MÜSTAKİMZADE SÜLEYMAN SA'DEDDİN EFENDİ

Süleyman Sa'deddin bin Mehmed Emin Mehmed Emin Tokadî hazretlerinin talebelerinden, âlim ve velî
A- A+

Mehmed Emin Tokadî hazretlerinin talebelerinden, âlim ve velî. İsmi Süleyman Sa'deddin Efendi'dir. Babası, Mehmed Müstakim Efendi'nin oğlu müderris Mehmed Emin Efendi'dir. Annesi ise Ümmü Gülsüm Hanım'dır. 1131 (m. 1719) senesinde İstanbul'da Hırka-i Şerif Mahallesi civarında Tahta Minare Camii karşısındaki evde doğdu. Müstakimzade namıyla anıldı. Ebü'l-Mevahib künyesi verildi. İstanbulî, Ma'sumî, Eminî lakaplarını aldı. 1202 (m. 1788)'de vefat etti. İstanbul Zeyrek'te, Soğukkuyu Pirî Paşa Medresesi kabristanında, hocası Mehmed Emin Tokadî hazretlerinin ayağı ucuna defnedildi.

İlk önce babasından ilim tahsil etti. Daha sonra Fatih Camii imamı Seyyid Yusuf Efendi'den fıkıh bilgilerini ve Kur'an-ı Kerim'in kıraat şekillerini öğrendi. Padişahın has doktorlarının başı olan Hayatîzade Mustafa Feyzî Efendi'den de ilim öğrenip 1143 (m. 1730) senesinde icazet aldı. Zamanın ileri gelen müderrislerinden Yemliha Hasan Efendi'den, Saray hocalarından Hafız Mehmed Efendi'den, Babadağlı Süleyman Efendi'den ve Seyyid Mehmed Hakim Efendi'den çeşitli ilimleri, Şeyh Abbas Vesim Efendi'den Farsçayı öğrendi.

Daha sonra Üsküdar'da Valide Camii vaizi İsazade Şeyh Mehmed Salih Efendi vasıtasıyla, Abdülganî Nablusî hazretlerinin hadis-i şerif ilmiyle ilgili anlattığı bilgileri öğrendi. Fındıkzade İbrahim Efendi, Eğrikapılı Mehmed Rasim Efendi ve Katibzade Mehmed Refi' Efendi'den hat dersleri aldı. Zahirî ilimlerde bu şekilde yetişirken, bâtınî ilimlerde de Şeyh Mehmed Salih Sahavî'ye talebe oldu.

Müstakimzade Süleyman Sa'deddin Efendi'nin bitişiğindeki mezarlıkta medfun olduğu Zeyrek Camii ve sarnıcı.

Süleyman Sa'deddin Efendi, Şeyhülislam Hamid Efendi Medresesi'nde ilim tahsili ile meşgul iken, bir gün ders esnasında dershaneye nur yüzlü bir zat girdi. Herkesin tanıdığı, fakat Süleyman Sa'deddin Efendi'nin şahsen tanıyıp ismen bilmediği bu nur yüzlü zat, Mehmed Emin Tokadî hazretlerinden başkası değildi. Medresenin hocası, eskiden beri Mehmed Emin Tokadî'ye hürmet edip muhabbet besleyen bir zattı. O mübarek zatın dershaneyi şereflendirdiğini görünce ona hürmeten dersin tehirini emretti. Mehmed Emin Tokadî hazretleri sohbete başladılar.

Süleyman Sa'deddin Efendi, ilk defa bulunduğu bu mübarek zatın sohbetini can kulağı ile dinlerken, kendini tutamayıp ağlamaya başladı. Mehmed Emin Efendi, sohbetini bitirince medreseden ayrıldı. Süleyman Sa'deddin Efendi, hayran olduğu bu mübarek zatın ismini sorup öğrendi. Onun tasavvufta yüksek derecelerin sahibi olduğunu anladı. Mehmed Emin Efendi de medresenin yakınında olan dergâhında sohbeti kesip hazır bulunanlara; “Hayli zamandır ortalıkta dolaşan bir av vardır. Onu saadet tuzağına düşürmek niyetindeyiz.” buyurarak oraya gelmişti. Orada bulunan talebeler de asıl “Av” olan Süleyman Sa'deddin Efendi vesilesiyle sohbete kavuşmuşlardı.

Süleyman Sa'deddin Efendi, daha fazla dayanamadı. Bir seher vakti adını ve yerini öğrendiği Mehmed Emin Efendi'nin hane-i saadetine doğru yola çıktı. Daha kapıyı çalmadan, Müstakimzade'yi bekleyen o mübarek zat tarafından kapıda karşılanıp içeri alındı. 1149 (m. 1736) senesinde Rebiulevvel ayının bir Pazar gününde vukua gelen bu ilk ziyaretinde, Süleyman Sa'deddin Efendi çok ikram ve iltifat gördü. Birçok nimetlere kavuştu. Mehmed Emin Tokadî hazretlerine talebe olarak ondan ilim öğrenip kusurlarını düzeltmekle meşgul oldu.

Bir sene sonra hocası ona Şah-ı Nakşibend Behaeddin-i Buharî hazretlerinin yolunun adabını öğretmeye, tasavvufun inceliklerini anlatmaya başladı. Zahirî ilimleri öğretti. Altı sene zarfında hadis ilminden çeşitli kitapları okuttu. Buharî-i Şerif'i okutup Mekke-i Mükerreme âlimlerinden Ahmed Nahlî'den aldığı icazete müsteniden icazet verip dua eyledi. Mehmed Emin Tokadî, Ahmed-i Yekdest hazretlerinin, o da Muhammed Ma'sum-i Farukî hazretlerinin halifesiydi. Müstakimzade Süleyman Sa'deddin Efendi de Mehmed Emin Tokadî hazretlerinin sohbetleriyle yetişip kemale geldi. Nefsini tasfiye ve kalbini tezkiye eyledi. Mehmed Emin Tokadî hazretlerinin talebeliği ile şereflendi.

Hocasının ve yirmi gün sonra da annesinin 1158 (m. 1745) senesinde vefatları üzerine çok üzülen Süleyman Sa'deddin Efendi, Bursa taraflarına bir seyahatte bulunup o beldelerde bulunan evliyaullahın kabr-i şeriflerini ziyaret eyledi. Geri dönüp İstanbul'da ilim ve ibadetle meşgul oldu. İlmî çalışmalar yapıp ibadet etmekle meşgul oldu. Yazı yazarak maişetini temin etti. Kendisine her ne kadar müderrislik teklif edildi ise de kabul buyurmadı. Fakr-u zaruret içinde de olsa, pek kıymetli eserler yazıp gelenlere bir şeyler anlatmakla iktifa etti. Ömrünün sonuna doğru felç oldu. Yine de durup dinlenmeden kitap yazıp talebe yetiştirdi. 1202 (m. 1787) senesi Şevval ayının yirmi ikisinde Pazar günü vefat eyledi.

Akrabasından Eyüp Sultan Camii vaizi Yahyazade Şeyh Mehmed Sa'deddin Efendi'nin imametinde, Fatih Camii'nde kalabalık bir cemaat tarafından cenaze namazı kılındı. Daha sonra hocası Mehmed Emin Tokadî hazretlerinin Zeyrek Soğukkuyu Camii mezarlığındaki kabrinin ayak ucuna defnedildi. Hayatında o büyük zata talebe olmakla şereflenen Süleyman Sa'deddin Efendi, vefatında da o mübarek zata yakın olmakla şereflendi.

Eserleri:

Müstakimzade Süleyman Sa'deddin Efendi, resmî vazife ile meşgul olmamasının da verdiği rahatlıkla çok kitap yazdı. Kitaplarının sayısı kesin belli değildir. İstanbul kütüphanelerinde Müstakimzade'ye ait, büyüklü küçüklü 120 kitap vardır. Yangın ve benzeri sebeplerle, eserlerinin bir kısmının da kaybolmuş olması muhtemeldir.

Müstakimzade Süleyman Sa'deddin Efendi'nin medfun olduğu kabristan.

Süleyman Sa'deddin Efendi, eserlerini çeşitli ilim dallarında ve değişik mevzularda yazdı. Bazı kıymetli eserleri Türkçeye tercüme etti. Hocası Mehmed Emin Tokadî hazretlerinin sık sık nakiller yapıp bahsettiği, fakat bir türlü elde edip talebesinin istifadesine sunamadığı İmam-ı Rabbanî hazretlerinin üç ciltlik Mektubat'ını Türkçeye tercüme etti. Ayrıca Muhammed Ma'sum hazretlerinin üç ciltlik Mektubat'ını da Türkçeye tercüme etti. Diğer eserlerinden bazıları şunlardır:

1- Mecelletü'n-nisab: İslam dünyasında yetişen meşhur şahsiyetlerin kısa hayat hikayelerini Arapça olarak anlatır. Yazma tek nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Halet Efendi Kısmı No: 628'de kayıtlıdır. Bu yazma 2000 yılında tıpkı basım olarak Ankara'da basılmıştır.

2- Devhatü'l-meşayıh: Osmanlı şeyhülislamlarının hayatlarını anlatır. Kendisi ayrıca bu esere iki zeyl yazmış ve Ahmed Rıfat Efendi'nin zeyli ile birlikte 1978'de İstanbul'da basılmıştır.

3- Tuhfe-i Hattatîn: Hat sanatında meşhur olmuş kişilerin hayatlarını anlatır. 1928'de İstanbul'da basılmıştır.

4- Zeyl-i Hamiletü'l-kübera: Ahmed Resmî Efendi'nin eserinin zeyli olup 2002'de Ankara'da basılmıştır.

5- Kitabü'l-menakıb: İmam-ı A'zam'ın menkıbelerini anlatır. Yazma bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Pertev Paşa Kısmı No: 2420/1'de kayıtlıdır.

6- Risale-i Taciyye: Tarikat taçlarına dair bir eser olup Almanca tercümesi ile birlikte 2001'de Leiden'de basılmıştır.

7- Tuhfetü'l-meram: Mehmed Emin Tokadî'ye sorup aldığı cevapları yazmıştır. Nüshası Pertev Paşa Kısmı No: 614/2'de kayıtlıdır.

8- Risale-i Melamiyye-i Şüttariyye: Bayramî-Melamî tarikatının tarihine dair temel eserlerdendir. Nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Nafiz Paşa Kısmı No: 1164'te kayıtlıdır.

9- Akidetü's-sufiyye: Şeriat, tarikat ve hakikat gibi konulardan bahseden Türkçe eserdir. Bir nüshası Pertev Paşa Kısmı No: 292/3'te kayıtlıdır.

Müstakimzade Süleyman Sa'deddin Efendi'nin medfun olduğu kabristanın kapısı.

10- Hulasatü'l-Hediyye: Şeyh Nazmi Efendi'nin eserinin kısaltmasıdır. Bir nüshası Millet Kütüphanesi Ali Emirî Kısmı No: 1082'de kayıtlıdır.

11- Asaru adide: İçlerinde rakam adlarının geçtiği kırk hadis derlemesidir. 3 tane hadis eksiktir. Nüshası Pertev Paşa Kısmı No: 625/21'de kayıtlıdır.

12- El-Asarü'l-ehab li meyli hubbi'l-Arab: Arapları ve Arapçayı sevmekle ilgili kırk hadis tercemesidir. Nüshası Pertev Paşa Kısmı No: 614/9'da kayıtlıdır.

13- Huccetü'l-hatti'l-Hasen: Güzel yazı yazmakla ilgilidir. Nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Fatih Kısmı No: 5451/2'de kayıtlıdır.

14- Turarü's-selam li ahrari'l-İslam: Selam ve selamlaşma ile ilgili noktasız harflerle kırk hadis ve şerhidir. Nüshası Pertev Paşa Kısmı No: 614/14, 625/28'de kayıtlıdır.

15- Şerefü'l-akide: İmam-ı A'zam'ın el-Fıkhu'l-ekber'inin tercümesidir. 1314'te İstanbul'da basılmıştır.

16- Tahkiku's-salat: Namazla ilgili çeşitli konuları ihtiva eder. Nüshası Fatih Kısmı No: 5451/5'te kayıtlıdır.

17- Es-Salevatü'ş-Şerife: Nüshası Pertev Paşa Kısmı No: 625/3'te kayıtlıdır.

18- Tefsiru sureti'l-Fatiha: Nüshası Pertev Paşa Kısmı No. 1191/1'de kayıtlıdır.

19- Şerh-i Evradı Kadirî: 1282'de İstanbul'da basılmıştır.

20- Terceme-i Kanunü'l-edeb: Ansiklopedik Farsça, Arapça ve Türkçe sözlüktür. Dört cilt hâlinde müellif hattı nüsha Süleymaniye Kütüphanesi Reşid Efendi Kısım No: 950-953'te kayıtlıdır.

21- Şerh-i Divan-ı Ali: Hazret-i Ali'nin Divan'ının nazmen tercümesi ve nesir olarak da şerhidir. 1255'te Bulak'ta basılmıştır. Müellif hattı nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Kısmı No: 2780'de kayıtlıdır.

22- Durub-i emsal: Alfabetik 448 Türk atasözünü ihtiva eder. Nüshası Pertev Paşa Kısmı No: 614/13'te kayıtlıdır.

23- Istılahatü'ş-şi'iriyye: Nüshası Pertev Paşa Kısmı No: 625/18'de kayıtlıdır.

24- Cedvel-i eimme-i isna aşer: On iki imamı tanıtır. Nüshası Pertev Paşa Kısmı No: 625/29'da kayıtlıdır.

25- Cihazu'l-ma'cun fî halasi't-taun: Bulaşıcı hastalıklarla mücadeleyi anlatır. Nüshası Pertev Paşa Kısmı No: 625/7'de kayıtlıdır.

26- Devlet-i Âl-i Osman: Kendi zamanına kadar olan padişahları nazmen anlattığı bir eserdir. Tek nüshası Topkapı Sarayı Kütüphanesi Y. 725'te kayıtlıdır.

27- Düsturü'l-ameli'ş-Şahane: Cihat ve cihada hazırlıkla ilgili bir eserdir. Nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Es'ad Efendi Kısmı No: 1684/7'de kayıtlıdır.

28- El-Emanatü'l-ma'ruda: Ahzab suresinin 72. ayetinin tefsiridir. Nüshası Es'ad Efendi Kısmı No: 1426'da kayıtlıdır.

29- Envaru'd-diyar bi himayeti'l-abar: Kuyuların temizliği ile ilgilidir. Nüshası Fatih Kısmı No: 5451/4'te kayıtlıdır.

30- El-Kelimetü'l-himemiyye: Hikmetli sözleri ihtiva eder. Nüshası Pertev Paşa Kısmı No: 614/17'de kayıtlıdır.

31- Ma'kulat-ı Devriye: Tasavvuf ıstılahlarını anlatan bir eserdir. Nüshası Pertev Paşa Kısmı No. 625/14'te kayıtlıdır.

32- Mir'atü's-Sofa fî nuhbeti esmai'l-Mustafa: Peygamberimizin isimlerini ve mânâlarını anlatır. Nüshası Es'ad Efendi Kısmı No. 1429/3'te kayıtlıdır.

33- Nüsha-i Ricali'l-Bedr: Nüshası Esad Efendi Kısmı No: 1684/11'de kayıtlıdır.

34- Risaletü'l-mantık: Nüshası Pertev Paşa Kısmı No: 62/39'da kayıtlıdır.

35- El-İradetü'l-aliyyetü'l-celiyyetü'l-iradeti'l-Cüz'iyyeti ve'l-külliyyeti: Kelamla ilgili olup nüshası Pertev Paşa Kısmı No: 614/7'de kayıtlıdır.

36- Şerh-i Hadisi'l-feth: Nüshası Topkapı Sarayı Kütüphanesi No: Y. 725'te kayıtlıdır.

37- Nafia-i Şafia: Diğer adı Şeh-i Hilye-i Nebeviyye'dir. Nüshası Topkapı Sarayı Kütüphanesi No: Y. 347'de kayıtlıdır.

38- Nusret-i Mübtedî: Tasavvufa yeni girenler için yazmıştır. Nüshası Pertev Paşa Kısmı No: 625/31'de kayıtlıdır.

39- Adab-ı ulü'l-erbab: Farsçadan tercümedir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Mihrişah Kısmı No: 197'de kayıtlıdır.

Diğer eserleri şunlardır:

Risale-i ebeveyn, Risale-i salatü'l-vüsta, Şifaü's-sudur li'n-nesli'n-nur, Tenvirü'l-emane, El-makaletü'n-nizafe, Teşnifü'l-ezher bi tarifi'l-ahmer, Şerh-i evrad-ı İmam Süheylî, Mürşidü'l-müteehhilîn tercümesi, Tercüme-i Risale-i “Men arafe”, Ahitname, Sürurü't-talibîn, El-Ukudü'l-lü'lüiyye fî tariki's-sadeti'l-Mevleviyye, Hakikati'l-yakîn ve zülfeti't-temkin, İddetü'l-bedur fî adedi's-sinin ve'ş-şehur, Tarsus fî fevaidi'l-bergus, Şerh-i Müntahabat-ı fütuhat. Reşfü'l-hakika fi keşfi'l-akika.

Kitaplarından bir kısmı çeşitli zamanlarda yayınlandı. Çok kimsenin istifadesi temin edildi. Allahü Teâlâ'nın rızası için yazılan bu kıymetli eserler, insanların gönlüne sürur verip Aşk-ı İlahî ile doldurdu. Bilhassa yazdığı Teracim-i ahval (biyografi) kitaplarında, evliya ve âlimleri, hattatları ve diğer büyüklerin hayatlarını anlatarak onların hatıralarının yad edilmesine vesile oldu.

Müstakimzade'nin pek nefis bir üslupla yazdığı şiirlerinden bir kıt'ası şöyledir:

Ya Rab! Kalemim muy-i fenadan sakla,

Tahririmi ta'n-ı süfehadan sakla,

Tevfikin idüp kande gidersem rehber,

Şehrah-ı şeriatte hatadan sakla!

Müstakimzade Süleyman Sa'deddin Efendi, hocası Mehmed Emin Tokadî hazretlerinden sık sık, İmam-ı Rabbanî Müceddid-i elf-i sanî hazretleri ve yüksek oğulları Muhammed Ma'sum hazretlerinin Mektubat adlı eserlerinin methini işitirdi. O mübarek zat, sohbetlerinde hep Mektubat'tan anlatırdı. Zamanın baskı imkanı, Hindistan'ın uzak olması ve nüshalarının azlığı sebebiyle bu çok kıymetli eserleri talebelerine gösterme saadetine erememişti.

Bir sohbetlerinde, talebelerinden Yahya Efendi'ye; “Mekke-i Mükerreme'de iken birkaç ay okuyup mütalaa ederek hoş vakit geçirdiğim bu altı ciltlik Mektubat'tan bir nüshasının (şehrimizdeki) Şeyh Muhammed Murad hazretlerinin kütüphanesinde mevcut olduğunu işittim. Fakat elde edemedim. İnşaallah sen bir nüshasını bulup tercümesine vesile olursun.” buyurmuştu. Yahya Efendi, daha sonra bir vesile ile elde ettiği her iki Mektubat'ı da Müstakimzade'ye verip Türkçeye tercüme etmesine vesile oldu.

Bu eserlerden ilki olan İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Mektubat'ından bazı kısımlar aşağıdadır:

“Allahü Teâlâ, bizi ve sizi taassuptan yani başkasını çekememekten ve doğru yoldan ayrılmaktan korusun ve insanların en üstünü o temiz Peygamberi hürmetine pişman olacak, üzülecek şeyleri yapmaktan kurtarsın.

İnsanı Allahü Teâlâ'nın rızasına, sevgisine kavuşturacak işler; farzlar ve nafileler olmak üzere ikiye ayrılır. Farzların yanında nafilelerin hiç kıymeti yoktur. Bir farzı vaktinde yapmak, bin sene nafile ibadet yapmaktan daha çok faydalıdır. Hangi nafile olursa olsun, ne kadar hâlis niyet edilirse edilsin, ister namaz, oruç, zikir, fikir olsun, ister başka nafileler olsun, hep böyledir. Hatta, farzları yaparken bu farzın sünnetlerinden bir sünneti ve edeplerinden bir edebi gözetmek de böyle çok faydalıdır.

Öğrendiğimize göre Emiri'l-Müminîn Ömer Faruk hazretleri sabah namazını cemaatle kıldıktan sonra cemaate baktı, eshabından birini göremedi. “Filan kimse cemaatte yoktur!” buyurdu. Orada bulunanlar; “O kimse gecenin geç saatlerinde uyumaz. Belki şimdi uykuya dalmıştır.” dediler. Halife; “Eğer bütün gece uyuyup da sabah namazını cemaatle kılsaydı daha iyi olurdu.” buyurdu. Bundan anlaşılıyor ki: Bir edebi gözetmek ve tenzihî olsa bile bir mekruhtan sakınmak, zikirden, fikirden, murakabeden ve teveccühten daha faydalıdır. Tahrimî olan mekruhtan sakınmanın faydasını artık düşünmelidir. Evet, bu nafile işler, farzları gözetmek ile ve haramlardan, mekruhlardan sakınmak ile birlikte yapılırsa, elbette daha güzel, çok güzel olur. Fakat böyle olmazsa, pek zararlı olur.

Mesela, zekat olarak bir dank (yani bir dirhemin dörtte birini ki bir gram gümüş demektir) bir Müslüman fakire vermek, nafile olarak dağlar kadar altın sadaka Müstakimzade Süleyman Sa'deddin Efendi'nin hocası Mehmed Emin Tokadî'nin kabri (sağda) ve Müstakimzade Süleyman Sa'deddin Efendi'nin kabri (solda) vermek hayrat, hasenat ve yardımlar yapmaktan kat kat daha iyidir, kat kat daha çok sevaptır. Bu bir dank zekatı verirken, bir edebi gözetmek, mesela, akrabadan bir fakire vermek de nafile iyiliklerden kat kat daha faydalıdır.

Bundan anlaşılıyor ki yatsı namazını gece yarısından sonra kılmak ve böylece gece namazı sevabını da kazanmayı düşünmek, çok yanlıştır. Çünkü Hanefî mezhebindeki imamlara göre yatsı namazını gece yarısından sonra kılmak mekruhtur. Sözlerinden de “Kerahatı tahrimiyye” olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü; “Yatsı namazını gece yarısına kadar kılmak mubahtır.” demişlerdir. “Gece yarısından sonra kılmak mekruh olur.” buyurmuşlardır. Mubahın karşılığı olan mekruh ise tahrimen mekruhtur. Şafiî mezhebinde, gece yarısından sonra yatsıyı kılmak caiz değildir.

Bunun içindir ki gece namazı kılmış olmak için ve bu vakitte zevk ve cem'iyyet elde etmek için yatsıyı gece yarısından sonraya bırakmak çok çirkindir. Böyle düşünen bir kimsenin, yalnız vitir namazını gece yarısından sonraya bırakması yetişir. Vitir namazını gece yarısından sonra kılmak müstehaptır. Böylece hem vitir namazı müstehap olan vaktinde kılınmış olur, hem de gece namazı kılmak ve seher vaktinde uyanık bulunmak nimetlerine kavuşulmuş olur. O hâlde bu işten vazgeçmek ve geçmiş namazları kaza etmek lazımdır. İmam-ı A'zam Ebu Hanife Kufî hazretleri, namaz abdestinin edeplerinden bir edebi terk ettiği için kırk senelik namazı kaza etmiştir.

Şunu da söyleyeyim ki abdestsizliği gidermek için veya sevap kazanmak için abdest almakta kullanılmış olan suya, “müsta'mel su” denir. Bu suyun içilmesi için kimseye izin vermeyiniz! Çünkü İmam-ı A'zam'a göre müsta'mel su, kaba necistir. Müstakimzade Süleyman Sa'deddin Efendi'nin kabir taşı. Fıkıh âlimleri bu suyun içilmesini yasak etmişlerdir. Bu suyu içmenin mekruh olduğunu bildirmişlerdir. Evet, abdest aldıktan sonra ibrikte kalan kullanılmamış sudan içmek şifa olur demişlerdir.

Eğer böyle olduğuna inanan bir kimse isterse, bu kullanılmamış sudan veririz. Bu fakir, Dehli şehrine son gittiğim zaman bu iş başıma gelmişti. Sevdiklerimizden birkaçının rüyada, bu fakirin abdestte kullandığı müsta'mel sudan içmelerinin lazım olduğu, içmezlerse büyük zarar görecekleri bildirilmiş. “Böyle şey olmaz.” diye çok karşı geldi isem de faydası olmadı. Fıkıh kitaplarına baktım. Kurtuluş yolunu şöyle buldum ki üç kere yıkadıktan sonra “Kurbet” yani sevap kazanmak niyet etmeden, dördüncü yıkamak ile kullanılan su, müsta'mel olmuyor. Bu sevdiklerimizin yalvarması üzerine, niyet etmeden dördüncü yıkamakta kullanılan suyu içmek için kendilerine verdim.

Şunu da bildirelim ki güvenilir birkaç kimsenin bildirdiklerine göre halifelerinizden birkaçına müritleri secde ediyorlarmış. Yeri öpmekle kalmayarak kendilerine karşı secde yapıyorlarmış. Bu işin kötülüğü güneşten daha çok meydandadır. Bu işi yasak ediniz! Hem de çok sıkı yasak ediniz! Böyle işlerden herkesin sakınması lazımdır. Hele başkalarına önderlik eden bir kimsenin böyle işlerden sakınması daha çok lazımdır. Çünkü onun yolunda bulunanlar, onun yaptıklarını yaparlar ve bu belaya düşerler.

Şunu da bildirelim ki tasavvuf yolunda ilerleyenlerin bilgileri, hâl ile kavuşulan bilgilerdir. Hâller de amellerden hâsıl olur. Amelleri dürüst olan ve ibadetleri hakkı ile yapan kimselerde hâller hâsıl olur. Bu hâller, birçok şeyleri öğrenmelerine sebep olur. Amellerin, ibadetlerin düzgün olabilmesi için bunları tanımak, her birinin nasıl yapılacağını bilmek lazımdır. Bu bilgiler, İslamiyetin ahkâmını yani emirlerini ve yasaklarını, mesela, namazın, orucun ve bunlardan başka farzların ve alış verişlerin ve nikâh, talâk gibi, muamelatın bilgileridir.”

Kısaca, Allahü Teâlâ'nın insana emrettiği şeylerin bilgileridir. Bu bilgiler, öğrenilmekle elde edilir. Bunları öğrenmek, her Müslümana elbette lazımdır. Her şeyi öğrenmeden önce ve öğrendikten sonra birer cihat vardır. Birincisi, ilmi aramak, bulmak ve elde etmek için çalışmak cihattır. İkincisi, ilmi elde ettikten sonra yerinde kullanabilmek için yapılan cihattır. Bunun için kıymetli toplantılarınızda, tasavvuf kitapları okunulduğu gibi, fıkıh kitaplarının da okunulması ve öğrenilmesi lazımdır. Farisî dilinde yazılmış fıkıh kitapları çoktur.

Mecmua-i Hani, Müstakimzade Süleyman Sa'deddin Efendi'nin yazdığı Devhatü'l-meşayıh adlı eserin ilk sayfası.

Umdetü'l-İslam ve Kenz-i Farisî fıkıh kitapları çok kıymetlidir. Hatta tasavvuf kitapları okunmasa da zararı olmaz. Çünkü tasavvuf bilgileri hâl ile zevk ile tadını tadarak elde edilir. Okumakla, dinlemekle anlaşılamaz. Fıkıh kitaplarını okumamak ise zararlı olabilir. Bundan çok yazarsak, sıkıntı verebilir. Az yazmak, çok şeyleri gösterir. Farisî beyt tercümesi:

Az söyledim, dikkat ettim kalbini kırmamağa,

Bilirim üzülürsün, yoksa sözüm çoktur sana.

Allahü Teâlâ bizi ve sizi Sevgili Peygamberine (aleyhi ve alâ alihissalatü vesselam) tam olarak uymakla şereflendirsin Âmin.” (1. cilt, 29. mektup)

“İki kere buraya kadar yoruldunuz. İkisinde de çabuk kalktınız. Sohbetin haklarından birkaçını yerine getirmeye vakit olmadı. Müslümanların bir araya gelmesi, ya istifade etmek veya fayda vermek içindir. Bu ikisinden biri bulunmayan topluluğun hiç kıymeti yoktur. Din büyüklerinin yanına boş gelmelidir ki dolmuş olarak dönülebilsin. Onların acıması, ihsanda bulunması için boş olduğunu bildirmek lazımdır. Böylece feyiz, ihsan yolu açılır. Dolu gelmek daha doldurarak dönmek iyi olmaz. Çok dolmak, doyduktan sonra daha almak, hastalıktan başka bir şey yapmaz. İhtiyaçsızlık, azgınlığa sebep olur.

Hace Nakşibend hazretleri buyurdu ki: “Önce hastanın yalvarması lazımdır. Sonra gönlü kırık olan, ona teveccüh eder.” Görülüyor ki teveccühe, ihsana kavuşmak için yalvarmak lazımdır. Böyle olmakla beraber, ilm öğrenmekte olan bir talip gelip size göndermek için mektup isteyince onun böyle gelmesini bir hak sayarak, bu hakkı ödemek lazım olduğunu düşündüm. Geçmişteki haklarınızı ve şimdiki hakkı karşılamakiçin vakit ve hâle göre birkaç kelime yazarak gönderiyorum. Her şeyin doğrusunu, Allahü Teâlâ bildirir. Herkesi doğru yola kavuştururan ancak O'dur.

Ey Mes'ud kardeşim! Bize ve size her şeyden önce lazım olan, itikadı, Kitaba ve Sünnet'e uygun olarak düzeltmektir. Doğru yolun âlimlerinin, Kur'an-ı Kerim'den ve hadis-i şeriflerden anladıklarına ve bildirdiklerine uygun olarak itikat etmek lazımdır. Çünkü Kitaptan ve Sünnetten bizim ve sizin anladıklarımızın hiç kıymeti yoktur. Ehl-i Sünnet âlimlerinin anladıklarına uymak lazımdır. Bizim anladıklarımız, Ehl-i Sünnet âlimlerinin anladıklarına uymuyor ise hiç kıymeti olmaz. Çünkü her bidat sahibi ve doğru yoldan kayarak dalalete düşenler, sapık bilgilerini ve bozuk işlerini, Kur'an-ı Kerim'den ve hadis-i şeriflerden anladıklarını ve bu iki kaynaktan çıkardıklarını söylemektedirler. Bu sözleri çok yanlış ve haksızdır.

İkinci olarak hepimize lazım olan şey, Ahkâm-ı şer'iyyeyi öğrenmektir. Yani helali, haramı, farzı, vacibi öğrenmektir. Üçüncü olarak hepimize lazım olan şey, bütün işlerimizi, öğrendiklerimize uygun yapmaktır. Dördüncüsü, kalbin tasfiyesi ve nefsin tezkiyesidir ki bu ikisi tasavvuf büyüklerine mahsustur.

İtikadı düzeltmeden önce Ahkâm-ı şer'iyyeyi öğrenmenin hiç faydası olmaz. Bu ikisi birlikte düzelmedikçe de ibadetlerin faydası olmaz. Bu üçü birlikte yapılmadıkça, tezkiye ve tasfiye hiç yapılamaz. Bu dört temel vazife, yardımcıları ve tamamlayıcıları ile birlikte yapılmalıdır. Mesela, farzlar, sünnetleri ile birlikte yapılmalıdır. Farzların yardımcısı ve tamamlayıcısı, sünnetlerdir. Bunlardan biri yapılmadıkça, geriye kalan her şey lüzumsuzdur ve faydasızdır. Böyle lüzumsuz şeylere “Malayani” denir. Hadis-i şerifte; “Bir kimsenin Müslümanlığının güzelliği, malayaniden kaçması ve lüzumlu şeyleri yapması ile anlaşılır.”buyuruldu. Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafa'nın izinde yürüyenlere selam olsun!” (1. cilt, 157. mektup)

“Allahü Teâlâ sizi, İslamiyetin doğru yolunda bulundursun! En iyi kimse, kalbi dünyaya bağlı olmayan ve Allah sevgisi ile çarpandır. Dünya muhabbeti, günahların başıdır. Dünyayı sevmekten kurtulmak da ibadetlerin başıdır. Çünkü Allahü Teâlâ, dünyayı sevmez. Onu, yarattığı zamandan beri, hiç sevmemiştir. Dünya ve dünyaya düşkün olanlar, Allahü Teâlâ'nın merhametinden uzaktırlar.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Dünya melundur ve dünyada, Allah için yapılmayan her şey de melundur.”Çünkü Allahü Teâlâ'yı hatırlayanlar, hatta onların her zerresi, Allahü Teâlâ'yı zikretmektedir. Bunun için Allahü Teâlâ'yı zikredenler, yani kalbinde hatırlayanlar melun değildir. Bunlara, dünya adamı denilmez. Çünkü dünya demek, kalbi Allahü Teâlâ'dan gafil eden, O'nu unutturan, kalbe Allah'tan başkalarını getiren şeyler demektir. Allahü Teâlâ'yı unutturan mallar, sebepler, mevkiler, şerefler hep dünya olur. “Bizi düşünmeyenlerden, bizden yüz çevirenlerden, sen de yüzünü çevir. Onları sevme!” mealindeki Necm suresi 29. ayet-i kerimesi böyle olduğunu açıkça göstermektedir. İşte bu dünya, insanın can düşmanıdır. Bu dünyanın düşkünleri, hiç toparlanamaz, kendilerine gelemezler. Ahirette de pişman olacaklar, çok acılarla karşılaşacaklardır.

Dünyayı terk etmek demek, ona düşkün olmamak, kıymet vermemek demektir. Ona düşkün olmamak da varlığı ile yokluğu müsavi olmaktır. İnsanın böyle olabilmesi için Allah adamlarının yanında yetişmesi lazımdır. Bu büyüklerden biri ele geçerse, kıymetini bilmeli, onların emirlerini yapmaya canla başla sarılmalıdır.” (1. cilt, 197. mektup)

“Yavrum! Dünyanın tadına ve güzelliğine sakın aldanma! Onun yalancı gösterişlerine kapılma! Çünkü hepsi geçici ve kıymetsizdir. Bugün, böyle olduğuna belki inanmazsınız. Fakat yarın, ölünce doğru olduğu anlaşılacaktır. O zaman inanmanın faydası olmayacaktır. Farisî beyt tercümesi:

İncilerin ağırlığı, sağır etmiş kulağını,

Ne yapayım duymaz olmuş ağlamamı sızlamamı.

Kalbin temizlenmesi için olan vazifenizin kıymetini biliniz! Bunları yapmaya, canla, başla çalışınız! Beş vakit namazı seve seve cemaatle kılınız! Malınızın kırkta bir zekatını, Müslüman fakirlere yalvara yalvara veriniz! Haramlardan ve şüphelilerden kaçınınız! Herkesle iyi geçinip hep acıyınız! Kurtuluş yolu budur. Vesselam!” (1. cilt, 189. mektup)

“Allahü Teâlâ, bir kimseyi hayırlı işlerde kullanırsa, ona müjdeler olsun! Allahü Teâlâ, dünyayı ahiretin tarlası yaptı. Tohumunun hepsini yiyen ve toprak gibi olan, yaratılışındaki elverişli hâline ekemeyen ve bir taneden yedi yüz tane yapmayı elden kaçırana yazıklar olsun! Kardeşin kardeşten ve ananın yavrusundan kaçtığı o gün için bir şey saklamayan, dünyada da ahirette de ziyan etti. Eli boş kaldı. Dünyada da ahirette de pişman olacak, ah edecektir. Aklı olan talihli bir kimse, dünyanın birkaç yıllık hayatını fırsat bilir, nimet bilir. Bu kısa zamanda, dünyanın çabuk tükenen ve hepsinin sonu sıkıntı ve azap olan, geçici zevklerine, tadına aldanmaz. Bunlarla vakti kaçırmaz. Bu kısa zamanda tohumunu eker. Bir tane iyi iş yaparak, sayısız meyveler elde eder. Bakara suresi, 261. ayet-i kerimesinde mealen; “Allahü Teâlâ dilediğine kat kat verir.”buyuruluyor. Bunun içindir ki birkaç günlük iyi işe karşılık sonsuz nimetler verecektir. Allahü Teâlâ çok ihsan sahibidir.” (1. cilt, 214. mektup)

“Bizlere doğru yolu gösteren Allahü Teâlâ'ya hamd olsun! O, bize doğru yolu göstermeseydi, biz kurtuluş yolunu bulamazdık. Allahü Teâlâ'nın Peygamberlerine inandık. Sonsuz saadete ve hakiki kurtuluşa kavuşmak için Peygamberlere uymak lazımdır. Bir kimse bin sene ibadet etse, sıkıntılı riyazetler çekse ve sıkı mücahede yapsa, eğer bir Peygamber-i zîşana uymamış ise bütün bu çalışmalarının bir arpa kadar kıymeti olmaz. Çölde görülen serap gibi, hiçbir şeye yaramaz. Hiçbir düşünce ve bir iş olmayan yani bir şeye yaramayan uyku bile, mesela gün ortasında bir parça uyumak, o büyüklerin emrine uyarak yapılınca onlara uymadan yapılan, bin sene ibadetten, mücahededen kat kat daha kıymetli olur.

(Seyyid Abdülhakim Efendi hazretleri, 1341 baskılı Er-Riyadü't-tesavvufiyye kitabı altmış beşinci sahifesinde buyuruyor ki: “Mücahede, Allahü Teâlâ'nın düşmanı olan nefsin istemediği, ona zor gelen, sıkıntı veren ağır şeyleri yapmak, nefisle çarpışmak demektir. Riyazet, nefsin istediği, ona tatlı gelen şeyleri yapmamak demektir.”)

Allahü Teâlâ'nın nimetlerinin en kıymetlisi, bütün emirlerinde kolaylık göstermesidir. İslamiyetin bütün isteklerinde tam kolaylık gözetilmiştir. Mesela yirmi dört saat içinde, yalnız on yedi rekat namaz kılmayı emir buyurmuştur. Bunun hepsi, bir saat sürmez. Bunu kılarken de en kolay olanı okumayı kabul etmektedir. Ayakta kılamayanın, oturarak kılmasına izin vermiştir. Oturarak kılamayan, yatarak kılabilir. Rüku ve secdeleri yapamayan, ima ile işaret ile kılabilir demiştir. Abdest almak için su (bulamayan veya) kullanamayanın, toprak ile teyemmüm etmesine izin vermiştir. Zekat için de malın yalnız kırkta birini fakirlere ayırmıştır. Bunu da yalnız ticaret eşyasından ve çayırda parasız otlayan, dört ayaklı hayvanlardan emretmiştir. Ömründe bir kere hac etmeyi farz etmiştir. Bu da yalnız, yol parası olanlara ve yol tehlikesiz olduğu zaman farz olmaktadır. Sayılamayacak kadar çok şeyleri helal etmiş, izin vermiştir. Yiyecek içecek ve kumaşlardan çoğunu mubah etmiş, pek azını haram kılmıştır. Haram etmesi de kullarının iyiliği için olmuştur. Acı, zararlı, kötü olan şarabı yasak etti ise de buna karşılık çeşit çeşit tatlı, güzel kokulu, faydalı şerbetleri mubah etmiştir. Meyve suları, tarçın, karanfil ve çiçek suları hep helaldir. Bunların hepsi faydalıdır. Acı, yakıcı, keskin ve aklı giderici ve çok tehlikeli olan bir şey, o güzel kokulu şerbetlere benzeyebilir mi? Onun haram olması ve Allahü Teâlâ'nın beğenmemesi, bunların ise helal olup Allahü Teâlâ'nın razı olması da ayrıca bir farktır.

İpekli kumaşlardan bir kısmını erkeklere haram etmiş ise de buna karşılık, süslü renkli sayısız kumaşları helal eylemiştir. Yünlü kumaşların hepsi helaldir. Bunlar, ipekten kat kat daha faydalıdır. Bununla beraber, ipekli kumaşları kadınlara mubah eylemiştir. Bunun faydası de yine erkekleredir. Altın ve gümüş gibi ziynet eşyasını kadınlara mubah etmesi de böyle olup faydaları erkekleredir. İnsafsız, taş yürekli bir kimse, bu kadar çok kolaylığı güç ve ağır yük görürse, kalbinin bozuk olduğunu göstermiş olur. Ruhunun hasta olduğu, kafadan sakat olduğu anlaşılır. Birçok işler vardır ki sağlam, normal insanlar bunları kolay yaptığı hâlde hasta kimselere güç gelir. Kalbin hasta, bozuk olması demek Peygamberlerin getirdikleri bilgilere tam inanmaması demektir. İnanmaları, görünüştedir, içten inanmış değildir.

Gönülden inanmanın alâmeti vardır. Bu alâmet, İslamiyetin emirlerine sarılmaktır. İslamiyeti beğenmeyenlerin, ona uymak istemeyenlerin Müslüman olduklarını söylemelerine inanılmaz. Bunlara “Münafık” denir.

Şûra suresi 13. ayetinde mealen; “Müşrikleri (yani Allah'tan başkasına tapınanları) imana, Allah'a kulluğa çağırmaklığın, onlara ağır gelir. Bunun için sana düşman olurlar.” buyuruldu. Allahü Teâlâ, dilediğini kendine seçer. O'nu isteyenlere, kendine kavuşturan yolu gösterir. Doğru yolda olanlara ve Muhammed Aleyhisselam'ın izinde gidenlere selam olsun!

“Ey insan adını taşıyan varlık, Kendine gel, uyan gafletten artık! Saadet yolun, göremezsen nadan, Niye vermiş sana, bu aklı Yezdan?” (1. cilt, 191. mektup)

Allahü Teâlâ, sizi ayıplardan kusurlardan korusun. Sizi lekeleyecek şeylerden, geçmiş ve gelecek bütün insanların en üstünü hürmetine muhafaza buyursun!

Müstakimzade Süleyman Sa'deddin Efendi'nin yazdığı Şerh-i Divan-ı Ali adlı eserin ilk sayfası. Müstakimzade Süleyman Sa'deddin Efendi'nin Şerefü'l-akide adıyla tercüme ettiği el-Fıkhu'l-ekber'in kapak sayfası.

Ey mesut ve temiz kardeşim! İnsanın bedenine bir hastalık gelince ve uzvunda bozukluk olunca o hastalığı gidermek için ve o bozukluğu düzeltmek için o kadar uğraşır da kalb hastalığı kendisini sonsuz ölüme ve bitmez tükenmez azaplara sürüklediği hâlde bu korkunç hastalıktan kurtulmayı hiç düşünmemektedir. Onu gidermek için hiç kıpırdamamaktadır. Kalbin hasta olması demek, Allahü Teâlâdan başka şeylere tutulmuş olmasıdır. Eğer, kalbin bu tutulmasını hastalık bilmezse, çok alçak kimsedir. Eğer bilir de aldırış etmezse, çok pistir. Bu hastalığı anlamak için “Akl-i mu'ad” lazımdır. “Akl-i me'aş”, kısa görüşlü olduğundan, ancak görünüşe bakar. Akl-i me'aş, dünyanın geçici lezzetlerine bakarak, kalb afetlerini hastalık bile saymadığı gibi, akl-i mu'ad da ahirette verilecek sevaplara bakarak, bedendeki bozuklukları, hastalık saymaz. Akl-i me'aş, kısa görüşlü, akl-i mu'ad keskin görüşlüdür. Akl-i mu'ad, Peygamberlerde ve evliyada bulunur. Akl-i me'aşı, mala düşkün olanlar, dünyaya bağlı olanlar beğenir. Aradaki farkı düşünmelidir. Akl-i mu'adı kuvvetlendiren şeyler, ölümü düşünmek, ahirette olacak şeyleri öğrenmek ve ahiret derdi ile şereflenmiş olanlarla birlikte bulunmaktır.

Farisî beyt tercümesi:

“Aranılan hazinenin nişanını verdim sana, Belki sen kavuşursun, biz varamadıksa da.”

Bedenin hastalığı, Ahkâm-ı şer'iyyenin yerine getirilmesini güçleştirdiği gibi, kalb hastalığı da İslamiyete uymayı güçleştirmektedir. Allahü Teâlâ, Şûra suresi, 13. ayetinde mealen; “Müslüman olmalarını istemekliğin, kâfirlere çok güç gelmektedir.” buyurdu. Bakara suresinin 45. ayetinde mealen; “Namaz kılmak, ibadet etmek, yalnız Müminlere güç gelmez” buyurdu. Görünen uzuvların kuvvetten düşmesi, ibadeti güçleştirdiği gibi, kalbde imanın zayıflaması da güçleştirmektedir. Yoksa, İslamiyetin her emrinde kolaylık vardır. Bakara suresinin 185. ayetinde mealen; “Allahü Teâlâ, size kolaylık yapmak istiyor, güçlük çıkarmak istemiyor.” ve Nisa suresinin 27. ayetinde mealen; “Allahü Teâlâ, emirlerinin hafif olmasını diledi. Çünkü insanlar zayıf yaratıldı.” buyuruldu. Bu iki ayet-i kerime de sözümüzü isbat etmektedir.

Farisî mısra tercümesi:

“Bir kimse kör ise güneşin suçu ne?”

Bunun için bu hastalığı gidermek çok lazımdır. Bunun mütehassısı olan hâkimlere sığınmak farz-ı ayndır. Resul ancak haber verir. (1. cilt, 219. mektup)

“Tabipler diyor ki hasta perhiz yapmalıdır. İyi olmadan önce ona gıda iyi gelmez. Yağlı kuş eti bile böyledir. Hatta hastalığını arttırır. Farisî mısra tercümesi: “Hastanın yediği hastalığı arttırır!” Bunun için önce hastayı iyi etmeyi düşünmek lazımdır. Bundan sonra uygun gıda vererek, eski kuvvetli hâline kavuşturulması düşünülür. Bunun gibi; “Kalblerinde hastalık vardır.” ayet-i kerimesinde bildirilen kalb hastalığına yakalanmış olanların hiçbir ibadeti ve taati fayda vermez, belki zarar verir. “Çok Kur'an-ı Kerim okuyanlar vardır ki Kur'an-ı Kerim bunlara lanet eder.” hadis-i şerifi meşhurdur. “Çok oruç tutanlar vardır ki onun oruçtan kazancı, yalnız açlık ve susuzluktur.” hadis-i şerifi de sahihtir.

Kalb hastalıklarının mütehassısları olan tasavvuf büyükleri de önce hastalığın giderilmesi için yapılacak şeyleri emir buyururlar. Kalbin hastalığı, Hak Teâlâdan başkasına tutulması, bağlanmasıdır. Belki, kendisine bağlanmasıdır. Çünkü herkes, her şeyi kendi için ister. Çocuğunu sevmesi, kendini sevdiği içindir. Malı, mevkiyi, rütbeyi hep kendi için ister. Onun mâbudu, tapındığı şey, kendi nefsidir. Nefsinin istekleri arkasında koşmaktadır. Kalb, bu bağlılıklardan kurtulmadıkça, insanın kurtulması çok güç olur. Bundan anlaşılıyor ki aklı başında olan ilim adamları ve kalbi uyanık olan fen adamları, her şeyden önce bu hastalığın giderilmesini düşünmelidirler.

Farisî mısra tercümesi:

“İçerde kimse varsa, bir söz yetişir!” (1. cilt, 105. mektup)

Allahü Teâlâ, sizlere selamet versin! İnsan çeşit çeşit şeylere bağlı kaldıkça kalbi temizlenemez. Pis kaldıkça saadetten mahrumdur, uzaktır. “Hakikat-i camia” denilen kalbin, Allahü Teâlâdan başka şeyleri sevmesi onu karartır, paslandırır. Bu pası temizlemek lazımdır. Temizleyicilerin en iyisi, sünnet-i seniyye-i Mustafaviyye'ye tâbi olmaktır, uymaktır. Sünnet-i seniyyeye uymak, nefsin âdetlerini, kalbi karartan isteklerini yok eder. Bu büyük nimete kavuşmakla şereflenenlere müjdeler olsun! Bu yüksek devletten mahrum kalanlara yazıklar olsun! Allahü Teâlâ, size ve doğru yola tâbi olanlara selamet versin! (Kalbi temizlemek için İslamiyete uymak lazımdır. İslamiyete uymak da emirleri yapmakla, yasak ve bidatlerden sakınmakla olur.) (1. cilt, 42. mektup)

“Allahü Teâlâ, sizi bilinen nimetlere ve bilinmeyen saadetlere kavuştursun! Bilinen nimetler, zahirin yani bedenin, Ahkâm-ı şer'iyyeyi yapmakla süslenmesidir. Görünmeyen, manevî saadet de bâtının yani kalbin ve ruhun, Allahü Teâlâdan başka şeylere bağlanmaktan kurtulmasıdır. Acaba hangi seçilmiş kimseyi bu iki nimetle şereflendirirler? Farisî mısra tercümesi: “İş budur, bundan başkası hiçtir.” Bundan çok yazarsam, başınızı ağrıtır. Vesselam!” (1. cilt, 49. mektup)

“İnsanı gafletten kurtaran, Allahü Teâlâya yaklaştıran yol, ikidir. Birincisi Ehl-i Sünnet itikadını ve fıkıh ilimlerini kitaplardan öğrenip bunlara tam uymaktır. Bunu başarabilmek için senelerce çalışmak lazımdır. İkincisi Resulullah Efendimizin mübarek kalbinden yayılan nurlara, feyizlere kavuşmuş olan bir velîye talebe olmaktır. Burada talebe olmak kalbini onun kalbine bağlamak demektir. Hayatta olan bir velîye veya vefat etmiş olanın ruhuna bağlanan, onun ve üstadlarının temiz kalblerine Resulullah'tan bol bol akmış olan feyizlere, marifetlere kavuşur. Kendisi doğruca Resulullah'a bağlanabilirse, paslı kalbine sızabilenlere kavuşabilir.” (2. cilt, 46. mektup)

“Ey, kıymetli oğlum! Bu gün, her istediğini kolayca yapabilecek bir hâldesin. Gençliğin, sıhhatin, gücün, kuvvetin, malın ve rahatlığın bir arada bulunduğu bir zamandasın. Saadet-i ebediyyeye kavuşturacak sebeplere yapışmayı, yarar işleri yapmayı, niçin yarına bırakıyorsun? İnsan ömrünün en iyi zamanı olan gençlik günlerinde, işlerin en iyisi ve faydalısı olan, sahibin, yaratanın emirlerini yapmaya, O'na ibadet etmeye çalışmalı, İslamiyetin yasak ettiği haramlardan, şüphelilerden sakınmalıdır. Beş vakit namazı cemaatle kılmayı elden kaçırmamalıdır. Nisap miktarı malı olan Müslümanların, zekat vermeleri emrolunmuştur. Bunların zekat vermesi, muhakkak lazımdır. O hâlde zekatı seve seve ve hatta fakirlere yalvara yalvara vermelidir. Allahü Teâlâ, çok merhametli olduğu, kullarına çok acıdığı için yirmidört saat içinde ibadete, yalnız beş vakit ayırmış, ticaret eşyasından ve çayırda otlayan dört ayaklı hayvanlardan, tam veya yaklaşık olarak ancak kırkta birini fakirlere vermeyi emir buyurmuştur. Birkaç şeyi haram edip çok şeyi mubah etmiş, izin vermiştir. O hâlde yirmidört saatte bir saat tutmayan bir zamanı, Allahü Teâlânın emrini yapmak için ayırmamak ve zengin olup da malın kırkta birini Müslümanların fakirlerine vermemek ve sayılamayacak kadar çok olan mubahları bırakıp da haram ve şüpheli olana uzanmak, ne büyük inat, ne derece insafsızlık olur. Gençlik çağı, nefsin kaynadığı, şehvetlerin oynadığı, insan ve cin şeytanlarının saldırdığı bir zamandır. Böyle bir çağda yapılan az bir amele pek çok sevap verilir.

Müstakimzade Süleyman Sa'deddin Efendi'nin Reşfü'l-hakika fi keşfi'l-akika adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası (sağda) ve matbu ilk sayfası (solda). Müstekimzade Süleyman Sa'deddin Efendi'nin Tahkiku's-salat adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Süleymaniye Kütüphanesi Fatih Kısmı No: 5451/5'te kayıtlıdır.

İhtiyarlıkta dünya şevkleri azalıp güç kuvvet gidip arzulara kavuşmak imkanı ve ümitleri kalmadığı zamanda pişmanlıktan, ah etmekten başka bir şey olmaz. Çok kimselere bu pişmanlık zamanı da nasip olmaz. Bu pişmanlık da tövbe demektir ve yine büyük bir nimettir. Çokları bu günlere kavuşamaz. Peygamberimizin haber verdiği sonsuz azaplar, çeşitli acılar elbette olacak, herkes cezasını bulacaktır. İnsan ve cin şeytanları, bugün, Allahü Teâlânın affını, merhametini ileri sürerek aldatmakta, ibadetleri yaptırmayıp günahlara sürüklemektedir.

Halbuki iyi bilmeli ki bu dünya imtihan yeridir. Bunun için burada dostlarla düşmanları karıştırmışlar, hepsine merhamet etmişlerdir. Nitekim A'raf suresi, 155. ayetinde mealen; “Merhametim her şeyi içine almıştır.”buyurulmuştur. Halbuki kıyamette, düşmanları, dostlardan ayıracaklardır. Nitekim Yasin suresinde mealen; “Ey kâfirler, bugün, dostlarımdan ayrılınız!” ayet-i kerimesi bunu haber vermektedir. O gün, yalnız dostlara merhamet olunacak, düşmanlara hiç acınmayacak, onlar, muhakkak melun olacaktır. Nitekim A'raf suresinde mealen; “O gün, merhametim, yalnız benden korkarak kâfir olmaktan ve günah işlemekten kaçınanlara, zekatını verenlere, Kur'an-ı Kerim'e ve Peygamberime inananlara mahsustur.” ayet-i kerimesi, böyle olduğunu göstermektedir.

O hâlde o gün, Allahü Teâlânın rahmeti, **“Ebrar”**a yani Müslümanlardan iyi huylu ve yarar işli olanlara mahsustur. Evet, Müslümanların zerre kadar imanı olanların hepsi sonunda hatta, çok zaman Cehennem'de kaldıktan sonra bile merhamete kavuşacaktır. Fakat rahmete kavuşabilmek için ölürken iman ile gitmek şarttır. Halbuki günahları işlemekle kalb kararınca ve Allahü Teâlânın emirlerine ve haramlarına ehemmiyet verilmeyince son nefeste, iman nuru sönmeden nasıl geçebilir? Din büyükleri buyuruyor ki: “Küçük günaha devam, büyük günaha sebep olur. Büyük günaha devam da insanı kâfir olmaya sürükler.” Böyle olmaktan Allahü Teâlâya sığınırız!

Farisî beyt tercümesi:

“Az söyledim, dikkat ettim kalbini kırmamağa, Bilirim üzülürsün; yoksa sözüm çoktur sana.”

Allahü Teâlâ hepimizi beğendiği işleri yapmaya kavuşturun!

Sevgili peygamberi Muhammed Aleyhisselam'ın ve O'nun kıymetli Âli hürmeti için duamızı kabul buyursun!” (1. cilt, 96. mektup)

“Merhum hazretin ölüm acısı, her ne kadar pek şiddetli ve çok çetin ise de fakat kul için sahibinin işinden razı olmaktan başka çare yoktur. İnsan, bu dünyada kalmak için yaratılmadı. Dünyada iş yapmak, çalışmak için yaratıldık. Çalışmalıyız! Çalışıp da kazanıp da ölen bir kimse için korkacak bir şey yoktur. Hatta böyle ölmek, bir devlet ele geçirmektir. Ölüm bir köprü gibidir. Sevgiliyi, sevgiliye kavuşturur. Ölmek, felaket değildir. Öldükten sonra başına gelecekleri bilmemek felakettir. Ölülere, dua ile istiğfar etmekle, onun için sadaka vermekle yardım etmek, imdatlarına yetişmek lazımdır.

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Ölünün mezardaki hâli, “İmdad” diye bağıran, denize düşmüş kimseye benzer. Boğulmak üzere olan kimse, kendisini kurtaracak birini beklediği gibi, meyyit de babasından, anasından, kardeşinden, arkadaşından gelecek bir duayı gözler. Kendisine, bir dua gelince dünyanın hepsi kendisine verilmiş gibi sevinmekten daha çok sevinir. Allahü Teâlâ, yaşayanların duaları sebebi ile ölülere dağlar gibi çok rahmet verir. Dirilerin de ölülere hediyesi, onlar için dua ve istiğfar etmektir.” (1. cilt, 104. mektup.)

“İster hakikat olarak, isterse mecaz olarak düşünülsün, malik ve sahip yalnız Allahü Teâlâdır. Hak Teâlâ, kıyamet günü; “Bugün, mülk kim içindir?” buyurur. Cevap olarak yine kendisi; “Kahhar, galip olan bir Allah içindir.” buyurur. O gün kullar için korkudan, sığınmaktan başka bir şey yoktur. Pişmanlıktan, şaşkınlıktan başka bir şey yapamazlar. Allahü Teâlâ, o günün şiddetini, kulların sıkıntısının çokluğunu bildirmek için Hac suresinin 1. ayetinde mealen; “O günün zelzelesi çok büyük şeydir. O gün kadınlar memedeki çocuklarını unuturlar. Hamile hatunlar çocuklarını düşürürler, insanlar sarhoş olmuşlar sanılır. Onlar sarhoş değildir. Fakat Allahü Teâlânın azabı çok şiddetlidir.” buyurdu.

Farisî iki beyt tercümesi:

“Sorulur o gün, işlerden, sözlerden, Kalbi titrer Nebîlerin korkudan.”

“Enbiyanın şaşırdığı bir yerde, Günahlara özür bulmak nerede?”

Nasihatların başı şudur ki İslamiyetin sahibine uymak lazımdır. Resulullah'a uymayanlar, ahirette azaptan kurtulamaz. Bundan sonra dünyanın süslerine düşkün olmamak, varlığına ve yokluğuna aldırış etmemek lazımdır. Çünkü Allahü Teâlâ dünyayı sevmez, ona kıymet vermez. Bunun için kulun dünyalığı olmaktansa, olmaması daha iyidir. Dünyanın kimseye fayda vermediğini ve elden çabuk çıktığını herkes bilmekte, hatta görmektedir. Dünyanın malına mevkisine düşkün olanların, bunlara kavuşmak için uğraşıp da ansızın hepsini bırakıp gidenlerin hâlini görerek ibret alınız! Allahü Teâlâ, bizi ve sizi, Peygamberlerin en üstününe uymakla şereflendirsin! Âmin.” (1. cilt, 74. mektup)

Müstakimzade Süleyman Sa'deddin Efendi'nin tercüme ettiği Mektubat'ın ikinci cilt altmışbirinci mektubunda Muhammed Ma'sum-i Farukî buyurdu ki:

“Bu dünyada en kıymetli ve en faydalı şey, Allahü Teâlânın marifetine kavuşmaktır. Yani O'nu tanımaktır. Allahü Teâlâyı tanımak iki türlü olur. Biri, Ehl-i Sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi tanımaktır. İkincisi, tasavvuf büyüklerinin tanımalarıdır. Birinci tanımak, inceleme ve düşünme ile olur. İkincisi, kalbin keşif ve şühudü ile olur. Birincisinde ilim vardır. İlim ise akıl ve zekadan doğar. İkincisinde hâl vardır. Hâl ise asıldan, özden doğar. Birincisinde, âlimin varlığı aradadır. İkincisinde, arifin varlığı aradan kalkar. Çünkü bir şeye arif olmak, o şeyde yok olmak demektir.

Nazım:

“Yakın olmak, inip çıkmak değildir, Hakk'a yaklaşmak, yok olmak demektir!”

Birincisi, “İlm-i husulî” iledir. İkincisi, “İlm-i hudurî” iledir. Birincisinde, nefis, azgınlığından vazgeçmemiştir. İkincisinde, nefis yok olmuş, hep Hak iledir. Birincisinde, iman, imanın suretidir. İbadetler, ibadetlerin suretidir. Çünkü nefis, imana gelmemiştir. Hadis-i kutside; “Nefsine düşmanlık et! O, bana düşmanlık etmektedir.” buyuruldu. Buradaki kalbin imanına, “Mecazî iman” denilir. Bu iman, gidebilir. İkincisinde, insanın varlığı kalmadığı için ve nefis de imana geldiği için bu iman yok olmaktan korunmuştur. Buna “Hakikî iman” denir. Burada yapılan ibadetler de hakikî olur. Mecaz yok olabilir. Hakikat yok olmaz.

Hadis-i şerifte; “Ya Rabbî! Senden, sonu küfür olmayan iman istiyorum.” buyurulması ve Nisa suresi 116. ayetinde mealen; “Ey iman sahipleri! Allah'a ve Resulüne iman ediniz.” emrolunması, bu hakikî imanı göstermektedir. İmam-ı Ahmed bin Hanbel bu marifete kavuşabilmek için ilim ve içtihatta pek yüksek derecede olduğu hâlde Bişr-i Hafî'nin hizmetine koşmuştur. “Bişr-i Hafî'nin yanından niçin ayrılmıyorsun?” dediklerinde; “Allah'ı benden daha iyi tanımaktadır.” demiştir.”

Yine Muhammed Ma'sum, ikinci cildin yüzellisekizinci mektubunda buyuruyor ki: “Saadetin başı, iki şeye kavuşmaktır. Birincisi, bâtının (yani kalbin) mahluklara düşkün olmaktan kurtulmasıdır. İkincisi, zahirin (yani bedenin) **“Ahkâm-ı İslamiye”**ye sarılmakla süslenmesidir. Bu iki nimete kavuşmak, tasavvuf ehlinin sohbetinde kolay nasip olur. Başka yoldan kavuşmak güçtür. İslamiyete tam yapışabilmek, ibadetleri kolay yapabilmek ve yasak olunanlardan sakınabilmek için nefsin fanî olması (teslim olması) lazımdır. Nefis; azgın, asî ve kendini beğenici olarak yaratılmıştır. Bu kötülüklerden kurtulmadıkça İslamiyetin hakikati hâsıl olamaz. Teslimden, itminandan önce İslamiyetin sureti, görünüşü vardır. Nefsin itminanından sonra İslamiyetin hakikati hâsıl olur. Suretle hakikat arasındaki fark, yerle gök arasındaki fark gibidir. Suret ehli İslamiyetin suretine, hakikat ehli de İslamiyetin hakikatine kavuşur. Avamın (yani cahillerin) imanına, “İman-ı mecazî”denir. Bu iman, bozulabilir ve yok olabilir. Havassın (yani hakikat ehlinin) imanları zevalden ve halelden mahfuzdur. Nisa suresinin 135. ayetinde; “Ey iman edenler! Allah'a ve O'nun Peygamberine iman ediniz!” mealindeki emr, bu hakikî imanı göstermektedir.”

Müstakimzade Süleyman Sa'deddin Efendi'nin tercüme ettiği Mektubat-ı Ma'sumiyye'nin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Süleymaniye Kütüphanesi Pertev Paşa Kısmı No: 336'da kayıtlıdır.

Muhammed Ma'sum-i Farukî Mektubat'ının birinci cildi 83. mektubunda buyuruyor ki:

“Cebriye fırkasından olanlar; “İnsanda irade ve ihtiyar, yani seçmek ve dilemek yoktur.” dediler. “İnsan her işini yapmakta mecburdur. İnsan, rüzgârla sallanan ağaca benzer. İnsan bir işi yaptı demek doğru değildir. Her işi Hak Teâlâ yapar.” dediler. Bu sözleri küfürdür. Böyle inanan, kâfir olur. Bunlar; “İnsanın iyi işlerine sevap verilir. Kötü işlerine azap yapılmaz. Kâfirler ve günah işleyenler mazurdur. Suçlu sayılmazlar ve ceza görmezler. Çünkü bu kötülükleri, onlar yapmıyor. Allah yapıyor. İnsanlara zorla yaptırıyor.” diyorlar. Bu sözleri de küfürdür. Allahü Teâlâ, Saffat suresinin 124. ayetinde mealen; “Onlar inanışlarından ve yaptıklarından sorulacaklardır.” buyurdu. Hadis-i şerifte, Cebriye fırkasında olanlara, yetmiş peygamberin lanet ettiği bildirilmiştir.

Bu sözlerin yanlış olduğunu aklı olan herkes kolayca anlar. Elin titremesi ile eli istekle kaldırmak başka olduğu meydandadır. Elin titremesi, insanın dilemesi ile değildir. Eli yukarı kaldırmak ise insanın istemesi ve dilemesi iledir. Cebriye fırkasının yanlış yolda olduğu, ayet-i kerimelerden açıkça anlaşılmaktadır. Allahü Teâlâ, Ahkaf suresinin 14. ayetinde mealen; “Yapmış oldukları iyiliklerin karşılığını görürler.” buyuruyor. Kehf suresinin 29. ayetinde mealen; “İsteyen inanır, isteyen inanmaz. Biz, zalimler (yani inanmayanlar) için ateş hazırladık.” buyuruldu. Nahl suresinin 33. ayetinde mealen; “Allahü Teâlâ onlara zulmetmedi. Onlar (küfr ederek ve günah işleyerek) kendilerine zulmettiler.” buyuruldu.

İnsanlarda ihtiyar etmek, seçmek kuvveti bulunmadaydı, Allahü Teâlâ bu ayet-i kerimede mealen; “Onlar, kendilerine zulmettiler.” buyurmazdı. Çok kimseler Cebriye fırkasına uyarak; “İnsanlar dilediğini yapamaz” diyor. Günah işlemeye mecbur olduklarını, zorla günah işlediklerini söylüyorlar. Kendilerini özürlü, suçsuz gösteriyorlar. Halbuki Allahü Teâlâ, emirleri ve yasakları yapabilecek kadar insanlara ihtiyar ve kuvvet vermiştir. Kalbin atması ile insanın yürümesi elbette başka başka harekettir. Kalbin atması insanın elinde değildir. Fakat insan, isterse yürür, istemezse yürümez. Allahü Teâlâ, kerim olduğu, merhameti çok olduğu için güçleri yetişmeyen şeyleri insanlara emretmemiştir. Yapabilecekleri şeyleri istemiştir. Bakara suresinin son ayetinde mealen; “Allahü Teâlâ kullarına, yapabilecekleri şeyleri emretmiştir.” buyuruldu.

Cebriye fırkasına çok şaşılır ki kendilerini dinlemeyenlere, kendilerine sıkıntı verenlere güceniyorlar, onlara karşı koyuyorlar. Çocuklarını terbiye etmek, yetiştirmek için dövüyorlar. Yabancı erkekleri kendi kadınlarına, kızlarına yaklaştırmıyorlar. Böyle yapanların canını yakıyorlar. “Bunlar mazurdur, mecburdurlar.” diyerek göz yummuyorlar. Fakat ahiret işlerine gelince; “Bizim elimizde bir şey yoktur, her şeyi Allah yapıyor.”diyerek, İslamiyetin yasak ettiği kötülükleri sıkılmadan yapıyorlar. Emirleri, ibadetleri yapmaktan kaçıyorlar.

“İnsanlarda dilemek, istemek yoktur.” derken, her diledikleri kötülüğü yapıyorlar. Allahü Teâlâ, Tur suresinin 7. ayetinde mealen; “Allahü Teâlânın azap yapacağı gün elbette gelecektir. Onu kimse önleyemez.” buyuruyor. Bir deliyi kendi evlerinde görseler veya bir günah işlediğini görseler; “Aklı yoktur, ihtiyarı yoktur.” diyerek ses çıkarmazlar. Fakat aklı başında olan kimseler suç işleyince cezasını verirler. Demek ki buna, ihtiyarı olduğu için isteyerek yaptığı için ceza veriyorlar.

Cebriye fırkası, “İnsanlarda ihtiyar yoktur.” dediği için ve Mu'tezile fırkası ise kaza ve kadere inanmadıkları için doğru yoldan saptılar. Bidat ehli oldular. Dalalete düştüler. İkisinin arasında kalan doğru yolu bulmak, “Ehl-i Sünnet” âlimlerine nasip oldu. İşittiğimize göre İmam-ı A'zam Ebu Hanife hazretleri, İmam-ı Ca'fer Sadık'tan sordu ki: “Ey Resulullah'ın torunu! Allahü Teâlâ, işleri kulların arzularına bırakmış mıdır?”Cevabında buyurdu ki: “Allahü Teâlâ, Rab olmak, yaratıcı olmak sıfatını kullarına bırakmaz.”

İmam-ı A'zam yine sordu: “İşleri kullarına zorla mı yaptırır?” Cevabında; “Zorla yaptırmaz. Kulların arzularına da bırakmaz, ikisi arasıdır.” dedi. Allahü Teâlâ, En'am suresi 148. ayetinde mealen; “Müşrikler diyeceklerdir ki eğer Allahü Teâlâ dilese idi, biz ve babalarımız müşrik olmazdık, kendiliğimizden bir şeyi haram etmezdik.” buyurdu. Bu ayet-i kerimede bildirildiği gibi, kâfirler ve müşrikler; “Allah, bizim küfür ve şirk yapmamızı dilemiş.” diyorlar. Allahü Teâlâ, onların bu sözlerini, bahanelerini kabul etmeyecektir. Böyle sözleri, cahil ve ahmak olduklarını göstermektedir.

Sual: “Ehl-i Sünnet âlimlerinin bildirdiğine göre hayır ve şer, her şey Allahü Teâlânın takdiri ve dilemesi iledir. Buna göre kâfirlerin küfrü de Hak Teâlânın dilemesi ile olmuyor mu? Bunların özürleri haklı değil mi? Bu sözleri niçin kabul edilmiyor?”

Cevap: Kâfirler, bu kötü hâle zorla düşmüş olduklarını, mazur olduklarını söylemiyorlar. Bunlar, küfrü ve günahları suç bilmiyorlar. Bunların kötülüğünü kabul etmiyorlar. “Allahü Teâlâ, dilediği her şeyi sever, beğenir, eğer sevmeseydi dilemezdi.” diyorlar. “Bizim şirkimizi, küfrümüzü ve yaptıklarımızı kendisi dilemekte ve yaptırmaktadır. Onun için hepsini beğenir, sever. Bunları yapanlara azap etmez.” diyorlar. Allahü Teâlâ, yukardaki ayet-i kerimenin sonunda mealen; “Bu kâfirler sana inanmadıkları gibi, daha önce gelmiş olanlar da Peygamberlerine inanmadılar. Bunun için azabımızı tattılar. Onlara söyle ki yanınızda kitap ve senet gibi sağlam bilginiz varsa, onu bize gösteriniz. Fakat siz, uyduruyor, yalan söylüyorsunuz.”buyurdu.

Hak Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de ve bütün Peygamberlerin kitaplarında, küfrün çirkin olduğunu, rahmetine kavuşamayacaklarını ve sonsuz azap çekeceklerini haber veriyor. Bu sözlerinin cahillik olduğunu bildiriyor. Çünkü bir şeyi yapmak istemek, o şeyi sevmek olduğunu göstermeyebilir. Küfrü ve günahları elbette Allahü Teâlâ dilemektedir. Çünkü O'nun dilemediği bir şeyi kimse yapamaz. Bunları dilemekte ise de razı değildir, beğenmez. Böyle olduğunu, Kur'an-ı Kerim açıkça bildirmektedir. Kâfirlerin bu sözleri, Cebriye fırkasının inanışına uygundur. İhtiyarları, yani seçip yapma hakları olmadığını söylemişlerdir. Allahü Teâlâ da bu sözlerini reddetmiş, yüzlerine çarpmıştır. Böyle inanmanın yanlış olduğu yukarda bildirildi. Kâfirlerin bu sözleri, belki de alay etmek içindir. İnançlarını bildirmek için değildir. Çünkü kendi işlerini kötü bilmiyorlar. İyi bir şey yaptıklarına inanıyorlar. “Bu işleri, Hak Teâlâ beğeniyor, seviyor.” diyorlar.

Sual: “İnsanların her işi, Hak Teâlânın dilemesi ile olmaktadır. Hayır ve şer ezelde takdir edilmiş, yazılmıştır. Böyle olunca insanın ihtiyarı, seçme hakkı kalır mı? Herkesin, ezelde takdir edilmiş olan iyi ve kötü şeyleri yapması lazım gelmez mi?”

Cevap: “Ezeldeki, yani sonsuz öncelerdeki takdir: “Filan kimse, kendi isteği ile filan işi yapacaktır.”şeklindedir. Görülüyor ki ezeldeki takdir, insanda ihtiyar, yani seçmek hakkı bulunmadığını değil, ihtiyarın bulunduğunu göstermektedir. Ezeldeki takdir, insanlarda ihtiyar bulunmadığını gösterseydi, Hak Teâlânın da her gün yarattıklarında, yaptıklarında ihtiyarsız olması, mecbur olması lazım gelirdi. Çünkü Allahü Teâlâ da her şeyi, ezeldeki takdire uygun olarak yaratmaktadır. Allahü Teâlâ muhtardır. Diler, seçer, dilediğini ve seçtiğini yaratır.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları