Fıkıh, tefsir, hadis âlimi, Ehl-i sünnet âlimlerinin ve evliyanın büyüklerinden. Tasavvufta Kübreviyye (Zehebiyye) diye bilinen yolun mürşididir (rehberidir). İsmi Ahmed bin Ömer bin Muhammed bin Abdullah el-Hayvekî olup künyesi Ebü'l-Cennab'dır. Bu künye kendisine rüyada Peygamber Efendimiz tarafından verilmiştir. Lakapları; Necmeddin, Şeyhülimam, Zahidü'l-kebir ve Şeyh-i Harezm'dir. Necmeddin-i Kübra diye meşhur oldu. Yaptığı bütün münazaralarda galip geldiği için kendisine et-Tammetü'l-kübra lakabı da verilmiştir. 539 (m. 1145) senesinde, Harezm köylerinden Hayvek'te doğdu. Buna nisbetle Hayvekî denilmiştir. 618 (m. 1221) senesi Rebiulevvel ayında, Harezm'de Cengiz askeri tarafından şehit edildi.
Necmeddin Kübra'nın medfun olduğu Harezm şehrine bugün Köhne Urgenç denilmektedir. Köhne Urgenç Amuderya'dan 40 km uzaklıkta, Hoca ili demiryolu istasyonundan 35 km güney batıda ve merkezden 89 km kuzey batıda bulunuyor. Güney tarafında Harezm'in merkezi olan Eski Urgenç bulunmaktadır. Burada miladi on iki ve on üçüncü yüzyıla ait Törebey Hanının, Tekeş sultanın, Necmeddin-i Kübra'nın, Sultan Ali'nin mezarları bulunmaktadır.
Necmeddin-i Kübra'nın mezarı miladî on dördüncü yıllarında yapılmış olup Sultan Ali'nin türbesi ile yan yana bulunmaktadır. Bu iki kabir karşı karşıya olarak bir küçük avluyu meydana getirmektedir. Avlunun bir köşesinde kilden ve tuğladan yapılmış kubbeli bir ev vardır. Bu kabir orta asırların mimarisine göre konselos yelkenleri ile on altı genli traşpete üzerinde duran tuğla kalınlıkta yukarısı kubbe ile örtülmüştür.
Daha çocuk yaşta ilim tahsiline başlayan Necmeddin-i Kübra hazretleri, biraz yetişince ilim öğrenmek aşkıyla çeşitli beldeleri dolaştı. İskenderiyye'de Ebu Tahir es-Silefî'den, İsfehan'da; Ebü'l-mekarim, Ahmed bin Muhammed el-Lebban, Ebu Sa'id Halil bin Bedr, Ebu Ca'fer Muhammed bin Ahmed es-Saydalanî, Ebu Abdullah Muhammed bin Zeyd el-Kerranî ve Ebü'l-Hasan Mes'ud bin Ebu Mansur'dan, Hemedan'da Hafız Ebü'l-A'lâ'dan, Nişabur'da Ebü'l-Mealî el-Füravî'den, Mısır'da Ruzbehan-ı Baklî'den (Ebu Muhammed eş-Şirazî'den) ve daha başka birçok âlimden ilim öğrenip hadis-i şerif rivayet etti.
İmam Ebu Nasr Hafza'nın Tebriz'de Muhyi's-sünne okuttuğunu duyup oraya giderek, bu kelam âliminin derslerine devam etti. Şeyhü's-Sünne ve'l-Mesalih adındaki mukaddime mahiyetindeki kelama dair eserini bu arada yazdı. Burada Bâbâ Ferruh Tebrizî'nin sohbeti bereketiyle ilim tahsilini tamamlayıp tasavvuf ilmi ile meşgul olmaya başladı. Tasavvufta, amcası Ebu Necib-i Sühreverdî hazretlerinden feyiz alarak yetişti. İsmail Kasrî ve Ammar bin Yasir'in (vefatı 582) sohbetlerinde bulundu. Fahreddin-i Razî hazretleri ile görüştü. Böylece birçok ilimde yetişip tasavvufta yüksek derecelere kavuştu.
Daha sonra memleketi olan Harezm'e gidip yerleşti. Orada insanları irşat etmeye (doğru yolu göstermeye) başladı. Kısa zamanda etrafına yüzlerce talebe toplandı. Mevlana Celaleddin-i Rumî'den babası Sultanü'l-ulema Behaeddin Veled ile Feridüddin-i Attar'ın hocaları Mecdüddin-i Bağdadî ve Bâbâ Kemal Cündî, Abdülaziz bin Hilal, Nasır bin Mansur, Seyfeddin-i Baherzî, Necmeddin-i Razî ve Radıyyüddin Ali Lala talebelerinin büyüklerindendir. Talebelerinin çoğu, zamanlarında insanlara doğru yolu gösteren rehberler oldular.
618 (m. 1221) yılında Harezm'e Cengiz askeri Moğollar hücum edince talebelerine; “Memleketinize gidiniz! Şarktan fitne ateşi geliyor. Her tarafı yakacaktır. İslamiyette bu kadar fitne görülmemiştir.” dedi. “Dua buyursanız da bu bela Müslüman memleketlerinden uzaklaşsa.” dediler. “Bu, Kaza-i mübremdir. Dua bunu gideremez.” buyurdu. Talebeleri Horasan'a gitti. Kâfirler şehre girince o da cihada çıktı. Şehit oldu. Şehit olduğunda bir kâfirin saçını tutmuş idi. Şehadetinden sonra kimse saçı elinden alamadı. Sonunda mecbur kalıp saçı kestiler.
Tasavvuf yolunun en tanınmışlarından ve büyüklerinden olan Necmeddin-i Kübra hazretleri, zahirî ve batınî ilimlerde çok derin, İslam'ın güzel ahlâkı ile ahlâklanmış çok yüksek bir zattı. İlim öğretmek yolunda çok gayretliydi. Allahü Teâlâ’ya ibadet etmekte ve O'nun dinine hizmet etmekte kat'iyyen gevşeklik göstermez, bu yolda kınayanların kınamalarına aldırmazdı. İstisnasız bütün insanlara yardım etmeye, faydalı olmaya gayret ederdi. Onun dergâhı, fakirlerin sığınağı idi. Büyüklüğü, üstünlüğü herkes tarafından bilinir, kendisine hürmet edilirdi. Büyüklüğünü anlatan hâlleri ve kerametleri her tarafta anlatılmakta, dilden dile dolaşmaktaydı. Kerametlerinin en büyüğü; her birisi, gittiği beldelerde insanları doğru yola sevk eden, etrafına nur ve feyiz saçan çok kıymetli talebeler yetiştirmesidir. Yüzlerce talebe yetiştirdi. Allah yolunda yürümek isteyen nice kimselere rehber oldu. Talebelerinin her birini bir memlekete gönderir, o talebe orada hocasının yolunu yaymaya çalışırdı. Harezm bölgesinde, Necmeddin-i Kübra hazretlerinden sonra onun gibi yüksek bir veli yetişmemiştir. O kadar yüksekti ki, Allahü Teâlâ’nın aşkı ile kendinden geçmiş hâlde iken bir kimseye teveccüh edince velayet (evliyalık) derecelerine yükseltirdi.
Bir gün bir tüccar, gezmek maksadıyla Necmeddin-i Kübra hazretlerinin hanekahına girdi. Necmeddin-i Kübra hazretleri buna teveccüh edince tüccar, hemen o anda velayet mertebesine ulaştı. Tüccarı yanına çağırıp talebe yetiştirmesi için izin verdi ve memleketine gönderdi.
Bir gün Eshab-ı Kehf hakkında sohbet ediyordu. Necmeddin hazretlerinin talebelerinden olan Sa'deddin-i Hamevî; “Acaba bu ümmette, sohbeti köpeğe tesir eden bir kimse var mıdır?” diye düşündü. Necmeddin-i Kübra, kalb gözü ile bu talebesinin düşüncesini anlayıp kalktı ve dergâhın kapısına doğru yürüdü. Ansızın uzaklardan bir köpek çıkageldi. Bir yerde durup kuyruğunu salladı. Necmeddin-i Kübra'nın bakışı köpeğe isabet edince köpek derhal değişti. Kendinden geçme hâlleri görüldü. Yüzünü şehirden çevirip kabristana gitti. Başını yerlere sürüyordu. Hatta derler ki, nereye gitse, elli-altmış köpek devamlı onun etrafında dolaşırdı. Fakat ulumazlar, havlamazlardı. Hiçbir şey yemezler, devamlı o köpeğe karşı hürmette bulunurlardı. Sonra bu köpek öldü.
Necmeddin-i Kübra hazretlerinden ilim öğrenip rivayetlerde bulunanlardan Abdülaziz bin Hilal diyor ki: “Necmeddin-i Kübra'nın sohbet halkasında birkaç defa bulundum. Bu birkaç defalık kısa sohbetlerin bereketi ile çok şeylere kavuştum.” İbn-i Nukta diyor ki: “Necmeddin-i Kübra, Şafiî mezhebi âlimlerinden çok yüksek bir zattı.”
Necmeddin-i Kübra'nın tasavvufta takip ettiği yola Kübreviyye denilmiştir. 360 tane halifesi olmuş ve bunlar bölgede Kübreviyyeyi yaymışlardır. Bu bölgeye 360 evliyalar denilmektedir. Kübreviyye yolu Anadolu'da pek yayılmamıştır. Daha çok, İran ve Rusya'nın hakim olduğu yerlerde yayılmıştır. Bahariye, Nuriye, Hemedaniyye gibi kolları vardır.
Eserleri
Necmeddin-i Kübra, bir taraftan çok kıymetli talebeler yetiştirirken, diğer taraftan da kendisinden sonra gelenlere faydalı olmak üzere çok kıymetli eser ve risaleler yazmıştır. Tefsir, hadis, tasavvuf ve diğer ilimlere dair yazmış olduğu pek muteber olan eserlerinden bazılarının isimleri şunlardır:
1- Aynü'l-hayat: Kur'an-ı Kerim'in tefsiri olup 12 cilttir. 2- Usul-i aşere: Tasavvufa dair olup çeşitli isimlerle pek çok defa intisah edilip çoğaltılmış ve birçok da şerhi yapılmıştır. 3- Risale ile'l-haim, 4- Fevaihü'l-Cemal, 5- Adabü's-sûfiyye, 7- Risale-i Necmeddin, 8- Sekinetü's-salihîn, 9- Risale-i sefine. Daha başka eserleri ve risaleleri de vardır.
Eserlerinin en önemlilerinden olan Usul-i aşere kitabı tasavvufa dair olup talebelerinin ve daha sonra gelen birçok kimsenin el kitabı olmuştur. Bu kıymetli kitaptan bazı kısımlar tercüme edilerek ve özetlenerek aşağıya yazılmıştır:
Allahü Teâlâ’ya kavuşmak arzusunda bulunan ve bu yolda ilerlemek isteyenlerin yollarının temeli on esas üzere kurulmuş olup diğer şeyler teferruattır. Hepsi on esasa bağlıdır. Maksada ulaşmak için mutlaka lazım olan bu on temel esas şunlardır:
1- Tövbe: Kulun, kendisi ile Rabbi arasında perde olan bütün günahlara pişman olup kendi arzu ve isteğiyle Rabbine yönelmesidir.
2- Züht: Dünyanın geçici ve aldatıcı zevklerinden, mal ve makamlarından, insanların ilgi ve iltifat göstermelerinden hoşlanmaktan yüz çevirmek, bunlara hiç meyletmemek, bunlardan uzak durmak ve bu hususlarda aynen bir ölü misali olmaktır. Görünen bütün güzellikleriyle dünyayı getirip bir ölüye sunsalar, ölmüş olan o kimse, bu güzelliklere gönül vermek, meyletmek şöyle dursun, nasıl ki göz ucuyla da olsa dönüp bakmazsa, evliyalık yolunda ilerlemek davasında bulunan bir kimse de böyle züht sahibi olmalıdır.
3- Allahü Teâlâ’ya tevekkül: Her işinde Allahü Teâlâ’ya itimat etmek, O'na güvenmektir. Nitekim Allahü Teâlâ Talâk suresinin 3. ayet-i kerimesinde mealen; “Bir kimse Allahü Teâlâ’ya tevekkül ederse, Allahü Teâlâ ona kâfidir.” buyurmaktadır.
4- Kanaat: Hayatını devam ettirebilmek için zarurî lazım olan ihtiyaçlardan başka bütün arzu ve isteklerden uzaklaşmak, yemek, içmek ve barınmak (ev) hususunda elde bulunan ile yetinmek ve fazlasında gönlü ve gözü olmamakta bir ölü misali olmaktır.
5- Uzlet: Evliyalık yolunda ilerlemeye mâni olan insanlardan uzak olup böyle kimselerden yüz çevirmek ve kendi hâlinde yaşamaktır. Kendisini terbiye edip yetiştiren hocasının ve bunun sadık talebelerinin yanında onlarla birlikte bulunmak da uzletten sayılıp insanlarla beraber olmak sayılmaz. Uzlette esas olan; bütün bedenini, uygun olmayan her insandan ve onlardan bulaşacak olan günah kirlerinden koruyup uzak tutmaktır. His organlarını muhafaza etmektir. İnsanın esfel-i safilîne (en aşağı derecelere) düşmesine sebep olan nefsanî arzu ve istekler, insana, his organları vasıtasıyla girer. Uzlet sayesinde bu büyük tehlike yok edilmiş olur. Doktorlar kendilerine gelen hastayı tedavi etmeye başladıkları zaman, önce hastanın kendisine zararlı olan yiyeceklerden perhiz etmesini emrederler. Hastalığı meydana getiren sebeplere karşı tedbir alıp zararlı olan her şeyden hastayı uzaklaştırırlar. Bundan sonra vücutta bulunan zararlı maddelerin atılması için ilaç verirler. Bundan sonra hasta sıhhate kavuşur. Evliyalık yolunda da ruh hastalıklarının mütehassısları olan zatlar talebelerini bu şekilde yetiştirirler. Talebeyi, kendisine zararlı olan kimselerden uzak tutar, kendileriyle birlikte bulundururlar. Talebenin içinde bulunan zararlı hâllerin çıkıp kalbin temizlenmesi için de sohbetlerinde bulundurur ve her an Allahü Teâlâ’yı zikretmesini, hatırlamasını emreder.
6- Devamlı zikir: Allahü Teâlâ’dan başka her şeyi unutarak yalnızca O'nu hatırlamak, O'nu düşünmek demektir. Kalbin ve gönlün hasta olmasına, hatta ölmesine sebep olan nefsi harekete getirip azdıran kötü ahlâkın yok edilmesi, Allahü Teâlâ’yı çok zikretmekle olur. Allahü Teâlâ’nın nazargâhı olan kalbin bu aslî hâlinden saparak doğru yoldan kayması, Allahü Teâlâ’yı çok zikretmekle önlenir. Eğer sen, hakikaten gönül ehli bir kimse isen ve Allahü Teâlâ’nın da seni mağfiret etmesini istiyorsan, Allahü Teâlâ’yı çok zikret. Nitekim Allahü Teâlâ, Bakara suresinin 152. ayet-i kerimesinde mealen buyuruyor ki: “Siz beni (taatle) zikredin ki, ben de sizi (sevapla ve mağfiretle) zikredeyim.”
7- Teveccüh (Tamamen Allahü Teâlâ’ya yönelmek): Allahü Teâlâ’dan başka bir şeye çağıran, davet eden her şeyden yüz çevirmek, O'ndan başka bir isteği, arzusu ve sevgilisi olmamaktır. Bir an O'ndan gafil olmaktan çok korkmalıdır. Nitekim Cüneyd-i Bağdadî hazretleri buyurdu ki: “Bir sıddîk, binlerce sene Allahü Teâlâ’ya teveccüh hâlinde bulunsa, bundan sonra da bir an O'ndan gafil olsa, bu bir anda kaybettiği, binlerce seneki kazandığından daha fazladır.”
8- Sabır: Nefsin lezzet aldığı şeylerden yüz çevirmek, istediklerini yapmamaya devam etmekte sebat göstermek demektir.
9- Murakabe: Kuvvet ve hareketi bırakıp nefsi kontrol etmek, nefsin hile ve tuzaklarına karşı her an uyanık bulunmaktır. Murakabe makamında bulunan kimse, Allahü Teâlâ’nın emirlerine itaat etmek ve salih ameller işlemekle, O'nun lütfunu, ilahî ihsanlarını ümit eder. O'ndan başka her şeyden yüz çevirerek, hep O'nu düşünür. O'na olan muhabbetinin ateşiyle kendinden geçmiş hâldedir. O'nun aşkıyla, O'na kavuşmak arzusuyla yanar. Bu şevk ile ağlayıp gözyaşı döker. Yalnız Allahü Teâlâ’ya güvenir ve yalnız O'ndan yardım ister. Allahü Teâlâ da buna rahmetiyle muamelede bulunur ve hiç kimsenin açamayacağı azap kapılarını ona kapatır. Bu hâl, bunlara Allahü Teâlâ’nın bir lütfudur. Nitekim Allahü Teâlâ, Maide suresinin 54. ayet-i kerimesinde mealen buyuruyor ki: “İşte bu (anlatılan vasıflar), Allahü Teâlâ’nın, kullarından dilediğine verdiği bir lütfu, ihsanıdır. Allahü Teâlâ’nın lütfu, ihsanı çok geniştir, (Bu lütuf ve ihsanlara kimin layık olduğunu) çok iyi bilicidir.”
10- Rıza: Nefsin arzularını terk ederek, Allahü Teâlâ’nın hiçbir hükmüne itiraz etmemek ve O'ndan gelen her şeyi seve seve karşılayıp razı olmaktır. Böyle yaparak O'nun rızasına kavuşmaktır. Böyle olan velilere, Allahü Teâlâ öyle bir nur verir ki, bu firaset nuru ile insanlar arasında yürürler ve onların manevî hâllerini müşahede ederler.
Necmeddin-i Kübra hazretleri firaset sahiplerinin derecelerinin de dört mertebe olduğunu bildirmiştir:
1- İman: Bütün Müminlerin hâli olup ağacın çiçeğine benzer. 2- Velayet: Müminlerden seçilmiş olanların hâlleri olup ağacın meyvesine benzer. 3- Nübüvvet: Seçilmişlerden seçilmiş olanların (Peygamberlerin) hâli olup meyvenin özü gibidir. 4- Risalet: Nübüvvetten de ileri bir hâl olup özün özü gibidir. Bunlardan ilk ikisi kesbî olup çalışmakla, mücahede etmekle elde edilebilir ise de son ikisi vehbîdir. Çalışmakla elde edilemez. Bu, Allahü Teâlâ’nın dilediği kullarına verdiği bir lütuftur.
Necmeddin-i Kübra hazretlerinin yazmış olduğu Risale ile'l-Haim'den seçmeler:
“Ey ihlasla Allahü Teâlâ’nın yolunda bulunmak arzusunda olan sadık talebe, zahir ve batınını (dışını ve içini) temizle. Bu temizlik olmadıkça mukaddes ve ulvî yüksekliklere ulaşılamaz. Bu temizlik için aşağıdaki on esasa mutlaka riayet etmelisin.
1- Beden temizliği: Bundan maksat, gusül abdesti ve namaz için alınan abdesttir. Ruha sıkıntı ve rahatsızlık veren şeyler; umumiyetle, yiyecek olarak vücuda alınan ve çoğu zaman da fazla olan toprak maddesidir. Bu toprak maddeleri, ruha sıkıntı verirler. Su da çamuru, kiri temizleyip yıkamak için yaratılmış olduğundan, normal abdest ve gusül abdesti ile vücut maddî ve manevî kirlerden temizlenip arınır ve nurlar parlamaya başlar.
2- Halvet: Çeşitli ve lüzumsuz meşguliyetlerden kurtulup kimsenin bulunmadığı bir köşeye çekilmek ve orada kendi hâlinde ibadetle meşgul olmaktır. Bundan maksat, nefsi, oyun ve eğlencelerden, kendisine zararı dokunacak kimselerden, lüzumsuz duygu, düşünce ve isteklerinden uzak tutmaktır. Böyle olunca nefis zayıflar. Buna mukabil kalb kuvvetlenir. Uyanık ve sağlam olur. Allahü Teâlâ’nın nuru ile aydınlanır.
3- Devamlı susmak: Çok lüzumlu olmadıkça bir şey konuşmamaktır. İnsanlar, yalan ve münafıklıktan az konuşmakla kurtulabilirler. Etrafındakileri güldürmek, onları memnun etmek ve bir şeyler konuşmak için çok konuşan kimselerin sözlerinde çoğu zaman yalan ve başka günahlar bulunur. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “İnsanların yüzükoyun ateşe düşmelerine sebep olan şey, dilleriyle ekip biçtiklerinden başka bir şey midir?” Bunun için büyüklerimiz devamlı susmayı tercih etmişler.
“Şayet bir kimsenin az ise sözü, Çok geçmez açılır onun kalb gözü” demişlerdir.
4- Devamlı oruç tutmak: Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte buyurdu ki: “Oruç, (oruçluyu beşerî kötülüklerden koruyan) bir kalkandır.” Nefis ve şeytanın hücumlarına ve attığı oklara karşı korunmak, bu kalkan ile mümkündür.
5- Devamlı zikir: Kalb huzuru içinde (kalb hazır olarak, bütün kalb ile) Allahü Teâlâyı anmak, hatırlamak demektir. En faziletli zikir, “Lâ ilâhe illallah” demektir. Allahü Teâlânın düşmanı olan nefis, insanın içine yerleştirilmiş olup devamlı O'na isyan etmeye, O'na karşı gelmeye çalışmakta, hatta uluhiyet (ilahlık) iddia edecek kadar azgınlaşmaktadır. Bunun ordusu ve yardımcıları olan şeytan, heva ve şehvet ise kendisine yardım etmekte, insanı ebedî felaketlere sürüklemeye çalışmaktadırlar. İşte bunlara karşı en faziletli, en tesirli ve en açık kelime **“Lâ ilâhe illallah”**tır. Buna çok devam etmek, nefis ve ordusunu mağlup ve zelil eder.
İnsan, Allahü Teâlânın izni ile bunlara galip olunca kalbi olgunlaşır. Allahü Teâlâya yakınlık makamlarına yükselir. O'nun nuru ile nurlanır. Artık bu nur ile gözlerin görmediğini görür, kulakların duymadığını duyar. Bu zikre devam etmekle, Allahü Teâlânın dostu, Allahü Teâlâ da onun dostu olur.
6- Teslimiyet: Allahü Teâlânın takdirine, kazasına razı olmak ve O'na tam teslim olmak demektir. Ayet-i kerimelerde mealen buyuruldu ki: “Kim amelinde ihlas sahibi olarak, samimiyetle kendisini Allahü Teâlâya teslim ederse, muhakkak ki o, en sağlam kulpa yapışmıştır.” (Lokman suresi: 22), “İyilik eden bir kimse olarak, kendisini tam bir ihlas ile Allahü Teâlâya teslim eden kimseden, din bakımından kim daha güzel olabilir?” (Nisa suresi: 125)
7- Hatıra bir şey getirmemek: Gönlüne, Allahü Teâlânın rızasına uygun düşünceleri getirmek, şeytan ve nefisten gelen kötü düşünceleri de derhal kalbden uzaklaştırmaktır. Ayet-i kerimelerde mealen buyuruldu ki: “Muhakkak ki, şeytanlar, sizinle mücadele etmek için kendi dostlarına mutlaka telkinde bulunurlar.”(En'am suresi: 121), “Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur. “Malını elinde tut! Eğer tasadduk edersen fakir düşersin.” der. Size cimriliği ve sadaka vermemeyi emreder. Allahü Teâlâ ise lütfundan bir mağfiret ve bolluk vaat ediyor.” (Bakara suresi: 268)
8- Kalbin üstada (yol gösteren zata) bağlanması: Kişinin, kendisinden edep ve ilim öğrendiği zatı çok sevip ona bağlanmasıdır. Tövbe suresinin 119. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: “Ey iman edenler! Allahü Teâlâdan korkun (O'nun razı olmadığı fiillerden sakının) ve sadıklar ile beraber olun!” Mürşit, evliyalık yolunda yürümek isteyen bu talebeyi, bu yolda karşılaşabileceği korku, tehlike ve zararlardan koruyan ve onun süratle ilerlemesi için ona rehberlik edip yol gösteren büyük zattır. Böyle bir zatla beraber bulunmak çok büyük saadettir. Onunla beraber bulunan, mutlaka ondan istifade eder. Nitekim bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Salih kimselerin meclisi, güzel kokular satan ıtriyatçı gibidir. Almasan bile kokusu sana ulaşır. Kötü insanların meclisi ise demircinin ocağı gibidir. Seni yakmasa bile dumanı ve kokusu sana ulaşır.”
9- İhtiyaç kadar uyumak: Bu yolda ilerlemek gayretinde olanlar, mümkün olduğu kadar az, ibadette kuvvetlenmek için uyurlar. Niyetleri sağlamdır. Bunun için uyumaları da ibadettir. Gecenin bir miktarında uyurlar, sonra kalkıp ibadete devam ederler. Bilhassa, seher vakti (sabaha karşı), ibadet ve dua etmeyi kaçırmazlar. O kıymetli vakitte uyumayı kendileri için kayıp sayarlar. Ayet-i kerimelerde mealen buyuruldu ki: “Onlar, geceleri pek az (bir zaman) uyurlar, seher vakitlerinde hep istiğfar ederlerdi.” (Zariyat suresi: 17-18), “(Onlar, o kimselerdir ki, geceleyin namaz kılmak için) yataklarından kalkarlar, azabından korkarak ve rahmetinden ümitli olarak Rablerine dua ederler.” (Secde suresi: 16) Uykunun az olması, kalb gözlerinin açılıp melekut âlemini temaşa etmeye sebep olur.
10- Yemek ve içmekte zaruret miktarını kullanmak: Yemek ve içmek hususunda orta hâlli olmaktır. İbadet yapamayacak derecede zayıflayıncaya kadar aç kalmamak, ağırlık verecek, ibadetten geri kalacak kadar da yemek yememek demektir. Zaten bu ikinci hâl de caiz değildir. Nitekim A'raf suresinin 31. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: “Yiyiniz, içiniz! Fakat israf etmeyiniz. Muhakkak ki, Allahü Teâlâ israf edenleri sevmez.” Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Midenin üçte biri yemek, üçte biri su için ayrılmalı, kalan kısmı da nefes almak için boş kalmalıdır.”
Büyüklerimiz, devamlı az yemişler, mideyi tıka basa doldurmanın fayda değil bilakis zararlı olduğunu, ibadette ağırlık ve gevşekliğe sebep olduğunu bildirmişlerdir. Resulullah Efendimiz; “Bir gün yer doyar, bir gün aç kalırım.” buyurdu. Başka bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “İnsanoğlu karnından daha kötü bir kap doldurmamıştır.” Büyüklerimiz, fazla yemenin kalbi katılaştırıp karartacağını, tembelliğe sebep olacağını, devamlı helaya çıkmak ihtiyacı hasıl olup vakitleri zayi edeceğini, böylece çeşitli ibadetleri ve faydalı işleri yapmaya mâni olacağını, açlığın çok faydalı olduğunu bildirmişlerdir. İmam-ı Şiblî'ye “Yakîn nedir?” diye sual edildiğinde; “Açlık, açlık, açlık.” buyurmuştur. Evliyanın büyüklerinden olan bir zat, yemekte sadece çorba içer, ekmek yemezdi. Böyle yapmasının sebebi sorulduğunda da; “Lokmaları çiğnerken geçecek olan zamana acıyorum. Bu sırada Kur'an-ı Kerim'den elli ayet okuyabilirim.” buyurdu.
Necmeddin-i Kübra hazretlerinin Fevaihü'l-cemal adlı eserinden seçmeler:
Allahü Teâlânın yolunda yürümek arzusunda bulunan sevgili dostum! Gözlerini kapat! Bakalım ne göreceksin. Eğer; “Bir şey göremiyorum.” diyorsan, yanılıyorsun. Bu bir hatadır. Haddizatında sen o anda görüyorsun. Fakat vücudun ve görünüşteki varlığının karanlık olması, senin bir şey görmene mâni oluyor. Eğer gözlerin kapalı olduğu hâlde göremediğin, aslında var olan şeyleri görmek istiyorsan, o karanlığı yok etmeli, kalb gözünü açmalısın. Bu karanlığa sebep olan şeyleri kendinden uzaklaştırmalısın. Bunlar; senin benliğin, nefsin ve şeytandır.
Bunlardan kurtulmanın ilk şartlarından birisi, vücuda alınan gıdayı alıştıra alıştıra azaltmaktır. Çünkü nefis ve şeytan, bundan kuvvet alarak sana saldırmaktadır. İnsanları Allahü Teâlâya kavuşturan yolda rehberlik eden hakiki bir yol göstericinin terbiyesi altında yetişip ilerlemeye çalışmak ve bu yolda bulunanların uymaları gerektiği bildirilen kaidelere uymak da elbette lazımdır.
Vakit: Vakit, keskin bir kılıç gibidir. Eğer böyle olmasaydı, düşünüp taşınıncaya kadar sana mühlet verirdi. Böyle yapmayıp geçip gittiğine göre onun keskin bir kılıç olduğu anlaşılmaktadır. Tasavvuf yolunda bulunan sûfîler için İbnü'l-Vakt derler. Buna sebep şudur ki; böyle bir kimse, ne geçmişe bakar, ne de geleceğe. Şu anda içinde bulunduğu vakti değerlendirmeye gayret eder. Geçmişi ve geleceği düşünmek, şu anda içinde bulunulan vakti zayi etmek olduğundan, onlar bununla vakit geçirmezler.
Veli olan zatın alametlerinden bazıları: Allahü Teâlânın velisi (dostu) olan bir zatın alametlerinden birisi, onun, Allahü Teâlâ tarafından korunmuş olmasıdır. Veli olan zat, Allahü Teâlânın çeşit çeşit lütuflarına kavuşmuş olarak O'nu istemekte, O'nu aramakta ve O'nun aşkıyla yanmaktadır. Onun alametlerinden birisi de duasının kabul edilmesidir. Başka bir alameti de; kendisine İsm-i a'zam'ın verilmiş olmasıdır. Velilerden her birine, Allahü Teâlânın isimlerinden bir İsm-i a'zam (büyük isim) verilir. Veli de o isimle dua eder ve duası kabul olunur.
Bir kimse Bayezid-i Bistamî hazretlerine İsm-i a'zam'ın, Allahü Teâlânın en büyük isminin ne olduğunu sordu. O da; “Bana, Allahü Teâlâya ait olan bir İsm-i asgar (en küçük isim) göster, ben de sana İsm-i a'zam'ı (en büyük ismi) göstereyim.” buyurdu. Soran kimse bu cevaptan çok hoşlanıp; “Evet, O'nun her ismi büyüktür.” dedi.
Tevekkül: Allahü Teâlânın bildirdiği bütün hususlarda ve her işinde O'na güvenmek, kendisine gelmesi takdir edilmiş olan bir şey varsa, ondan kaçmanın mümkün olmadığını iyice bilip Allahü Teâlânın iradesine teslim olmaktır. Böylece, O'ndan gelen her şeye razı olduğu için kendisi rahat olur. Böylece sahibini yani Allahü Teâlâyı da üzmemiş olur. Eline geçen şeylerden dolayı sevinip şımarmaz. Kendisine gelen sıkıntılardan dolayı bağırıp çağırmaz. Kendi hâlini düzeltmeye çalışır.
Zerre kadar iyilik yapanın mükâfatını, zerre kadar kötülük yapanın da cezasını göreceğini bildiği için kendisine sıkıntı verenleri, eziyet edenleri, kendisi cezalandırmaya kalkmaz. Onu affeder. Kendisine yaptığı kötülüğün karşılığı olan cezanın ölçüsünü bilemediği için Allahü Teâlâya havale eder. Kendisine iyilik edene karşılığını vermekten âciz olduğunu düşünerek, onu da Allahü Teâlâya havale eder. Bu iyiliği Allahü Teâlâdan bilir. Her şeyin, Allahü Teâlânın dilemesi ve takdir etmesi ile meydana geldiğini düşünür.
Hadid suresinin 22. ve 23. ayet-i kerimelerinde mealen buyuruldu ki: “(Kıtlık ve kuraklık gibi) ne yerde, ne de (hastalık ve afet gibi) nefislerinizde bir musibet başa gelmez ki, biz onu yaratmadan önce (o) bir kitapta (Levhi'l-mahfuzda Allah'ın ilminde) yazılmış olmasın. Muhakkak ki bu, Allahü Teâlâya çok kolaydır. Dünyada olacak her şey, dünya yaratılmadan evvel ezelde Levhi'l-mahfuza yazılmış, takdir edilmiştir. Bunu size bildiriyoruz ki, hayatta kaçırdığınız fırsatlar için üzülmeyesiniz ve kavuştuğunuz kazançlardan, Allah'ın gönderdiği nimetlerden mağrur olmayasınız. Allahü Teâlâ kibirlileri, bencilleri sevmez.”
Öleceğini ve Allahü Teâlâya hesap vereceğini bilen kimse, başkasına kötülük yapmayı, kendisine kötülük yapılsa bile ona mukabelede bulunmayı düşünebilir mi? Rivayet edilir ki; adamın birisi, ariflerden bir zatın sarığını alıp kaçtı. O arif zat, tam aksi istikamette bulunan kabristana doğru gitti. Orada kendisine dediler ki: “O adam sizin sarığınızı alıp ileriye doğru kaçtı. Siz ise peşinden gitmediğiniz gibi, geri döndünüz. Tam aksi istikamette bulunan bu kabristana geldiniz. Bunun sebebi nedir?” O arif zat, bu suale şöyle cevap verdi: “Nereye kadar kaçabilir ki? Nereye kaçarsa kaçsın. Nihayetinde buraya gelmeyecek mi?”İnsanların dönüp dolaşıp gelecekleri yer kabir olduğu gibi, kalbler de Allahü Teâlâya sığınır.
Necmeddin-i Kübra hazretlerinin yazmış olduğu Risale-i Necmeddin adlı eserden seçmeler:
Abdullah bin Ömer'in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Ruhu gargaraya gelmedikçe, Allahü Teâlâ kulun tövbesini kabul eder.” Sehl bin Abdullah buyurdu ki: “Tövbede esas şudur ki; kişi yaptığı kötülüğe pişman olacak, kötü hareketlerden iyi ve güzel işlere dönecek, helalden yiyecek, azalarını kötülüklerden, haramlardan koruyacak ve bütün bunların meydana gelebilmesi için Allahü Teâlâdan yardım isteyecek.”
“Tövbe, birkaç manayı ifade eder 1- Yapılan günaha pişman olmak. 2- O günaha bir daha dönmemeye kat'i olarak karar vermek. 3- Terk edilen farzları kaza edip yerine getirmek. 4- Nefse günahın lezzetini tattırdığı gibi mücadele elemini de tattırmak.”
İbn-i Ata diyor ki: “Tövbe, inabe ve icabe tövbesi olmak üzere iki kısımdır. İnabe tövbesi, ceza korkusu ile yapılan tövbedir. İcabe tövbesi ise sırf Allah sevgisiyle yapılan tövbedir.”
“Allahü Teâlâ buyuruyor ki: Benim şerîkim yoktur. Başkasını bana şerîk eden, sevaplarını ondan istesin. İbâdetlerinizi ihlâs ile yapınız. Allahü Teâlâ, ihlâs ile yapılan amelleri kabûl eder.” Hadis-i Kudsî
Zünnun-i Mısrî buyuruyor ki: “Her azanın bir tövbesi vardır. Kalbin tövbesi, mâsiyeti (günahları) terk etmek hususunda uyanık olmasıdır. Gözün tövbesi; haramlara bakmamak, elin tövbesi; kendisinin olmayan şeyi almamak, kulağın tövbesi; batıl (bozuk) olan şeyleri dinlememek, karnın tövbesi; helal yemek, avret mahallinin tövbesi de kötü işlerden, zinadan uzak durmaktır.” Yine İbn-i Ata diyor ki: “Tövbesini sadece dil ile yapmayıp fiili ile de doğrulayanın tövbesi kabul olunur.”
Vera (Haramlardan ve şüpheli olan şeylerden titizlikle sakınmak): Hasan-ı Basrî buyurdu ki: “Veranın üç alameti vardır: 1- Gazap (kızgınlık) hâlinde de rıza hâlinde de adalet üzere bulunmak. 2- Azaları kötülükten ve başkalarına sıkıntı vermekten muhafaza etmek. 3- Herkesle iyi geçinmek. Tanıdıklara, arkadaşlara geçim işlerinde yardımcı olmak. Ahdine vefa etmek ve bunlara devam etmek suretiyle Allahü Teâlânın rızasını kazanmaya çalışmaktır.”
Dinin özü veradır. Bişr bin Haris buyuruyor ki: “Amellerin en zoru üçtür: 1- Kendisinin ihtiyacı olduğu hâlde cömertlik yapmak. 2- Kimsenin bulunmadığı yerde, yalnızlık hâlinde de vera ve takva sahibi olmak (kötülükten sakınmak). 3- Kendisinden korkulan veya bazı menfaatler ümit edilen kimsenin yanında hak sözü söyleyebilmektir.”
Yunus bin Ubeyd buyurdu ki: “Vera, bütün şüphelilerden arınıp her an nefsi hesaba çekmektir.” Rüveym buyurdu ki: “Vera, kişinin kendisini tamamen taate vermesidir.” Sehl bin Abdullah buyurdu ki: “Dünyayı terk etmek (yani haram ve şüpheli şeylerden kaçıp mubahları kullanmak) veranın başıdır.”
Züht (dünyaya düşkün olmamak, şüpheli olmak korkusu ile mubahların çoğunu terk etmek): Sehl es-Sa'idî anlatıyor: “Birisi Resulullah'a gelip; “Ya Resulallah! Bana öyle bir amel gösterin ki, onu yaptığım zaman, beni, hem Allahü Teâlâ, hem de insanlar sevsin.” dedi. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz şöyle buyurdular: “Dünyaya rağbet etmezsen, Allahü Teâlâ seni sever. İnsanlarda bulunana rağbet etmezsen, insanlar seni sever.”
Muhalled bin Hüseyin buyurdu ki: “Dünyada züht, helalinden kazanıp yemektir.” Abdullah-ı Antakî şöyle anlattı: “Züht, dört şeyden ibarettir. 1- İşleri Allahü Teâlâya bırakmak, 2- İnsanlardan uzak kalmak, 3- İhlas (her şeyi Allah rızası için yapmak), 4- Sıkıntı ve musibetlere sabretmek.” Yahya bin Muaz buyurdu ki: “Hakiki zahit, dünyayı terki, onu istemesinden ve muhafaza etmesinden daha fazla olan kimsedir.”
TEVEKKÜL
Necmeddin-i Kübra hazretleri Risale-i Necmeddin adlı eserinde buyuruyor ki:
Allahü Teâlâ, Talâk suresinin 3. ayet-i kerimesinde mealen buyuruyor ki: “Bir kimse Allahü Teâlâya tevekkül ederse, Allahü Teâlâ ona kâfidir.”
Ömer bin Hattab'ın bildirdiği hadis-i şerifte, Peygamberimiz buyurdu ki: “Allahü Teâlâya tam tevekkül etseydiniz, kuşların rızkını verdiği gibi size de gönderirdi. Kuşlar, sabahları mideleri boş ve aç gider. Akşam mideleri dolmuş, doymuş olarak döner.”
Ebu Hüreyre'nin bildirdiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “İbrahim Aleyhisselam'ı (mancınığa koyup) ateşe atarlarken; “Hasbiyallah ve ni'mel vekil. (Bana Allah'ım yetişir. O ne iyi vekil ve ne iyi yardımcıdır.)” dedi.”
Sehl bin Abdullah Tüsterî buyurdu ki: “Tevekkül mertebelerinin evveli, kulun Allahü Teâlâya teslimiyetinin, ölünün, yıkayıcıya teslimiyeti gibi olmasıdır.”
Bayezid-i Bistamî buyurdu ki: “Tevekkül, vekil olarak Allahü Teâlâdan razı olmak, rızık için endişe duymamak, ömrünü, bu gün içinde olduğu günden ibaret kabul etmek, tul-i emel sahibi olmamak, vakitlerini ibadet ve taatle geçirmeye gayret etmektir.”
Yine büyüklerden birisi buyurdu ki: “Züht; tul-i emeli terk etmek, salih ameli çok işlemektir.” Büyüklerden birisi de buyurdu ki: “Züht, mahlukların sevgisini kalbden çıkarıp uzleti (yalnızlığı) istemektir.”
Ebu Türab Nahşebî şöyle anlattı: “Birisi Hatim-i Esam'a gelerek, zühtün evveli, ortası ve sonunun ne olduğunu sordu. Hatim-i Esam buna cevaben; “Zühtün evveli Allahü Teâlâya güvenmek, ortası ihlas ve sonu sabırdır.” buyurdu. Buyuruldu ki: “Züht, sadece muhtaç olduğun kadar bir şeyi yanında bulundurman, fazlasını terk etmendir.”
Büyüklerden birisi buyurdu ki: “Elinde bulunan şeyin kimin rızkı olduğunu bilmezsin. Aradığın şeyin nerede olduğunu da bilmezsin. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Kim dünyaya rağbet etmeyip ahirete rağbet ederse, Allahü Teâlâ o kimsenin kalbinden dünya sevgisini çıkarır. Zenginliği gözünün önüne koyar. Dünyada, sadece kendisi için takdir edilip taksim edilen şeye kavuşur.”
Hatim-i Esam buyurdu ki: “Züht üç şeydir: 1- Dünyayı terk etmek, 2- Dünyaya ehemmiyet vermemek, 3- Başkalarını kendisine tercih etmek, isar sahibi olmak.” Resulullah bir hadis-i şerifte buyurdular ki: “İlminin artması zühtünü (dünyaya düşkün olmamasını) arttırmayan kimse, Allahü Teâlânın gazabını arttırır.”
Ebu Bekr-i Verrak şöyle buyurdu: “Züht, ze, he ve dal olmak üzere üç harftir. (Ze) dünya ziynetini, (he) hevayı, nefsin arzu ve isteklerini, (dal) ise dünyayı terk etmek demektir.”
Zahitlerden bir zat Bayezid-i Bistamî'yi ziyaret için gelmişti. Karşılaştıklarında, Bayezid-i Bistamî ona; “Hangi makamdasın?” diye sordu. “Züht makamındayım.” dedi. “Zühtün hangi husustadır?” deyince; “Dünyayadır.” dedi. “Senin zühtün “Lâ şey” hakkındadır. Çünkü dünya, evvelinde de sonunda da hiçbir şey değildir. Bunun için dünyaya “Lâ şey = Hiçbir şey değil” denir.” buyurdu. Bu sözden çok hayrette kalan o kimse; “Peki siz hangi makamdasınız?” dedi. Bayezid-i Bistamî; “Züht makamındayım.” dedi. O kimse; “Zühtünüz hangi şeyedir?” dedi. Bunun üzerine Bayezid-i Bistamî hazretleri; “Zühtüm, kerametlere, hâllere ve makamlaradır. (Yani keşif ve kerametler sahibi olmaya rağbet ve merak etmem. Rabbimin rızasını kazanmaya gayret ederim.)” buyurdu.
Sabır (Herhangi bir belaya, musibetlere, ilim öğrenirken çekilen zahmetlere ve günah işlememeye devam etmekteki sıkıntılara tahammül etmek): Enes bin Malik hazretlerinin Resulullah Efendimizden haber verdiği bir hadis-i kutside Allahü Teâlâ buyuruyor ki: “Kulumun başına bir bela ve musibet gelir de buna sabreder, kendisini ziyaret edenlere şikayette bulunmazsa, ona, kendi etinden daha hayırlı bir et, kendi kanından daha hayırlı bir kan veririm (onun için yaratırım), onun hiç günahı kalmaz. Eğer vefat ederse, rahmetime kavuşur.”
Zeynelabidin Ali bin Hüseyin buyurdu ki: “Bugün taat hususunda sabır göstermek, yarın ahirette azaba karşı tahammül etmekten çok daha kolaydır.” Hasan-ı Basrî buyurdu ki: “Müminin ahlâkı; zenginlikte iktisat, genişlikte şükür, bela ve musibet zamanında sabırdır.”
Sehl bin Abdullah'a sabır sorulduğunda, sabrın dört şekilde olduğunu bildirerek buyurdu ki: “1- Musibetlere sabır, 2- İbadetleri yapmaya devam etmekte sabır, 3- İnsanların eziyetlerine karşı sabır, 4- Fakirliğe sabır. Musibetlere sabrettiğin zaman ecir ve sevaba kavuşursun. Taate (ibadetleri yapmaya) sabrettiğin zaman, Allahü Teâlâdan yardım bulursun. İnsanların eziyetlerine sabrettiğin zaman, insanlar seni sever. Fakirliğe sabrettiğin zaman, Hakkın rızasına kavuşursun. Sabır; nefsi, arzu ve isteklerinden menetmektir.”
ALLAH'IN RAHMETİNDEN ÜMİTLİ OLMAK
Necmeddin-i Kübra hazretleri buyuruyor ki: Allahü Teâlâ, Zümer suresinin 53. ayet-i kerimesinde mealen buyurdu ki: “(Ya Muhammed! Kullarıma benim tarafımdan) de ki: “Ey (günah işlemekte) nefislerine karşı haddi aşmış kullarım! Allahü Teâlânın rahmetinden (ve tövbe ederseniz, tövbenizi kabul edeceğinden) ümit kesmeyiniz!”
Allahü Teâlâ bir hadis-i kutside buyurdu ki: “Ey Âdemoğlu! Bana dua edip (benden isteyip) ümit ettiğin zaman, yer dolusu kadar da olsa, ben senin günahlarını af ve mağfiret ederim.”
Hazreti Ali, oğullarından birine buyurdu ki: “Oğlum! Bütün hayır ve taatler senin olsa, bunların seni kurtaramayacağı korkusuyla Allahü Teâlâdan kork! Dünyadaki bütün mâsiyetler ve günahlar da senin olsa, Allahü Teâlânın onları af ve mağfiret edeceği ümidi ile Allahü Teâlâdan ümitli ol!”
Ebu Abdullah bin Asım Antakî buyurdu ki: “Kimin Allahü Teâlâ hakkındaki ümidi samimî ve doğru olursa, Allahü Teâlâdan istemekte gayretli olur. Bir kimse Allahü Teâlâdan ümit eder de talep (istemek) için gayret göstermezse, O'na karşı cürette bulunmuş olur. Allahü Teâlâ hakkında zannı güzel olanın ameli de güzel olur.”
Kazaya rıza göstermek: Hadis-i kutside Allahü Teâlâ buyurdu ki: “Kim benim kazama rıza göstermez, verdiğim belaya sabretmez ve nimetlerime şükretmezse, benim yerimden ve göğümden çıksın. Kendine benden başka Rab arasın.” Haris-i Muhasibî buyurdu ki: “Rıza, hüküm cereyan ederken kalbin sükunet hâlinde bulunmasıdır.”
Hatim-i Esam buyurdu ki: “Eğer Allahü Teâlânın sevdiği bir kul olmak istersen, Allahü Teâlânın kazasına rıza göster! Yerde ve gökte tanınmak istersen, doğruluğa sarıl!” Cüneyd-i Bağdadî buyurdu ki: “Rıza, Allahü Teâlâdan gelen bela ve musibeti nimet olarak görmektir.” Musa Aleyhisselam, Allahü Teâlâya; “Ya Rabbî! Senin kullarının en zengini kimdir?” diye sual edince Allahü Teâlâ; “Benim verdiğime rıza gösteren kimsedir.” buyurdu.
Yakîn: Resulullah buyurdu ki: “Sabır imanın yarısıdır. Yakîn ise imanın tamamıdır.” Zünnun-i Mısrî hazretleri şöyle buyurdu: “Yakînin alameti, kötü âdetlere muhalefet ve kendisine gelen iyilikleri insanlardan değil de Allahü Teâlâdan bilmektir.” Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Hiçbir kimse, yakînden sonra Allahü Teâlâdan afiyetten daha büyük bir şey istememiştir.” Cüneyd-i Bağdadî buyurdu ki: “Yakîn, şüphenin olmamasıdır.”
Susmak: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Kimi selamette olmak sevindirirse, susmak onun sanatı olsun.” İsa Aleyhisselam da şöyle buyurdu: “Allahü Teâlâyı anmaktan başka her şeyde susmalıdır. Çünkü çok söz, kalbin kasavetini (katılığını) çoğaltır. Lokman Hakim oğluna buyurdu ki: “Ey oğul! Söz gümüşse sükut altındır. Konuştuğum için pişman oldum, fakat sustuğum için pişman olmadım.”
Zünnun-i Mısrî'ye, insanların en sabırlısının kim olduğu sorulunca; “Diline en çok sahip olandır.” buyurdu. Eshab-ı Kiram'dan biri, Resulullah'a gelerek; “Bana nasihatta bulunun ya Resulallah!” deyince mübarek dillerini işaret ettiler. Yani; “Dilini muhafaza et” buyurdular.
Fakirlik: Ma'rûf-i Kerhî buyurdu ki: “Allahü Teâlâ bir kul için hayır murad ettiği zaman, onu iyi işlerle meşgul eder. Onu nefsine bırakmaz ve fakirlerin sohbeti ile rızıklandırır.” Abdullah ibni Abbas buyurdu ki: “Allahü Teâlâ, kendisine dua etmesi için Mümin kuluna fakirlik verir.” Bayezid-i Bistamî'ye fakirlikten sual edildiğinde; “Zahirî sıkıntı, batınî nimettir.” cevabını verdi.
Açlık: Ebu Süleyman-ı Daranî buyurdu ki: “Açlık, ibadetin özü, dilin muhafazası, sağlam bir kaledir. Dünya sevgisi, her türlü kötülüğün başıdır. Açlığa yapış! Çünkü açlık, nefsi alçaltır. Kalbi inceltir, rakik yapar.” Yine Ebu Süleyman-ı Daranî buyurdu ki: “Helalden bir lokma az yemeği, akşamdan sabaha kadar namaz kılmaktan daha çok severim. Çünkü mide dolu olunca kalbe gaflet basar, insan Rabbini unutur. Helalin fazlası böyle yaparsa, mideyi haram ile dolduranların hâli acaba nasıl olur!”
Fudayl bin Iyad buyurdu ki: “İki şey kalbi karartır. Çok yemek ve çok uyku.” Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Az gülmek suretiyle kalblerinizi ihya ediniz! Açlıkla onları temizleyiniz!” Yahya bin Zekeriyya, İblis'i görüp; “Ey mel'un! Âdemoğlunu en rahat ne zaman yakalarsın?” diye sorunca; “Doyuncaya kadar yediği ve kanıncaya kadar içtiği zaman.” dedi.
Nefsin arzu ve isteklerini terk etmek: Hazreti Ali'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte buyuruldu ki; “Kim Cennet'i çok arzu ederse, hayır olan işlere koşar. Kim Cehennem'den korkarsa, şehvetlerden (nefsî arzu ve isteklerden) vazgeçer. Ölümü murakabe eden, düşünen kimse lezzetlerden vazgeçer.” “Dünyaya rağbet etmeyen kimseye, musibetler hafif gelir.”
Yahya bin Muaz'a; “Doğru yolda olmanın alameti nedir?” diye sorulunca; “Nefse muhalefet etmektir.” buyurdu. “Nefse muhalefet etmenin alameti nedir?” denildiğinde; “Nefsin arzu ve isteklerini terk etmektir.” buyurdu. “Günah işlemenin sebebi nedir?” denildikte; “Nefsin arzu ve istekleridir.” buyurdu. Hazreti Ali, oğlu Hazreti Hüseyin'e; necatın (kurtuluşun) üç şeyde olduğunu bildirerek buyurdu ki: “Doğru yolda bulunmak, takva sahibi olmak ve nefsin arzu ve isteklerini terk etmektir.”
Tasavvuf: Sırrî-yi Sekatî buyurdu ki: “Sûfî, güneş gibidir. Herkes onu görür. Faydası herkese ulaşır. Herkes onun aydınlığından istifade eder.” Bayezid-i Bistamî buyurdu ki: “Tasavvuf, nefsi atmaktır.” Ayet-i kerimelerde mealen buyuruldu ki: “Müminlerden öyle erkekler vardır ki, Allahü Teâlâya verdikleri sözde sadakat ettiler.” (Ahzab suresi: 23), “Nice adamlar vardır ki, ne bir ticaret, ne de bir alışveriş, onları, Allahü Teâlâyı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoyamaz.” (Nur suresi: 37)
İhlas: Bir hadis-i kutside Allahü Teâlâ buyurdu ki: “İhlas, benim sırlarımdan bir sırdır ki, onu kullarımdan sevdiğim kimsenin kalbine koyarım.”
Ubudiyet (Kul olmak): Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Allahü Teâlânın en çok razı olduğu kimse, Allahü Teâlâya ibadet ile yetişen gençtir. Allahü Teâlâ, meleklerine bu kimse için; “Benim gerçek bir kulumdur.” buyurur.” İbrahim bin Edhem satın aldığı hizmetçiye; “Sen ne yersin?” diye sordu. Hizmetçi; “Bana ne verirsen onu yerim.” dedi. “Ne giyersin?” deyince; “Bana ne giydirirsen onu giyerim.” dedi. İbrahim bin Edhem; “İsmin nedir?” dedi. “Bana ne isim verirsen, benim ismim odur.” dedi. “Ne iş yaparsın?” deyince; “Bana ne emredersen onu yaparım.” dedi. Bunun üzerine; “Senin hiç iraden yok mudur?” dedi. Hizmetçi de; “Efendisinin yanında kölenin iradesi olmaz.” dedi. Kölenin bu cevabı üzerine, İbrahim bin Edhem kendi kendine; “Ey miskin, acaba sen ömür boyu Hak Teâlâya böyle kul olabildin mi? Kulluğu bundan öğren.” deyip ağlayarak kendinden geçti.
Allahü Teâlâya karşı edep: Allahü Teâlâ, Âl-i İmran suresinin 159. ayet-i kerimesinde, Sevgili Peygamberine hitap ederek mealen buyuruyor ki: “Eğer kaba (şefkatsiz, kötü ahlâk sahibi, merhametsiz), katı yürekli olsaydın, elbette muhakkak ki onlar (Eshab-ı Kiram), senin etrafından dağılıp giderlerdi.” Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Kişinin çocuğunu terbiye etmesi, onun için her gün yarım sa' (bir dirhemlik bir hububat ölçeği) sadaka vermesinden daha hayırlıdır.” Süfyan-ı Sevrî buyurdu ki: “Güzel edep, Allahü Teâlânın gazabını giderir.”
Yusuf bin Esbat buyurdu ki: “Edebin alametleri; sürçme ve tuğyan (taşkınlık) korkusuyla dili muhafaza etmek, kötü sözü terk etmek, dostlarına ve arkadaşlarına çok ihsanda bulunmak, onlar sözünü bitirmeden sözlerini kesmemek, onlara ihtiyaçlarını giderecek kadar yardımda bulunmak, arkadaşının yanında bacak bacak üstüne atmamaktır.”
Güzel ahlâk: Allahü Teâlâ, Resulullah Efendimizi methederek, Kalem suresinin 4. ayet-i kerimesinde mealen; “Şüphesiz ki sen, güzel huylu olarak yaratıldın.” buyurdu. Resulullah Efendimiz bir hadis-i şerifte buyurdu ki: “Kıyamet günü mizanda en ağır gelen şey güzel ahlâktır.” Diğer bir hadis-i şerifte de; “Kişi, güzel ahlâkı sebebiyle, gündüz oruç tutup gece ibadet eden kimsenin derecesine ulaşır.” buyuruldu. Hazreti Aişe validemize, Resulullah Efendimizin ahlâkı sual edildiğinde; “O'nun ahlâkı, Kur'an-ı Kerim ahlâkı idi.” diye cevap verdi.
Yusuf bin Esbat, güzel ahlâkın alametlerinden bir kısmını şöyle bildirmiştir: “Az muhalefet etmek, insanların ayıplarını araştırmamak. İstenmeyen durumlara sabır göstermek. Nefsini kınamak. Kendi ayıpları ile meşgul olmak. Büyük-küçük herkese güleryüz göstermek. Dünya mertebesi ne olursa olsun, herkese iyi muamele etmek.” Ali bin Ebu Talib buyurdu ki: “Güzel ahlâk üçtür: 1- Mesuliyeti gerektirecek işlerden uzak durmak. 2- Helalinden kazanıp yemek. 3- Çoluk çocuğun geçimini temin etmek.”
Cüneyd-i Bağdadî buyurdu ki: “Kimde şu dört haslet bulunursa, bu hasletler o kimseyi yüksek derecelere kavuşturur. Hem Allahü Teâlânın katında, hem de insanlar yanında kıymeti çok olur. 1- Hilm (yumuşaklık ve sabır) sahibi olmak, 2- İlim sahibi olmak, 3- Cömert olmak, 4- Güzel ahlâk sahibi olmak. Yine dört haslet vardır ki, bu hasletler de sahibini en aşağı derecelere düşürür. Allahü Teâlâ katında ve insanların yanında sevilmeyen birisi olur. 1- Kibir (büyüklenmek), 2- Ucub (amellerini beğenmek), 3- Cimrilik, 4- Kötü ahlâk.” Resulullah Efendimiz bir hadis-i şerifte buyurdu ki: “Sizin bana en yakınınız, Allahü Teâlânın katında ahlâkça en güzel olanınızdır.”
Büyüklerden birisi buyurdu ki: “Güzel ahlâk; verdiğin çok şeyi az görmen, sana verilen az şeyi çok görmendir.”
Hayâ: Bir hadis-i şerifte Sevgili Peygamberimiz buyurdu ki: “Hayâ imandandır.” Ebu Süleyman-ı Daranî buyurdu ki: “Kul hayâ sahibi olduğu zaman, hayır ve iyi işlere yapışır. Hayâ kalbe yerleştiği zaman, nefsin arzu ve istekleri ondan uzaklaşır.” Lokman Hakim oğluna nasihat ederek buyurdu ki: “Oğlum! İnsanların yanında konuşmaktan çekinip utandığın şeyi kalbinden at!” Zeyd bin Sabit buyurdu ki: “Allahü Teâlâdan hayâ etmeyen kimse, insanlardan da utanmaz.” Sehl bin Abdullah Tüsterî buyurdu ki: “Afetlerin evveli, cehalet, sonra nefsin arzu ve isteklerine meyletmek, sonra hayâyı terk etmektir.” Hazreti Ali buyurdu ki: “Kendisini tanımayan, insanlara nasihatta bulunmayan, mahluklara şefkat etmeyen, Rabbinden hayâ etmeyen, günahlarına pişman olmayan kimse, dünyanın bela ve musibetlerinden ve ahiret azaplarından nasıl kurtulabilir?”
Necmeddin-i Kübra hazretleri buyuruyor ki: Büyüklerden biri buyurdu ki: “Her tüccarın bir sermayesi vardır. Ariflerin sermayesi de Allahü Teâlâ hakkında iyi ve güzel zan sahibi olmalarıdır.”
Hasan-ı Basrî buyurdu ki: “Sizden birisi Rabbine isyan eder, mâsiyet üzere olur. Sonra da durup; “Benim, Rabbim hakkında zannım güzeldir.” der. Eğer hakikaten Rabbi hakkında zannı güzel olsaydı, bunun tesiri amellerinde görülürdü. Nitekim Fussilet suresinin 23. ayet-i kerimesinde böyle kimseler için mealen; “İşte Rabbinize karşı beslediğiniz bu zannınız, sizi helake düşürdü ve ziyana uğrayanlardan oldunuz.” buyurulmaktadır.”