SADREDDİN KONEVÎ

Muhammed bin İshak bin Ali Evliyanın büyüklerinden ve kelam âlimlerinden
A- A+

Evliyanın büyüklerinden ve kelam âlimlerinden. İsmi Muhammed bin İshak bin Ali'dir. Künyesi Ebü'l-Meali; lakabı Sadreddin'dir. Şeyh-i Kebir diye de bilinir. Konyalı olduğu için Konevî nisbetiyle tanınır. 605 (1207) tarihinde Konya'da veya Malatya'da dünyaya geldi. 671 (m. 1272) senesinde vefat etti. Vefatını 673 (1274) olarak bildirenler de vardır. Kabri Konya'da kendi adı ile anılan caminin bahçesindedir.

Babası Mecdüddin İshak Efendi, aslen Malatyalıdır. Anadolu Selçukluları nezdinde itibarlı, yüksek mevki sahibi idi. Selçuklu sultanlarından Birinci Gıyaseddin Keyhüsrev ile oğulları İzzeddin Keykavus ve Alaaddin Keykubad'a hocalık yaptı. Gıyaseddin Keyhüsrev'in tahta çıkışı üzerine Konya'ya geldi. Bunlar tarafından zaman zaman sefirlik ile vazifelendirildi. En mühimi İzzeddin Keykavus zamanında Sinop zaferi üzerine halife Nasır Lidinillah nezdinde sefir olarak Bağdat'a gönderilmiştir. Sadreddin Konevî çok iyi bir tahsil gördü. İlk tahsilini babasından aldı. Önce Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Küçük yaşta iken 618 (m. 1221) senesinde babası vefat etti. Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî, Sadreddin Konevî'nin terbiyesi ve yetişmesiyle meşgul oldu. Ona nefsini terbiye yollarını öğretti. Sadreddin Konevî günlerini riyazet ve mücahede ile nefsiyle uğraşmakla geçirdi. Nefsiyle uğraşması öyle bir dereceye ulaştı ki uyumamak için Muhyiddin Arabî hazretleri onu alır, yüksek bir yere çıkarır, o da düşme korkusuyla uyumaz tefekkürle meşgul olurdu.

Muhyiddin Arabî, babasının arkadaşı idi. 600 (m. 1204) tarihinde Hicaz'da tanışmış ve ahbap olmuşlardı. Gıyaseddin Keyhüsrev tahta çıkınca hocasını Konya'ya davet etti. Mecdüddin gelirken Muhyiddin'i de gelmeye ikna etti. Bağdad ve Musul üzerinden Konya'ya geldiler. Muhyiddin Konya'da uzun seneler kaldı. Risaletü'l-Envar adlı eserini burada yazdı. Sultan ile yakınlık kurdu. Mecdüddin vefat edince Muhyiddin Arabî, kendisi ve çocuklarına sahip çıkmak, ayrıca Sadreddin'in terbiyesiyle meşgul olmak üzere annesiyle evlendi. Bir başka rivayete göre Muhyiddin Arabî, Mağrib'den Anadolu'ya gitmek üzere manevî bir işaret aldığında; “Ya Rabbi! Göçten murad nedir? Bilmedikçe gemiye binmem. Varisim kimdir? Benden yardım dileyecek kimdir?” diye Cenab-ı Hakk'a münacatta bulunmuş; taraf-ı ilahîden “Varisin Sadreddin Konevî; göçten murad da ona ilm-i ledünnü öğretmektir.” hitabı gelmişti. Bunun üzerine Muhyiddin Arabî Malatya'ya yerleşmiş; üç gece boyunca Konevî'nin anne ve babasının rüyasına girerek Sadreddin'i kendisine teslim etmelerini, ona ilm-i ledünnü öğreteceğini söylemişti. Konevî'nin babası Mecdüddin bu rüyanın rahmanî olduğuna itikat edip tellallar çıkararak Muhyiddin Arabî'yi arattı. Kendisiyle dostluk kurup Sadreddin'in de annesi olan cariyesini azatlayarak kendisiyle nikahladı.

İbn-i Arabî ilk başlarda Konevî'ye ağır riyazat çektirdi. Şöyle anlatılır: Birgün Sadreddin Konevî'nin annesine; “Geçimin nasıldır?” diye sorulunca geçiminin iyi olduğunu, fakat Şeyhin (İbn-i Arabî) kendisi kuş eti yiyip şeker şerbetleri içtigi halde oğluna arpa ekmeği dahi yedirmediğini söyleyerek, İbn-i Arabî'yi şikayet eder. Akşam İbn-i Arabî eve gelince hanımından tavuk yapmasını ister, yemek yedikten sonra da Şeyh; “Allahü tealanın adıyla, Allah'ın izniyle, kalk ey tavuk!” deyince Allah'ın emriyle tavuk dirilip uçar. Şeyh hanımına dönüp; “Oğlun bunu yapabildiğinde kuş eti yesin!” der. Hanımı ise şeyhin ayağına yüz sürerek tövbe eder. Böylece Sadreddin Konevî, üvey babası Muhyiddin-i Arabî'den ilim öğrenerek çok istifade etti. Muhyiddin Arabî'nin en önde gelen varisi oldu. Onun eserlerini şerhedip okuttu. Muhyiddin-i Arabî ile Halep ve Şam'a gitti. Şam'da Ümeyye Camii yakınlarındaki bir medresede ders aldı.

Daha sonra Evhadüddin Kirmanî ile tanışıp feyz aldı. İbn-i Farıd'ın talebelerinden Şam kadısı İbn-i Seb'in, Muhyiddin Dımaşkî, Şeyh İzzeddin, Muhammed bin İbrahim es-Silefî el-İsfehanî, Cemaleddin Vasıtî ve Ebü'l-Hasan Kemaleddin Ali el-İskenderanî'den ders alıp istifade etti. Hocasının izniyle 627 (m. 1230) senesinde Evhadüdden Kirmanî ile beraber deve sırtında sohbet ede ede hacca gitti. Hatta Muhyiddin, yanında Sadreddin ile beraber dostu olan Kirmanî'ye gelerek; “Sadreddin'e olan muhabbetim sizce malumdur. O benim oğlum gibidir. Hatta gerçek oğlumdan bana daha sevimlidir. Ayrıca müridim ve talebemdir.” deyip kendisine emanet etti.

Konevî, 630 (m. 1233) senesinde de yine Evhadüddin Kirmanî ile beraber Mısır'a gitti. Mısır'dan dönünce Konevî Şam'da kaldı. Konevî ile iki sene geçiren Kirmanî ise Bağdad'a geçti ve burada vefat etti. Konevî, Şeyh-i Ekber'den sonra en çok Kirmanî'den istifade ettiğini bir talebesine yazdığı mektupta bildirmektedir. Hocası Muhyiddin Arabî'nin 638 (m. 1240) senesinde vefatından sonra Haleb'e geçti. Burada İzzeddin Yusuf el-Urmevî'nin de aralarında bulunduğu arkadaşları ile hadis okudu. Sonra Konya'ya gelip yerleşti. Sultan İzzeddin Keykavus ve Alaaddin Keykubad zamanında Konya'da müderrislik yaptı. Konya'da güzel halleri ve kerametleriyle çok meşhur oldu. Sadreddin-i Konevî Konya'ya geldiğinde, Çeşme Kapısı içindeki bir mescitte imamlık yapmaya başladı. O günlerde kendisini kimse tanımaz ve itibar etmezdi. O da tanınmayı istemezdi.

643 (m. 1243) senesinde Şeyh Nasreddin el-Huyî (Ahi Evran) hazretlerini Konya'ya getirmek üzere sultan İkinci İzzeddin Keykavus tarafından Denizli'ye gönderildi. Vazifesini ifa edip döndü. Bu tarihten sonra hep Konya'da yaşadı. Selçuklu Sultanı Alaeddin şahidi olduğu bazı kerametlerini görünce Sadreddin-i Konevî'ye karşı sevgisi arttı ve ona karşı büyük bir hürmet ve itibar gösterdi. Sultan Üçüncü Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında Sadreddin Konevî, Konya'da şeyhülislam mevkiinde idi. Ayrıca Mevlana Celaleddin Rumî, Ahi Evran, Hace-i Cihan, Selçuklu veziri Celaleddin Karatay gibi zamanın meşhurlarıyla yakın münasebet tesis etti.

Konevî, zamanının en büyük âlimlerindendi. Kelam ilmindeki yeri eşsizdir. Bu ilimde birçok ince meseleleri açıklığa kavuşturmuştur. Muhyiddin-i Arabî'nin “Vahdet-i vücud” hakkında söylediklerini ve yazdıklarını dine ve akla uygun olarak izah etmiştir. Muhyiddin Arabî'nin kitaplarının bugüne kadar intikali de Konevî'nin kütüphanesi sayesinde olmuştur. Şiî âlimi Nasıreddin Tusî ile hikmete ait bazı meselelerde mektuplaşmaları olmuş, aralarındaki uzun süren münazaralardan sonra Nasıreddin Tusî aczini itiraf ederek, onun üstünlüğünü kabul etmiştir. Sadreddin Konevî, zühd ve takva içinde bir hayat sürdü. Haramlardan çok sakınır, şüpheli korkusuyla mubahların fazlasından kaçardı. Hiç kimsenin kalbini kırmaz, dünya malına hiç meyletmezdi. Türbesinin dahi üzerinin açık olmasını vasıyet etmişti.

Sadreddin Konevî, tasavvufta olduğu kadar, zahirî ilimlerde de çok derinleşmiş; bilhassa hadis ilminde yüksek bir seviyeye ulaşmıştı. Hadis-i şerifler rivayet edip icazet verirdi. Kapıcıları, halayıkları, perdedarları ile dergâhı bir saray gibiydi. Hükümet de hizmetleri için kendisine tahsisat verirdi. Dergâhı, talebelerinden başka, zamanın ileri gelenleri, hatta beyler, şehzadeler ve âlimlerle dolup taşardı. Çok sayıda talebe yetiştirdi. Başta Mevlana Celaleddin-i Rumî ve Saideddin Ferganî olmak üzere, Fahreddin Irakî, Kutbeddin Şirazî, Mekkî, Müeyyedüddin Cündî bunlardandır.

Sadreddin Konevî, 16 Muharrem 673 (22 Temmuz 1274) tarihinde Konya'da vefat etti. Cenaze namazı büyük bir kalabalık tarafından kılındı. Konya'da hadis okutup tasavvuf dersi verdiği zaviyesine defnolundu. Bu araziyi oğlu Ali Han'ın Sadreddin Konevî sayesinde sara hastalığından kurtulması üzerine Konya zenginlerinden Hace-i Cihan bağışlamıştı. Sadreddin Konevî ömrünün son yirmi sekiz senesini burada geçirmişti. Vasiyeti üzerine kabri üzerine çatı yapılmadı. Mütevazı kabri bugün istasyona yakın Sadreddin mahallesindedir. Zaviyenin geri kalan kısmı ve istasyona kadar uzanan kabristanı, cumhuriyet devrinde istimlak edilerek üzerine mahalleler kurulmuştur. 1317 (m. 1899) senesinde Sultan İkinci Abdülhamid, şahsi parasıyla, Sadreddin-i Konevî hazretlerinin camisini ve türbesini imar ve ihya ettirdi. Sadreddin-i Konevî hazretlerinin kabrini ziyaret edenler, onun feyzinden istifade etmekte; Onu vesile ederek yapılan dualar, biiznillah kabul olmaktadır.

Sadreddin Konevî'nin, sağlığında vefat eden Abdullah ve Sa'ddedin adında iki oğlu; Sekine adında bir kızı vardı.

Eserleri: 1- En-Nüsus fi Tahkiki't-Tavri'l-Mahsus: Nusus olarak tanınmıştır. Hocası Muhyiddin Arabî'nin Füsus kitabına naziredir. Hatta İbn-i Arabî'nin Fass dediğine o Nass demektedir. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kütüphanesi No: 43588'de el yazması nüshası bulunmaktadır. 2- El-Fükuk fi Esrari Müstenidati Hikemi'l-Füsus: Hocasının Füsus adlı eserinin şerhidir. En güzel şerhidir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Kısmı No: 4506'da mevcuttur. 3- Nefehatü'l-İlahiyye: Konevî'nin son yazdığı eserdir. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kütüphanesi No: 25961'de el yazması nüshası bulunmaktadır. 4- Miftahü'l-Gayb: Hikmetten bahseder. Kendi tabiriyle avam için değil, havas için yazılmıştır. 1978 yılında Paris'te doktora tezi olarak tahkik ve tercüme edilerek yayınlanmıştır. 5- İ'cazü'l-Beyan: Fatiha tefsiridir. 1969'da Kahire'de basılmıştır. 6- Şerhu Ehadis-i Erba'in: Sadece 29 hadis-i şerif ihtiva eder. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kütüphanesi No: 40405'te el yazması nüshası bulunmaktadır. 7- Tabsiratü'l-Mübtedi ve Tezkiretü'l-Müntehi: Farsça olup tasavvuf adabına dairdir. Osmanlıca tercemesi vardır. Konevî'nin en meşhur kitaplarındandır. Bir nüshası Süleymaniye kütüphanesi Ayasofya Kısmı No: 1691-93'te vardır. 8- Şerhu Esmai'l-Hüsna: Esma-yı hüsna şerhidir. 9- Mevaridu Zev'il İhtisas ila Mekasid'il-İhlas: Hikmete dairdir. Tevhid, marifet, nübüvvet gibi bahisleri muhtevidir. 10- Er-Risale fi Hakkı'l-Mehdi: Hazreti Mehdi'ye dair olup Şiîlere cevap mahiyetindedir. Ayasofya'nın Müslümanların eline geçeceğini bildiren kısmı enteresandır. 11- Şerhu eş-Secereti'n-Numaniyye fi Devleti'l-Osmaniyye: Muhyiddin Arabî'nin meşhur eserinin şerhi olup halifeliğin Benî Osman'a (Osmanoğullarına) geçeceğini bildirmektedir. Osmanlı Devleti'nin kurulmasından çok önce yaşamış bir zatın bu beyanlarının kıymeti aşikârdır. 12- Surat Mükatebati'ş-Şeyh Sadreddin

MAHCUP OLMADI

Şems-i Tebrizî hazretleri Konya'ya gelince Mevlana hazretleri devamlı bununla sohbet edip hiç dışarı çıkmaz oldu. Konya'nın ileri gelen diğer âlimleri buna üzülüp hep birden şehri terk ederek Denizli'ye gittiler. Bunu duyan Selçuklu Sultanı çok üzüldü. Çünkü âlimleri seven, onları koruyan biriydi. Bir Cuma günü Sadreddin-i Konevî hazretlerinden ricada bulunup kendisine dedi ki: “Ben âlimler arasında olan şeylere karışamam. Bu iş, padişahların karışacağı bir iş değildir. Ancak Cuma namazında âlimlerin bulunmaması şanımıza noksanlık verir. Lütfen bunları bulup getirin!” Sadreddin-i Konevî hazretleri hemen katırına binerek yola çıktı. Bir anda kendisini Denizli'de buldu. Orada âlimleri bulup onlara dedi ki: “Cum'a namazı vakti geçmeden Konya'ya dönmemiz lazımdır. Sultanın kalbini kırmayınız; Padişahlar Allahü tealanın emrini ifaya memur kişilerdir. Onlara karşı gelmek, onları üzmek hiç uygun değildir. Sonra Allahü tealanın gazabına uğrarsınız.” Daha buna benzer birçok ikna edici sözler söyledi. Yanında evliyadan Ahi Evran da vardı. Âlimler ikna olur gibi oldular. Dediler ki: “Biz teklifinizi kabul edip gelecek bile olsak, Cuma vakti Konya'da bulunmamız imkansızdır.” Sadreddin-i Konevî de; “Siz kabul edin, Allahü teala Müslümanları sevindirenleri mahcup etmez.” buyurdu. Âlimler teklifi kabul edip hemen yola çıktılar. Birkaç günlük yolu bir anda kat edip Cuma vaktinden evvel Konya'ya vardılar. Sultan Alaeddin buna çok memnun oldu. Sadreddin-i Konevî hazretlerine olan sevgi ve muhabbeti daha da arttı. İslam âlimlerine daima yardımcı oldu.

reddin el-Konevî eş-Şeyh Nasiruddin et-Tusî: Sadreddin Konevî'nin, Şiî âlimi Nasıreddin Tusî ile münazaralarına dair mektupları muhtevidir. Bu mektupların muhatabının Nasıreddin Tusî değil; Ahi Evran diye bilinen Nasıreddin Ruyî olduğu da söylenmektedir. 1995'te Beyrut'ta basılmıştır.

13- Et-Teveccühü'l-Etemmi'l-Evla Nahve'l-Hakkı Celle ve Ala: Esma-yı hünsa şerhidir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Kısmı No: 1817'de vardır. 14- El-Vasiyye: Şeyh Sadreddin'in vasıyetnamesidir. Ehl-i sünnete bağlılığını beyandan sonra teçhizinin hadis kitaplarındaki gibi yapılmasını; kabrine türbe inşa edilmemesini; cesedine şeyhi İbnü'l-Arabî'nin hırkasının giydirilmesini; diğer bir hocası Kirmanî seccadesinin serilmesini söyledikten sonra eşyasının kimlere dağıtılacağını bildirmektedir. 1957'de İstanbul'da basılmıştır. 15- Mektubat: Muhtelif kimselere yazdığı elliye yakın mektubunun toplandığı bir eserdir. 16- Hirkatü't-Tasavvuf: Konevî'nin tasavvuftaki silsilesini anlatır. 17- Er-Risalet'ül-Hidaye, 18- Er Risalet'ül-Müfsiha: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Kısmı No: 1143'te kayıtlıdır. 19- Şu'bü'l-İman: Bir nüshası Millet kütüphanesi Feyzullah Efendi Kısmı No: 2163'te kayıtlıdır.

Sadreddin Konevî'nin kerametleri çoktur. Bunlardan bazıları şunlardır:

Sadreddin-i Konevî anlattı: Hocam Muhyiddin-i Arabî hayatta iken, benim yüksek makamlara kavuşmam için çok uğraştı. Fakat mümkün olmadı. Vefatından sonra birgün, kabrini ziyaret edip dönüyordum. Birden kendimi geniş bir ovada buldum. O anda Allahü tealanın muhabbeti beni kapladı. Birden Muhyiddin-i Arabî'nin ruhunu çok güzel bir surette gördüm. Tıpkı saf bir nurdu. Bir anda kendimi kaybettim. Sonra kendime geldiğimde baktım ki o yanımdadır. Bana selam verdi. Hasretle boynuma sarıldı. Sonra buyurdu ki: “Allahü tealaya hamd olsun ki perde aradan kalktı ve sevgililer kavuştu, niyet ve gayret boşa gitmedi. Sağlığımda kavuşamadığın makamlara, vefatımdan sonra kavuşmuş oldun.”

Kendisi anlattı: “653 (m. 1255) senesi Şevval ayının onyedisine rastlayan Cumartesi gecesi, rüyamda hocam Muhyiddin-i Arabî'yi gördüm. Aramızdaki uzun konuşmalardan sonra ona, cenab-ı Hakk'ın Esma-i Hüsnası ile ilgili kalbime doğan bilgileri arz ettim. O da; “Çok doğru, pek güzel!” deyince ona; “Efendim! Hakikatte güzel olan sizsiniz. Çünkü bu ilimleri bana siz öğrettiniz. Siz olmasaydınız, bu ilimleri bana kim öğretirdi?” dedim. Mübarek ellerini öptüm ve; “Efendim! Bütün mahlukatı, herşeyi unutup Allahü tealayı daimi olarak hatırımda tutabilmem için bu fakire dua ve himmetlerinizi istirham ediyorum.” diye yalvardım. O da benim bu arzuma kavuşacağımı müjdeledi ve uyandım.” Sadreddin-i Konevî hazretleri, bundan sonra çok büyük manevî derecelere yükseldiğini, Âlem-i şühud'ün kendisine seyrettirildiğini, hiçbir zaman Allahü tealayı hatırından çıkarmadığını, bir an bile unutmadığını “Nefehat” isimli eserinde bildirdi.

VASİYETİ

Sadreddin-i Konevî hazretleri ömrünün sonlarına doğru şöyle vasiyette bulundu: Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla Allahü tealanın rahmet, lütuf ve mağfiretine muhtaç olan ve bu vasiyeti yazan kulu Ali oğlu Yusuf oğlu Muhammed oğlu İshak oğlu Muhammed, yanında bulunsun bulunmasın, bu vasiyete vâkıf olan Müminleri kendisine şahit tutarak tasdik ve itiraf eder ki; şüphesiz Allahü teala birdir. Zatında, sıfat ve fiillerinde tektir. Herkes O'na muhtaçtır. O, kimseye muhtaç değildir. Doğurmamış ve doğmamıştır. Hiç kimse O'na denk değildir. Yine Allahü tealanın kendi lütuf ve iyiliğinden seçip temizlediği, saflığa erdirdiği, bazıların peygamberimiz Hazreti Muhammed Aleyhisselamda olduğu gibi, umumî olarak bütün yaratıklarına, diğer peygamberlerinde olduğu gibi bazılarını da hususî olarak bazı kabile ve topluluklara gönderdiği doğru ve gerçektir.

Ben, yine yakînen inanıyorum ki Cennet ve Cehennem haktır. Amellerin derlenip toparlanacağı ve Allah katında kabul edilecekleri ve ilahî terazi ile tartılacakları, yani mizan haktır. Bütün peygamberler, vazifeleri gereği Allahü tealadan ne getirmiş ve ümmetlerine ne haber vermişlerse, bunların hepsi doğrudur. Ve onlar, bunların hepsini doğru olarak nakletmişlerdir. Kendi şeriatları yani tebliğ ettikleri dinleri nesh edilmeden, sonra gelen bir din ile hükümleri kaldırılmadan önce o dinin hükümleri ile hükmedip amel etmişlerdir. Hükmettikleri herşey de de doğru hükmetmişlerdir. Yakinen haber verdikleri kıyamet de haktır. Anlayış ve idrak yönünden inanç esaslarının şeklinde değişiklik olsa da inanç esaslarının aslı birdir ve haktır. Cennet ve Cehennem haktır ve gerçektir, sırat haktır. Dünya ve ahireti birbirine bağlayan berzah yani kabir hayatı da haktır. Peygamberimizden bize intikal eden, O'nun ahiret, Cennet ve Cehennem ile ilgili sözleri, Allah'ın fiil ve sıfatlarına dair verdiği bütün tafsilat haktır. Ben, bu düşünce ve inançla yaşadım ve bu inançla ölüyorum.

Dostlarım ve bana mensup olan müridlerim, talebelerim, beni Müslümanların umumî kabristanına defnetsinler. Ölümümün ilk gecesinde Allah'ın beni, her türlü azabından ve cezalandırmasından uzak tutarak beni bağışlaması ve Allahü tealanın kabul etmesi niyetiyle yetmiş bin kelime-i tevhid (Lailahe İllallah) diyerek tevhid hatmi yapsınlar. Yine ölümümde hazır bulunanlardan her biri kendi kendine aynı niyetle ağır başlılık ve kalb huzuru içinde yetmiş bin “Lailahe İllallah” diyerek zikirde bulunsunlar.

Ayrıca beni muteber kitaplarda belirtildiği şekilde yıkamalarını istiyorum. Kefen olarak beyaz bir izar sarsınlar ve Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî'nin elbiseleri ile kefenlesinler. Kabrime Şeyh Evhadüddin Kirmanî'nin seccadesini yaysınlar. Cenazemi hiç bir cenaze okuyucusunun takip etmemesini, kabrimin üstüne ne bir bina, ne bir türbe, ne de bir tavan yapılmamasını vasiyet ediyorum. Sadece kabrimi sağlam taşlar ile örüp yapsınlar. Fakat başka bir şey yapmasınlar. Böylece, hem kabrimin örtülmesi kolay olur, hem de yıkılıp yeri kaybolmaz. Defnedildiğim gün, kadın, erkek, fakir ve kimsesiz düşkünlere; özellikle de kör ve kötürüm olanlara bin dirhem dağıtılmasını bundan yüz dirhemin Şehabeddin Ebrarî'ye ve yüz dirheminin de Şeyh Muhammed En-Nahcivanî'nin meclisine devam eden Kemal'e verilmesini ve bunların uygun gördükleri şekilde kendi dostlarına dağıtılmasını vasiyet ediyorum. Ayrıca Ziyaeddin Mahmud ve Bedreddin Ömer'e selamımın ulaştırılmasını ve hatıra olarak kendilerine namaz kıldığım seccadelerimden birer tanesi ile birer elbisemin verilmesini vasiyet ediyorum.

Kelam ile ilgili kitaplarım satılıp parası sadaka olarak dağıtılsın. Tıp fıkıh, tefsir gibi diğer ilimlerle ilgili kitaplarımı da Şam'a vakfediyorum. Onların hepsi orada bulunan ve Allah için ilim tahsil edenlere verilsin. Kendi yazdığım kitaplarım da benden bir hatıra olarak Afifüddin'e ulaştırılsın. Ve ehli olan kimselere onları okutması söylensin. Kızım Sekine'ye de (Allah onu muvaffak kılsın) namaza ve diğer farzlarla birlikte istiğfar etmeye, Allah'tan mağfiret dilemeye devam etmesini, Allah'a itaatta bulunmasını vasiyet ediyorum. Dostlarıma da ancak yaşanılmak sureti ile bilinebilen marifetlere, anlaşılması güç ve kapalı olan bilgilere dalmamalarını ister benim, ister şeyhimin sözleri olsun, onların sadece sarih ve açık olanları ile yetinmelerini bunların dışında kalan açık ve sarih olmayanların tevilini düşünmemelerini vasiyet ederim. Benden sonra bu yol kapatılmıştır. Onlar hiç kimsenin kendi sözleri olarak söyleyip naklettikleri sözlere itibar etmesin. Sadece onlardan kim İmam Muhammed Mehdî'ye yetişirse O'na benim selamımı ulaştırsın. Ve başkasının değil, yalnızca O'nun haber verdiği şeyleri, bilgileri alsın.

Şimdilik sadece ve sadece benim ve şeyhimin yazdığı eserlerle onların içindeki sarih ve açık olan bilgilerle yetinsin. Kitap, sünnet ve Müslümanların icmaî ile sabit olan şeylere sarılsın, zikre de devam etsin. Kendilerine yol gösterici olarak yazdığım Er-Risaletü'l-Hadiye ve'l-Mürşide adlı risalemde olduğu gibi cenab-ı Hakk'ın huzurunda başka şeyleri kalbinden çıkarmakla meşgul olsun. Ve Allahü teala hakkında hüsn-i zanda bulunsun. Gerek nazarî ve gerek lüzumsuz başka ilimlerle meşgul olmasın. Aksine zikirle ve Kur'an-ı Kerim okumakla meşgul olsun ve vazifelendirildiği virdlere devam etsin. Yukarıda işaret edildiği üzere, açık ve sarih beyanları mütalaa etsin.

Bekâr olanlarınız Şam'a hicret etmeye çalışsın. Çünkü yakında buralarda da bir takım fitneler zuhur edecek, çoğunuzun rahatı kaçacak ve size söylediğimi hatırlayacaksınız. Ben, sizi Allahü tealaya havale ediyor, ona bırakıyorum. Doğrusu Allahü teala kullarının ne yaptığını görür. Allahü teala sakınan ve Onun doğru olarak gösterdiği yola giren kimselere yeter. Dostlarım, dualarında beni hatırlasın ve her türlü haklarını bana helal etsinler. Benim bıraktığım bilgiler de onlara helal olsun. Daha önce benim üzerimde meşru bir hakkı olduğunu iddia eden kimse, kızım Sekine'ye müracaat etsin. O da onun razı olacağı şekilde hakkını ödesin. Allah'dan kendim ve sizin için mağfiret diliyorum. Allah'ım seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih eder, sana hamd ederim, senden başka ilah yoktur. Sana tövbe eder; senden mağfiret dilerim. Beni bağışla ve bana merhamet et. Şüphesiz sen çok bağışlayıcı ve merhamet edensin.

Sadreddin-i Konevî anlattı: “Rüyamda Fahr-i kainat Efendimizi gördüm. Yanlarında Eshabı Kiram olduğu halde medreseye teşrif etmişlerdi. Sofanın ortasına oturdular.”

MAHCUP OLMADI (Devamı)

Bu sırada Mevlana Celaleddin-i Rumî de oraya gelip münasip bir yere oturdu. Peygamber Efendimiz, Mevlana'ya çok iltifat ettiler ve Hazreti Ebu Bekr'e dönerek; “Ya Eba Bekr! Ben, Celaleddin ile diğer Peygamberlerin arasında öğünürüm. Çünkü onun öğrendiği ilim, işlediği amelin feyz ve nuru ile ümmetimin gözleri aydın olur. O benim oğlumdur.” buyurdular. Mevlana'yı sağ tarafına oturttular. Peygamber Efendimiz, bu rüya ile talebelerimden Mevlana'nın derecesinin yüksekliğine işaret buyurdular. Bu durumu diğer talebelere anlattım ki onun hatırını gözetip ilminin yüksekliğini anlasınlar.

Birgün büyük bir ilim meclisi kurulmuş ve Konya'nın büyükleri orada toplanmışlardı. Sadreddin-i Konevî de orada bir seccade üzerinde oturuyordu. Mevlana içeri girince seccadeye oturmasını teklif etti. Bunun üzerine Mevlana buyurdu ki: “Terbiyesizlik edip sizin seccadenize oturursam, kıyamette bunun hesabını nasıl verebilirim?” Sadreddin-i Konevî de buyurdu ki: “Senin oturmaya layık görmediğin seccade bize de yaramaz.” Sonra seccadeyi oradan kaldırdı. Mevlana, Sadreddin-i Konevî'den sekiz ay önce vefat etti. Vasıyeti üzerine, cenaze namazını Sadreddin-i Konevî kıldırdı.

Şerefeddin-i Kayserî anlattı: Sadreddin-i Konevî hazretleri, talebesi Mevlana'nın cenaze namazını kıldırmak için ilerlediği zaman, ona birden bire bir hıçkırık gelip kendinden geçti. Bir müddet sonra kendine gelip namazı kıldırdı. Mevlana hazretlerinin vefatına çok üzülmüştü. Talebelerinin ileri gelenlerinden bazıları; “Efendim! Namaz kıldıracağınız zaman üzerinizde hiç görmediğimiz bir hal vardı. Acaba hikmeti nedir?” dediler. Bunun üzerine; Namazı kıldırmak için ilerlediğim vakit, meydanda meleklerin saf saf dizilip Peygamber Efendimizin arkasında cenaze namazı kılmakta olduklarını gördüm. Gökteki meleklerin hepsi mavi elbiseler giyinmiş ağlıyorlardı.” buyurdu.

Sadreddin-i Konevî vasıyetinde buyurdu ki: “Yakında öyle bir fitne kopacak ki çok kimseler bu zulümden kurtulamıyacaktır. Onun için evlenmeyen kimseler bundan sonra Şam'a gidebilirler.” Bu sözleriyle Moğolların Selçuklu devletini yıkacaklarını ve çok zulüm edeceklerini işaret ettiler.

Moğolların 656 (m. 1258) Bağdad'ı işgal ettiği sıralarda, Sadreddin-i Konevî Konya'da bir rüya gördü. Rüyasında, Hazreti Peygamber aleyhisselam sekeratü'l-mevt halinde imiş. Orada bulunanlar, Peygamber Efendimizi vefat etti, diye mübarek vücud-i şeriflerini yıkayıp kefenlemişler. Bu haberi duyan herkes oraya koşuyordu. Ben de koşarak vardım ki Resulullah'ın (aleyhisselam) mübarek başları, kefenin dışında açıkta idi. Orada bulunanlara; “Siz ne yapıyorsunuz?” dedim. Onlar da; “Peygamber Efendimiz ahırete intikal etmiştir, teçhiz ve tekfin hizmetleriyle şereflenmek istiyoruz.” dediler. Kalbime öyle bir ilham geldi ki Peygamber Efendimiz (aleyhisselam) daha vefat etmemiştir. Oradakilere; “Sevgili Peygamberimizin mübarek yüzleri, ölen bir kimsenin yüzüne benzemiyor. O'nun vefat etmemiş olduğunu sanıyorum. Biraz sabredip bekleyelim de mesele anlaşılsın.” deyip mübarek yüzlerine doğru eğildim. Dikkatle incelediğimde çok zayıf kalp atışlarını ve yavaş yavaş nefes aldıklarını anladım. O zaman oradakilere, yüksek sesle Resulullah Efendimizin sağlığını müjdeledim. Ve heyecanla uyandım. Bu rüyadan anladım ki İslam aleminde büyük bir musibet meydana gelmek üzeredir. Bu rüyayı gördüğüğüm günün tarihini bir yere kaydettim. Sonradan öğrendim ki Moğollar Bağdad'ı o tarihte istila etmişler ve pekçok Müslümanı kılıçtan geçirerek şehit etmişler. Kütüphanelerdeki kıymetli kitapları yakmışlar, sulara atmışlar. Böylece büyük bir ilim hazinesi ve tarihi kültür yok edildi. Güzel şehir harabeye döndü. Beşyüz yirmi dört senelik Abbasî Devleti yok oldu.

Türbesine hizmet edenlerden biri rivayet etti: “Zamanın devlet erkanından yüksek rütbeli bir subay türbeyi ziyarete geldi. Camide namazı kıldıktan sonra Sadreddin-i Konevî'nin nefsini terbiye etmek için yaptırdığı çilehanesini ziyaret etmek istedi. Kapısını açtık. Yalnız bir kişinin namaz kılabileceği büyüklükteki, feyiz, bereket, huzur ve saadet mekanı olan çilehaneye girdi. Uzun bir secdeden sonra cenab-ı Hakk'a yalvarmaya başladı. Daha sonra kabr-i şerifin yanına Sadreddin-i Konevî'nin huzuruna gelip Allahü tealaya, onu vesile ederek uzun bir dua etti. Biz de amin dedik. Dua bitince bize dönerek; “Bizler, ellerimizdeki silahlar ve diğer askeri güçlerimizle, memleketimizin görünürdeki bekçileriyiz. Fakat huzurunda bulunduğumuz Sadreddin-i Konevî ve onun emsali olan büyükler ise bu memleketin hakiki kumandanlarıdır. Allahü tealanın yardımı ve bunların manevî destekleri olmadıkça, bizim görünürdeki güç ve kuvvetimizin hiçbir tesiri olamaz. Onun için biz, bir memlekete vardığımız zaman, önce o memleketin manevî kumandanlarını ziyaret ederiz.” dedi.”

Konevî Camii'ne devamlı gelenlerden biri anlatır: “Sadreddin-i Konevî'yi iki defa rüyamda gördüm. İlk gördüğüğüm gecenin gündüzünde, bir iş yüzünden birçok kimsenin kalblerini kırmış, onları çok üzmüştüm. Rüyamda heybetli bir şekilde görünüp bana buyurdu ki: “Kimseyi üzme, kimsenin kalbini kırma, kalb kırmaktan çok sakın.” Bu ihtar bana çok tesir etti. Bundan sonra kimsenin kalbini kırmamaya, herkesle iyi geçinmeye çalıştım. İkinci rüyamda şöyle oldu: İlk rüyamdan sonra artık devamlı onun kabrinin bulunduğu camiye gitmeye başladım. Caminin ve türbenin tamiratı, bakımı ve temizliği ile uğraşıyordum. Bir gece rüyamda bana güleryüzle görünüp; “Hizmetlerinden memnunum. Allahü teala bu hizmetlerini karşılıksız bırakmaz.” buyurdu. Bu ikinci rüyadan sonra Sadreddin-i Konevî'ye karşı sevgi ve muhabbetim daha da arttı. Bütün günümü, cami ve türbenin işleriyle geçirmeye başladım.

Sadreddin-i Konevî hazretleri Konya'ya geldiğinde, Çeşme Kapısı içindeki bir mescitte imamlık yapmaya başladı. O günlerde kendisini kimse tanımaz ve itibar etmezdi. O da tanınmayı istemezdi. Birgün Selçuklu Sultanı Alaaddin'e, İran Şahından kıymetli bir cevher hediye geldi. Sultan, kuyumcubaşısını çağırıp cevheri süslemesini emretti. Kuyumcubaşı, cevheri alıp giderken düşürdü. Sultan Alaaddin cevherin düştüğünü görünce veziri Sahib-i Ata'yı gönderip onu aldırdı ve bir yerde muhafaza etmesini söyledi. Kuyumcubaşı dükkanına gelince yolda cevherin düştüğünü anladığında korkudan rengi sarardı ve feryad edip; “Mahvoldum!” dedi. Aklı başına geldiğinde, büyük bir üzüntü içinde bu halini yakınındaki camide bulunan Sadreddin-i Konevî'ye arz etmek istedi. Sadreddin hazretleri onun halini öğrenince; “Ey kuyumcubaşı! Eğer sır aramızda kalır da kimseye söylemezsen, cevheri bulmamız kolay olur.” buyurdu. Kuyumcu buna sevinip söz verdi. O zaman Sadreddin-i Konevî hazretleri bir mikdar toprak getirtip cevherin büyüklüğünü sordu. Kuyumcubaşı da; “Yumurta kadar.” deyince Sadreddin hazretleri mübarek ağzının suyundan bir mikdar katıp çamuru güneşte kuruttu. Çok geçmeden o toprak parçası misli bulunmayan bir cevher haline dönüverdi. Sadreddin hazretleri cevheri kuyumcuya verdi. Kuyumcu çok sevinip hemen onu Sultan Alaeddin'e götürdü. Sultan cevheri görünce hayretler içinde kaldı. Veziri Sahib-i Ata'ya emredip önceki cevheri getirtti. Vezir cevheri getirip Sultanın huzuruna koydu. Kuyumcudan bu işin sırrını açıklamasını istediler. Kuyumcu çaresiz kalıp başından geçenleri tek tek Sultana anlatıp Sadreddin-i Konevî hazretlerinin kerametini haber verdi. Sultan derhal hazırlanıp Sadreddin-i Konevî hazretlerini ziyaret için onun mescidine koştu.

Sultanın Sadreddin-i Konevî hazretlerini ziyaret ettiği mevsim, narların olgunlaştığı sonbahar mevsimi idi. Sadreddin-i Konevî hazretleri ona bir tas içinde nar hediye etti ve bunları götürmesini söyledi. Sultan bu narları alıp sarayına döndü. Kaptaki narlara baktığında her birinin mücevher haline döndüğünü gördü. Bunun bir keramet olduğunu anladı ve Sadreddin-i Konevî'ye karşı sevgisi daha da fazlalaştı. Sonradan bu mücevherlerle Konya iç kalesini yaptırdığı rivayet edilmektedir.

Sultan Alaeddin zamanında Hace Cihan adında Konya'da çok zengin biri vardı. Malının hesabı bilinmezdi. Bu zenginin oğlu Sara hastalığına tutuldu. Derdine çare bulunamadı. Zenginin çare için başvurmadığı tabip kalmadı. Bunun için çok para sarfetti. Lakin hiçbir çare bulamadı. Hace Cihan'ın yolu birgün Sadreddin-i Konevî hazretlerinin dergahına uğradı. Derdini ona açıp; “Şu dünyada bir oğlum vardı. O da sara hastalığına tutuldu. Ne olur bu çaresize bir derman olun.” dedi. Bunun üzerine Sadreddin-i Konevî hazretleri ona oğlunun adını sordu. Hace Cihan; “İsmi Alican, validesinin ismi de Han'dır.” dedi. Sadreddin hazretleri hizmetçiden kağıt kalem istedi ve Euzü besmele okuyup; “Bismillahillezi la yedurru ma'asmihi şey'ün fil erdı ve la fis semai ve hüvessemi'ul alîm. Euzü bi kelimatillahi't-tammati külliha min nefsihi ve ıkâbihi ve şerri ıba dihi ve min hemezati'ş-şeyatin.” yazdı ve dualar etti. Hace Cihan eve gittiğinde oğlunun sara illetinden tamamen kurtulmuş olduğunu gördü. Allahü tealaya şükürler etti ve bunun keramet olduğunu anlayıp Sadreddin-i Konevî hazretlerine karşı sevgisi arttı.

Horasan'dan bir derviş birçok yerler dolaşarak Şam'a gelmiş ve orada Sadreddin-i Konevî'nin yüksek hal ve keramet sahibi birisi olduğunu işitmişti. Bunun üzerine görmeden ona aşık oldu ve Konya'ya geldi. Sadreddin-i Konevî hazretlerinin dergahına uğradı. Derviş dergahta misafir edilip kendisine her gün nefis yiyecekler ve içecekler ikram edildi. Derviş, Konevî hazretlerinin sofrasının böyle zengin olmasına hayret etti. Oraya kim gelirse, sofra hazır olur ve istediği yiyecekler önüne gelirdi. Herkes ihtiyacı kadar yedikten sonra giderdi. Bu yiyecek ve içeceklerin eksik olduğu birgün görmedi.

Acem diyarından bir derviş birçok yerler dolaşıp birçok kimseler görüp Konya'ya gelmiş ve Sadreddin-i Konevî hazretlerinin dergahına misafir olmuştu. Sadreddin-i Konevî hazretlerinin mal ve mülkünü, hizmetçilerinin çokluğunu görünce içinden; “Keşke bu kişinin bu malları kendisine ayak bağı olmasaydı da hak yolda bulunaydı. Keşke Acem diyarına bir gidip de oradaki evliya ile münasebeti olsaydı. Kendisi için bu ne iyi olurdu.” diye geçirdi. Bir zaman sonra bu düşüncesini Sadreddin-i Konevî hazretlerine açtı ve; “Ey Efendi! Siz bir Acem diyarına gitseniz oradaki âlim ve velilerle görüşseniz bu dünyaya bağlılığı terk edip cenab-ı Hakk'a kavuşursunuz.” dedi. Sadreddin-i Konevî hazretleri dervişin bu sözleri üzerine; “Ey derviş! Pekala, bu dediklerini kabul ettim. Gel gidelim.” buyurdu ve birlikte Acem diyarına doğru yola çıktılar. On beş gün kadar yol gittikten sonra derviş, hırkasını Konya'da unuttuğunu hatırlayıp aklı başından gitti ve yüzü üzerine yere düştü. Sadreddin-i Konevî hazretleri dervişin yüzüne su serpip ayılttı. Derviş; “Ey arkadaşım! Ben dergâhınızda abdest almak için hırkamı çıkarmıştım. Onu unutmuşum. Şimdi hatırıma geldi de ondan fenalaştım.” dedi. Bunun üzerine Sadreddin-i Konevî hazretlerine tebessüm edip; “Ey Acem dervişi! Dünya sevgisi bütün günahların başıdır. Biz bunca mal ve mülkü hizmetçileri geride bıraktık. Lakin birisi hatırımıza gelmedi. Sen ise iki paralık hırkanı terk ettiğinde aklın başından gitti.” buyurdu. Sonra o dervişi yolda bırakıp Konya'ya döndüler.

Sadreddin-i Konevî hazretleri birgün, Allahü tealaya yalvarıp; “Ya Rabbi! Sana layıkı ile ibadet, kulluk yapamadım ve seni hakkıyla tanıyamadım. Ancak senin lutuf ve ihsanına güveniyorum. Cennet'teki makamımı görmek arzu ediyorum.” dedi. O gece bir rüya gördü. Rüyasında kıyamet kopmuş ve insanlar kabirlerinden kalkıyordu. Bu durumu kendisi şöyle anlatır: “Beni de Rabbimin huzuruna götürdüler. Allahü teala meleklere emredip; “Alın Cennet'e götürün.” buyurdu. Beni alıp Cennet'e götürdüler. Orada türlü türlü köşkler ve bahçeler vardı. Onları seyrettim. Bir bahçe vardı ki onun meyvesi miskti. O esnada bir elma mikdarı misk almak istedim ve aldım. İşte o esnada rüyadan uyandım. Uyandığımda sağ elimde bir avuç misk duruyordu. O miskin kokusu da her tarafı kaplamıştı. Bu miskin kokusu hocam Şeyh Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin bana hediye ettiği hırka-i şerife sirayet etti.” buyurdu. Sadreddin-i Konevî hazretleri vefat ettiklerinde kefenine bu hırka giydirilmiştir.

Bir zaman Sadreddin-i Konevî, Mevlana Celaleddin-i Rumî ve Kadı Siraceddin ve başka âlim ve salih zatlar Konya'nın Meram Bağlarına gittiler. Mevlana hazretleri oradaki bir değirmene girdi ve uzun bir süre kaldı. Kadı Siraceddin değirmene girdi. Sonra da Sadreddin-i Konevî hazretleri geldi. Değirmen taşını dinlediler. Sadreddin-i Konevî hazretleri; “Ben de bu taşın Allahü tealayı zikrettiğini, Sübbuhün Kuddusün, dediğini işittim.” buyurdular.

Ömrünü Allahü tealanın kullarına hizmet etmekle, ilim ve edep öğretmekle geçiren Sadreddin-i Konevî hazretleri dualarında: “Ya Rabbi! Kalbimizi senden başka şeye yönelmekten ve senden başkasıyla meşgul olmaktan temizle. Bizi bizden al, bizim yerimize bizi kendinle doldur. Bizi başkalarına ve şeytana oyuncak yapma. Bize nur bahşet. Dualarımızı çabucak, kendi istediğin şekilde kabul buyur. Sen işitensin. Sen bize yakınsın. Sen dualara icabet edensin.” buyururdu.

Bir defasında Mevlana hazretleri Sadreddin-i Konevî hazretlerinin dergahına gitmişti. Karşılıklı durmuşlar, hiç konuşmuyorlardı. Bu sırada Sadreddin Konevî'nin hizmetini gören dervişlerden olan Hacı Maruf Kaşifî içeri girdi. Bu hizmetçi defalarca yaya olarak hacca gitmişti. Pek çok velinin sohbetinde bulunmuştu. İçeri girince Mevlana hazretlerine; “Fakr nedir?” diye bir sual sordu. Fakat hiç cevap vermedi. Bunun üzerine tekrar; “Fakr nedir?” diye sordu. Yine cevap vermedi. Tekrar tekrar sorunca Mevlana hazretleri kalkıp gitti. Bunun üzerine Sadreddin-i Konevî huzursuz olup; “Ey pir-i ham! Neden vakitsiz sual sorarsın? Sordun cevap verdiler. Tekrar neden sordun?” deyince derviş; “Ne cevap verdiler?” dedi. “Fakrın tarifini yaptı. O; “Allahü tealayı tanıyınca dil tutulur.” hadis-i şerifi gereğince cevap verdi. Şimdi layık olan şudur ki derviş, şeyhi huzurunda tam bir teslimiyetle bulunmalıdır...”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası