Eshab-ı Kiram'ın sohbetinde bulunmakla şereflenen Tabiîn devrinin yüksek âlimlerinden ve evliyanın büyüklerinden. On iki imamın yedincisidir. Ca'fer-i Sadık'ın oğlu, İmam-ı Ali Rıza'nın babasıdır. Resulullah Efendimizin torunu olup, Hazreti Ali ile Hazreti Fatıma'nın da evlatlarındandır. Hazreti Hüseyin'in çocuklarından olduğu için “seyyid”dir. Asıl adı, Musa bin Ca'fer-i Sadık bin Muhammed Bakır bin Ali Zeynelabidin bin Hüseyin bin Ali bin Ebu Talib; künyesi “Ebü'l-Hasan” ve “Ebu İbrahim'dir”. Kazım, Sabır, Salih ve Emin... gibi birçok lakabı vardır. Bunlardan en meşhuru “El-Kazım'dır”. Hilminin (yumuşaklığının) çokluğundan kendisine kötülük yapanlara dahi kızmayıp bağışladığından, gazabına hakim olduğundan kendisine “Kazım” lakabı verilmiştir. Ayrıca Kazım, hiddetini yenen demektir.
Erkek çocukları; Ali Rıza, Zeyd, İbrahim, Ukayl, Harun, Hasan, Hüseyin, Abdullah Ekber, Abdullah Asgar, Muhammed, Ahmed, Ca'fer, Yahya, İshak, Abbas, Ebü'l-Kasım, Hamza, Abdurrahman Kasım, Ca'fer-i Ekber ve Ca'fer-i Asgar'dır. Kızları da on sekiz tane olup, her biri zamanının en abidesi ve şereflisi idi.
Annesi cariye olup, ismi **“Humeyde-i Berberiyye”**dir. Mekke ile Medine arasında bulunan “Ebva” denilen yerde, 128 (m. 745) senesinin Safer ayının yirmi üçüncü pazar günü doğmuştur. 186 (m. 802) senesinde, Bağdat'ta hapishanede iken vefat etmiştir. Bağdat'ın on kilometre kuzeybatısında Kazımıyye mahallesine definolunmuştur. Bu mahalle Dicle Nehri'nden beş kilometre kadar içerdedir. Büyük ve çok süslü bir türbesi ve hemen yanında büyük bir camisi vardır. Müslümanların en çok ziyaret ettiği türbelerden biri olup; İmam-ı A'zam hazretlerinin türbesi de yine Dicle kenarındadır.
Musa Kazım hazretleri yüksek bir âlim ve büyük bir evliyadır. Din bilgilerinde içtihat derecesine yükselmiştir. Her ilimde imam, üstad ve büyük bir rehberdi. Çok ibadet eder, geceyi hep namazla geçirirdi. Bu hallerinden dolayı, kendisine “Salih Kul” adını vermişlerdir. Tasavvuf ilminde, Ehl-i Sünnet'in gözbebeğidir. Bu ilme ait bağdat'ta bulunan Musa Kazım Külliyesi'nin genel görünüşü. Marifetleri, isteyen Müslümanların kalblerine akıtan bir kaynaktır.
Musa Kazım hazretleri, hadis-i şerif ilminde sika (güvenilir) bir ravi, büyük bir hadis imamıdır. Oğulları Ali Rıza ve İbrahim, İsmail, Hüseyin ile kardeşleri Ali ve Muhammed ondan hadis-i şerif rivayet etmişlerdir. Resulullah'a kadar varan bir rivayet ile bildirdiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Yemekten önce el yıkamak, fakirliği yok eder. Yemekten sonra yıkamak da, üzüntüyü giderir...”
Musa Kazım hazretlerinin yaşadığı devirde, Ehl-i Beyt'ten olanlara maalesef bir çok haksızlıklar yapılmıştır. Zamanın sultanları tarafından birkaç kere hapse atılmış ve hapiste iken vefat etmiştir. Halbuki dünyaya düşkün değildir. Züht ve takvası da çoktur. Affı ve ihsanı, kerem ve cömertliği ile meşhurdu. Medine-i Münevvere'de oturmuştur.
Siyasete hiç karışmadığı halde halife Mehdi tarafından Medine'den Bağdat'a getirtilerek hapsedilmiş, bir müddet sonra da halife, Hazreti Ali'yi rüyasında görmüştür. Kendisine Kur'an-ı Kerim'de Muhammed suresindeki 22. ayet-i kerimeyi okuyarak; “Demek sizler iş başına gelecek olursanız, hemen yeryüzünde fesat çıkaracak ve akrabalık bağlarını kesip atacaksınız öyle mi?” diye hitap etmiştir. Halife ertesi gün Musa Kazım'ı hapisten çıkararak, kendisine ve evlatlarına karşı isyan etmeyeceğine dair yemin etmesini teklif etmiştir. İmam-ı Musa Kazım da; “Bu işi asla yapmam ve şanıma da yakıştırmam.” buyurunca, doğru söylediğini tasdik etmiş ve bu teminat üzerine Medine'ye dönmesine izin vermiştir.
Sonra halife Harun Reşid, 179 (m. 795) yılında umreden dönerken Medine'ye uğramış, İmam hazretlerini de yanına alıp Bağdat'a getirmiştir. Ardı arkası kesilmeyen hadiselerin sona ereceği düşüncesi ile onu tekrar hapsettirmiştir. Hatib-i Bağdadî'nin rivayetine göre, ölünceye kadar hapiste tutmuş; bir diğer rivayete göre, Harun Reşid gördüğü korkulu bir rüya üzerine, onu hapishaneden çıkarıp, Medine'ye göndermiştir. Ancak Bağdat'ta vefat etmiş olması, Hatib'in rivayetini daha da kuvvetlendirmektedir. Yedi sene zindanda kalmıştır.
Hapishanede iken Harun Reşid'e yazdığı mektupta; “Benden bela ve musibet son bulmayacak. Buna karşılık, sende daima rahat ve genişlik içerisinde olacaksın. Yalnız şunu unutma ki sonu olmayan o ahirete sende bende gideceğiz.” demiştir. Vezir Yahya bin Halid Bermekî tarafından hurma içinde zehir verilerek öldürüldüğü rivayet olunmaktadır. Zehir verildiği gün Musa Kazım hazretleri; “Bana bugün zehir verdiler. O zehir yarın vücudumu sarartacak, sonra vücudumun yarısı kızaracak, ertesi gün de her yerim simsiyah olacaktır. İşte o zaman vefat edeceğim.” demiş, dedikleri de aynen olmuştur.
Musa Kazım'ın hayatı fazilet ve üstünlüklerle dolu olup, sevdiklerine ibret veren ve yol gösteren keramet ve menkıbeleri çoktur. Ruhlara gıda olan sözleri o kadar fazladır ki bazıları kitaplara geçirilmiş, bazıları da dilden dile, gönülden gönüle nakledilip gelmiştir.
Onu seven ve ondan istifade eden âlimlerden Şakik-i Belhî “Kuddise Sirruh”, şöyle anlatıyor:
“Hacca gidiyordum. Fariziyye'ye vardım. Orada, güzel yüzlü, buğday benizli, yün elbiseli, başı sarıklı ve ayağında nalını bulunan bir genç gördüm. İnsanlardan ayrı bir yerde yalnız oturuyordu. Kendi kendime; “Bunun tasavvuf talebesinden olması lazımdır, bu yolda Müslümanlardan ayrı duruyor, gidip biraz ağır konuşayım da bu işten vazgeçsin.” dedim. Yanına yaklaşınca, bana; “Ey Şakik.” diye hitap ederek; “Zandan çok sakınınız, zira bazı zanlar günahtır.” mealindeki Hucûrat suresi 12. ayet-i kerimesini okudu ve gitti. Ben de kendi kendime; “Bu bir salih kişi olmalı, adımı ve kalbimdekini bildi.” dedim. Arkasından helalleşeyim diye gittim. Ama ne kadar hızlı yürüdüysem de yine yetişemedim.
Başka bir konak yerinde onu yine gördüm. Namaz kılıyordu. Kılarken de bütün azaları titriyor, gözlerinden yaşlar akıyordu. Namazını bitirsin de helalleşeyim, dedim. Namazını bitirdi. Yanına yaklaştım. Bana; “Ey Şakik.” diyerek; “Ben tövbe eden, iman edip salih ameller işleyen ve sonra doğru yolu bulan kimseleri elbette afederim.” mealindeki Taha suresi 82. ayet-i kerimesini okudu.
Beni bırakıp uzaklaşınca kendi kendime; “Bu genç; yüksek bir evliya olmalı, ikinci defa ismimi ve kalbimdekini bildi.” dedim. Başka bir konak yerinde yine onu gördüm. Bir kuyunun başında, elindeki kısa ipli kova ile su çekmeye çalışırken kova suya düştü. Ellerini kaldırıp; “Ya Rabbî! Sen benim Rabbimsin. Su aşağıdadır, kuvvet sendedir. Su içmek istiyorum.” diye dua etti. Bunun üzerine kuyudaki su yükseldi. Elini uzatıp kovasını doldurdu. Abdest alıp dört rekat namaz kıldı.
Sonra bir kum yığınının doğru gidip eliyle kumları kovanın içine döktü ve çalkalayıp içti. Yanına gidip selam verdim. Selamımı aldı. “Hak Teâlâ'nın sana ihsan ettiği nimetlerin fazlasından beni de doyur.” dedim. “Hak Teâlâ'nın nimetleri açık veya gizli her zaman bize gelir. Hak Teâlâ'ya hüsn-i zanda bulun.” deyip, kovasını bana verdi. İçinde kavrulmuş buğday ile şeker vardı. Daha önce ondan daha lezzetli bir şey yememiştim, yedim ve doydum. Mekke'ye gelinceye kadar da onu bir daha göremedim.
Mekke'de gördüğümde ise; bir gece yarısı namaza durmuştu. Tam bir huşu ile inleyip ağlıyordu. Bütün gece böyle devam etti. Sabah oldu. Namaz kılıp tavaf edip dışarı çıktı. Arkasın Bağdat'ta, Resulullah Efendimizin yüksek nesebine (soyuna) sahip olan Ehl-i Beyt'in en büyüklerinden Musa Kazım hazretlerinin türbesinin de bulunduğu Kazımiye Külliyesi'nin dıştan görünüşü da hizmetçiler vardı. İnsanlar etrafına toplandılar. “Bu zat kimdir?” diye sordum; “Musa bin Ca'fer bin Muhammed bin Ali bin Hüseyin'dir.” dediler. “Yolda bu zattan şöyle şöyle acayip haller gördüm.” dedim. “Bu acayip haller bu seyyid için acayip değildir.” dediler.”
Onu seven Halid ez-Zabbalî şöyle anlatıyor:
“Halife Mehdi, İmam Kazım'ı ilk defa huzuruna çağırmıştı. Musa Kazım, bana yol hazırlığı için çarşıdan bazı şeyler almamı buyurdu. Yüzüme baktı ve; “Seni üzüntülü görüyorum, ne oldu?” diye sordu. Bende; “Niçin üzülmeyeyim, bir zalimin yanına gidiyorsunuz, sonunuzun da ne olacağı belli değildir.” deyince; “Hiç korkma, inşallah falan ay, falan günde geri döneceğim. Akşamleyin beni beklersin.” buyurdu.
Ben ay ve günleri sayarken onun buyurduğu gün geldi. Güneşin batmasına az kalmıştı, ama gelen giden yoktu. Şeytan da içime vesvese düşürdü. Kalbimde bir şüphe uyanmasından korkuyordum. Çok sıkıldım. O sırada Irak tarafından bir karaltı göründü. Musa Kazım hazretleri bir katıra binmişti. “Ey falan!” diye seslendi. “Buyurun efendim buradayım.” dedim. “Az kalsın, kalbine şüphe geliyordu değil mi?” buyurdu. “Evet öyle olacaktı.” dedim. Sonra; “Allahü Teâlâ'ya hamdolsun ki bu zalimden kurtuldun.” dedim. “Beni bir daha oraya götürecekler o zaman kurtulamayacağım.” buyurdu.”
Menkıbeleri çeşitli kitaplarda toplanmıştır. Nurü'l-Ebsar'da anlatılan menkıbelerden bazıları şunlardır:
Bir gün Musa Kazım hazretlerine zamanın halifesi Harun Reşid; “Sizler, kendinizin Ehl-i Beyt'ten olduğunuzu söylüyor ve; “Resulullah'ın zürriyetindeniz.” diyorsunuz. Aslında biz de dem Abbas'dan dolayı Resulullah'ın soyundanız, siz de Hazreti Ali'nin evlatlarısınız. İnsanların soyu baba ile devam eder.” dedi.
Musa Kazım da cevabında; “Allahü Teâlâ” Kur'an-ı Kerim'de En'am suresi 84. ayet-i kerimesinde mealen buyuruyor ki: “İbrahim Peygamberin zürriyetinden olan Davud, Süleyman, Eyyub, Yusuf, Musa ve Harun!.. Biz iyileri böylece mükafatlandırırız. Ve ey Zekeriyya ve İsa!” diye buyuruyor. Bu ayet-i kerimede İsa Aleyhisselam, İbrahim Aleyhisselamın soyundan sayılıyor. Halbuki İsa'nın babası olmadığı, herkes tarafından bilinmektedir. Bununla birlikte annesi tarafından da İbrahim Aleyhisselamın züriyetinden sayılmaktadır. Öyleyse bizler de annemiz Fatımatü'z-Zehra tarafından Resulullah Efendimizin soyundan sayılırız.” buyurmuştur.
Musa Kazım hazretlerini sevenlerden Medain şehrindeki İsa isminde bir zat şöyle anlatıyor:
“Hacca gitmiştim. O sene Mekke'de kaldım. Sonra, bir senede Medine'de kalayım, diyerek oraya gittim. Musalla denilen yerde Ebu Zer Gıfarî hazretlerinin evi yanında bir yer kiraladım. Orada devamlı Musa Kazım'ın ziyaretine gidiyordum. Yağmurlu bir gecede yanına oturdum. Birdenbire bana dediler ki: “Ey İsa, kalk evine yetiş! Evin, eşyalarının üzerine yıkıldı.” Koşarak evime geldim. Baktım ki gerçekten ev yıkılmış, eşyalar da altında kalmıştı.
Birkaç işçi tuttum. Bütün eşyalarımı enkazın altından çıkardım. Yalnız abdest almak için kullandığım bir ibriğim kayboldu. Ertesi gün İmam-ı Musa Kazım'ın yanına geldim. Bana; “Eşyalarından kaybolan bir şeyin varmı?” diye sordu. Bende; “Efendim, yalnız abdest alırken kullandığım ibriğim kayıp!” dedim. İşte o zaman başını aşağıya indirip gözlerini yumdu. Bir müddet bekledikten sonra, başını kaldırıp bana; “Sen bir gün önce ev sahibinin helasına gitmişsin ve ibriği de orada unutmuşsun? Şimdi git, ev sahibinin hizmetçisinden iste, sana versinler!” dedi. Bende hemen koşarak geldim. Ev sahibinin hizmetçisinden ibriğimi istedim. O da getirip teslim etti.
Harun Reşid, bir gün veziri Ali bin Yaktin'e çok güzel elbiseler hediye etmişti. Bunların arasında siyah ibrişimle dokunmuş, altın yaldızlı gömlek en iyisiydi. Bu padişahlara mahsus bir elbiseydi. Ali bin Yaktin, Musa Kazım hazretlerini çok sevdiği için bir miktar daha mal ilave ederek hepsini Musa Kazım'a gönderdi. O da gömlekten başka bütün hediyeleri kabul etti. Gömleği geri gönderip, bunu saklamasını, bir gün lazım olacağını söyledi.
Bir gün Ali bin Yaktin, kölelerinden birine kızıp kovdu. O köle, Harun Reşid'e gidip; “Benim efendim Musa Kazım'ı imam edinmiştir. Ona çokça mal gönderir. Hatta sizin ona ikram ettiğiniz ibrişimi ile altın yaldızlı gömleği bile hocasına göndermiştir.” dedi. Harun Reşid kızıp Ali bin Yaktin'i çağırttı. “Sana giydirdiğim gömleği ne yaptın?” diye sordu. Ali bin Yaktin; “Bendedir ey müminlerin emiri!” deyince Harun Reşid, hemen getirmesini istedi. O da kölelerinden birisini çağırıp; “Benim sarayımda falan odaya git, anahtarını falandan iste, odada bir sandık var. Kapağını aç, içinde mühürlü bir kutu göreceksin. O kutuyu al, gel.” dedi.
Kölesi derhal kutuyu getirdi. Kutuyu açınca içindeki gömleği gördüler. Güzel kokular da sürülmüştü. Harun Reşid'in öfkesi geçti. Ali bin Yaktin'e; “Bunu yerine gönder, hatırını da hoş tut! Bundan sonra senin hakkında söylenen sözlere aldırmam. Bu elbise yanında olmasaydı, seni cezalandıracaktım. Fakat işin doğrusu meydana çıktı. Bundan sonra bir şeyi araştırmadan hakkında hüküm vermeyeceğim.” dedi. Başka hediyeler ve ihsanlarda bulunarak gitti.
Öncekiler Öldü
İshak bin Ammar şöyle anlatıyor: “Musa Kazım, Harun Reşid tarafından hapsedildiği zaman, İmam-ı A'zam Ebu Hanife hazretlerinin iki talebesi olan Ebu Yusuf ile Muhammed Şeybanî onun ziyaretine gitmişlerdi. Bir maksatları da ilminin derecesini öğrenip istifade etmekti. Tam o sırada hapishanenin nöbetçisi yanına gelip; “Ey mübarek efendim! Bugün kü nöbetim bitti. Yarın dönüşümde bir ihtiyacınız varsa getireyim.” dedi. İmam-ı Musa Kazım da; “Bir ihtiyacım yoktur.” buyurdu.
Sonra, Ebu Yusuf ile Muhammed Şeybanî'ye dönerek; “Ben bu adama hayret ediyorum. Yarın döneceğini zannediyor ve ihtiyaçlarımı soruyor. Halbuki onun eceli gelmiştir ve yarın ölecektir.” deyince İmam-ı A'zam hazretlerinin iki talebesi de Musa Kazım'ın böyle söylemesine hayret ettiler ve; “Biz, bu zatı zahirî ilimlerden imtihan etmek istedik. Bu ise batınî ilimden bize haber veriyor. Bunun bu sözünü deneyelim.” diyerek kalkıp gittiler.
Adamın evine yakın bir yere nöbetçi koydular ve ona; “Bu evde bir şey gördüğün zaman, gelip bize haber vereceksin.” dediler. Gece yarısında evde bir ağlama sesi yükselmeye başladı. Nöbetçi gelip hemen haber verdi. İmam-ı Ebu Yusuf ile Muhammed Şeybanî geldiği zaman ev sahibinin öldüğünü gördüler. Bunun üzerine Musa Kazım hazretleri hakkındaki hayretleri ve onun büyüklüğü karşısındaki inançları bir kat daha arttı.”
Muhammed bin Abdullah el-Bekrî; “Borç istemek için Medine-i Münevvere'ye gelmiştim. Bana bu hususta yardımcı olabilecek bir kişiyi çok aradım fakat bulamadım. En sonunda yorulup kendi kendime; “Ebü'l-Hasan Musa bin Ca'fer'e gitsem, durumumu ona anlatsam iyi olur. Belki bir şeyler elde ederim.” diye düşündüm. Kararımı verip oraya gittiğimde Negama denilen yerdeki bahçesinde onu buldum. Beni görünce küçük bir hizmetçisi ile yanıma geldi. Elinde bir kalbur, kalburun içinde de hurma vardı. Birlikte hurmadan yedik. Sonra bana bir ihtiyacım olup olmadığını sordu. Ona durumumu olduğu gibi anlattım. Bunun üzerine içeri girdi ve az sonra yanıma geldi. Hizmetçisine; “Sen git.” dedi. Elini elime uzattı. Bana bir kese verdi. İçinde üç yüz dinar vardı. Sonra kalkıp gitti. Bende bineğime binip oradan ayrıldım.” buyurmuştur.
Yine bir kimse şöyle anlatmıştır: “Musa Kazım'ı Basra'ya götürdüklerinde, Medain yakınlarında beraber gemiye binip oturduk. Bizim arkamızda başka bir gemi daha bulunmaktaydı. O gemide gelin götürdükleri için çok gürültü vardı. Bana; “Bu kalabalık nedir?” diye sordu. “Gelin götürüyorlar.” dedim. Bir müddet sonra o gemiden bağrışmalar duyduk. Musa Kazım; “Bu feryat nedir?” diye sorunca; “Gelin denizden bir avuç su almak isterken, altın bileziğini suya düşürmüş, onun için bağrışıyorlarmış.” dedim. Bunun üzerine Musa Kazım hazretleri gemilerin durdurulmasını istedi. Gemiler durunca, kenara yaklaşıp bir şeyler okudu. Sonra; “Onların gemicisine söyleyiniz, suya girsin ve bileziği çıkarsın!” dedi. Bir de baktık ki bilezik suyun yüzüne yakın yerde duruyordu. Gemici suya girip, bileziği alıp çıkardı.”
Bir şahıs şöyle anlatmıştır: “Dostlardan biri yüz dinar (altın) vererek, İmam-ı Musa Kazım'a götürmemi istedi. Bir miktar da benim dinarım vardı. Medine'ye varınca, önce guslettim. Kendi dinarlarımı ve o şahsın verdiği dinarları yıkadım. Üzerlerine misk saçtım. O şahsın dinarlarını saydım, doksan dokuz idi. Bir daha saydım yine doksan dokuz çıktı. Bir dinar da kendi dinarlarımdan katarak kesesine koydum. Gece Musa Kazım'ın evine gittim. “Efendim, bir miktar hediyem vardır. Onunla Allahü Teâlâ'nın affına kavuşmak isterim!” dedim. “Getir!” buyurdu.
Önce kendi dinarlarımı önlerine koydum. Sonra; “Falan dostunuz da benimle size hediye gönderdi.” dedim. “Getir!” deyince keseyi huzuruna koydum. “Kesenin içindekileri yere dök!” buyurdu, döktüm. Mübarek eliyle o dinarları dağıttı ve benim kattığım bir dinarı ayırdı. “O kimse bu dinarları sayı olarak değil, ağırlık olarak hesap etmiştir.” buyurdu.”
Bir şahıs şöyle anlatmıştır: “Ali bin Yaktin, bana; “Kufe'ye git, falan kimse ile yol arkadaşı ol. İki hayvan satın alın ve şu hediyelerle mektupları da Musa Kazım hazretlerine götürün!” dedi. Kufe'ye gidip söylenen kimseyi buldum. Birlikte iki koyun satın alıp, yola çıktık. Medine yakınlarında bir yerde de konakladık. Yemek yiyorduk. O sırada Musa Kazım'ı gördük. Bir katıra binmiş geliyordu. Ayağa kalkıp selam verdik. “Yanınızda olanları getirin!” buyurdu. Götürdük ve mektupları da verdik. Birkaç mektup çıkarıp; “Bunlar getirdiğiniz mektupların cevaplarıdır. Geri dönüp gidiniz. Allahü Teâlâ'ya emanet olunuz!” buyurdu.
Biz; “Yiyeceğimiz kalmadı, Medine'ye az bir mesafe var. Müsaade ederseniz Medine'ye gidip, Resulullah'ı ziyaret edelim ve yiyecek alıp geri dönelim!” dedik. Bize; “Yediğinizden artan bir şey var mıdır?” buyurdu. “Vardır.” deyip, artanları getirdik. Mübarek eliyle onlara dokundu ve; “Bu size Kufe'ye kadar yeter. Allahü Teâlâ sizi muhafaza etsin, yiyeceklerinize bereket ihsan etsin geri dönün!” buyurdu. Geri döndük, dediği gibi o yiyecekler de bize Kufe'ye kadar kâfi geldi.”
Musa Kazım hazretleri çok cömert idi. Birisi ona devamlı içerisinde dinar bulunan keseler gönderiyordu. Bu keselerin içerisinde bazen üç yüz, bazen dört yüz, bazen iki yüz dinar bulunuyordu. Musa Kazım hazretleri ise eline geçen bu dinar keselerini biriktirmeyip, onları Medine-i Münevvere fakirlerine dağıtıyordu.
Yahya bin Hasan anlattı: “Medine-i Münevvere'de birisi Musa Kazım hazretlerine eziyet edip kırıcı sözler söylüyordu. Onu sevenler, ona devamlı “Bize izin ver, şuna bir haddini bildirelim.” diyorlardı. Fakat Musa Kazım hazretleri böyle bir işe teşebbüsten onları şiddetle menediyordu. Bir gün, kendisine hakarette bulunan şahsın nerede olduğunu sordu. Medine-i Münevvere'nin civarında bir yerde olduğunu söylediler. Musa Kazım da bineğine binerek onun tarlasının olduğu yere gitti. Onu orada buldu. Tarlaya katırı ile girince o şahıs ona; “Tarlaya basma.” diye bağırdı. Musa Kazım onun yanına kadar geldi. Yanına oturdu. Ona; “Ne kadar zararın oldu?” diye sordu. O şahıs da; “Yüz dinar.” dedi ve; “Sen kaç dinar umuyordun?” diye ekledi. Musa Kazım; “Bilmiyorum. Gaybı ancak Allahü Teâlâ bilir. Ne kadar zarara uğradığını bilmediğim için sana; “Ne kadar zararın olduğunu tahmin ediyorsun?” diye sordum.” dedi.
Bu söz üzerine o şahıs; “Öyleyse, iki yüz dinar istiyorum.” dedi. Musa Kazım ise ona üç yüz dinar verdi. Musa Kazım'a daha önce hakaretlerde bulunan o şahıs, onun bu cömertliği ve ihsanına hayran kaldı. Kalkıp Musa Kazım hazretlerinin başını öptü ve sonra birbirinden ayrıldılar. Musa Kazım oradan ayrılınca, Mescid-i Nebevî'ye (Resulullah Efendimizin mescid-i şerifine) gitti. Orada yine o şahısla karşılaştı. Fakat kendisini seven yakınları onu orada görünce hemen üzerine yürümek istediler. Fakat Musa Kazım hazretleri onlara; “Hangisi hayırlı? Sizin yaptığınız mı, yoksa benim istediğim mi? Ben ona yakınlık göstermek suretiyle ıslah olmasını düşünmüştüm.” dedi.”
Kız kardeşi onu şöyle anlatır: “O, yatsı namazını kıldığı zaman, Allahü Teâlâ'ya hamd ve dua eder, bu hali gece bitinceye kadar devam ederdi. Gece bitince, tekrar kalkar, sabah namazını kılardı. Sonra bir miktar zikir ile meşgul olur, güneş doğuncaya kadar da böyle devam ederdi. Sonra kuşluk vaktine kadar oturur, daha sonra hazırlanır, dişlerini misvaklar, zeval (öğle) öncesine kadar uyurdu. Uykudan uyanınca abdest alır, ikindiye kadar namaz kılar, namazı bitirince kıbleye doğru dönerek akşam namazına kadar Allahü Teâlâ'yı zikrederdi. Sonra da tekrar akşam ile yatsı arası namazını kılardı. Bu onun her günkü adeti idi.”
Musa Kazım hazretleri, Resulullah Efendimizin yüksek nesebine (soyuna) sahip olan Ehl-i Beyt'in en büyüklerindendir. Nurlu kalbine akıp gelen ilmin ve feyizlerin çokluğu, akıl ve dil ile anlatılamaz. İnce marifetleri bildiren sözleri, nükte ve latifeleri çok meşhurdur. Hikmetli sözlerinden biri şöyledir: Buyurdu ki: “Arkadaşlık ettiğin biri önceleri halin haline uyar, sonraları kalbine sıkıntı verirse, hemen kendine bak! Kendi eğriliğini anlarsan, hemen tövbe et. Doğru olduğunu anlarsan, bilesin ki o arkadaşın yoldan sapmıştır. Bu durumda dur, biraz düşün. Hemen ondan ayrılma! Onu yalnız başına bırakma. Cenab-ı Hak tarafından bir düzelme gelinceye kadar bekle.”
Zürare'ye yazdığı mektupta; besmele ile hamd ve senadan (övgüden) sonra; “Ey kardeşim! İşittim ki, ticarete başlamışsın. Bilmiş ol ki senden önceki bütün tüccarlar ölmüşlerdir. Vesselam.” buyurup, altına şöyle not düştüler; “Ey kardeşim Zürare! Allahü Teâlâ'dan kork ve O'na itaat et! O'nun azabını unutma! O'nun azabına kimse karşı koyamaz. Şartlarına sahip olunca hacca git! Zira bir hadis-i şerifte Resulullah; “Her kim ki helalden kazandığı mal ile Allahü Teâlâ'nın rızası için hac ederse, anasından doğduğu gün gibi günahsız olur.” buyurdu.
Rivayet edilir ki Musa Kazım hazretleri bir gün Mescid-i Nebevî'ye girip, gecenin ilk vaktinde secdeye eğildi. Secdede; “Ya Rabbî! Günahım çok, fakat senin affın büyük.” dediği duyuldu. Bunu da sabaha kadar tekrar etti.”