OSMAN EL-BETTÎ

Ebu Amr Osman bin Müslim el-Bettî Tabiîn'in fıkıh ve hadis âlimi.
A- A+


Tabiîn'in fıkıh ve hadis âlimi. İmam-ı A'zam'ın talebelerindendir. İsmi ve künyesi, Ebu Amr Osman bin Müslim el-Bettî'dir. Dedesinin adı Cürmüz'dür. Osman, Benî Zühre kabilesinin azatlısı idi. Doğum tarihi bilinmemektedir. 143 (m. 760) senesinde Basra'da vefat etmiştir. Aslen Kufelidir. Sonradan Basra'ya yerleşmiştir.

Enes bin Malik, Şa'bî, Abdülhamid bin Seleme ve Nuaym bin Ebu Hind'den hadis öğrenmiş ve rivayette bulunmuştur. Kendisinden de Şu'be, Süfyan-ı Sevrî, Hammad bin Seleme, Hüşeym, İsa bin Yunus, İsmail bin Aliyye ve başkaları ilim öğrenip rivayette bulunmuşlardır. İmam-ı A'zam'ın ders halkasına da katılmıştır. Kaba kumaş ticareti ile meşgul olmuştur. İmam-ı Ahmed bin Hanbel, İbn-i Main ve İbn-i Hibban gibi âlimler onun sika bir ravi olduğunu bildirmişlerdir. Fıkıhta ehl-i reydendir. İmam-ı A'zam hazretlerinin ona yazdığı mektupta buyurdu ki:

“Ebu Hanife'den Osman el-Bettî'ye selam olsun. Ben kendisinden başka ilah olmayan Allah'a hamdeder, sana da Allah'a karşı taat ve takva üzere olmanı tavsiye ederim. Çünkü yalnız O, hesaba çekici ve cezalandırıcıdır. Mektubun bana ulaştı ve nasihatini aldım. Bu konuda gayretlerin olduğunu yazmışsın. Durum bizim için de aynıdır. Benim “dalalette kalmış Mümin” dediğimi duyduğunu; ayrıca seni hayır ve nasihat hususunda mektup yazmaya sevk eden şeyin sana ağır geldiğini belirtiyorsun. Oysa ben yemin ederim ki Allah'ın rızasından uzak bir şey yapan kimse için hiçbir mazeret söz konusu olamaz.

İnsanların ihdas ettikleri, kendi kendilerine ortaya koydukları şeyler onları hidayete ulaştırmaz. Aslolan, Kur'an-ı Kerim'in getirdiği, Hazreti Peygamber'in davet ettiği ve insanlar arasında tefrikanın (ayrılığın) ortaya çıktığı devreye kadar Hazreti Peygamber'in Eshabı'nın yapmakta devam ettikleri şeylerlerdir. Bundan başkası ile amel edenler bidatçi ve ihdas edicidirler. Sana yazdığım mektubu anla ve hakkımdaki düşüncelerinden sakın. Şeytanın zihnine kötü düşünce sokacağından kork. Allah hepimizi taatıyla korusun. O'ndan rahmet ve muvaffakiyetler diler, şöyle deriz:

Allahü teala Peygamber Efendimizi göndermeden önce insanlar O'na şirk koşma durumunda idiler. O, Resulullah'ı, insanları İslama çağırması için gönderdi. O da insanları, Allah'tan başka ilah olmadığına yani O'nun tek oluşu ortağı bulunmadığına şehadete ve O'ndan gelen her şeyi kabul etmeye çağırdı. İslama giren kimseler Mümin olup; şirkten uzak, malı ve kanı hürmete layık olan Müslümanların hak ve hürmetine sahip oldular. Hazreti Peygamber'in daveti sırasında İslamı terk edenler ise kafir olup imandan uzaklaştılar. Kanları ve malları helal sayıldı. Böyleleri için Müslüman olmaları ya da öldürülmeleri dışında hiçbir şey kabul edilmez. Fakat Allah'ın, cizye alınıp dinlerinde serbest bırakılmaları yönünde hüküm verdiği kitap ehli bunların haricindedir.

Daha sonra ise iman ve tasdik edenler için farizalar (farzlar) nazil olup (inip), bunları da imanla birlikte uygulamak amel oldu. Bu konuda Allahü teala Kur'an-ı Kerîm'de mealen; “İman edip, salih amel işleyenler.” (Bakara suresi: 25, 82, 277) ile; “Kim Allah'a iman eder ve salih amel işlerse...” (Tegabun suresi: 7) buyurur. Bu ayetlerden başka benzerleri de Kur'an-ı Kerim'de mevcuttur. Buna göre, ameli işlemeyen tasdiki kaybetmiş olmaz, yani amel olmadan da tasdik olur. Eğer ameli terk eden kişi bundan dolayı tasdiki kaybetmiş olsaydı, imandan ve onun hürmetinden çıkmış olurdu. Oysaki zayi edenler sadece tasdiki zayi etmelerinden dolayı imandan ve onun hak ile hürmetinden uzaklaşıp eski halleri olan şirke avdet etmiş (dönmüş) olurlar. Keza insanların tasdik konusunda birbirlerinden farklı olmadıkları; ama amel konusunda ayrıldıkları gibi hususlar da tasdik ve amelin farklı şeyler olduğunu ortaya koymaktadır. Bunun dışında insanlara terettüb eden farizalar farklı olup; sema ehli ile peygamberlerin dini aynıdır. Bunun için Allahü teala mealen; “O; size, Nuh'a, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya emredip, sana vahyettiğimizi; dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin, diye kanun yaptı.” (Şura suresi: 13) buyurur.

Bil ki Allah'ı ve peygamberlerini tasdik etmekten hasıl olan hidayet, farz kılınan amellerdeki hidayet gibi değildir. Bunu anlamak sana niçin güç geliyor? Halbuki sen o kimseyi, tasdiki dolayısıyla Allah'ın kitabında belirttiği gibi Mümin; farizaların bir kısmını bilmediğinden ötürü de cahil olarak isimlendiriyorsun. Cahil olan bilmediğini öğrenir. Allah ve Resulünü bilmekten sapan kimse, insanların Mümin oldukları halde öğrenebilecekleri şeyi bilmekten sapan kimse gibi olur mu? Allahü teala, farizaları bildirirken mealen şöyle buyurur: “Allah, yanılmayasınız diye size bunları açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilir.” (Maide suresi: 175), “Şayet şahit kadınlardan biri unutursa diğeri ona hatırlatır.” (Bekara suresi: 282), “Musa dedi ki: Ben o işi henüz doğru yolu görmeyecek halde iken yaptım.” (Şuara suresi: 20) Yani cehaletle işledim demektedir. Bu hususun kabul edilmesinde, Allah'ın kitabı ve Hazreti Peygamber'in sünnetindeki delillerin anlaşılması senin gibi bir kimseye zor gelmeyecek kadar açık ve aşikardır.

Sen; zalim Mümin, günahkar Mümin, asi Mümin ve hatalı Mümin demiyor musun? İman hususunda hidayete ulaşmış olan kimse, zulüm ve hata ettiği konuda doğru yolu bulmuş, yahut hak konusundaki hatadan dolayı delalete düşmüş olur mu? Hazreti Ya'kub'un oğulları, babalarına; “Sen eski dalaletindesin.” (Yusuf suresi: 95) demişlerdi. Onların bu ifadeleri ile “Sen eski küfründesin.” manasını kastettiklerini mi zannediyorsun? Allah, seni böyle anlamaktan korusun, zira sen Kur'an-ı Kerim'i bilen bir kimsesin.

Bil ki durum, senin bize yazdığın gibi yani insanlar farizalardan önce tasdik ehli idiler, daha sonra farizalar geldi şeklinde olursa, tasdik ehlinin tasdik ismine hak kazanmaları, ancak amellerle mükellef olmaları zamanında mümkün olurdu. Bundan önce onları, dinlerini ve senin katında durumlarının ne olduğunu bana açıklamadın. O takdirde onlar, tasdik edici durumuna, amellerle mükellef kılındıkları zaman hak kazanırlar. Eğer onların Mümin olduklarını, haklarında Müslümanların hükümlerinin ve hürmetinin icra edileceğini iddia edersen, doğru söylemiş olursun. Bu konuda isabet olduğu için ben de sana mektup yazmadım. Eğer onların kafir olduklarını söylersen, bidatçi olup, aynı zamanda Hazreti Peygambere ve Kur'an-ı Kerim'e muhalefet etmiş olursun. Ehl-i bidatten, hakkı reddedenlerin sözlerini kabul eder, onun ne kafir ne de Mümin olduğunu söylersen, bil ki bu düşünce bidat olup, Hazreti Peygamber ve Eshabı'na karşı bir muhalefet teşkil eder.

Hazreti Ali ve Hazreti Ömer, “Müminlerin emiri” ismini aldılar. Eshab-ı Kiram onları Müminlerin emiri, diye isimlendirirken bütün farizalarda itaatkar olanların emiri manasını mı kastediyorlardı? Hazreti Ali kendisiyle savaşan Şam ehlini, kazıyye kitabında “Müminler” olarak isimlendirmişti. Hazreti Ali kendileriyle savaşırken, onlar işledikleri amelde hidayeti bulmuşlar mıydı? Hazreti Peygamber'in Eshabı birbiriyle savaştı. Karşılıklı savaşan zümrelerin, her ikisi de fiillerinde hak ve hidayete ermiş değillerdi. El-Bagıye (mütecaiz zümre) ismi sana göre nedir? Allah'a yemin ederim ki kıble ehlinin günahları arasında adam öldürmekten, hele Hazreti Peygamber'in Eshabı'nın kanlarını dökmekten daha büyük bir günah bilmiyorum. Çarpışan iki zümrenin sana göre isimleri nedir? Her ikisi de aynı zamanda isabetli değildir. Eğer her ikisinin de isabetli olduğunu söylersen, o takdirde bidat işlemiş olursun. Her ikisi de isabetsizdir, dersen yine bidatçi olursun. Eğer ikisinden biri hidayet üzeredir, dersen diğerinin durumu nedir? Eğer Allah bilir dersen, isabet etmiş olursun. Sana yazdığım bu hususu anlamaya çalış.

Bil ki benim reyim şudur; kıble ehli Mümindir. Onları terk ettikleri herhangi bir farizadan dolayı imandan çıkmış kabul etmem. İmanla birlikte bütün farizaları işlemekle Allah'a itaat eden kimse bize göre Cennet ehli olup imanı ve ameli terk eden kimse, kafir ve Cehennemliktir. İmanı bulunduğu halde, farizaların bazısını terk eden kimse ise günahkar Mümindir. Onun azap görmesi yahut affedilmesi Allah'ın dilemesine bağlıdır. Eğer Allah ona azap ederse, günah işlediğinden dolayı azap eder, günahını mağfiret buyurursa da affeder.

Ben Hazreti Peygamberimizin Eshabı arasında önceden geçen ihtilaflar için; “Allahü teala en iyisini bilir.” diyorum. Kıble ehli için senin de bundan başka düşündüğünü zannetmem. Çünkü bu, Peygamber Efendimizin Eshabı ile sünnet ve fıkıh âlimlerinin meselesidir. Arkadaşın Ata bin Ebu Rebah ve Nafi de bu görüşte idi, fakat Nafi, bu hususta İbn-i Ömer'den ayrıldı. Said bin Cübeyr de; “Bu Hazreti Peygamber'in Eshabı'nın meselesidir.” demiş, arkadaşın Nafi ise Abdullah bin Ömer'in kavlinin de böyle olduğunu iddia etmiştir. Keza Abdulkerim'in Tavus'tan, onunda İbn-i Abbas'tan naklettiğine göre, onun görüşü de bu yöndedir. Hazreti Ali'nin kazıyye kitabını yazarken, çarpışan iki zümrenin ikisini de Mümin olarak isimlendirdiği bana ulaşmıştır. Senden haber getiren yakınların Ömer bin Abdülaziz'in de bu görüşte olduğunu, daha sonra; “Bu konuda bana bir kitap yazın.” diyerek bunu evladına öğretmeye koyulduğunu ve bunun öğretilmesini emrettiğini, arkadaşlarının da bunu öğrettiklerini rivayet ettiler. Bu hal de Müslümanlarca kabul gördü.

Bil ki bildiğiniz ve insanlara öğrettiğiniz şeylerin en faziletlisi sünnettir. Senin için layık olan, sünneti öğrenmeleri gereken ehil kimseleri bilmendir. Zikrettiğin Mürcie (Küfürle beraber amelin fayda vermediği gibi, iman edilince işlenen günahların da zarar vermeyeceğini iddia eden bir fırka) meselesine gelince; bidat ehli hak ve doğruyu söyleyen kimseleri bu isimle isimlendirirse, hakkı söyleyenlerin bunda ne günahı vardır? Oysaki böyle isimlendirilenler, adil olan ve sünnet ehli kimselerdir. Mürcie ismini de ancak onlara düşman olan kimseler vermiştir. Yemin ederim ki insanları hakka çağırsan, onlar da bu konuda sana tabi olsalar, daha sonra da sen onları kötülüklerle tavsif etsen, bu hakka zarar vermez. Onlar böyle yaparlarsa, buna bidat denir. Bu durum, hakikat ehlinden aldığın hususlara, noksanlık ve kusur getirir mi?

Eğer mektubun ve açıklamaların uzayacağı endişesi olmasaydı, yazdığın hususlarda, geniş cevaplar verirdim. Senin için müşkil olan veya bidatçilerin sana ulaştırdıkları konular olursa, bana bildir. İnşaallah sana o konularda cevap veririm. Senin ve benim için hayra vesile olacak hususlarda kusur etmem. Kendisinden yardım dilenen ancak Allah'tır. Selam iletmeyi ve ihtiyaç için mektup yazmayı ihmal etme. Allah bize, iyi bir akıbet ve temiz bir hayat nasip etsin. Allah'ın selamı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun. Allah'a hamdolsun. Cenab-ı Hak, Peygamber Efendimize, O'nun yakınlarına ve Eshabı'nın hepsine salat ve selam eylesin.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları