Evliyanın büyüklerinden. İsmi Muhammed Hakkı bin Ali bin İbrahim'dir. Doğum tarihi belli değildir. Nazilli'nin Güzelhisar köyünden olup bu sebeple Güzelhisarî ve Nazillili nisbetleri ile tanınır. Yedi-sekiz yıl memleketinde tahsil yaptıktan sonra Kahire'ye gitti. Uzun yıllar Ezher'de tahsil gördü. Sonra hac maksadıyla gittiği Medine'de birçok âlimle tanıştı. Şeyh Mustafa Hindî'ye intisap etti. 1853'te Mekke'de Abdullah-ı Dehlevî'nin halifelerinden Muhammed Can Hindî'nin halifesi Ödemişli Hacı Halil Hilmi Efendi'den hilafet aldı. Şeyh Zeyneddin Mekkî, Muhammed Senusî ve Muhammed Tunusî'den de icazet aldı. 1300 (m. 1883) senesinin sonlarına doğru Mekke-i Mükerreme'de vefat etti.
Nazillili Muhammed Hakkı Efendi'den Hazinetü'l-esrar adlı eserinin iç kapak sayfası.
Eserleri
Muhammed Hakkı, tasavvuf yolunda yetişmiş olup birçok ilimde söz sahibiydi. Hanefî mezhebindeydi. Birçok eser yazan Muhammed Hakkı'nın eserlerinden bazıları şunlardır:
1- Esbabü'l-kuvve min ihsani'l-kudre fî edebi'l-ehli ve'ş-şürbi, 2- Ahkâmü'l-mezahib fî etvari'l-lihyi ve'ş-şevarib, 3- Tefhimü'l-ihvan bi tecvidi'l-Kur'an, 4- Es-Senuhatî'l-mekkiyye, 5- Tenbihü'r-Resul alâ Taksirü'z-züyul, 6- Tıbbü'l-Kur'an, 7- Hazinetü'l-esrar: Kur'an-ı Kerim'deki bazı surelerin esrar ve havassı, nafile ibadetler, dualar ve çeşitli itikadî meseleler anlatılır. Son olarak 1995'te Beyrut'ta basılmıştır. 8- El-Büdurü'l-müsfire: 1305'te Kahire'de basılmıştır. 9- Risaletü fî ehadisü'l-mağfireti, 10- Nusretü'l-cünud ve uhdetü'ş-Şühud: 1295'te Kahire'de basılmıştır. 11- Mefdau'l-halaik ve menbau'l-hakaik: Ahlâk ve itikat bahislerini anlatır. 1293'te Kahire'de basılmıştır.
Hazinetü'l-esrar adlı eserden bazı bölümler
Amellerin yedi mertebe üzerine olduğu, bunların, imanın etrafında koruyucu kaleler olduğuna dairdir:
İslamiyet, Allahü Teâlâ'nın katından olan kıymetli bir cevher, O'nun nezdinden olan büyük sırlardır. Allahü Teâlâ onu, onunla şereflendirmek için Mümin erkek ve kadınların kalblerine koydu. Sonra Allahü Teâlâ bu iman cevherine, düşmanın zarar vermemesi ve ona bir zarar gelmemesi için onun etrafına muhkem ve sağlam bir kale koydu. Bu kale, farzları eda etmektir. Sonra Allahü Teâlâ ikinci olarak, bu birinci kalenin etrafına sur yaptı. Bu sur, haramları terk etmektir. Sonra bu ikincinin etrafına üçüncü bir sur yaptı. Bu, vacipleri eda etmektir. Üçüncünün etrafına dördüncü olarak bir sur yaptı. Bu da sünnetleri eda etmektir. Sonra bu dördüncü surun etrafına beşinci bir sur koydu. O da müstehapları eda etmektir. Sonra bunun etrafına altıncı olarak bir sur yaptı. Bu ise mendubları eda etmektir. Sonra bunun etrafına yedinci bir sur yaptı. Bu ise mekruhları terk etmektir.
Şeytan; mekruhlarda ısrar etmemizi, mendubları, müstehapları, sünnetleri ve vacipleri terk etmeye aldırış etmemeyi, haramları işlemeyi, farzları yapmamayı, her ibadeti zamanında yapmamayı, ibadetleri yaparken eksik olarak yapmayı, tembellikle, gafletle, riya ve gösterişle yapmayı, ibadetlerde huşu ve hudu'u terk etmeyi, ibadet ve taatleri dünyevî düşüncelerle yapmayı vesvese ederek, insanları Allahü Teâlâ'nın rızasından uzaklaştırmaktadır. Şeytan ve onun yardımcıları ve hizmetçileri, ibadetleri terk ettirmek, günahları işlemek hususunda daima bizimle muharebe etmektedir. Biz de Allahü Teâlâ'nın emirlerini yapmak, yasaklarından sakınmak hususunda onlarla muharebe etmekteyiz. Bu muharebe (nefisle mücadele), silâhla yapılan muharebeden daha üstündür. Nitekim Resul-i Ekrem; “En üstün cihat, kişinin nefsi ve hevası ile olan cihattır.” buyurmuştur.
Bahsettiğimiz yedi kısım ibadetler, dinimizde amelleri teşkil eder. Bu ibadetler, fıkıh kitaplarında bildirildiği şekilde yapılır. Ancak böyle olursa, bu ameller kâmil bir şekilde yapılmış olur.
İman ve İslam da yedi kale içerisinde muhafaza edilir. Bunların birincisi yakîn, ikincisi ihlas, üçüncüsü farzları eda etmek, dördüncüsü haramları terk etmek, beşincisi vacipleri yapmak, altıncısı sünnetleri yapmak, yedincisi edepleri terk etmemektir. Bir kimse edepleri yerine getirdiği müddetçe, şeytan ona istediğini yaptırmak hususunda ümitli olmaz. Çünkü bir kimse ibadetlerdeki edepleri terk edince şeytan ona sünnetleri terk ettirmek hususunda ümitli olur. Bir kimse sünnetleri terk edince şeytan ona vacipleri terk ettirmek, vacipleri terk edince şeytan o kimseye haramları yaptırmak hususunda ümitli olur. Şeytan bunda da muvaffak olunca farzları terk ettirir. Sonra ihlası, sonra da yakîni onun elinden alır. Neticede şeytan, o kimsenin imansız olup su-i hatime ile can vermesine ümit besler.
Evliyanın büyüklerinden olan âlimler buyurdular ki: “Edepleri terk etme hastalığına yakalanan bir kimse, sünnetleri terk eder. Sünnetleri terk etme hastalığına tutulan bir kimse, vacipleri terk eder. Vacipleri terk eden bir kimse, haram işler. Haramları işleyen farzları terk eder. Farzları terk eden bir kimse, dinin emirlerine ehemmiyet vermemeye başlar. Böyle bir hastalığa yakalanan kimse küfre düşer. Bu sebeple bütün işlerde güç yettiği kadar edepleri muhafaza etmek lazımdır.”
İmam-ı Şafiî hazretleri buyurdu ki: “Müminin, Resulullah Efendimizi sevmesinin alâmeti; onun bütün işlerinde, sözlerinde, ahlâkında, yemesinde, içmesinde, yatmasında, kalkmasında, bütün hareket ve hareketsizliklerinde ve susmasında, Resulullah Efendimize uymasıdır.”
Kur'an-ı Kerim okumak, dil ve kalb ile zikir, murakabe
Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Namazda Kur'an-ı Kerim okumak, namaz dışında Kur'an-ı Kerim okumaktan daha üstündür. Namaz dışında Kur'an-ı Kerim okumak, tekbir ve tesbihten daha üstündür.”
İbadet ve taatle meşgul olmak isteyen kimse, içinde zindelik görüp arzu duyduğu müddetçe namaz kılmalıdır. Çünkü namaz, ibadetlerin en faziletlisi ve Müminlerin miracıdır. Eğer bu sırada kendisinde bir yorgunluk ve bıkkınlık hissederse namazı bırakır, biraz Kur'an-ı Kerim okur. Çünkü sadece okumak, insana daha hafif gelir. Bir müddet Kur'an-ı Kerim okuduktan sonra bıkkınlık meydana gelirse, kalb ve dil ile Allahü Teâlâ'yı zikreder. Çünkü böyle yapmak biraz daha hafiftir. Biraz zikir ile meşgul olduktan sonra yine bıkkınlık hâsıl olursa, zikri bırakır. Bu sefer murakabe ile meşgul olur.
Murakabe, kalbin Allahü Teâlâ'nın kendini gördüğünü bilmesidir. Kalbin bu şekilde bilmesi devamlı olursa çok kıymetlidir. Bu sırada yorgunluk meydana gelirse uyumalıdır. Çünkü bu anda uyumakta selamet vardır. Yoksa nefiste türlü vesveseler hâsıl olur. Öyle ki kalbi katılaştırır. Bu vesveseler uyumakla defedilir.
Niyeti düzeltmek
Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Allahü Teâlâ, niyetsiz hiçbir söz ve işi kabul etmez.” Diğer bir hadis-i şerifte; “Niyeti olmayan kimsenin sevabı yoktur.” buyuruldu. Ebu Hüreyre buyurdu ki: “İnsanlar kıyamet gününde niyetlerine göre diriltilirler.”
Amel olunan her iş şu dört şeye muhtaçtır: 1- İşe başlamadan önce onu bilmek, eğer bilinmezse o işin bozukluğu daha çok olur. 2- İşe başlarken niyet lazımdır. Yoksa yapılan işe sevap verilmez. 3- İşe başladıktan sonra sabır göstermek. Sabırsız iş devam etmez. 4- İhlaslı olmak. İhlassız olan kimsenin ameli kabul edilmez. Hadis-i kutside şöyle buyuruldu: “İhlas, benim sırlarımdan bir sırdır. Onu sevdiğim kulumun kalbine koyarım.”
Cüneyd-i Bağdadî hazretleri şöyle buyurdu: “Ey tasavvuf yolunda bulunanlar! Eğer Allahü Teâlâ'yı tanıdığınızı ve O'na tazimde bulunduğunuzu söylüyorsanız, yalnız bulunduğunuz zaman Allahü Teâlâ'ya karşı tavrınıza bakınız. Yemenizde, içmenizde, yatmanızda, kalkmanızda, konuşmanızda ve bütün işlerinizde vakitlerinizi Allahü Teâlâ'nın razı olduğu ve beğendiği işlere sarf edebilirsiniz. Bunları, niyetlerinizi düzelterek yapabilirsiniz. Çünkü ameller niyetlere göredir. Bu bakımdan yemekyerken, su içerken lezzet almak için değil de ibadete kuvvet kazanmak, elde ettiği enerji ile daha iyi ibadet edebilme niyetiyle yiyip içmelidir. Uykuyu, üzerindeki yorgunluk ve bıkkınlığı giderip ibadeti daha zinde ve rahat bir şekilde yapabilmek niyetiyle uyumalıdır. Diğer bütün işleri ve edindiği mesleği helal kazanmak niyetiyle yapmalıdır. Bütün yapılan bu işler, niyeti düzeltmek suretiyle ibadet olur. Bir insan hâlis niyetle yaptığı işler sebebiyle sevaba kavuşur. Bu sebeple kalb nurlanır. Bu nur, nefse sirayet eder. O kimse manevî kirlerden temizlenir. Beşerî tabiatı, melek tabiatı gibi olur. Artık tabiatı, elinde olmadan taatleri, Allahü Teâlâ'nın beğendiği işleri yapar. Elinde olmadan ister istemez kötülüklerden sakınır.”
İbn-i Abbas'ın rivayet ettiği hadis-i şerifte Hazreti Resulullah buyurdu ki: “Din nasihattır.” “Kime?” diye sorulduğunda; “Allah'a, Resulüne, Kitabına, Müslümanların reislerine ve bütün Müslümanlara.”buyurdu. Meşhur şarih Hattabî ve başkaları, bu hadis-i şerifi şöyle açıkladı:
Allahü Teâlâ'ya nasihat demek; O'na iman etmek, O'na ortak koşmamak, O'nu kâmil sıfatlarla vasfedip noksan sıfatlardan tenzih etmek, O'nun beğendiği işleri yapmak, yasaklardan sakınmak, Allah için sevmek, Allah için buğz etmek, Allahü Teâlâ'ya itaat edenleri sevmek. O'na asi olanları sevmemek, O'nun nimetlerini itiraf etmek, nimetlerine şükretmek, bütün işlerde ihlas üzere olmak, insanlara iyi muamele etmek demektir. Bütün bunlar, kulun nefsine nasihata ait hususlardır. Burada Allahü Teâlâ'ya nasihattan murad Hattabî'nin açıkladığı bu mânâdadır.
Allahü Teâlâ'nın Kitabına nasihat: Hattabî bunu şöyle açıkladı: Bunun mãnãsı; onun Allahü Teâlâ'nın kitabı olduğuna, Allahü Teâlâ tarafından indirildiğine, mahlukun kelamına benzemediğine, mahlukattan hiçbirinin onun bir benzerini asla getiremeyeceğine iman etmek, ona tazim ve hürmette bulunmak, onu güzel okumak, okurken huşu üzere bulunmak ve harflerin hakkını vermek, içerisinde bildirilenleri tasdik etmek, emirlerine uymak, onda bildirilen hükümleri öğrenip yerine getirmeye çalışmak, onun nasihatlarından istifade etmek, muhkem ayet-i kerimelerle amel etmek, müteşabih ayet-i kerimelere teslim olmaktır. Yine bütün bu hususlar, kulun kendi nefsine olan nasihatlardır.
Allahü Teâlâ'nın Resulüne nasihat: Yani O'nun, Allahü Teâlâ'nın peygamberi olduğuna ve Allahü Teâlâ'dan getirdiklerinin hepsine iman etmek, O'na itaat etmek ve yardımcı olmak, düşmanlarına düşman, dostlarına dost olmak, O'nun hakkını gözetmek, sünnet-i seniyyesini ihya etmek, her tarafa yaymak ve öğrenip anlatmak, sünnet-i seniyyeyi öğrenirken, okurken veya mütalaa ederken edepli olmak, sünnet-i seniyye hakkında ilimsiz konuşmamak, sünnet-i seniyyeyi bilenlere hürmet etmek, Resulullah'ın ahlâkı ile ahlâklanmak, Resulullah'ın Ehl-i Beyt'ini, Eshabını sevmek ve Resul-i Ekrem'in sünnet-i seniyyesinden ayrılan bidat ehlinden Resulullah'ın Eshabından birisine düşmanlık eden, dil uzatanlardan sakınmak ve onlardan uzak durmaktır.
Müslüman devlet reislerine nasihat: Onlara doğru yolda yardımcı olmak, itaat etmek, onları zaman zaman yumuşaklıkla uyarmak ve gaflette bulundukları hususları hatırlatmak, Müslümanların haklarını onlara bildirmek, onlara karşı gelmemek, Müslümanları onlara itaate teşvik etmektir.
Bütün Müslümanlara nasihat: Onları, dünya ve ahirette faydalarına olan şeylere davet etmek, onlara bu hususta sözle ve fiille yardımcı olmak, onların ayıplarını örtmek, zararlarına olan şeyi onlardan gidermek, faydalarına olan şeyleri ise onlar için temin etmek, onlara iyi olan şeyleri emretmek, onları ayıplamamak, haset etmemek, kendimiz için istediğimizi onlar için de istemek, onlara yumuşaklıkla ve ihlasla iyiliği emredip kötülükten menetmek, Müslümanların mallarını ve namuslarını muhafaza etmektir.
Beş vakit namazın sırları
Mukatil şöyle bildirdi: “Resul-i Ekrem Mekke-i Mükerreme'de, sabah akşam iki rekat namaz kılardı. Miraç gecesi beş vakit namaz ile emrolundu.”
Ravdatü'l-ahbar kitabında şöyle buyuruldu: “Beş vakit namazın miraç gecesi farz kılınması, miraç gecesinin en üstün vakit, ondaki hâlin en şerefli hâl, ondaki münacatın en kıymetli münacat olmasından dolayıdır. Namaz, imandan sonra en faziletli taattir. Allahü Teâlâ'ya ibadet hususunda en güzel heyet ve duruştur.”
Namazın farz olmasındaki hikmet: Resulullah miraç gecesi göklere ve Allahü Teâlâ'nın dilediği yerlere götürüldüğü zaman, zamanın bütün gariplik ve büyüklüğünü ve orada bulunan meleklerin yaptığı pek çok ibadeti görünce gıpta etti ve ümmetinin de böyle pek çok ibadetinin olmasını arzu buyurdular. Bunun üzerine Allahü Teâlâ, bütün meleklerin ibadetlerini beş vakit namazda topladı. Çünkü semadaki meleklerin bir kısmı ayakta, bir kısmı rükuda, bir kısmı secdede bulunuyor, bir kısmı da hamd ediyordu. Allahü Teâlâ, beş vakit namazı kıldıkları zaman, Muhammed Aleyhisselam'ın ümmetine, sema ehlinin ibadetlerinin sevabını verir.
Muhammed bin Hatib eş-Şamî'nin bildirdiği hadis-i şerifte Resul-i Ekrem şöyle buyurmaktadır: “Namaz, Allahü Teâlâ'nın rızasına, meleklerin sevinmesine vesile olur. Namaz, Peygamberlerin sünneti, marifet nuru, imanın aslıdır. Duanın ve amellerin kabulüne vesile olur. Namaz; rızıkta bereket, düşmanlara karşı bir silâh, şeytanın sevmediği bir şey, sahibi ile ölüm meleği arasında şefaatçi, sahibi için kabirde bir kandil, yanını koyması için bir yatak, Münker ve Nekir'e cevap, sahibine arkadaş ve sahibini kıyamet gününe kadar ziyaretçidir. Kıyamet günü olunca namaz; sahibi için gölge, başına taç, bedenine elbise, önünde bir nur, onunla ateş arasında bir perde, Müminlere Rabbinin huzurunda bir hüccet, terazide ağırlık, sıratı geçmek için yardımcı, Cennet için anahtardır. Çünkü namaz; tesbih, Allahü Teâlâ'yı noksan sıfatlardan tenzih, temcid (Allahü Teâlâ'ya hamd ve sena), takdis, Kur'an-ı Kerim okuma, dua ve hamddir. En faziletli amel, vaktinde kılınan namazdır.”
Yine Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Kulun kıyamet gününde ilk hesaba çekileceği şey namazdır. Eğer namazdan eksiği olmazsa, hesabı kolay olur.”
Enes bin Malik'in rivayet ettiği hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Bir yerde namaz kılındığı veya orada Allahü Teâlâ zikredildiği zaman o yer yedi kat yerin altına kadar sevinir. Çevresindeki yerlere karşı iftihar eder. Bir kimse nalınlarını namaz kılmak için bir yere koysa, o yer ona merhaba der.” Bu hadis-i şerifi Ebü'l-Leys, Tenbihü'l-gafilin adlı eserinde de zikretti.
Çocuğa Kur'an-ı Kerim öğretmenin fazileti
Enes bin Malik'in rivayet ettiği hadis-i şerifte Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Kim çocuğa Kur'an-ı Kerim öğretirse, Allahü Teâlâ ona nurdan bir gerdanlık takar. Öncekiler ve sonrakiler buna hayran kalırlar.”
Yine başka bir hadis-i şerifte; “Bir kimse Kur'an-ı Kerim okur ve onunla amel ederse, Allahü Teâlâ o kimsenin babasına kıyamet gününde öyle bir taç giydirir ki onun ziyası dünyadaki güneşin ziyasından daha güzeldir.”
Âlimler buyurdu ki: “Evladın ana-babası üzerinde üç hakkı vardır. Bunlar: 1- Doğunca ona güzel bir isim koymak, 2- Ona Kur'an-ı Kerim, edep ve ilim öğretmek, 3- Onu sünnet ettirmektir.”
Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Çok Müslüman evladı, babaları yüzünden Veyl ismindeki Cehennem'e gideceklerdir. Çünkü bunların babaları, yalnız para kazanmak ve keyif sürmek hırsına düşüp ve yalnız dünya işleri arkasında koşup evlatlarına Müslümanlığı ve Kur'an-ı Kerim'i öğretmediler. Ben böyle babalardan uzağım. Onlar da benden uzaktır. Çocuklarına dinlerini öğretmeyenler, Cehennem'e gideceklerdir.”
Huzeyfe bin Yeman ve Ebu Sa'id-i Hudrî'nin bildirdiği hadis-i şerifte Resul-i Ekrem şöyle buyurdu: “Allahü Teâlâ, sabilerinden birisinin mektepte; Elhamdü lillahi Rabbilalemîn demesi sebebiyle, azabı hak etmiş olan bir kavimden kırk sene azabı kaldırır.”
İbn-i Abbas, Resulullah'tan şöyle rivayet etti: “İçinde Kur'an-ı Kerim'den bir şey bulunmayan kimse, harap olmuş bir ev gibidir.”
Kur'an-ı Kerim okumaya devam etmek
Muaz bin Cebel şöyle rivayet etti: “Ben, Resulullah ile beraber bir seferde bulunuyordum. Bu sırada; “Ya Resulallah! Bize faideleneceğimiz bir şey anlatın.” dedim. O zaman Resulullah Efendimiz şöyle buyurdu: “Eğer saidler gibi yaşamayı, şehitler gibi ölmeyi, haşr gününde kurtulanlardan olmayı, kıyamet gününün dehşetli sıcağında arşın gölgesinde gölgelenmeyi, dalaletten kurtulup hidayet üzere olmayı istiyorsanız, Kur'an-ı Kerim okumaya devam ediniz. Çünkü Kur'an-ı Kerim; Rahmanın kelamı, şeytana karşı sağlam bir kale, mizanda sevabın ağır gelmesine vesiledir.”
Hazreti Muaviye'nin bildirdiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz şöyle buyurdu: “Üç şey vardır ki onlar dünyada gariptir: 1- Zalimin öğrendiği Kur'an-ı Kerim, 2- Kötü bir topluluk arasında bulunan salih kimse, 3- Kendisinin okunmadığı evde bulunan Kur'an-ı Kerim.”