NUR MUHAMMED PÜTNÎ

Nur Muhammed Pütnî Evliyanın büyüklerinden.
A- A+

Evliyanın büyüklerinden. İsmi Nur Muhammed Pütnî olup doğum ve vefat tarihleri kat'i olarak bilinmemektedir. On birinci asrın ortalarında vefat etti.

Rivayet edilir ki: Nur Muhammed, önceleri zahirî ilimleri tahsil etmekle meşguldü. Zahirî ilimlerdeki tahsilini tamamladıktan sonra tasavvuf yolunda da ilerlemek arzusu kalbine düşüp bu aşkla yanmaya başladı. Derdine derman bulmak için yollara düşüp kendini Rabbine kavuşturacak bir yol gösterici aramaya koyuldu. Hindistan'ın birçok şehrini dolaştı. Pek çok kimsenin hizmetlerinde bulundu ise de hiçbirinden maksadına kavuşamadı. Nihayet bahtının dizginleri onu, bedeni yerde, ruhu çok yükseklerde bulunan Hace Muhammed Bakî-Billah'ın yüksek kapısına götürdü. O yüksek huzurdan kalb zikrini aldı. Daha sonra Hazreti Hace, onun terbiye ve yetişmesini İmam-ı Rabbanî hazretlerine havale etti.

Evliyanın büyüklerinden.
Başlık ResmiEvliyanın büyüklerinden.

Nur Muhammed Pütnî hazretlerine hocası İmam-ı Rabbanî hazretlerinin yazdığı birinci cilt 270. Mektup.

Rivayet edilir ki: Şeyh Nur Muhammed'in tasavvuf yoluna girişinin ilk zamanlarında, İmam-ı Rabbanî hazretleri Dehli'ye teşrif etmişlerdi. Hace Hüsameddin Ahmed ve diğer bazı zatlar, İmam-ı Rabbanî hazretlerinden, Avarifü'l-mearif kitabından okumalarını rica eylediler. İmam-ı Rabbanî hazretleri de kabul buyurup okumaya başladılar. Mevlana Tahir Lahorî ve Şeyh Nur Muhammed de dinleyenler arasında idi. Ders esnasında bu ikisinin kalbine şöyle bir düşünce geldi: “Hazreti İmam, dinleyenlerden bazılarının hâllerine dikkat etmeden anlatıyor. Ders esnasında yüksek hakikatlerden ve ince bilgilerden anlatmıyor. Sadece okuyor. O hâlde bizim onların huzurunda bu kitabı dinlememizde ne fayda vardır? Okunanları zaten biliyoruz.”

İmam-ı Rabbanî hazretleri, onların düşüncelerini kerametiyle anladı ve böyle düşünmelerine üzülüp: “Şu iki kişiyi meclisimizden çıkarın. Hatta Firuzabad (Dehli) kalesinin dışına atın!” dedi. Bu ikisi günlerce dışarılarda dolaştılar. Hace Hüsameddin'in şefaat etmesi için her akşam gelirler, kale kapısının etrafında dolanıp dururlardı. Nihayet Hace Hüsameddin Ahmed onlara yardım etmek istedi. İmam-ı Rabbanî hazretleri; “Bırakınız. Onların nefsi aldatıcıdır.” buyurdular. Hace Hüsameddin arz etti ki: “Efendim! Firuzabad Mescidi'nin altında bulunan bazı hücre ve odalar pislik içerisindedir. Eğer emrederseniz, ikisi gelsin oraları temizlesinler. Hem nefisleri kırılır. Hem de hizmet etmiş olurlar.” İmam-ı Rabbanî hazretleri Hace Hüsameddin'in bu sözünü kabul buyurup bu iki genç geldiler ve o temizlik işini yaptılar. Bundan sonra Hazreti İmam bunlara lütuf ve şefkatle muamele etti. Onların eski hâlleri kalmadı.

Beyt: “Salikin kalbi hasta, rehber akıllı doktor, Canlanmayı, doktorun sözünü tutana sor.”

Evliyanın büyüklerinden.
Başlık ResmiEvliyanın büyüklerinden.

Nur Muhammed Pütnî hazretlerine hocası İmam-ı Rabbanî hazretlerinin yazdığı ikinci cilt 44. Mektup.

Bu hadiseden sonra eski itiraz hâllerinin hepsini kalbinden söküp atan Nur Muhammed, tam bir zevk, şevk, acz ve itaatle İmam-ı Rabbanî hazretlerinin huzurunda bulundu. Nur Muhammed, çok nasipli ve pek bahtiyar idi. Çünkü yaratılışında bulunan temizlik ve yükseklik sebebiyle, Hazreti İmam'ın huzurunda hususî hizmette bulunanlar arasına girdi. Abdest suyunu ve misvakı hazırlamak gibi hizmetlerle şereflendi. Kendine layık hâllere ve yüce makamlara kavuştu. Sekiz dokuz sene gibi uzun müddet, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin, huzur, sohbet ve hizmetlerinde yetişip manevî makamları aşarak, daha yüksek mertebelere, çok üstün hâllere, insanları manevî olarak terbiye edip yetiştirme derecelerine kavuştu. Öyle oldu ki İmam-ı Rabbanî hazretleri bu yüksek talebesi için; “Şeyh Nur, rical-i gaybdendir.” başka bir defa da; “Şeyh Nur Muhammed sözümüzü tuttu.” buyurmuşlardır. Ona icazet ve hilafet verdi. Hindistan'ın büyük şehirlerinden olan Pütne'ye gönderdi.

Emre uyarak Pütne'ye giden Nur Muhammed'in hâli, yapısı, tabiatı, inziva ve yalnızlıktan hoşlandığı için tenhalarda kendi hâlinde kaldı ve insanlarla görüşmekten çekindi. Onun bu hâli, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin kulağına gidince bu büyükler yolunun esası olan sohbetten kaçmaması icap ettiğini bildirmek için gönderdiği iki mektup şöyledir:

“Allahü tealaya hamd olsun. O'nun seçtiği, sevdiği kullarına selam olsun. Ey akıllı kardeşim! Allahü tealanın emirlerini yapmak ve yasaklarından kaçmak lazım olduğu gibi, insanların haklarını ödemek ve onlarla iyi geçinmek de lazımdır. “Allahü tealanın emirlerini büyük bilmek ve O'nun yarattıklarına acımak lazımdır.” hadis-i şerifi, bu iki hakkı yerine getirmenin lazım olduğunu göstermektedir. Bu iki haktan yalnız birini gözetmek kusur olur. Bir bütünün bir parçası, onun hepsi demek değildir. Bundan anlaşılıyor ki insanlardan gelen sıkıntılara katlanmak lazımdır. Onlarla iyi geçinmek vaciptir. Kızmak iyi olmaz. Sert davranmak yakışmaz.

Beyt: “Seviyorum diyenin, güzel olsa da pek, Nazlılığı bırakıp naz çekmesi gerek.”

Sohbette çok bulunmuştunuz. Vaaz ve nasihatları çok dinlemiştiniz. Onun için sözü uzatmıyorum. Birkaç kelime ile kısa kesiyorum. Allahü teala bizi ve sizi İslamiyetin doğru yolunda bulundursun. Âmin.” (1. cilt, 170. mektup)

“Allahü tealaya hamd olsun. O'nun seçtiği kullarına selam olsun. Kardeşimiz Şeyh Nur Muhammed bu fakirleri öyle unuttu ki bir selamla, bir haberle bile hatırlamamaktadır. Bir köşeye çekilip uzlet etmek istiyordunuz. Ona kavuştunuz. Fakat öyle sohbetler vardır ki uzletten daha kıymetlidir. Üveys-i Karnî'yi düşününüz. Uzlet etmek istedi. Bunun için insanların en iyisi olan Resul Aleyhisselam'ın sohbetine kavuşamadı. Sohbetin yükselttiği derecelere erişemedi. Tabiînden oldu. Birinci derecede olmaktan ikinci dereceye düştü. Allahü tealanın lütfu ve ihsanı ile her gün bir başka sohbet olmaktadır. Hadis-i şerifte; “İki günü bir olan aldanmıştır.” buyuruldu. Size ve doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafa'nın izinde bulunanlara selam olsun!” (1. cilt, 270. mektup)

Hocasının bu işaret ve emirlerine uyarak şehrin kenarında bulunan Künk suyu sahilinde bir yer seçen Nur Muhammed, orada samanlardan ve dallardan bir kulübe yaptı. Çoluk çocuğu ile o kulübeye taşınıp kanaat ve tevekkül üzere yaşadı. Kulübesinin yanında aynı şekilde bir de mescit bina edip sadık talebelere ilim ve feyiz vermekle meşgul oldu. O beldede ve civarda bulunan insanların ona olan itikat ve bağlılıkları kuvvetlendi. Yolu güzel, yetiştirmesi kolay oldu. Talebelerini yüksek makamlara kavuşturdu. Dünyaya, dünyalığa ve dünya ehline zerre kadar önem vermedi. Kimseden bir şey almayıp gönül ve kanaat zengini olarak yaşadı.

Hadaratü'l-Kuds isimli meşhur eserin sahibi olan Bedreddin-i Serhendî şöyle anlatır: “Bu fakir daha İmam-ı Rabbanî'nin huzurlarına ilk gittiğimde, Şeyh Nur icazet alıp Pütne'ye gitmişti. Hazreti İmam'ın büyük oğulları Muhammed Sadık hazretlerinin 1025 (m. 1616) senesinde vefat etmesinden sonra Serhend'e geldi. Yanında ve huzurunda bulundum. Nefsinden son derece kurtulmuş, fena, yokluk denizine dalmış olup alnından yokluk eserleri damlıyordu. Kendini öyle setrederdi ki görenler sanki “Elifba”yı bile bilmiyor ve bu büyükler yolundan hiç nasip almamış zannederlerdi. Ben bazen sohbetlerinde bulunurdum. Sohbetinde bulunanlara yakınlık gösterir, ibadet ve taate teşvik ederdi.”

ALLAHÜ TEALA VARDIR

İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Şeyh Nur Muhammed'e yazdıkları bir mektup: “Allahü tealaya hamd olsun. O'nun seçtiği kullarına selam olsun! Şerefli mektubunuz geldi. Hâllerinizin hep değişmekte olduğunu yazıyorsunuz. Biliniz ki Allahü teala, âlemin içinde olmadığı gibi, âlemin dışında da değildir. Âlemden ayrı olmadığı gibi âlem ile bitişik de değildir. Allahü teala vardır. Fakat içeride, dışarıda, bitişik ve ayrı değildir. Allahü tealayı böyle bilmeli, böyle aramalı ve böyle bulmalıdır. Eğer, pek az da olsa, böyle bir şey anlaşılırsa, zıllere, görüntülere saplanıldığı anlaşılır. Allahü tealayı, hiçbir şeye benzemez, hiç anlaşılamaz olarak aramalıdır. O makama hiç anlaşılamayacak bir şekilde kavuşmaya çalışmalıdır. Bu büyük nimete ancak büyük âlimin sohbeti ile kavuşulabilir. Söylemekle, yazmakla anlatılamaz ve anlaşılamaz. Vazifenizi yapmaya çalışınız! Buluşmamıza kadar hâllerinizi yazınız! Selam ederim.” (2. cilt, 34. mektup)

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları