SA'DÎ ŞİRAZÎ

Muslihuddin bin Muhlis eş-Şirazî Evliyanın büyüklerinden, âlim, şair
A- A+

Evliyanın büyüklerinden, âlim, şair. İsmi Muslihuddin bin Muhlis eş-Şirazî olup künyesi Ebu Abdullah'tır. Sa'dî mahlasıdır. 589 (m. 1193) senesinde Şiraz'da doğdu. 691 (m. 1292) senesinde orada vefat etti. Kabri, Şiraz'ın kuzeydoğusundadır.

On iki sene çocukluğu dışında yüz iki senelik ömrünün otuz senesini ilim tahsili ile otuz senesini seyahat ve askerlikle, otuz senesini de talebe yetiştirmek ve ibadetle geçirdi. Sa'dî Şirazî, küçük yaşta yetim kaldı. İlk tahsilini Şiraz'da Abdülkadir-i Geylanî'nin halifesinin derslerinde tamamlayarak kemale geldi. Moğol istilası üzerine Bağdat'a gitti. Bağdat'ta Nizamiye Medresesi'nde Sıbt İbnü'l-Cevzî'den ilim öğrendi. Burada tahsilini tamamladıktan sonra İslam memleketlerini gezmeye başladı. Anadolu, Mısır, Suriye, Delhi, Azerbaycan ve Belh'e uğradı. Buralarda, Şihabeddin Sühreverdî başta olmak üzere birçok âlim ile görüştü. Bu esnada Moğollar ve Haçlılarla yapılan savaşlara katılıp cihat etti. Bir defasında Haçlılara esir düştü. 655 (m. 1257) senesinde tekrar Şiraz'a döndü. Bu sırada, devlet başkanı Salgurlu Ebu Bekr Moğollarla sulh yaptı. Memleketi rahata kavuşturdu. Bu hükümdar tarafından iyi bir kabul gören Sa'dî, onun adına aynı sene Bostan adlı eserini ve bir yıl sonra aynı şekilde kendisine büyük saygı gösteren Veliaht İkinci Sa'd adına da Gülistan adlı eserini yazdı. Bu eserleri sayesinde kısa zamanda şöhreti memleketinin dışına taştı. Birkaç sene sonra hamileri olan Ebu Bekr bin Sa'd bin Zengî ve oğlu ikinci Sa'd vefat etti. Yerine küçük yaşta bulunan ikinci Sa'd'ın oğlu Muhammed geçti. Bu hükümdarla birlikte Salgurlu hanedanı çöktü, 663 (m. 1264) senesinde Moğol hâkimiyeti altına girdi. Bu karışıklıklar esnasında Sa'dî tekrar Şiraz'dan ayrıldı. Mekke'ye gitti. Hac yaptı, ömründe on dört kere hacca gitti.

Sa'dî'nin eserleri ister nazım ister nesir olsun düşünce itibariyle şahsa ve topluma iyi olmayı tavsiye eden bir karakter çizer. Düşüncelerini okuyucunun gözünde canlandırılabilecek somut özellikteki malzemelerle anlatmaya gayret eder. Seçilen edebî sanatlar da yazarın bu amacına hizmet eder. Eserlerinde ahlakî ve sosyal konular ön plandadır. Düşünce itibariyle toplumun bozuk taraflarını dile getirir ve onların ortadan kaldırılması için çare arar. Huzurlu bir toplumun nasıl meydana gelebileceğini öğütlemeye çalışır. Özlenen bu ideal toplum hayatı için birçok kanunlar koyar. Toplumun her kesimindeki insana hitap ederek onlara gerçeğin, yanlışın, iyinin ve kötünün ne olduğunu anlatır. Eserlerini bir bütünlük fikri içinde ele alır. Nasihatları geneldir, belirli bir zümreye hitap etmez. Bu yüzden de düşüncelerini herkesin anlayabileceği şekilde açık, anlaşılır bir üslupla, örnekler, latife ve hikayelerle dile getirmeyi uygun bulur.

Sa'dî Şirazî şiir sanatında da İran edebiyatında yüksek bir yer işgal eder. Gazellerinde şiir sanatının mükemmeliyetinin yanında, sık sık güzel teşbih ve hayallere rastlanır. Şiirlerinde az da olsa Firdevsî, Esedî, Tusî, Senaî, Enverî ve Zahir Faryabî gibi eski şairlerin etkisi görülür. Ancak bu sahada bir taklitçi olmaktan çok, başkalarından almış olduğu bazı mazmunları kendininki ile birleştirerek yepyeni bir hüviyet ile karşımıza çıkar. İyi bir edebî çevrede yetişen Sa'dî Sirazî, düşüncelerini amacına uygun bir dille ifade ettiğinden gereksiz kelime kullanmaktan kaçar, az kelime ile derin manalar ifade eder. Bu yüzden üslubu şiir yazarken nesre, nesir yazarken şiire yaklaşır. Dönemine nazaran sade bir üslup tercih etmesi, Arapça terkiplere, ayet ve hadis nakillerine çok az yer vermesi yine amacıyla yakından ilgilidir.

Eserleri: Şairin manzum ve nesir olan eserleri ölümünden sonra külliyat hâlinde bir araya toplanmıştır. Bu külliyat, sonradan Bîsütun diye şöhret bulan Übey bin Ahmed bin Ebu Bekr tarafından, biri 726 (m. 1325) senesinde, diğeri de 735 (m. 1334) senesinde olmak üzere iki defa düzenlenmiştir. İlki, kaside ve gazellerin ilk harfine göre ikinci tertip ise son harfine göre yapılmıştır. Külliyat, 16 kitap ve 6 risale olmak üzere 22 eseri ihtiva etmektedir. Ancak külliyata mevcut isimlerin hepsinin bizzat müellif tarafından mı konulduğu kat'i olarak bilinememektedir.

Külliyatta bulunan eserler şunlardır: 1- Takrir-i Dibace, 2- Mecalis-i Pencgane, 3- Sual-i Hace Şemseddin sahib-divan, 4- Aklu aşk, 5- Nasihatü'l-müluk, 6- Risale-i Selase, 7- Mülakat-ı Şeyh Sa'dî ba Abakahan, 8- Risale-i Tingiyanu, 9- Risale-i Melik Şemseddin, 10- Kasaid-i Arabî, 11- Mülemmaat, 12- Terciat, 13- Tayyibat, 14- Bedayi, 15- Havatim, 16- Gazeliyyat-i kadim, 17- Sahibiyye, 18- Mukatta'at, 19- Rubaiyyat, 20- Müfredat, 21- Hubsiyat, 22 Hezliyat, 23- Mudhikat.

24- Gülistan: Gülistan, nesir kısımlar arasına bir takım manzumeler ilavesiyle meydana gelmiş bir önsöz ve 8 bölümden ibarettir. 1. bölüm; hükümdarların hâl ve hareketleri, 2. bölüm; dervişlerin ahlâkı, 3. bölüm; kanaatin fazileti, 4. bölüm; susmanın faydası, 5. bölüm; sevgi ve gençlik, 6. bölüm; takatsizlik ve ihtiyarlık, 7- bölüm; terbiyenin önemi, 8. bölüm; sohbet adabı ile ilgili hikaye ve menkıbeleri ihtiva etmektedir. Bu hikayelerin bir kısmı kendi müşahedelerine, bir kısmı da İslam âlimlerinin sohbetlerinde duyduklarına ve okuduklarına dayanmaktadır. Eser, üslup ve tertip bakımından mükemmeldir. Bütün bölümler sıralanırken birbirleriyle irtibatlıdır. Nesir ve manzum kısımlar arasında bir nisbet sağlanmış ve fikirler kısa ve açık bir şekilde ifade edilmiştir. Hemen hemen bütün dünya kütüphanelerinde Gülistan'ın yazma nüshaları vardır. Eser Avrupa'da ilk defa Latince tercümesi ile birlikte, 1651'de Amsterdam'da neşredilmiştir. Türkçeye ve birçok doğu ve batı dillerine tercümesi yapılmıştır. Sa'dî'nin bu eseri birçok kimseler tarafından taklid edilmiştir.

25- Bostan: Manzum eserlerinin başında gelir. Asıl ismi Sa'diname'dir. Ancak bu eser, doğuda ve batıda daha çok Bostan adıyla tanınmaktadır. Bostan; adalet, ihsan, ahlâk, mertlik, tevazu, rıza, kanaat, terbiye, şükür, tövbe ve münacat gibi konulardan ibarettir. Bostan'da hikaye ve menkıbeler kısa, öz ve güzel olarak yazılmıştır. İfadeler her bakımdan sağlamdır. Bostan da Gülistan gibi asırlarca İslam âleminde büyük rağbet görmüş, medreselerde ders kitabı olarak okunmuş, birçok şerh ve tercümeleri yapılmıştır. Yakın zamana kadar Anadolu'da okunan Bostan, muhtelif kimseler tarafından şerh ve tercüme edilmiştir.

Sa'dî'nin külliyatında, Bostan ve Gülistan'dan sonra yer alan Farsça ve Arapça kasideleri; bir hükümdarın veya devlet erkanının methinden ziyade onları daima insanlığa, adil olmaya davet eden bir nevi nasihatnamedir. Kaside mahiyetinde gazelleri de vardır. Bostan ve Gülistan'da aynı beytlerin tekrarına çok rastlanır. Bîsütun'un tertibine göre kasidelerden sonra Mülemmaat gelmektedir. Bunu müteakip, sırası ile 20 bendlik terciat ve hayatını, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık devrine göre tertip edilmiş tayyibat, bedayi, bevatim, gazeliyyat-ı kadim ile dört kısımdan ibaret ve dört divan teşkil eden gazeller gelmektedir.

Sa'dî, şiirde bilhassa gazelleri ile şöhret buldu. Gazeli, bugünkü müstakil edebî şekil hâline getiren o oldu. Gazellerinde tasvirleri canlı olup duygularını rahatça ifade etmiştir. Medresede elde ettiği bilgileri, seyahatleri sırasında uğradığı muhtelif merkezlerdeki âlimlerle sohbet, tecrübe ve görgüsünün mahsulü olan malzemeyi eserlerinde kullandı. Onun eserlerinde bu malzeme ve fikirler ölçülü biçili ve insanı sıkmayacak tarzda edebî sanatlara başvurulmak sureti ile işlenmiştir. Sa'dî, İran'da gazeli müstakil bir edebî şekil hâline getirmesi yanında, yeni bir nesir üslubunun da sahibi sayılır. O, biri sade sayılan, biri resmî haberleşmede kullanılan ve diğeri de cümle sonları kafiyeli olan nesir tarzlarını da bulmuştu.

Gülistan'dan bazı bölümler: "Mihnet (hamd), sadece yüce Allah'a mahsustur. O'nun emirlerini yapmak, manevî yakınlığa sebep olur ve şükür edildikçe nimetlerini bollaştırır. İnsanın ciğerlerine giren her nefes hayatı uzatır, kişiye can verir. Ciğerden çıkan her kirli nefes ise ferahlık verir. O hâlde nefes alıp verme birer nimettir. Nimete şükretmek vaciptir. Hak tealaya hakkıyla şükretmeye kimin gücü ve lisanı yetebilir? Kulun yapabileceği en iyi iş, Allahü tealaya karşı olan kusurunu bilip O'ndan af dilemesidir. O'nun rahmeti her yeri kaplamış, verdiği nimetler her yere yayılmıştır. Allahü teala kulunun kusuru dolayısıyla, onun rızkını kesmez."

"Ey kardeş! Bu dünya kimseye kalmaz. Gönlünü, her şeyi yaratan Allahü tealaya bağla. Sana bu kâfidir. Dünya mülküne güvenip bel bağlama. Çünkü bu dünyada senin gibi birçokları yaşamış ve sonunda ölüp gitmiştir. Diyelim ki en sonunda ölüm vardır ve bu can ölüm yolunu tutacaktır. O hâlde ister taht üzerinde can vermişsin, ister toprak üzerinde ne fark eder?"

Hikaye: Bir sultan halkına çok eza ve cefa eder, halkın mallarını gaspederdi. Sultanın zulmü o kadar ileri gitti ki, halk o beldeden akın akın kaçmaya başladı. Halkın azalmasıyla hazine boşaldı, devletin gücü zayıfladı. Düşmanlar sağdan soldan saldırmaya başladı. Bir gün padişahın meclisinde Şehname kitabını okuyorlardı. Okudukları bahis Dahhak'ın saltanattan hâlli ve Feridun'un sultan olması hakkında idi. Vezir, padişaha; "Feridun'un hazinesi, malı, mülkü, hizmetçileri ve adamları yok iken nasıl oldu da padişah oldu?" diye sorunca padişah; "İşitmişsindir, birtakım halk onu büyük bir istekle desteklediler, onu kuvvetlendirdiler. Böylece padişah oldu." diye cevap verdi. Bunun üzerine vezir; "Mademki halkın toplanmasına padişah sebep oluyor, sen niye halkını eziyor, perişan ediyorsun? Yoksa sen padişah olmak istemiyor musun?" dedi.

Beyt tercümesi: Sevmek lazım halkı ve askeri can-ı gönülden, Çünkü halkı sayesinde hüküm sürer sultan.

Padişah; "Dağılan asker ve halkın toplanması için ne yapmalıdır?" diye sorunca vezir; "Padişah, adil ve merhametli olmalıdır. Padişah adil ve merhametli olursa, halk onun etrafında toplanır ve rahat olarak yaşar. Halbuki sende bu ikisi de yok." dedi.

Farisî şiir tercümesi: Nasıl ki kurt çoban olamaz, Zalim de padişahlık yapamaz. Zulmün temelini atan hükümdar, Saltanatın direğini yıkmış olur.

Vezirin bu sözleri padişahın hoşuna gitmedi. Veziri hapse attırdı. Çok geçmeden padişahın amcasının çocukları saltanat davasına düştüler. Etraflarına bir ordu toplayarak padişaha hücum ettiler. Padişahın zulmünden bezen halk da padişaha karşı baş kaldırdılar. Sonunda padişah tahtını kaybetti. Saltanat, amcasının çocuklarının eline geçti.

Şiir tercümesi: Zalim padişaha felaket gününde, Güçlü düşmanı kesilir dostu bile. İyi muamelede bulunsa halka, Olur bir ordu bütün halkı ona.

Hikaye: Bir padişahın acemi bir kölesi vardı. Bir gün bu köle ile gemiye binmişti. Köle o zamana kadar hiç gemiye binmemiş ve deniz görmemişti. Gemi yolculuğunun birtakım sıkıntıları ve zorlukları vardı. Köle, gemi limandan ayrıldığı andan itibaren titremeye başladı. Ne yaptılarsa köleyi sakinleştiremediler. Gemide âlim bir kişi vardı. Hükümdara; "Müsaade ederseniz ben onu susturayım." dedi. Hükümdar da o zata izin verdi. O zat, köleyi denize attırdı. Köle birkaç kere suya battı, çıktı. Geminin bir tarafına can havliyle tutundu. Onu tutup gemiye aldılar. Bu hadiseden sonra köle, köşesinde sessiz ve sakin olarak oturdu. Hükümdar âlimden bu işin hikmetini sordu. O da; "Köle suya girmeden evvel, gemideki selametin kadrini ve kıymetini bilmiyordu. İşte huzurla, saadet ve sıhhat de böyledir. Huzur içinde yaşayan, mesut olan, bir felakete uğramadıkça o huzur ve saadetin kıymetini bilmez. İnsan hasta olmadıkça da sağlığının kıymetini bilmez." dedi.

Farisî beyt tercümesi: Bir belaya ve felakete uğradığında mahzun olma, Cenab-ı Hakk'ın nice gizli lütufları vardır onda.

Hikaye: Padişahlardan biri korkunç bir hastalığa tutulmuştu. Bir grup tabip; "Şu sıfatlara haiz bir insanın safra kesesi bu hastalığın ilacı olabilir." diye fikir birliği ettiler. Padişahın emri ile o sıfatlara haiz bir kimse aradılar. Sonunda istenilen sıfatlara haiz bir köylü çocuğu buldular. Anası ve babasıyla birlikte padişahın huzuruna getirdiler. Padişah kadıyı da huzuruna çağırdı. Kadı, padişahın bu hastalıktan kurtulması için çocuğun öldürülmesine fetva verdi. Padişah, çocuğun anne ve babasına büyük miktarda mal, mülk ve para vererek, çocuğun öldürülmesi için onlardan muvafakat aldı. Cellat, çocuğun başını kesmek için tam kılıcı kaldırdığı zaman çocuk, başını semaya kaldırdı. Kendi kendine bir şeyler söyleyerek gülümsedi. Bu durumu gören padişah; “Bu hâlde gülmenin sırası mı? Başını semaya kaldırıp ne söylüyorsun?” diye sordu. Çocuk şu cevabı verdi: “Padişahım! Bir çocuğun nazı, anası ve babasına geçer. Bir davayı hâlletmesi için kadıya gidilir. Padişahtan da adalet istenir. Halbuki anam ve babam geçici dünya malı için öldürülmeme razı oldular. Kadı, kanımın boş yere dökülmesine fetva verdi. Siz ise sağlığınızı benim mazlumen ölümümde görüyor ve buluyorsunuz. Bu durumda Allahü tealadan başka bir sığınağım kalmadı. O'na yalvardım. Çünkü Allahü teala âdil ve merhametlidir. Bunu bildiğim ve O'ndan yardım ümit ettiğim için sevincimden güldüm.” Çocuğun bu sözlerine padişah çok üzüldü ve; “Bu çocuğun haksız yere kanının dökülmesinden benim ölmem daha iyidir.” dedi. Sonra çocuğun alnından öptü. Ona birçok hediyeler vererek gönderdi.

Hikaye: Allahü tealanın sevgili kullarından bir zat, bir sahrada oturuyordu. O sırada oradan zamanın padişahı geçti. O zat, kanaat âleminde oturup dünya ile hiçbir alış verişi olmayan bir kimse olduğundan başını kaldırıp göz ucuyla dahi olsa hükümdara bakmadı. Padişah bu duruma sinirlenerek; “Bunda insaniyetten eser yoktur.” gibi ağır sözler söyledi. Vezir o zata; “Buradan, senin önünden bu toprakların sahibi olan padişah geçti. Neden ona saygı göstermedin? Terbiye gereğini neden yerine getirmedin?” deyince o zat; “Padişaha de ki: “Ey hükümdar, bu gibi şeyleri senden isteyen ve ihsan bekleyenden bekle. Bir de şunu iyi bil ki, hükümdarlar, milleti korumak için padişah olmuşlardır. Yoksa millet, onlara tapınmak için yaratılmamıştır.”” dedi.

Farisî iki şiir tercümesi: Her ne kadar devlet ve saltanat sayesinde, Dünyalık her şey hükümdarın elinde ise de, Padişahlar, âciz halkının koruyucusudur. Koyun çobana değil, çoban koyuna lazımdır.

Gelir bir zaman kavuşmuş olursun muradına, Zevk ü sefa içinde derin hayallere dalma. Bir gün gelecek, gireceksin toprağın altına, Yok orada fark padişah ile köle arasında.

Bu durumu vezir padişaha söyleyince padişah doğru konuştuğunu görerek, o zatın bir isteği olup olmadığını sordu. O zat da ondan, kendisini rahat bırakmasını istedi. Bunun üzerine padişah; “Bana bir nasihat ver.” dedi. O zat şu şiiri söyledi: Bu gün elinde var iken fırsat, Ahiret hazırlığı yap hemen. Çünkü sende bulunan bu kudret, Elden ele geçer gider daim.

Hikaye: Bir gün ben (Sa'dî Şirazî) bir gemiye binmiştim. Geminin yanında bir kayık battı ve iki kardeş bir girdaba düştü. Gemide bulunan bir zat gemiciye; “Bu iki kardeşi kurtar, sana yüz dinar vereyim.” dedi. Gemici suya atlayarak ancak birini kurtarabildi. Diğeri boğulup öldü. Ben gemiciye; “Demek ömrü bu kadarmış. Ecel onu çektiği için onu kurtarmakta geciktin.” dedim. O da güldü ve; “Dediğin doğrudur. Fakat ben, ilk önce bu kişiyi kurtarmak istedim. Çünkü bir vakitler çölde kalmıştım. Bu kişi beni deveye bindirdi ve bana yardım etti. Ötekisi ise bana kamayla vurmuştu ve bana kötülük yapmıştı.” dedi. Ben de dedim ki: “Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de mealen ne güzel buyuruyor: “Kim bir iyilik yaparsa, kendine iyilik yapmış olur. Kim de kötülük yaparsa, yine kendine kötülük yapmış olur.” (Fussilet suresi: 46)

Farisî şiir tercümesi: Yapma kötülük kimseye, Çalış kalb kırmamaya. Yardım et, işini gör herkesin, Düşer bir işin onlara da senin.

Hikaye: Çok iyi hatırlıyorum. Çocukluğumda ibadete çok hevesliydim. Geceleri kalkar, beni yaratan Rabbime karşı ibadetle meşgul olurdum. Bir gece babamla bütün gece hiç uyumadık, Kur'an-ı Kerim okuyorduk. Bu sırada ev halkı derin bir uykuda idi. Babama; “Ne olurdu bunlardan biri de kalkıp Allahü tealanın yolunda iki rekat namaz kılsa idi. Ölü gibi uyuyorlar.” dedim. Babam bunun üzerine şu cevabı verdi: “Bir tanecik oğlum! Keşke sen de uyusaydın da onların gıybetini yapmasaydın.”

Farisî kıt'a tercümesi: Kendini çok beğenen kibirli bir kişi, Gururundan göremez kendinden başkasını. Olsaydı Hak tealayı görecek bir gözü, Göremezdi kendinden daha âciz olanı.

Lokman Hakim'e; “Edebi kimden öğrendin?” diye sorduklarında; “Edepsizden! Çünkü edepsizin bana hoş gelmeyen hareketlerini yapmaktan kaçındım.” dedi.

Farisî beyt tercümesi: Masal sanana, masal gibi olur. Kıymet bilene, çok faydalı olur.

Hikaye: Rum hükümdarı Heraklius, Peygamberimize birkaç hediye göndermişti. Bu hediyelerden biri, bir tabip idi. Tabip gelince dedi ki: “Efendim! İmparator hazretleri, beni size hizmet için gönderdi. Hastalarınıza bedava bakacağım.” Resul-i Ekrem kabul buyurdu. Emreyledi, bir ev verdiler. Her gün nefis yiyecek, içecek götürdüler. Günler, aylar geçti. Hiçbir Müslüman, tabibe gelmedi. Tabip utanarak huzura geldi ve; “Efendim! Buraya, size hizmet etmeye geldim. Bu güne kadar bir hasta bile gelmedi. Boş oturdum, yiyip içip rahat ettim. Artık gideyim.” diye izin istedi. Resulullah Efendimiz tebessüm buyurdu ve; Sen bilirsin; eğer daha kalırsan, misafire hizmet etmek, ona ikram etmek, Müslümanların başta gelen vazifesidir. Gidersen de uğurlar olsun! Yalnız şunu bil ki, burada senelerce kalsan, sana kimse gelmez. Çünkü eshabım hasta olmaz! İslam dini, hasta olmamak yolunu göstermiştir. Eshabım temizliğe çok dikkat eder. Acıkmadıkça bir şey yemez ve sofradan doymadan önce kalkar.” dedi.

Farisî kıt'a tercümesi: Asık bir çehre ile gitme dostunun yanına, Gidersen böyle, zehir edersin hayatı ona. Bir dilekte bulunmak için git neşeli, Güler yüzlü olanın, reddedilmez isteği.

“Ne kadar okursan oku, ne kadar öğrenirsen öğren, ne kadar bilgi edinirsen edin, onunla amel etmedikçe cahilsin. Üzerine birkaç kitap yüklenmesiyle merkep âlim olur mu? O akılsız, sırtındakinin odun mu, yoksa kitap mı olduğunu bile bilmez!”

Hikmet: Günah işlemekten çekinmeyen âlim, elinde meşale tutan köre benzer. Herkese yol gösterir, fakat kendisi göremez.

Hikmet: Dünya, iki yolculuk arasında bir duraktır. Dini dünyaya satanların, yani sırf dünya için yaşayanların merkepten farkı yoktur.

Teşbih: İlim okuyup öğrenip de amel etmeyen kimse, tarlayı sürüp de tohum ekmeyen kimseye benzer.

Hikaye: Bir grup eşkıya bir dağa yerleşip gelip geçen kervanları soyuyorlardı. O beldenin halkı onlardan usanmıştı. Üzerlerine gönderilen askerler, arazinin dağlık olması yüzünden onları yakalayamamıştı. Eşkıyanın saklandığı yere ulaşmak çok güçtü. Çünkü sarp dağın tepesini sığınak yapmışlardı. Halk birbirleriyle, bunlarla nasıl başa çıkabilecekleri hakkında meşveret ettiler. Sonunda onların bulunduğu yerin yakınlarına bir gözcü diktiler. Bir gece bu eşkıyalar bir yeri soymak için gittiler. O zaman gözcü gelip durumu bildirdi. Güçlü kuvvetli birkaç yiğit, onların saklandıkları yerin oyuklarına gizlendiler. Eşkıyalar, çalıp çırptıkları mallarla dönüp geldiler. Çok yorgun olduklarından uyuyakaldılar. Oyuklara saklanan yiğitler onları kıskıvrak yakaladılar.

Ertesi gün padişah huzuruna çıkarılan eşkıyaların hepsinin öldürülmesine karar verildi. Aralarında bir çocuk vardı. Daha çok küçüktü. Padişahın huzurunda bulunan vezirlerden biri, bu çocuğun affedilmesini isteyerek; “Bu çocuk daha ömrünün baharında, daha dünyadan bir şey anlamamış. Çocuğun affını padişahımın cömert ve keremli ahlâkından dilerim.” dedi. Padişah bunu uygun görmeyerek; “Karakteri bozuk kimseler, iyilerin nurundan istifade edemezler. Kabiliyeti olmayan bir kimseyi terbiye etmeye çalışmak, kubbe üzerinde ceviz durdurmaya çalışmak gibidir. En iyisi bunun gibi insanların nesillerini tüketmelidir. Böyle yapma, ateşi söndürüp korunu bırakmak ve yılanı öldürüp yavrusunu saklamak demektir. Bu da akıllı bir kişinin işi değildir.” dedi.

Vezir, padişahın bu sözlerini beğendi ve şöyle dedi: “Dediğiniz doğrudur ve gerçektir. Bu, eşkıya ile düşüp kalktığı için onların huyunu alır. Fakat ben sanıyorum ki, bu genç iyilerle beraber olursa iyi ahlâklı olur. Daha çocuktur. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Bütün çocuklar, Müslümanlığa uygun ve elverişli olarak dünyaya gelir. Bunları, sonra anaları, babaları Hıristiyan, Yahudi ve dinsiz yapar.” buyuruyor.”

Farisî kıt'a tercümesi: Kaybetti peygamberin ailesi olma şerefini, Kötülerle arkadaşlık ettiği için Hazreti Lut'un eşi. Eshab-ı Kehf'in köpeği onlarla olunca beraber, Kavuştu haşrolunma şerefine, Müminlerle beraber.

Vezirin bu sözlerini padişahın huzurunda bulunanlar da desteklediler. Bunun üzerine padişah; Bunu uygun bulmuyorum ama haydi sizin hatırınız için bağışladım.” dedi. Böylece vezir, çocuğu alıp evine götürdü. En iyi şekilde doyurdu. Bir hoca tutup en güzel şekilde terbiye etti. O kadar iyi yetiştirdi ki, herkes onu methediyordu. Vezir, padişaha; “O bağışladığınız genç, akıllı kimselerin terbiyesinde edepli bir kişi oldu. Eski kötülüklerinden hiçbir eser kalmadı.” dedi. Padişah vezirin sözlerine gülerek şu beyti söyledi: Kurt yavrusu insanlar arasında büyüse bile, Kurt olur en sonunda, gösterir kurtluğunu yine.

İki yıl bu ahval üzere geçti. Çocuk bayağı büyüdü. Mahalledeki birtakım ahlâksız kişilerle arkadaşlık yapmaya başladı. Onların grubuna dahil oldu. Sonra bir fırsatını bulunca veziri ve iki oğlunu öldürdü. Vezirin evinden bir miktar para ve eşya alarak babası gibi eşkıyalığa başladı. Bunun üzerine padişah şöyle dedi: “Nasıl ki kötü bir demirden iyi bir kılıç olmazsa, kötü bir insan da Allahü tealanın sevgili kulu olan bir evliya tarafından terbiye edilmedikçe, iyi bir insan olamaz.”

Hikaye: Bir şehzadeye, babasından hazineler dolusu miras kalmıştı. Bu şehzade sultan olunca kerem ve ihsan elini açtı. Tam bir cömertlik örneği göstererek, babasından kalan pek çok malı ve serveti, halka ve askerlere dağıttı.

Beyt tercümesi: Öd ağacı bir tabla üzerinde veremez güzel koku, Amber gibi kokar, ateşin üzerine koydun mu onu.

Genç sultanın akılsız, düşüncesiz olan bir veziri, ona nasihat ettiğini zannederek; “Senden önceki sultanlar, bu hazineyi lüzumlu günler için çalışıp biriktirdiler. Sen yaptığın bu cömertlikten vazgeç. Önümüzde ve arkamızda düşmanlar var. İhtiyaç zamanı ne yaparsın?” dedi. Genç sultanın bu sözlere canı sıkıldı. Zira bu sözler, kendi yüksek ahlâkına aykırı idi. Kaşlarını çatarak o vezirine; “Allahü teala beni bu ülkeye, yedirmem ve ihsanda bulunmam için padişah yaptı. Ben bekçi değilim ki, malın ve servetin bekçiliğini yapayım, onları hazinelerde saklayayım.” dedi.

ONUN YALANINI SEVDİM

Sa'dî Şirazî'nin Gülistan adlı eserinde anlattığı bir hikaye şöyledir: Bir padişah, bir gün suçsuz bir kölenin öldürülmesini emretti. Köle hayatından ümidi kesince kendi lisanıyla sultana küfretmeye başladı. Sultan meraklanarak; “Bu köle ne diyor?” diye sordu. Huzurunda bulunan iyi kalbli bir vezir; “Efendim! Bu köle; “Rabbinizden mağfiret istemeye ve Cennet'e girmeye koşunuz. Bunun için çalışınız! Cennet'in büyüklüğü, gökler ve yer küresi kadardır. Cennet, Allahü tealadan korkanlar için hazırlandı. Bunlar az bulunsa da mallarını Allah yolunda verirler, öfkelerini belli etmezler. Herkesi affederler. Allahü teala, ihsan edenleri sever.” (Âl-i İmran suresi: 133) mealindeki ayet-i kerimeyi okuyor.” dedi.

Bunun üzerine sultan, o köleyi affetti. Fakat birinci vezire muhalif başka bir vezir ise; “Padişahım! Bize yakışan şey, padişahımızın huzurunda yalan söylemeyip doğruyu konuşmaktır. Bu köle size küfretti ve yakışık almaz sözler söyledi.” dedi. Bu sözler üzerine hükümdarın canı sıkıldı ve bu vezire; “Onun yalanını, senin doğru sözünden daha çok beğendim. Çünkü onun yalanı, duruma göre uygundu. Onda iyilik ve hayır maksadı vardı. Seninkinde ise haset ve kötülük var. İyilik dururken, kötülükten ne çıkar? Eskiden söylenmiş olan şu meşhur sözü bilmez misin? “Hayırlı netice veren bir işin, iyi bir şekilde bitmesi için sarf edilen yalan söz, fenalık ve fitne çıkaran doğru sözden daha iyidir.” dedi.

Hikaye: Tümsek bir yerde otla bağlanmış bir demet taze gül gördüm. Kendi kendime; “Nasıl oluyor da bu değersiz ot, güllerle bir arada bulunuyor.” dedim. Ot, bu hafif sesimi duyarak ağladı ve şöyle dedi: “Sus! Hiç kerem sahibi insanlar dostlarını unutur mu? Güzel değilim. Kokum yok. Fakat ben de bu güllerin yetiştiği bahçede bittim.”

Bunun üzerine ben; “Ben de kerim olan Allahü tealanın bir kuluyum. O'nun nimetleriyle beslenip büyümüş ve yetişmişim. Allahü tealaya karşı herhangi iyi bir hünerim yok ise de O'ndan umduğum bir lütuftur. Ümit için bir sermayem, servetim ve taatim yok ise de Cenab-ı Hak yine de kulu için bir çare bulur ve onu kurtarır. Adet olduğu gibi köle azat edenler, ihtiyar köleleri azat ederler. Ey dünyayı süsleyen Allah'ım! Bu ihtiyar kulunu affeyle! Ey Sa'dî, rıza Kâbesinin yolunu tut. Bedbaht diye, başını bu kapıdan çevirene denir. Zira bu kapıdan başka bir kapı bulamaz.” dedim.

Hikaye: Mısır'da iki kardeş vardı. Biri ilim öğreniyor, öbürü de mal kazanmak ve zengin olmakla vaktini geçiriyordu. İlim öğrenen, zamanın derin âlimi oldu. Diğeri ise Mısır'ın en zengini ve maliye vekili oldu. Bu yüksek dünya makamına erişen kardeş, ilim öğrenerek âlim olan kardeşine hakaret gözüyle bakarak; “Ben saltanata eriştim, sen ise fakirlikte kaldın.” dedi. Âlim olan ona; “Kardeşim! Ben Rabbime şükretmeliyim. Zira ben, Peygamberlerin mirasına kondum. Hadis-i şerifte; “Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir.” buyuruluyor. Sen ise Firavunların, Karunların mirasına yani mala ve Mısır ülkesine nail oldun.” diye cevap verdi.

Hikaye: Horasanlı iki zat, birlikte bir seyahate çıkmışlardı. Bunlardan biri çok zayıf olup üç gecede bir yemek yerdi. Diğeri ise güçlü kuvvetli, iriyarı olup günde üç kere yemek yerdi. Nasıl oldu ise bir şehirde bunlar casusluk suçundan yakalandılar. Onları bir odaya hapsettiler. İki hafta sonunda suçları olmadığı anlaşıldı. Odanın kapısını açtıklarında, iriyarı, güçlü-kuvvetli olanın ölmüş olduğunu, zayıf ve çelimsiz olanın ise sağ salim olduğunu gördüler. Herkes bu duruma şaşırdı. İçlerinden bir zat; “Bu işte hayret edilecek hiçbir şey yok. Normal olanı olmuş. Aksi olsaydı ben şaşırırdım. Ölen kuvvetli idi, fakat açlığa takati yoktu. Çok yemeye alışmış idi. Yiyecek bulamayınca açlığa dayanamayarak öldü. Zayıf olanı ise açlığa alışkın olduğu için bu sayede kurtuldu.” diye onlara durumu açıkladı.

Şiir tercümesi: Bir insan az yemek yemeye alışmış ise, Karşılaştığı sıkıntıları kolayca yener. Bolluğa ve boğazına düşkün olan ise, Darda kaldığı gün sıkıntı ile ölür gider.

Hikaye: Bir tüccarla tanıştım. Yüz elli deve yükü ticaret malı ve kırk kölesi vardı. Bir gece beni Kış Adası'ndaki evine götürdü. Bütün gece durmadan boş şeylerden konuştu. Kah filan ortağım Türkistan'dadır, filan malım Hindistan'dadır. Bu kağıt falan mülkün tapusudur diyor, kah da İskenderiyye'ye gideceğim, oranın havası güzeldi, diyordu. Bir ara; “Ey Sa'dî! Bir seyahatim daha var. O ticarete de çıkarsam, artık ticaretten vazgeçip bir köşeye oturacağım ve ömrümün sonuna kadar istirahat edeceğim.” dedi. Ben de; “Hayrola! Bu defa nereye gideceksiniz?” diye sordum. O da; “Çin'e İran kükürdü götüreceğim, işittiğime göre orada iyi para ediyormuş. Oradan Çin kaseleri getirip Rum diyarına götüreceğim. Rum diyarının ipekli kumaşlarını Hindistan'a götürüp oranın çeliğini Halep'e, Halep'in cam eşyasını Yemen'e, Yemen kumaşlarını da İran'a getireceğim. Artık ondan sonra ticareti bırakıp bir köşeye çekileceğim.” dedi. Tacir o kadar boş hayaller kurdu ki artık konuşmaya takati kalmadı. Bana dönerek; “Ya Sa'dî! Sen de biraz konuş. Bir şeyler söyle.” dedi. Bunun üzerine ben de; “Gör çölünde bir kervanbaşı, katırdan düşünce şöyle demiş: “Dünyalık peşine düşenlerin aç gözünü, ya kanaat veya mezar toprağı doldurur.” dedim.

Hikaye: Güçlü kuvvetli bir kişi, işlerinin ters gitmesinden dolayı babasına giderek; “Babacığım, bana müsaade et de bir seyahate çıkayım. Kolumun gücü-kuvvetiyle bir iş yaparım ve servete kavuşurum.” dedi. Babası da; “Oğlum! Hayalperest olma, kanaat sahibi ol. Sana büyüklerden birinin bir sözünü söyleyeyim de dinle: “Devlet, çalışmakta değil, kanaattedir. Körün gözüne sürme çekmek boşuna gayrettir.” dedi.

SULTAN BİR ALIRSA

Sa'dî Şirazî Gülistan adlı eserinde şöyle anlatıyor: Sultan Nuşirevan bir gün ava çıktı. Yakaladığı hayvanlardan bir kebap yapılmasını emretti. Yemek hazırlandı. Fakat tuz yoktu. Tuz almak için bir hizmetçisini köye gönderen Nuşirevan ona; “Tuzu para ile satın al. Parasız almak âdet olmasın ve köy bu yüzden harap olmasın.” dedi. Oradakiler; “Bir parça tuzun parasız alınmasından ne çıkar?” dediler. Bunun üzerine sultan Nuşirevan onlara; “Zulüm, dünyada ilk zamanlar az imiş. Her gelen onu bir miktar arttırdı. Bu gün ise çok şiddetli bir dereceye ulaştı. Eğer hükümdar, halkından birinin bahçesinden bir elma koparıp yerse, hizmetçileri ve adamları, o elma ağacını kökünden sökerler. Şayet bir sultan bir yumurta almak suretiyle haksızlık yaparsa, askerleri bin tavuğu şişe geçirip kebap yaparlar.” diye cevap verdi.

Beyt tercümesi: Dünyada kalmaz, halka zulüm eden zalim, Bir gün ölür, lanet ile anılır daim.

"Beyt tercümesi:" Saçının her bir telinde, olsa iki yüz hünerin, Nasibinde yok ise neye yarar marifetlerin.

Hikmet: Sırrını dostlarına dahi açma. Ne bilirsin, belki de bir gün gelir, dostun sana düşman olur. Elinden gelen her fenalığı düşmanına yapma. Çünkü onunla bir gün dost olabilirsin. Gizlemek istediğin sırrını kimseye söyleme. Çünkü kimse senin sırrını senden daha iyi saklayamaz. Senin sırrına kimse senden daha emin olamaz.

Bostan'dan bazı bölümler: "Kudretiyle canı ve hikmetiyle dilde konuşmayı yaratan, kullarına acıyan, kimsesizlerin yardımcısı, hataları affedici ve özürleri kabul eden Allahü tealanın adıyla bu eseri yazmaya başlıyorum. O öyle büyüktür ki, O'nun kapısından yüz çeviren, kurtuluşa eremez. Kibirli ve mağrur hükümdarlar bile O'nun kapısının eşiğine baş koyarak yalvarır. O kendine karşı gelenleri hemen cezalandırmaz, özür dileyenleri de reddetmez. Günahları gördüğü hâlde hilm ile örter. Bir kuluna günah işlediğinden dolayı gazab etse bile, o kul tövbe edince onun günahını affeder. O'nun bir eşi, benzeri ve zıddı yoktur. İnsanların ve meleklerin taatlerine ihtiyacı yoktur. Bütün mahlukatın sahibi O'dur. Büyüklük ve benlik, yalnız ve yalnız O'na yakışır. O, birinin başına talih tacını giydirir, birini de tahtından kara toprağa indirir. Bahtiyarlık, bedbahtlık, her şey O'nun emriyle olur. Perde ardında yapılan kötü işleri görür. Fakat perdenin üzerine bir perde daha örter. O, acz ve yokluk içinde bunalıp kalanlara rahmet eder. Yalvaranların dualarını kabul eder. O, iyi işleri yapanı beğenir. Kader kalemiyle ana rahmindeki yavruya şekil verir ve bir nakış gibi işler. Ay ile güneşi gemi gibi doğudan batıya sevk eder. O'nun bilmediği hiçbir zerre yoktur. Açık ve gizli O'nun yanında birdir. O, “Ol!” dedi, yokluktan varlık meydana geldi. O'ndan başka kim yoktan var edebilir? O, henüz olmamış olanları, açığa vurulmamış sırları bilir. Yeri ve gökleri kudretiyle tutan, kıyamet günü mahşerde kurulacak Mahkeme-i Kübra'nın hâkimi O'dur. O, kendine ulaşmanın yolunu göstermiştir. O'na ulaşmak bir denizdir. Bu denizde, ancak iyi amel işleyen ve bir âlime tâbi olan gider ve muradına erer. Bir âlimin arkasından gitmeyen yolunu kaybeder ve helak olur. Peygamber Efendimizin gösterdiği yola aykırı yol tutan, ulaşmak istediğine hiçbir zaman ulaşamaz."

"Peygamberimiz Hazreti Muhammed en güzel ahlâklı, iyi huylu ve güzel âdetlidir. Bütün insanların Peygamberi ve şefaatçisidir. O, Peygamberlerin imamı, doğru yolun önderi, Allahü tealanın eminidir. Beşerin şefaatçisi, Kıyamet gününün efendisi, hidayet yolunun rehberi ve mahşer divanının en başta oturanıdır. Bütün nurlar, O'nun nurunun ışığıdır. O, Lâ ilâhe illallah güzel sözünün “Lâ”sı ile Lat putunu paramparça etti. Uzza'yı hor ve hakir, İslamiyeti aziz kıldı. O'na gelen kitap, önceki ümmetlere gelen kitapları hükümsüz kıldı. Doğduğu gece Kisrâ'nın sarayı sarsıldı. Ey en büyük Peygamber! Seni övmek için ciltlerle kitap yazılsa, yine seni layıkı ile övemez. Ey bütün mahlukatın Nebisi! Sana, senin eshabına ve senin izinde gidenlere salat-ü selam olsun."

"Sıkıntı çekmemiş olanlar, iyi günün kıymetini bilemez. Sıhhatli kimse de ızdırap içinde uykusuz kalmadıkça, sıhhatin şükrünü yapmayı aklına getiremez."

Hikaye: Siyahî bir kimseye çirkinsin dendi. Adam öyle bir cevap verdi ki, söyleyen bu sözü söylediğine pişman oldu. Siyahî şöyle demişti: “Suretimi ve şeklimi ben yapmadım ki beni ayıplıyorsun. Çirkin isem sana ne? Güzeli, çirkini yaratan ben değilim ki.”

Hikaye: Allahü tealanın sevgili kullarından biri, bir kaplanın üstüne binmiş, elinde bir yılan tutarak, sanki ata binmiş gibi gidiyordu. Birisi ona; “Ey Allahü tealanın yolunda giden Allahü tealanın kulu! Bu gittiğin yolda bana kılavuz ol, beni de götür. Sen ne yaptın ki, bu yırtıcı hayvanlar sana tâbi oldu?” diye sordu. Allah dostu; “Kaplan, yılan, fil ve birçok yırtıcı hayvan bana tâbi oluyorsa bunda şaşılacak ne var ki? Sen de Allahü tealaya bağlan. O zaman görürsün ki, herkes ve her şey sana bağlı olur. Sen Hak tealanın hükmüne tâbi olursan, herkes ve her şey de senin hükmüne tâbi olur.” dedi.

Bir hükümdar, Allahü tealanın emrini yerine getirirse, Cenab-ı Hak da onu korur ve ona yardım eder.

O KERİMDİR!

Sa'dî Şirazî Bostan adlı eserinde şöyle anlatıyor: Sarhoşun biri içkili bir hâlde camiye girip mihraba kadar yürüdü. Orada yüzünü secdeye koyup; “Ya Rabbî! Beni Cennet-i âlâna koy!” diye yalvarmaya başladı. Bu sırada caminin müezzini gelerek; “Ey gafil kişi, ne amel yaptın ki Cennet'i istiyorsun? Bu halle O'na yalvarılır mı?” deyince sarhoş ağlayarak şu cevabı verdi: “Müezzin efendi! Ben sarhoşum, fakat sen, günahkâr bir kulun Allahü tealanın lütfunu ümit etmesini tuhaf görüyorsun. Ben senden özür dilemiyorum ki! Kıyamet gününe kadar açık olacak tövbe kapısından Allahü tealaya yalvarıyorum. O Kerim'dir. Kulunun elinden tutar. O'nun af ve mağfireti o kadar büyüktür ki, ben suçuma büyük demekten utanırım.”

Kızılarslan İle Bir Âlimin Hikayesi

Kızılarslan'ın çok sağlam bir kalesi vardı. Kalenin yolu kıvrım kıvrım idi. Güzel bir bahçe içinde, adeta lacivert bir tabağın ortasındaki yumurta gibi, çok az bulunur bir kale idi. Bir gün bu kaleye, uzak yoldan gelen, güngörmüş, derin bilgili, marifet ve hüner sahibi, çok güzel konuşan, her sözü hikmetli bir zat geldi ve Kızılarslan'ın huzuruna kabul edildi.

Kızılarslan o zata; “Bunca yerleri gezdiniz. Hiç bu kadar muhkem ve güzel bir kale gördünüz mü?” diye sordu. O da; “Evet, burası güzel bir kaledir. Lakin bana göre muhkem değildir. Senden önce burası kudretli padişahların elinde idi. Burada bir müddet oturdular. Sonra da bırakıp gittiler. Senden sonra başka hükümdarlar gelip burada oturacaklar ve senin ümit ağacından onlar da yemiş yiyecekler. Babanın zamanını düşün ve onun saltanat devrini hatırla da kendini böyle düşüncelerden kurtar. Bak Allahü teala, babanı, bir pula bile hükmü geçmediği yere nasıl soktu. Baban herkesten ve her şeyden ümidini kesti. Ümidi, yalnız Allahü tealanın fazlına kaldı.” cevabını verdi.

İbadette Kibir Hikayesi

Bir âbit Hicaz'a giderken, her adımda iki rekat namaz kılardı. O kadar aşk ve şevk içindeydi ki, ayağındaki dikeni bile çıkarmadı. Âbid bu şekilde giderken, birdenbire gururlanmaya ve kendini beğenmeye başladı. Karşısına mel'un şeytan çıkarak; “Kimse senden daha güzel ve iyi ibadet edemez. Ancak bu kadar olur. Bundan fazlası can sağlığı.” dedi. Şeytanın bu sözleri onu daha da kibirlendirdi ve o sırada aniden yol üzerindeki bir kuyuya düştü. Allahü tealanın lütfu erişmese, âbit tamamıyla yoldan sapacaktı. O sırada gaipten bir ses; “Ey mübarek kişi! Yaptığın bu ibadetlerle Allahü tealanın katında bir mevki elde ettiğini ve O'na layık bir ibadet yaptığını zannetme! İyilikle bir gönül kazanmak, bin rekat namaz kılmaktan daha iyidir.” dedi.

Arslan ve Sakat Tilki Hikayesi

Bir kişi, yolda ayakları olmayan bir tilki gördü ve Hak tealanın bu lütfuna hayret ederek; “Bu hayvanın ayakları yok. Ne yer, ne içer ve nasıl geçinir?” diye düşündü. Tam bu sırada, çakal avlamış bir arslan oraya gelerek avladığı çakalı yedi. Artıkları ile de tilki karnını doyurdu. O kişi, diğer bir gün tilkinin başka bir vesile ile karnının doyduğunu görünce şöyle dedi: “Mademki tilkinin rızkı ayağına kadar geldi. O hâlde zahmete girip karınca gibi çalışmama ne lüzum var. Gidip bir köşede oturur rızkımı beklerim.”

Adamcağız uzun süre bekledi. Ne gelen var, ne giden. Açlıktan bir deri bir kemik kaldı. Bulunduğu mescidin mihrap tarafından gelen şöyle bir ses duydu; “Ey kötü düşünen kişi! Kendini sakat, kötürüm bir tilki yerine koyma. Kalk arslan gibi ol. Öyle çalış ki, arslan gibi senden artık kalsın. Arslan gibi ensesi kalın iken çaresiz kalmış tilki gibi oturan kişiden, köpek daha iyidir. Çalış, rızkını kazan. Hem kendin ye, hem de başkalarını doyur. Başkasının artığına göz koyma. Kolunun kuvvetiyle ve gayret göstererek nasibini elde et ve başkalarını da rahat ettir. Alçaklar gibi onun bunun eline bakma. Ey genç! Kendini düşürüp de aman elimden tutun deme. Aksine, ihtiyar fakirin elinden tut. Allahü teala kime lütufta bulunur bilir misin? Halk kimin sayesinde huzura kavuşursa, Hak teala ona ihsan ve keremde bulunur. Allahü tealanın kullarına yardımda bulunan kimseler, hem dünya, hem de ahirette iyilik görürler.”

Camiyi Temizleyen Genç Hikayesi

Bir gün bir beldeye Rum diyarından bir genç geldi. Bu akıllı bir genç idi. Oranın halkı onu misafir ettiler. Bir gün orada bulunan bir evliya zat o gence; “Şuradaki cami tozlanmıştır. Ötesinde berisinde çer çöp birikmiştir. Oraya git. Sil, süpür ve temizle.” dedi. Genç bu sözü işittikten sonra hemen orayı terk etti. Bir daha onu gören olmadı.

Orada bulunan talebeler; “Bu misafir gencin elinden bir iş gelmiyor. O yüzden bir daha buraya uğramadı.” dediler. Bir gün o büyük zatın talebelerinden biri o gence rastladı ve ona; “Sen iyi bir harekette bulunmadın. Sen kendini beğenmiş bir gençsin. Sen bilmez misin ki insanlar, hizmetle ve çalışmakla yükselirler.” dedi. O genç ağlayarak şu cevabı verdi: “Ey gönül ehli dostum! Ben hoca efendiden emir alır almaz, temizlemek, silip süpürmek için o camiye gittim. Fakat gördüm ki, cami tertemiz. Ne toz var, ne toprak. Meğerse orada kirli olan sadece ben imişim. Caminin temizlenmesinden maksat, benim temizlenmem idi.”

Yükselmek isteyen mütevazi olmalı. Yücelik damına çıkmak için alçak gönüllülükten başka merdiven yoktur. Akıllı ve hakiki irfan sahibi kimse meyve dalı gibi alçak gönüllü olur.

Diğer Hikmetli Kıssalar

Mütevazi Ev: Gönül ehli bir zat, kendi boyu kadar bir ev yaptırmış idi. Bir arkadaşı ona; “Bundan daha iyisini yaptırmaya kudretin vardı, niye yaptırmadın?” diye sordu, O zat da; “Bundan daha yükseğini yaptırmaktan ne çıkar? Bırakıp gidecek olduktan sonra bu kadarı da yeter.” dedi.

Sır Saklamak: Harezmşah sülalesinden Sultan Alaeddin Tekiş, hizmetçilerinden birine bir sır söyledi ve sakın kimseye söyleme diye tembihte bulundu. Sultan bu sırrını tam bir yıl saklamış ve kimseye söylememiş idi. Sırrını hizmetçisine söyledikten sonra duymadık kimse kalmamış oldu. Sultan bu sırrının ortaya çıkmasına çok kızdı ve o hizmetçisinin boynunun vurulmasını emretti. Hizmetçilerinden biri sultana; “Şevketli sultanım! Hizmetçilerini boş yere öldürme. Kabahatin büyüğü sende. Sır sende iken etrafı kapalı bir pınar gibiydi. Sen onun etrafını açtın. Su yayıldı, sel olup etrafa dağıldı. Artık önü alınmaz.” dedi. Dostum! Kimseye sırrını söyleme. Sen birisine söylersen, o da bir başkasına söyler. Mücevheratı hazinedara teslim et, ama sırrını kendine sakla!

Nankör Şehzade: Bir hükümdarın oğlu attan düştü ve boyun kemikleri birbirine girdi. Öyle ki, boynu, fil boynu gibi gövdesine battı. Ülkesindeki bütün tabipler tedavisinde âciz kaldılar. Yalnız başka ülkeden gelen bir tabip şehzadenin başını eski hâline getirebildi. Bir müddet sonra bu iyi tabip şehzadeyi ve babasını ziyarete gitti. İyiliği takdir etmeyen nankör hükümdar ile şehzade ona hiç yüz vermediler. Tabip kendisine reva görülen bu muameleden müteessir oldu. Kalkıp giderken şöyle mırıldanıyordu: “Ben onun boynunu çevirip eski hâline koymasaydım, bugün yüzünü benden çeviremezdi.” Tabip gördüğü bu hareket sonrası hükümdarla oğlundan öç almak üzere ona bir tohum gönderdi ve şu haberi yolladı: “Şehzade bunu buhurdana koyup yaksın. Çok güzel ve şifalı bir tütsüdür.” Şehzade, tabibin gönderdiği o tohumu yaktıktan sonra dumanından aksırdı. Aksırınca da başı eskisi gibi çarpıldı. Padişahın emriyle o tabibi çok aradılar, fakat bir türlü bulamadılar. Ne çare iş işten geçmişti. Cenab-ı Hakk'a şükürden yüz çevirme ki, yarın mahşer günü boynu bükük kalmayasın.

Sarhoş ve Âlim: Bir fıkıh âlimi, yere yıkılmış bir sarhoşun yanından geçerken kendi hâlini düşünerek böbürlendi. Sarhoş başını kaldırarak fıkıh âlimine; “Ey iyi zat! Kavuştuğun bu nimete şükret. Sakın büyüklenme. Zira kibirden mahrumiyet hasıl olur. Birini zincire vurulmuş görürsen gülme. Senin de başına gelebilir. Mukadderatın belli olmaz. Belki bir gün sen de sarhoş olup yerlerde sürünebilirsin” dedi.

Sa'dî Şirazî'den Öğütler

  • “Hak tealanın lütuf ve ihsan buyurduğu bahta ve rızka kanaat etmeyen kimse, Rabbini bilmemiş ve O'na itaat etmemiş olur. Ey bir yerde durmayan, sebat etmeyen, rızık için didinip duran, koşan kişi! Sakin ol, yuvarlanan taş üzerinde ot bitmez.”
  • “Ey akıllı kimse! İster iyi, ister kötü olsun, kimsenin arkasından konuşma. Çünkü hakkında konuştuğun kişi gerçekten kötü ise onu kendine düşman etmiş olur sun. İyi ise çok kötü bir iş yapmış olursun. Biri sana gelip de filan adam kötüdür derse, iyi bil ki o kendi kusurunu söylemiş olur.”
  • “Birisi şu ibretli sözü söyledi: “Gıybet edecek olursam, anamdan başkasının gıybetini etmem. Zira böylece sevaplarım anama yazılmış olur!”
  • “Düşmandan laf getiren, insana düşmandan daha büyük düşmandır. Ey laf taşıyıcı! Düşmanım bile yüzüme karşı kötü şey söylemiyor. Sen ondan daha büyük düşman olmasan, onun arkamdan söylediğini gelip de yüzüme karşı söyler misin? Söz taşıyan, eski düşmanlıkları yeniler, kinleri tazeler. Uyuyan fitneyi uyandıran kimseden en kısa zamanda kaç!”

  • “Ey insanoğlu! Adının unutulmamasını istersen, çocuğuna ilim, hüner, marifet öğret ve onu akıllı, fikirli yetiştir. Böyle yaparsan, arkanda seni rahmetle anan bir kişi bırakmış olursun.”
  • “Ey yüzünde nur kalmamış kişi! Kalbini temiz tut. Kararmış ayna iyi göstermez. Yarın, azaba müstehak olmamanın yolunu ara. Başkalarının ayıplarını arama. Başkalarının ayıbını araştırmakla meşgul olan, kendi ayıplarını göremez.”
  • “Dil; şükretmek içindir. Rabbini bilen, dilini gıybet için kullanmaz. Kulak; Kur'an-ı Kerim ve nasihat dinlemek içindir. Batıl ve boş sözler için değildir. İki göz; Allahü tealanın kudret ve sanatını görmek içindir. Eşin dostun ayıbını görmek için değildir.”
  • “Dil ile kulak kalbin anahtarıdır. Dil söylemeseydi gönüllerin esrarı gizli kalırdı. Kulak iyi bilgileri duymasaydı insan nasıl bilgi sahibi olurdu.”
  • “Yavrum! Gençlikte, nefsin arzuları insanı kapladığı gibi ilim öğrenilecek, ibadet yapılacak en kârlı zaman da gençliktir. Gençlikte şehvetin, asabiyetin kapladığı anlarda, dinin bir emrini yerine getirmek, ihtiyarlıkta yapılan aynı ibadetten çok üstün ve kıymetli olur.”

  • “Ey fakir! Sen hak yolunda oyun çocuğu sayılırsın. Büyüklerin eteğini bırakma. Mayası bozuk kimselerle düşüp kalkarsan, izzet ve vakarını kaybeder sin. O hâlde büyüklerin eteğine yapış. Talebeler, çocuktan daha âcizdir. Hocalar ise muhkem duvar gibidir. Yeni yürüyen çocuk, duvara tutunarak yürür. Sen de yeni yürüyen çocuk gibi âlimlerin muhkem duvarına tutunarak yürü.”

Münacat: “Ya Rabbî! Bize kereminle nazar kıl. Biz kullarından ancak hata sadır olur. Ya İlahî! Senin rızkınla beslendik. Senin ihsan ve lütuflarına alıştık. Ya Rabbî! Bizi bu dünyada aziz kıldın, öbür dünyada da aziz kılmanı senden umarız. Aziz eden de sensin, zelil eden de sensin. Senin aziz kıldığın kimse horluk görmez. Ya İlahî! İzzetin hakkı için beni zelil etme ve günahlarımdan dolayı beni utandırma. Başıma benim gibisini musallat etme. Ukubat çekeceksem, senin elinle olsun. Dünyada en kötü şey, bir insanın kendisi gibi birisinden cefa çekmesidir.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası