyundan olmam hasebiyle iltifat ve ikramda bulunurdu. Âdeti üzere kahve ve tatlı ikram eder ve bu ikramı her defasında yapardı. Bazan da kendine mahsus macun gibi olan ferahlatıcı bir çeşit tatlıdan ikram edilmesini emrederek, çok yakın ve samimi iltifatta bulunurdu. Yine bir gün ziyaretine gidiyordum. Giderken macun şeklindeki hususî tatlısından yemeyi canım çok istedi. Kendi kendime; “Ben herkese ikram edilen tatlıdan istemem. Hususî tatlıdan isterim. Benim bu arzumu keşf ve kerametiyle anlayıp ikram etseler.” diye düşündüm. Bu düşünceyle huzuruna vardım. Oturduktan sonra hizmetçisi âdet üzere herkese ikram edilen tatlıdan getirip bana ikram etti. Hizmetçi o tatlıyı bana verirken Murad Efendi hazretleri hizmetçiye; “Yok yok! Git bizim macundan getir.” buyurdu. Hizmetçi derviş gidip tatlı macundan getirdi. Bana verdi. Ben de alıp yedim. Şeyh Murad Efendi bana bakıp tebessüm ederek; “Bir kaşık daha yiyin, arzu ettiğiniz macundandır.” dedi. Ben hayret içinde, mahcup oldum. Sonra sohbet ve nasihat ederek buyurdu ki: “Siz Hazret-i Ebu Bekr'in torunlarındansınız. Bizlere feyz onun tarafından gelmiştir. Malumunuz, keşf ve keramet derecesine yükselmek ve harika göstermek sizden umulur. Buna siz layıksınız. Biz sizlere göre yabancı sayılırız. Hâl böyleyken sizin kalkıp bunları bizden beklemeniz layık mıdır? Bu garip bir iş değil midir?”

Murad-ı Münzavî hazretleri şöyle anlatmışlardır: “Bir defasında İstanbul'a gitmiştim. Kalmaya niyetim yoktu. Hemen yola çıkacaktım. Lakin Ramazan-ı şerif girdi arkasından da kış başladı. O kış İstanbul'da kaldım. Ordu, bir sefere çıkmak üzereydi. Çok kere bu fakire, adam gönderip dua isterlerdi. Bir gece yarısı kitaptan bir meseleyi okuyordum. “Vezir kethüdası geldi.” dediler. “Getirin.” dedim, yanıma gelip oturdu. Okuduğum meseleyi tamamlayıp kitabı kapattım. “Hoş geldin Ahmed Ağa. Bu vakitte ne oldu da geldin?” diye sorunca; “Acaba bu vakitte bize dua etmek Şeyh Efendi'nin hatırına gelir mi diye vezir beni gönderdi. Selam söyledi.” dedi. Ben de dedim ki: “Biz Ehl-i sünnet vel cemaat mezhebindeniz. Mezhebimiz de şöyledir ki mübarek vakitlerde ve namazlardan sonra selatin-i İslam'a ve ümeray-ı İslamiyyeye dua etmemiz lazımdır. Fakat mahalli icabet oldunuz dedim. “Mahalli icabet ne demektir?” dedi. Dedim ki daha önceden bir mazlumun bedduasını almışsınız. Mazlumun bedduası hakkında Resulullah Efendimiz, Allahü Teâlâ mazlumun duası için; “Bir müddet sonra da olsa elbette sana yardım edeceğim.” buyurduğu”

HANİ SÖZ VERMİŞTİN YA

Mustafa Bekrî şöyle dedi: “Bana da Bedirî anlattı: “Murad-ı Münzavî'ye buğz eden (kötüleyen) birisi ile görüşmüştüm. Bana ona buğz etmeyi icap ettiren bir şey anlatmıştı. Ben de ona muvafakat etmiştim. O şahsa da Murad-ı Münzavî'nin yanına çok gittiğimi, bundan sonra onun yanına gitmeyeceğimi söyledim. Ertesi gün beni seven aile dostlarımdan birisi geldi ve; “Haydi Murad-ı Münzavî'nin ziyaretine gidelim.” dedi. Onu kırmayıp teklifini kabul ettim. Fakat içimden de bu teklifi çabucak kabul etmeme hayret ettim. Yine kendi kendime; “Hani sen onun ziyaretine gitmeyeceğine söz vermiştin ya.” dedim. Bu sırada nefsimin çok mahcup olduğunu gördüm. Buna rağmen Murad-ı Münzavî'yi ziyarete gittim. Ancak her zamanki gidişlerimde hemen huzuruna girerdim. Fakat bu sefer bana: “Biraz bekle, Münzavî'nin bir mazereti var.” kabilinden sözler söylediler. Bunun üzerine oturup kendi kendimi kınamaya; “Böyle eşiklerde oturup beklemeye niçin razı oluyorsun. Hem sen bir daha ziyarete gelmeyeceğine karar vermemiş miydin?” demeye başladım. Bir saat sonra bana ve arkadaşıma izin verildi. Onunla beraber Murad-ı Münzavî'nin huzuruna girdik. Beni yakınına çağırdı ve selam verdi. Sonra arkadaşıma döndü ve şöyle dedi: “Dün şöyle bir şey oldu. İnsanlardan birisinin yanına başka birisi geldi. İkisi beraber birisine dil uzattılar.”

Birisi; “O şöyledir.” dedi. Diğeri onu tasdik etti.” diyerek bir gün önce olan şeyleri bir bir saydı. Dünkü zemmettiğimiz (kötülediğimiz) hâli aynen anlattı. Sonra bana döndü; “Bu anlattıklarım oldu mu?” buyurdu. Ben de; “Evet efendim.” diyerek özür diledim. “Hayır, olmadı.” diye inkâr etmedim.

Sonra; “Şimdi zemden (kötülemekten) vazgeçtim. Dünkü zem hâlimiz geçici bir şeydi. Şimdi o hâl geçti. Şeytan aramıza girdi. Allahü Teâlâ onu sizin vesilenizle defeyledi.” dedim. Sonra da tasavvuf yoluna dair bilgiler öğrendim. Bana lüzumlu bilgileri yazdı. Murad-ı Münzavî'nin pek yüksek hâlleri vardı.” nu bildirdi deyince Ahmed Ağa ağlayıp; “Şimdi bizim işimiz harap olmuştur.” deyip hâlini itiraf etti.

Murad-ı Münzavî'nin kabrini ziyaret edenler, orada ruhanî bir zevk ve lezzet duyarlar. Celvetî büyüklerinden İsmail Hakkı Bursevî hazretleri Ahitname'sinde; “İlahî aşk sahiplerine, Murad-ı Münzavî'nin kabrini ziyaret etmek lazımdır. Bereketi görülen makamlardandır.” buyurmuştur.

Murad-ı Münzavî hazretlerinin Tekkesinin kapısı. Murad-ı Münzavî dergâhının banisi (yaptıranı) Şeyhülislam Minkârîzade Yahya Efendi'nin damadı Çankırılı Mustafa Efendi idi. Burası medrese olmak üzere bina edildi. Vakfeden zatın oğlu da Ebü'l-Hayr Ahmed Efendi olup 1144 (m. 1731) senesi Şaban ayı sonlarında şeyhülislam oldu. 1154 (m. 1741) senesi Zilhicce ayında vefat edince dergâhta pederi yanına defnolundu.

Sultan Mahmud Han'ın Murad-ı Münzavî hazretlerinin Dergahının içinden bir görünüş, kabre de buradan girilir. Şeyhülislamlarından olan Ebü'l-Hayr Ahmed Efendi, Murad-ı Münzavî vefat ettiğinde, onu medresenin dershanesine defnettirdi. Medreseyi de dergâha tebdil ettirdi. Sonraları Murad-ı Münzavî'nin mübarek türbesi harabe halinde iken, 1402 (m. 1982) senesinde tamir edildi.

Eserleri:

1- Camiu müfredati'l-Kur'an: Arapça, Farsça ve Türkçe kaleme alınan eser, müellifin hayatından bahseden bir kısım kaynakta belirtildiği gibi tefsir değil bir ulumü'l-Kur'ân çalışmasıdır. Orijinal bir tertibi olan eserin ilk kısmında, mushaf sırasına göre sureleri de belirtilmek suretiyle önce bütün ayetlerin son kelimeleri, ardından ayetlerin ilk kelimeleri verilmiş, sonraki bölümlerde ise eliften başlayarak sırasıyla Arap alfabesinin yirmi dokuz harfinin kelime başında kullanımını esas alan alfabetik bir sistemle tasnif edilmiştir.

Mesela elif harfinde “Kitâbü'l-Elif mine't-tertîb” başlığıyla elifle başlayan kelimeler belirlenmiş ve bunların içinde yer aldıkları ayetler sure sırasına göre verilmiştir. Daha sonra söz konusu sıralamaya göre tespit edilen bu kelimeler “Kitâbü'l-Elif mine'l-Arabî” başlığı altında Arapça olarak açıklanmıştır. Ardından “Kitâbü'l-Elif mine'l-Fârisî” başlığıyla aynı kelimeler Farsça ve “Kitâbü'l-Elif mine't-Türkî” başlığıyla Türkçe izah edilmiştir. Eser, üç dilde yazılması ve kendine has tertibiyle türünde ilk sayılabilecek bir çalışmadır.

KALB HUZURU

Murad-ı Münzavî hazretleri buyurdu ki: İtikatta ehl-i hak, yani Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat itikadı üzere bulunup bilinmesi zarurî olan fıkıh bilgilerini öğrenerek onlara uygun amel etmelidir. Kalbinde Allahü Teâlânın rızasından başka bir şey bulunmaması için doğruluk ve ihlasta kemal sahibi kimseler ile konuşmalı, onların sohbetinde bulunmalı, dilde ve gönülde daima Allahü Teâlâyı anmalı, bunda asla gevşeklik göstermemelidir.

Allahü Teâlâdan başka her şeyi unutmalıdır. Allahü Teâlâdan başkası hatıra geldikçe istiğfar okumalı, masivadan kurtarması için Allahü Teâlâya yalvarmalıdır. Bu şekilde kalb huzuruna kavuşmaya çalışmalı, zorlama ile de olsa masivayı (Allah'tan başka her şeyi) unutmaya gayret etmelidir. Zahirde halk ile bâtında Hak ile bulunmalı, böylece gönülde Allahü Teâlânın rızasından başkası kalmamalı, masivayı tamamen unutmalı, nefsi de benlik davasından kurtarıp kalb huzuru ve rahatlığı ile kulluğa dair bütün vazifeleri yapmalıdır. Böylece Allahü Teâlânın lütuf ve ihsanı ile fanifillah ve bakî-billah olunur ve Allahü Teâlânın pek çok feyiz ve marifetlerine kavuşulur.

Bu mertebeye erişebilmek için nefy ve isbatı kendisinde bulunduran Kelime-i tayyibeyi yani **“Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah”**ı çok söylemelidir. Mânâsı; hak olan mâbut yalnız Allahü Teâlânın zat-ı pakidir. O'nun rızasından başka hakiki bir maksud yoktur. Muhammed Aleyhisselam Allahü Teâlânın resulüdür. O'na tâbi olmak vaciptir. İşte bu Kelime-i tayyibe ile bahsedilen saadete kavuşulur.” nüshası Râgıb Paşa Kütüphanesi, No: 102'de kayıtlıdır.

2- Silsiletü'z-zeheb: Nakşibendiyye silsilesini ve tarikat adabını bildiren Arapça bir risaledir. La'lîzâde Abdülbaki tarafından Türkçe (Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Efendi Kısmı No: 2456'da vardır) müellifin oğlu Muhammed Behaeddin'in müridi Ahmed Trabzonî tarafından Tuhfetü'l-ahbab fi'ssüluki't-tarikati'n-Nakşibendiyye adıyla Arapça (Bir nüshası Çorum Hasan Paşa Kütüphanesi No: 781'de vardır) olarak şerhedilmiştir. Risalenin, Mehmed Rüstem Râşid'in yaptığı Dürrü'lmüntehab min bahri'l-edeb fi “Vakti ganimet bilmek lazımdır. Vaktin kıymetini bilmemenin afetlerinden biri nefse hoş gelen isteklerdir. Bütün ayıplar ve kabahatler hevada toplanır. Fısk, şirk ve küfür gibi. Vaktin kıymetini bilmemenin afetlerinden biri de Kapıdan Murad-ı Münzavî hazretlerinin sandukasının görünüşü. tercemeti Silsileti'z-zeheb adlı Türkçe bir tercümesi 1274'te İstanbul'da basılmıştır.

3- Mektûbât: Murad-ı Münzavî'nin müridlerine, halifelerine, çocuklarına, bazı devlet erkanına ve diğer kişilere yazdığı mektuplardan derlenmiştir. Bir nüshası Beyazıt Devlet Kütüphanesi Veliyyüddin Efendi Kısmı No: 2456'da ve Üniversite Kütüphanesi T.Y. No: 3442'de vardır.

4- Risâle-i Nakşibendiyye: Müridlerinden Karababazâde İbrahim'in, şeyhin sohbetlerinde tuttuğu notları ihtiva eder. Bir nüshası Beyazıt Devlet Kütüphanesi Veliyyüddin Efendi Kısmı No: 2886'da vardır.

5- Mesmuat: Sohbetlerinin müridleri tarafından derlenmesiyle oluşan bir eserdir. Bir nüshası Beyazıt Devlet Kütüphanesi Veliyyüddin Efendi Kısmı No: 1780'de vardır.

Murad-ı Münzavî hazretleri tasavvufla ilgili eserinde buyurdu ki: lehv ve la'b yani boş faydasız iştir. Lehv ve la'b öyle bir şeydir ki kişiyi maksadından alıkor. Kişi lehv ve la'b olan işlerle meşgul olarak asıl maksadından geri kalır. O hâlde asıl maksadın dışında kalan her iş lehv ve la'bdır. Biri de abes, lüzumsuz iştir. Abes, insanı maksadından alıkoymaz fakat faydası yoktur. Abesle meşgul olmak, kişiyi lehv ve la'ba sürükler.”

“İlim iki kısımdır; biri itikada, biri de amele ait ilimdir. İtikat ile ilgili olanı, Allahü Teâlâyı sıfat-ı subutiyye ve sıfat-ı selbiyesi ile muttasıf bilmektir. Ameller üç çeşittir: Biri insanın isteyerek yaptığı işlerdir. Biri istemediği hâlde yaptığı işler. Biri de istediği Murad-ı Münzavî hazretlerinin Mescidinin kitabesi. hâlde yapamadığı işlerdir. Bu şöyle bir misalle anlatılır: Bir kimse çarşıdan ekmek almak istese bütün kuvvetleri ve hassaları ile bu işe teşebbüs eder. Ayağı ile yürür, gözü ile görür, kulağı ile işitir, aklı ile bilir. Hasılı bütün azaları ve hassaları ile hareket eder. Bunun neticesi yemektir. Yemek ise tabii bir iştir. Yemekte hayvanlar ile müştereklik vardır.

O hâlde layık mıdır ki yemek ve içmek için bu kadar önem verip de asıl maksada isteyerek ve severek tam bir yönelişle bütün gücü ve kuvvetiyle ihtimam, gayret ve cehd olunmasın. Bu dünyada, insana bitmeyen bir vakit (ömür) verilmemiştir. İnsan için bir ecel (belli bir ömür) vardır. Bu ecel (ömür) de herkese nasip değildir. Zira büluğ çağına kadar olan zamanı saymadılar. Bir kimse büluğ çağına erse mazi geçmiştir. Artık ona hiçbir suretle ulaşılamaz. İstikbalin ise geleceği malum değildir. Yarına kavuşacağınızı kim kat'î olarak söyleyebilir. O hâlde hayat, içinde bulunduğumuz andır. Vakit bu nefestir.

Allahü Teâlâ insanı kalb ve bedenden meydana gelen bir varlık olarak yaratmıştır. Bedenin ve kalbin kemale ermesi, Peygamber Efendimizde son bulmuştur. Ümmetine ise bu kemalattan O'na tabi oldukları kadar ulaşmıştır. Resulullah Efendimiz vasıta olmadan kemalat gelmez. Allahü Teâlânın âdeti böyledir. Eshab-ı kiram bu kemalatı Resulullah sallallahü aleyhi ve sellemden almıştır. Tabiin ise onlar vasıtasıyla almışlardır. Bazıları da daha çok vasıta ile almışlardır. O hâlde herkesin zahirî ve bâtınî kemalatı ancak Resulullah aleyhisselam vasıtasıyladır.

Bütün bu olgunluklara kavuşmanın yolu, Allahü Teâlâya muhabbettir. Bu muhabbetin ele geçmesi ise Resulüne tabi olmakladır. Nitekim Allahü Teâlâ Kur'an-ı kerimde mealen; “Ey sevgili Peygamberim! Onlara de ki: Eğer Allahü Teâlâyı seviyorsanız ve Allahü Teâlânın da sizi sevmesini istiyorsanız, bana tabi olunuz. Allahü Teâlâ, bana tabi olanları sever.” buyuruyor. (Al-i İmran suresi: 31)

O hâlde bu kemalata, olgunluklara kavuşmanın Resulullah'a tabi olmaktan başka yolu yoktur. İttiba da iki kısımdır. Biri zahiren, diğeri bâtınen tabi olmaktır. Zahiren tabi olmak âlimlerin yazdıkları bilgilere uymak ile olur. Âlimler Resulullah'ın emirlerini, sözlerini ve işlerini noksansız ve ilavesiz aynen yazmışlar ve zaptetmişlerdir. Bunlar fıkıh ilmi, hadis ilmi ve tefsir ilminde bildirilmiştir. Bâtınen tabi olmak ise Resulullah'ın beğendiği işleri yapmak, hâllerde ve ahlâkta tabi olmaktır. Bunların bir kısmını ulema beyan etmişlerdir. Lakin tamamını beyan etmeye kelimeler ve ibareler kafi değildir. Ancak bâtınen mânâ anlatılabilir. Bu işle de meşayıh (tasavvufta yetişmiş ve yetiştirebilen rehberler) vazifelidir.”

“Muhabbet kesbî değil (çalışmakla kazanılmaz) vehbîdir. Her kime muhabbet verilirse bir daha geri almazlar.”

“Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen talibe üç şey lazımdır; talep, çalışmak, ilim.”

“Kul ile Rabbi arasında olan muamele, henüz sütten yeni kesilmiş masum bir çocuk ile annesi arasında olan muamele gibi olmalıdır. Masum çocuk annesini kaybetmiş, oturmuş ağlar. Annemi isterim, der. Annenin ismi nedir oğul dediklerinde, bilmem der. Yine annemi isterim diye ağlar. Annenin evi nerededir dediklerinde, bilmem der. Yine annemi isterim diye ağlar. İşte bu şekildeki çocuğu herkes korur, yardımcı olur.”

“Allahü Teâlâ insanın yüreğine ruh âleminden bir gönül yani kalb yerleştirmiştir. Bu gönlün; bilmek, tanımak, istemek, sevmek gibi hususiyetleri vardır. Mesela bu gönüle birbirine zıt iki şeyin sevgisi sığmaz. Bu gönüle; kendisini yaratanı bilmek, O'nu sevmek, rızasına kavuşmayı arzu etmek, Allahü Teâlânın rızasına kavuşmanın yolu olan Resulullah'a her bakımdan tâbi olmak, O'ndan başka her şeyden alâkayı kesmek, bu geçici dünyada kalb huzuru içinde vakti Allahü Teâlâya ibadetle geçirmek ve Allahü Teâlânın rızasına muvafık şekilde konuşmak layıktır. Böyle bir gönüle sahip olmayan bir kimse, insan suretinde bir mahluktur. Böyle bir saadetten mahrum olan kimse, kat'i olarak hastadır. Bunun ilacı ise gafletten uyanıp pişman olmak, af ve mağfiret etmesi için Allahü Teâlâya yalvarmak, kabulünü, tevfikini ve yardımını istemek, üzerinde bulunan Allahü Teâlânın ve kulların haklarını ödemek, hak sahiplerini razı etmektir. Eğer o anda bu hakları ödemek gücüne sahip değilse, bunları gücü yettiği zaman ödemeye kat'î karar vermeli, sünnet-i seniyyeye uyup işlerinde azimetlere (nefse zor gelen şeylere) sarılmalı, bidat ve ruhsatlardan sakınmalı yani her işinde ve her hâlinde Resul-i Ekrem'e ve O'nun Eshab-ı Kiram'ına tâbi olmalıdır.

Camiu keramati'l-evliya; cilt-1, sh. 205

El-A'lam; cilt-7, sh. 199

Mu'cemü'l-müellifîn; cilt-12, sh. 214

Silkü'd-dürer; cilt-4, sh. 129

Mektubat-ı Şeyh Murad (Bayezid Devlet Kütüphanesi Veliyyüddin Kısmı No: 2456)

Mesmuat (Bayezit Devlet Kütüphanesi Veliyyüddin Kısmı No: 1780)

Esmaü'l-müellifîn; cilt-2, sh. 424

İzahü'l-meknun; cilt-2, sh. 530

Menakıb-ı Şeyh Muhammed Murad (Süleymaniye Kütüphanesi Murad Buharî Kısmı No: 256)

Sefinetü'l-evliya; cilt-2, sh. 55

Brockelmann Sup.; cilt-2, sh. 663

Hadikatü'l-cevami'; cilt-1, sh. 282

Vekayiü'l-füdela; cilt-2, sh. 673

Osmanlı'da Müceddidîlik (H. İbrahim Şimşek); sh. 105

Tam İlmihâl Se'adet-i Ebediyye (Hâl tercemeleri bahsi)

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları