Osmanlı Devleti zamanında yetişen şair ve velî. Hikemî şiirin divan edebiyatındaki en önemli temsilcisidir. İsmi Yusuf'tur. Babası Seyyid Mustafa, dedesi Seyyid Mahmud'dur. Nabî, evliyalar ve enbiyalar şehri olarak bilinen Ruha (Urfa)'da, 1052 (m. 1642) senesinde doğdu. 1124 (m. 1712) senesi Rebiülevvel ayının üçünde Cumartesi günü vefat etti. Üsküdar'daki Karacaahmed kabristanına defnedildi. Kabri Sultan İkinci Mahmud ve Sultan İkinci Abdülhamid Han devirlerinde tamir edildi.
Nabî'nin yirmi beş yaşına kadar olan hayatı hakkındaki bilgiler rivayetlere dayanmaktadır. Çocukluğunda Arapça ve Farsçayı, ana dili Türkçe ile birlikte en iyi şekilde kaynağından öğrendi. Daha sonra Ya'kub Halife isimli bir Kadirî şeyhine talebe oldu. Şeyh Ya'kub Halife, talebesi Yusuf Nabî'yi, önceleri bir kuzusuna bakmakla vazifelendirdi. Kısa bir süre sonra çobanlıktan usanan Nabî, kendi kendine nefis muhasebesi yaptığı sırada; “Ben bu yola Hakkı bulmak ve Hakkı bulmamda rehber olması için hocama başvurdum. Hocam benden safını bulamadı ki ders vereceğine, zikir yaptıracağına, bana hep kuzusunu otlattırıyor. Bu iş ne zamana kadar sürecek?” diye düşündü.
Bu düşüncesi hocasına Allahü Teâlâ'nın izniyle malum oldu. Hocası derhal Nabî'yi yanına çağırdı. Feyiz saçan gözlerini öğrencisinin gözlerine dikerek; “Senin bir talebe gibi eğitilmeye ihtiyacın yok. Sen ilimden nasibini doğuştan almışsın. Çobanlık yaptırarak, seni denemek istedim. Seni ilmin deryası olan İstanbul'a göndermek istiyorum. Gitmek ister misin?” dedi. Hiç beklemediği durum karşısında şaşıran Nabî; “İlmi fazlası ile öğrenmiş yılların talebeleri dururken, benim gibi üç günlük bir talebenin yüzmeyi bilmeden ilim deryasına dalması nasıl olur?” deyince Ya'kub Halife; “Sadece şöyle olur.” diyerek ilim nuru gözlerini Nabî'nin gözlerine birleştirirdi. Nabî o anda ilmin birçok mertebelerini aşarak kemale erdi.
Yakınlarının da teşvikiyle İstanbul'a giden Nabî, önceleri aradığını bulamadı. O sıralarda vezir olan Musahip Mustafa Paşa'ya;
“Bir garibim cenabına geldim,
Bin ümit ile babına geldim,
Kereminden zamane sir oldu,
Fakr devrinde bir fakir oldu.”
diyerek takdim ettiği bu şiirle dikkatleri çekti. Mustafa Paşa, onu Divan kâtipliğine tayin etti. Yusuf Nabî, 1082 (m. 1671) senesinde yapılan Lehistan Seferi'nde bulundu. Kameniçe'nin zaptı dolayısı ile yazdığı bir şiir, sultan tarafından beğenilerek, şehrin kapısına işlendi. Mustafa Paşa'nın tavsiyesiyle yazmış olduğu Kameniçe Fetihnamesi sayesinde, sultanın teveccühünü kazanarak, takdir ve iltifatına mazhar oldu.
1089 (m. 1678)'de hac farizasını eda ettikten sonra İstanbul'a dönen Nabî, Musahip Mustafa Paşa'ya kethüda oldu. Mustafa Paşa'nın vefatına kadar yanında kaldı. Sonra Baltacı Mehmed Paşa'nın yanında Halep'e gitti. Baltacı Mehmed Paşa tekrar sadrazam olunca İstanbul'a dönerken Nabî'yi de yanına aldı. Nabî, kendi isteği ile önce Darphane eminliğine, sonra da Anadolu muhasebeciliği ve mukabele-i süvari reisliğine tayin edildi. Vazifesinden artan zamanlarında şiir ve çeşitli eserler yazdı. Nabî Efendi, şiirlerinde iyiyi ve doğruyu vermeye çalışmıştır. O, bir düşünce ve hikmet şairidir. Şahsî duyguları, gönül arzularını aşmış, hakiki bir Müslümanın hayatını hem yaşamış, hem de şiirlerinde yaşatmıştır. Fanî dünyanın ahvaline aldanmamak, kimseye haksızlık yapmamak, zulmetmemek, hep müşfik, merhametli olmak, gurur ve kibirden sakınmak, şiirlerindeki nasihatlarından en çok rastlananlarıdır. Dili sade, söyleyişi düzgün, rahat ve çekicidir. En güçlü şiirlerini gazel tarzında vermekle beraber, rubaî, kıt'a, kaside ve mesnevî de yazmıştır.
Büyük bir şair ve İslam âlimi olan Nabî'nin Karacaahmet'teki kabri ve şahidesi. Nabî, 1089 (m. 1678) senesinde sultandan izin alarak, hacca gitmek için yola çıktı. Hac kafilesi Osmanlı devlet ricalinden meydana geliyordu. Hicaz yollarında, Peygamber Efendimizin aşkından dolayı, Yusuf Nabî hiç uyumadı. Medine'ye yaklaştıkları bir gece, kafiledeki bir devlet büyüğünün ayaklarını kıbleye doğru uzatarak uyuduğunu gören Nabî, yetkiliyi uyandıracak bir sesle şu naatı söyledi:
SAKIN TERK-İ EDEPTEN
“Sakın terk-i edepten, kuy-i mahbub-i Hüda'dır bu!
Nazargâh-ı İlahî'dir, Makam-ı Mustafa'dır bu.
Habib-i Kibriyanın habgahıdır fazilette,
Tefevvuk-kerde-i arş-ı Cenab-ı Kibriya'dır bu.
Bu hakin pertevinden oldu deycur-i adem zail,
İmadın açtı mevcudat dü çeşmin tutiyadır bu.
Felekte mah-ı nev Bab'ü's-Selamın sîne-çakidir,
Bunun kandili cevza Matla-ı nur-i ziyadır bu.
Müraat-ı edep şartıyla gir Nabî bu dergâha,
Mutaf-ı kudsiyadır busegah-ı enbiyadır bu.”
Mescid-i Nebevî'de müezzinlerin rüyada Peygamber Efendimizin işareti ile minarelerden okudukları “Sakın terk-i edepten, kuy-i mahbub-i Hüda'dır bu! Nazargâh-ı İlahî'dir, Makam-ı Mustafa'dır bu!” diye başlayan Nabî'nin şiirinin yazılı olduğu levha. Naatın açıklaması şöyledir: “Edebi terk etmekten sakın. Zira burası Allahü Teâlâ'nın sevgilisi olan Peygamber Efendimizin bulunduğu yerdir. Bu yer, Hak Teâlâ'nın nazar evi, Resul-i Ekrem'in makamıdır. Burası Cenab-ı Hakk'ın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir. Fazilet yönünden düşünülürse, Allahü Teâlâ'nın arşının en üstündedir. Bu mübarek yerin mukaddes toprağının parlaklığından yokluk karanlıkları sona erdi. Yaratılmışlar, iki gözünü körlükten açtı. Zira burası kör gözlere şifa veren sürmedir. Gökyüzündeki yeni ay, O'nun kapısının yüreği yaralı aşığıdır. Gökyüzündeki oğlak yıldızı bile O peygamberin nurundan doğmaktadır. Ey Nabî, bu dergâha edebin şartlarına riayet ederek gir. Zira burası, büyük meleklerin etrafında pervane olduğu ve Peygamberlerin hürmetle eğilerek öptüğü tavaf yeridir.”
O yüksek rütbeli kişi, bu mısraların ne manaya geldiğini anladı. Hemen ayaklarını toplayarak doğruldu ve; “Ne zaman yazdın bunu? Senden ve benden başka duyan oldu mu?” dedi. Yusuf Nabî de; “Daha önceden söylememiştim. Şu anda sizi bu durumda uzanmış görünce elimde olmayarak yüksek sesle söylemeye başladım. İkimizden başka bilen yok.” dedi. Bu sözler üzerine o kişi, rahat bir nefes alarak; “Mademki bu şiiri burada söyledin, burada kalsın, ikimizden başkası duyarsa, senin için iyi olmaz.” diye ikaz etti.
Yusuf Nabî hiç ses çıkarmadı. Kafile yoluna devam ederek sabah ezanına yakın Mescid-i Nebî'ye vardı. Mescid-i Nebî'deki minarelerden müezzinler Ezan-ı Muhammedî'den evvel Nabî'nin “Sakın terk-i edepten...” diye başlayan naatını okuyorlardı. Nabî ve o yüksek rütbeli kişi hayretten donakaldılar. Sabah namazını kıldıktan sonra Nabî ve öbür zat namaz kıldıkları caminin müezzinini buldular. Nabî müezzine; “Allah aşkına, Peygamber aşkına ne olursun söyle! Ezandan önce okuduğun naatı kimden, nereden ve nasıl öğrendin?” diye sordu. Müezzin gayet sakin bir şekilde şu cevabı verdi: “Resul-i Ekrem bu gece Mescid-i Nebî'deki bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek buyurdu ki: “Ümmetimden Nabî isimli biri beni ziyarete geliyor. Bana olan aşkı her şeyin üstündedir. Bugün sabah ezanından önce, onun benim için söylediği bu şiiri okuyarak, Medine'ye girişini kutlayın.” Biz de Resulullah Efendimizin emirlerini yerine getirdik.” Nabî ağlayarak; “Sahiden Nabî mi dedi? O iki cihanın peygamberi, Nabî gibi bir zavallıyı, günahkârı ümmetinden saymak lütfunu gösterdi mi?” dedi. “Evet.” cevabını alınca da sevincinden kendinden geçti.
Eserleri:
1- Divan: Şiirlerini topladığı eserdir. 1292'de İstanbul'da basılmıştır. Yazma bir nüshası Üniversite Kütüphanesi TY. No: 5575'te kayıtlıdır.
2- Divançe: Türkçe Divan'ın sonunda Divançe-i Gazeliyat-i Farisi başlığıyla yer alır. 1292'de İstanbul'da basılmıştır.
3- Hayriyye: Asıl adı Hayriname'dir. 1307'de İstanbul'da basılmıştır. Nabî'nin en beğenilen eseridir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hüsrev Paşa Kısmı No: 512'de kayıtlıdır.
4- Tercüme-i Hadis-i Erbein: Molla Camî'nin eserinden tercüme edilmiştir. Bu eser Milli Tetebbular Mecmuası'nda neşredilmiştir.
5- Hayrabad: Feridüddin Attar'ın İlahiname'sinden tertip edilmiştir.
6- Surname: Tek nüshası İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi TY. No: 1774'te kayıtlıdır. Şahzade Mustafa ve Ahmed'in sünnetleri münasebetleri sebebiyle yazmıştır. 1944'te İstanbul'da basılmıştır.
7- Tuhfetü'l-Haremeyn: Nabî bu eserini hacca gidişinden beş yıl sonra yazmıştır. Çeşitli neşirleri yapılmıştır.
8- Münşeat: Mektuplarını ihtiva eder. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Kısmı No: 3324'te müellif hattı olarak kayıtlıdır.
9- Fetihname-i Kameniçe: Lehistan'a yapılan seferde yazılmıştır. 1281'de İstanbul'da basılmıştır.
10- Zeyl-i Siyer-i Veysî: Veysî'nin eserini tamamlamıştır. 1284'te Bulak'ta basılmıştır.
Hayriyye'den bazı bölümler:
“Ey nihal-i çemen-ara-yi edep,
Nur-bahşa-yi dil ü dide-i eb.
Sa'y kıl ilm-i şerife şebü ruz,
Kalma hayvan-sıfat ol ilm-amuz.
İlme sa'y eylememekten hazer et,
İlm ü sa'y ikisi birdir nazar et.
Sıfat-ı Hazreti Mevla'dır ilm,
Cümle evsaftan a'lâdır ilm.
Matlab-ı ilme çalış ol a'lem,
Farzdır dedi. Resul-i Ekrem.
Dahi emreyledi ol sahib-i ilm,
“Mehdden lâhde dek ol talib-i ilm.”
Bula gör öyle Medine'ye vusul,
Ki kapusu ola damad-ı Resul.
İlm bir lucce-i bi sahildir,
Anda âlim geçinen cahildir.
Cehle Hak mevt dedi ilme hayat,
Olma hem-hâl-i güruh-i emvat.
Olma mahrum-ı hayat-ı ebedî,
İlm ile fark edegör nik ü bedî.
İlmin enva'ı ile ol mâli,
Belki lazım gele istimali.
Bilmek elbette değil mi ahsen,
Sorsalar ben anı bilmem demeden.
Hazretin nasa budur telkini,
“Utlubü'l-ilme velev bi's-sini.”
Etme ar öğren oku ehlinden,
Her şeyin ilmi güzel, cehlinden.
Ger reaya ve gerek sahib-i taç,
Labüd olur ulemaya muhtaç.”
“Ey edep ve terbiye çimenini süsleyen fidan! Ey babasının gözüne ve gönlüne nur bağışlayan oğul! Gece ve gündüz mukaddes ilme çalış. Hayvan gibi kalmamak için ilim öğren, ilim öğrenmekten çekinme. İlim ile çalışma birdir. İlim, Allahü Teâlâ'nın sıfatıdır. İlim, bu vasıfların en yükseğidir. İlim öğrenmeye çalış ve âlim ol. Çünkü Resul-i Ekrem buyurdu ki: “İlim öğrenmek her Müslümana farzdır.” Yine o ilim sahibi buyurdu ki: “Beşikten mezara kadar ilim öğrenin.” Peygamberimiz; “İlmin şehri benim, kapısı Ali'dir.” buyurdu. Sen de bu şehre ulaş, onlarla beraber ol. İlim sahilsiz bir denizdir. Bu denizde âlim geçinen ise cahildir. Allahü Teâlâ; “Cehalete ölüm, ilme de hayat.” dedi. Sen ölüler zümresinden olma. Ebedî hayattan mahrum olma. İyi ile kötüyü, ilim ile fark etmeye çalış. İlimler neyi gerektiriyorsa öğren ve hâlini de ona göre düzelt; belki bir gün lazım olur da kullanırsın. Sordukları zaman; “Ben onu bilmem.” demekten, bilmek daha iyi değil midir? Peygamber Efendimizin insanlara emirleri şudur: “
“İlim Çin'de de olsa, onu elde etmeye bakınız.” Utanma, ehlinden oku, öğren. Çünkü her şeyin ilmi cehlinden daha güzeldir. İster halk olsun, ister padişah olsun, âlimlere herkes muhtaçtır.
Nabî'nin Hayriye adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Köprülü Kütüphanesi HAP Kısmı No: 264/2'de kayıtlıdır.
Güzel Huy
“Ey ser-amed-i güher-i bahr-i hayat,
Nüsha-i münteheb-i hüsn-i sıfat.
Hüsn-i ahlâka değil erzani,
Çin-i ebru girih-i pişani.
Verir ayin-i kalbe işrak,
Vüs'at-i meşreb ü tıyb-i ahlâk.
Hande ruluk eser-i rahmettir,
Türş-ruluk sebeb-i nefrettir.
Huy-i bed adet-i bed meşreb-i bed,
Eder erbabını merdud-i ebed.
Etme erbab-ı tekebbürle suhan,
Ol girizan mütekebbirlerden.
Hem-nişin olmak olursa na-çar,
Sen ana eyle tevazu izhar.
Ukala gerçi şekerler yediler,
Sana kibr edene kibr et dediler.
Lik gavgaya çıkar bir yanı,
Sen tevazu'la savuştur anı.
Tutalım çarha erişmiş cahın,
Yine edna kulusun Allah'ın.
Unf ile halkı kapundan sürme,
Kimseye damen-ü dest öptürme.
Ne kadar cahın olursa âli,
Damenin buseden olsun hâli.
Halka ver rıfk ü tevazu'la selam,
Zor ile eyleme teklif-i kıyam.
Sana tazim olunursa ne güzel,
Etmeyen cahil ile etme cedel.
Sende amade ise şerm ü edep,
Olur elbette müraata sebep.
Şermdir gaze-i nur-i iman,
Bi hayâlık iki âlemde yaman.
Hüsn-i hulk ile gözet adabı,
Gör hayatında olan şadabı.
Keşf-i raz eyleme biganelere,
Verme yol meclise divanelere.
Herkesi mahrem-i esrar etme,
Sırrını ziver-i bazar etme.
Herkesin kavlini sadık sanma,
Cümleyi lik münafık sanma.
Kimsenin methine mağrur olma,
Kesr-ı nefs eylemeden dur olma.
Olur alude-i çirk-ab-ı riya,
Yüzüne karşı olan meth-ü sena.
Varma gayrın evine bi davet,
Ola amma o da ehl-i hürmet.
Vardığın meclis ola ehl-i reşad,
Olmaya encümen-i fısk u fesat.
Olma mecliste ne bir gûne hamuş,
Vakt ile gah zeban ol geh guş.
Olur insanda zeban bir iki guş,
Sen dahi söyle bir ol iki hamuş.
Kimseye verme huşunetle cevap,
Lutf ile izzet ile eyle hitap.
Kimsenin ayıbını urma yüzüne.
Guşunu bab-ı kabul et sözüne.
Eyleme kimseyi kat'an techil,
Etme mahluk-ı Hüda'yı tahcîl.
Hele n'eylersen et ey ruh-i revan,
Olma hatır-şiken ü tîz-zeban.”
Açıklaması: “Ey hayat denizinin en değerli incisinin başta bulunanı ve güzel sıfatların seçilmiş nüshası oğul! Güzel ahlâkta, çatık kaşlı ve çatık alınlı olmak uygun değildir. Kalb aynasını güzel ahlâk parıl parıl parlatır. Güler yüzlü olmak rahmet eseridir. Asık suratlı olmak ise nefretin sebebidir. Kötü huy, kötü âdet ve kötü gidiş; sahibini daima kovulmuşlardan eder. Kibirli insanlarla konuşma onlardan kaç, kibirlilerden daima kaçıcı ol. Şayet böyle insan ile beraber bulunmaya mecbur kalırsan, sen ona tevazu göstermeye bak. “Akıllılar şeker gibi tatlı söylediler.” ve; “Sana kibir satana karşı, sen de kibirli ol.” dedilerse de bunun bir yanı kavgadır. Sen bunu tevazu ile savuştur. Diyelim ki makamın göklere ermiş, fakat sen yine Allahü Teâlâ'nın en bayağı bir kulu olduğunu unutma. Halkı hiddet ve şiddet ile kapından kovma ve kimseye el etek öptürme. Makam ve itibarın ne kadar yüksek olursa da yine eteğini kimse öpmesin.
Nabî'nin Hayrabad adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Köprülü Kütüphanesi HAP Kısmı No: 264/3'de kayıtlıdır. Nabî'nin Tuhfetü'l-Haremeyn adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Michigan Üniversitesi Kütüphanesi Isl. Ms. 395'de kayıtlıdır. İnsanlara yumuşaklıkla ve alçak gönüllülükle selam ver. Zorla onlara senin için ayağa kalkma ve saygı külfetini yükleme. Sana hürmet ederlerse ne güzel, fakat sana hürmet etmeyen cahille de münakaşa etme. Eğer sende hayâ ve edep varsa, elbette herkes sana saygı gösterir. İman yüzünün süsü hayâdır. Hayâsızlık iki âlemde de çok kötüdür. Güzel huylu ol. Güzel ahlâk ile edepleri gözet. Hayâ içinde ne kadar güzellik ve tazelik vardır, gör. Başkalarına sırrını açma ve kendini bilmezleri meclisine kabul etme. Herkesi sırdaş edinme ve sırrını ağızlardan ağızlara dolaştırma. Herkesin sözünü doğru sanıp kanma. Ama herkesi de münafık sanma. Kimsenin methiyle gururlanma. Daima kendi nefsini ayaklar altına al. İnsanın yüzüne karşı yapılan meth ve övgüler riya pisliğine bulaşmıştır. Başkasının evine davet edilmeden gitme. Davet eden kimse de gönül ehli olmalıdır. Gittiğin meclis doğru yolda olanların toplandığı bir yer olmalı, fısk ve fesat cemiyeti olmamalıdır. Bir mecliste ne fazla konuş, ne de sus. Zamanı gelince konuş ve dinle. İnsanda, dil bir, kulak ikidir. Sen, bir söyle iki dinle. Kimseye sertlik ve kabalıkla cevap verme. İyilik ve saygı ile insanlara hitap et. Kimsenin ayıbını yüzüne vurma, Kulağını insanların doğru sözüne kabul kapısı yap. Kimsenin bilgisizliğini asla ortaya çıkarma. Allahü Teâlâ'nın yarattığı bir kulu utandırma ve küçük düşürme. Ey canımın canı, bilhassa ne yaparsan yap, gönül kırma, sert sözlü de olma.
Nemmamlık
“Ey sebak-han-i Kitab-ı ülfet,
Edeb-amuz-ı rüsum-i sohbet.
Etme zinhar sakın nakl-i kelam,
Olma pa-zeng-i kelam-ı nemmam.
Satma ber-kaide-i dellalı,
Kise-i guşe giren akvali.
Bezmden bezme götürme sühanı,
Eyle sanduk-ı emanet deheni.
Hace-i mesele-amuz-i edep,
Dedi, meclisde emanettir hep.
Boğazı boş ne sebük-serler olur,
Ki suhan nakline süratle solur.
Ta yetiştirmek için oturamaz,
Haberin söylemedikçe duramaz.
Nefsine iki nefes cebr edemez,
Saded açılmaya da sabredemez.
Ne işitmişse anı nakl eyler,
Birazın da kisesinden söyler.
Ahirette hod işi vaveyla,
Katl'den fitne eşedd dedi Hüda.
Kırk konak azl ile nasbın haberi,
Nail-i zevk eder ol der-be-deri,
Kendi aklında olan kem-hıredan,
İstima'ından olurlar şadan,
Geçinip zu'mlarınca ukala,
Biri birinden ederler ihfa.
Nabî'nin Münşeat adlı mektuplarını ihtiva eden eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Yazma nüsha Harvard Üniversitesi Kütüphanesi 1762. MS Turk 30.'da kayıtlıdır. Nabî'nin Zeyl-i Siyer-i Veysî adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Michigan Üniversitesi Kütüphanesi Isl. Ms. 377'de kayıtlıdır. Yine ümmidim odur kim Allah, Seni bu gaileden ede nigah. Şerr ile olmayasın alude, Dü cihanda olasın asude.”
Açıklaması: Ey arkadaşlık kitabından ders okuyan, sohbet usullerinin güzel edebini öğrenen oğul! Sakın bir meclisten başka bir meclise söz götürme. Koğucuların, arabozucuların sözüne ulak olma. Tellal misali sen de kulak kesene giren sözleri satma. Meclisten meclise söz götürme, ağzını emanet sandığı yap. Edebin nasıl olacağını öğreten Resul-i Ekrem; “Meclislerde söylenen sözler hep emanettir.” buyurdu. Boşboğaz nice köpek başlılar (akılsızlar) vardır ki soluk soluğa söz taşımak için fırsat bekler. O sözü yetiştirmedikçe oturamaz. O haberi vermedikçe duramaz. Nefsini iki nefes (birazcık) olsun zorlayıp o meselenin ortaya çıkmasını bekleyemez. Ne duymuş ise onu götürür! Anlatırken biraz da kendisi uydurur. Bunların işi ahirette ağlayıp sızlamadır. Çünkü Allahü Teâlâ; “Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür.” buyurdu. Kırk konaklık bir yere azl veya tayin haberini ulaştırmak, o nemmamı ne zevklere kavuşturur. Kendini akıllı sanan aklını kaybetmişler de onları dinlemekten zevk duyarlar. Kendi zanlarınca akıllı geçinip birbirinden bu haberi gizlerler. Yine ümidim odur ki seni bu dertten, sıkıntıdan Allahü Teâlâ uyandırır. Kötülüğe bulaşmayasın, böyle olursan, iki cihanda da rahat ve neşeli olursun.
Gazel
“Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz,
Biz neşatı da gamın da rüzigârın görmüşüz.
Çok da mağrur olma kim meyhane-i ikbalde,
Biz hezaran mest-i mağrurun humarın görmüşüz.
Top-ı ah-ı inkisara pay-dar olmaz yine de,
Kişver-i cahın nice sengin hisarın görmüşüz.
Bir huruşiyle eder bin hane-i ikbali pest,
Ehl-i derdin seyl-i eşk-i inkisarın görmüşüz.
Bir hadeng-i can-güdaz-ı ahdır sermayesi,
Biz bu meydanın nice çabuk süvarin görmüşüz.
Kase-i deryuze tebdil olur cam-ı murad,
Biz bu bezmin Nabiya çok bade-harın görmüşüz.”
Açıklaması: Biz, dünya bağının hem sonbaharını, hem de baharını gördük. Neşeyi ve gam zamanını da gördük geçirdik. Baht açıklığı meyhanesinde pek mağrur olma. Çünkü binlerce gurur sarhoşunun, sonunda baş ağrısı çektiğini gördük. Biz mevki-makam ülkesinin pek çok sağlam sanılan hisarının, kalbi kırık olanların; “Ah!” topu karşısında ayakta duramayıp yıkıldığını da gördük. Kalbi kırıkların beddua gözyaşları selinin bir kabarması ve dert sahiplerinin bir acıklı bağırışı binlerce ikbal evini yıkmıştır. Biz bunu da gördük. Mazlumun sermayesi can eritici bir; “Ah!” okudur. Fakat biz bu meydanda (dünyada) bu okla vurulan nice hızlı ata binici süvari gördük. Hırs kadehi bir gün dilenci çanağına döner. Ey Nabî biz bu dünya meclisinde pek çok eğlenenler de gördük, onların hiçbiri isteklerine kavuşamadılar.
Nabî'nin yazmış olduğu bazı beytler:
“Âlem-i peste nüzulün sebebin idrak et, Anla dolap ile delvin amelin cah üzre.” Alçak gönüllü olmanın sebebini düşün ve anlamaya gayret et. Bir kuyu üzerinde dönen bostan dolabına bak. Onun kovaları aşağıya, dibe kadar iniyor, fakat su dolup yukarıya yükseliyor, insanlar da tevazu sayesinde, maddî, manevî nimetlere kavuşurlar.
“Tohum olmayınca hak-nişin bulmaz irtifa' Olmaz cihanda kimse aziz, olmadan zelil.” Tohum, toprağın içine girmeden (toprakla bir olmadan) toprak üstüne boy atıp yükselemez. Bunun gibi insanoğlu da tevazu ile aşağıya inmedikçe, layık olduğu makam ve mevkiye ulaşamaz.
“Lazım gelirdi serv ü çınar ola meyvedar, Fazl-ü hünerde medhali olsa kıyafetin.” Eğer fazilet ve hüner sahibi olmakta, kılık ve kıyafetin, görünüş ve azametin bir tesiri olsaydı, servi ve çınar ağaçları da meyveli birer ağaç olurdu.
“Ten-be hak-ı acz olan şebnem gibi üftadenin, Cümleden evvel yeten hurşid olur imdadına.” Toprağa düşen bir çiy damlasının imdadına güneş yetişip nasıl onu tekrar buğu hâline getirerek semalara çıkarıyorsa, alçak gönüllülük gösteren insanların da imdadına Allahü Teâlâ yetişir.
Abdülganî Nablusî hazretlerinin yıllarca ders verdiği Şam'daki Emevî Camii.