Son devir din alimlerinden. 1293 (m. 1876)'da Bitlis'in Hizan kazasına bağlı İsparit nahiyesinin Nurs köyünde dünyaya gelmiştir. Babasının adı Mirza, anasının adı Nuriye'dir. 1379 (m. 23 Mart 1960)'da vefat etmiştir. Çocukluk yıllarını, dokuz yaşına kadar, anne ve babasının yanında geçiren Said Nursî, keskin zekası, harikulade hafızası ve üstün kabiliyetleriyle çok küçük yaşlardan itibaren dikkatleri üzerinde toplamıştır. Normal şartlarda yıllarca süren klasik medrese eğitimini kısa bir zamanda tamamlamıştır. Zeka ve ilimdeki üstünlüğünü, devrinin ulemasıyla çeşitli zeminlerde yaptığı münazaralarda göstermiştir.
Bu asırda, eski tarzdaki kelam ilmi ile İslam dinine yapılan hücumları bertaraf etmenin yeterli olmadığını gören Said Nursî, çeşitli fenlerin de tahsilini lüzumlu görmüştür. Bu maksatla incelemeye başladığı fizik, kimya, astronomi, felsefe, matematik, tarih ve coğrafya gibi birçok ilmin esaslarını çok kısa bir zamanda elde etmiştir. Böylece dinde ve fen ilimlerinde yaptığı bütün münazaralarda devrinin o bölgedeki âlimlerini hayrette bırakan genç Said, “çağın eşsiz güzelliği” manasına gelen Bediüzzaman lakabı ile anılmaya başlanmıştır.
Said Nursî sadece ilim tahsili ile değil, aynı zamanda dünya ve bilhassa İslam âlemiyle alâkalı gelişmeleri de yakından takib ederek, içinde bulunduğu toplumun ve bütün İslam aleminin en önemli meselesinin eğitim olduğu kanaatine varmış; bunun için şarkta din ve fen ilimlerinin birlikte okutulacağı bir üniversite kurulması için yardım istemek maksadıyla 1325 (m. 1907)'de İstanbul'a gelmiştir. Ancak teklifi hüsnü kabul görmeyerek tevkif edilmiş, meşrutiyetten sonra serbest kalmıştır. Meşrutiyet ve hürriyet mevzularında halkı teşvik ve tenvir etmeye çalışmış, nutuklar vermiş, gazetelerde yazılar yazmıştır. Selanik Hürriyet Meydanında nutuk vermesi, şark vilayetlerine çektiği telgraflar vasıtasıyla hürriyet ve meşrutiyeti anlatması, İstanbul'daki 20 bine yakın hamallık ve işçilik yapan şarklı hemşehrilerinin ayaklanmalarını güzel bir konuşma ile yatıştırması, 31 Mart Vak'asında askerlerin isyanını bastırmak için konuşmalar yapması bunlardan birkaçıdır.
1327 (m. 1909)'da patlak veren 31 Mart Vak'asında yatıştırıcı rol oynamasına rağmen, Sıkıyönetim Mahkemesine (o zamanki adıyla Divan-ı Harb) çıkarılmış, ancak beraet etmiştir. Bundan sonra, İstanbul'da daha fazla kalmamış ve 1328 (m. 1910) yılı başında tekrar Van'a dönmüştür. Oradan da 1329 (m. Mart 1911)'de Şam'a giderek, İslam ittihadı fikrini bütün Müslüman âlemine yerleştirmek için gayret göstermiştir. Şam'daki Emeviye Camiinde birçok İslam âliminin de bulunduğu binlerce kişiye hitab ederek bu görüşlerini anlatmış; bu maksada büyük hizmet edecek eğitimin verileceği şark vilayetlerinde kurulmasını istediği üniversite için yardım istemek üzere tekrar aynı günlerde İstanbul'a dönmüştür.
O zamanlar Kosova'da büyük bir İslam Darülfünunu kurulmasına çalışılıyordu. Bu maksatla Rumeli'yi gezen Sultan Reşad'la birlikte Said-i Nursî de gider. Ancak kısa bir zaman sonra Balkan Harbi patlak verince teşebbüs yarım kalır. Bu defa oraya ayrılan 19 bin altın liralık tahsisatı Said-i Nursî ister. Bu isteği kabul edilen Said-i Nursî, tahsisatı da alarak 1331 (m. 1912)'nin sonlarına doğru tekrar Van'a döner. Van'a dönen Said-i Nursî, Van Gölü kenarındaki Edremit'te üniversitenin temelini atmışsa da, patlak veren Birinci Dünya Harbi sebebiyle yarım kalmıştır. Talebeleriyle birlikte gönüllü milis alayı teşkil ederek cepheye koştu. Savaşta birçok talebesi şehit olmuş; kendisi de Bitlis müdafaası sırasında yaralanarak Ruslara esir düşmüştür. Yaklaşık üç yıl Rusya'da esaret hayatı yaşadıktan sonra fevkalade hayret verici şekilde firar ederek, Petersburg, Varşova, Viyana ve Sofya yoluyla 1336 Ramazanda (m. Haziran 1918) tekrar İstanbul'a dönmüştür.
İstanbul'a üçüncü gelişinde dört yıl kadar burada kalmıştır. Gelir gelmez Mehmed Akif, İzmirli İsmail Hakkı, Elmalılı Hamdi Yazır gibi devrin meşhur şahsiyetlerinden müteşekkil bir İslam akademisi mahiyetindeki “Darü'l-Hikmeti'l-İslamiye” üyeliğine tayin edilir. Bir taraftan Anadolu'daki Kuva-i Milliye hareketini desteklerken, diğer taraftan İstanbul'u işgal eden kuvvetlere karşı da cesaretle mücadele eder. Bu faaliyetleri Anadolu'da kurulan Millet Meclisi tarafından takdirle karşılandığı için Mustafa Kemal tarafından ısrarla Ankara'ya davet edilmiştir. Birçok defa Ankara'dan yapılan bu davetlere, “Ben tehlikeli yerde mücahede etmek istiyorum; siper arkasında mücahede etmek hoşuma gitmiyor. Anadolu'dan ziyade burayı daha tehlikeli görüyorum” diyerek icabet etmemiş; araya çok yakın dostlarının da girmesiyle ve vazifesini önemli derecede yerine getirdiği inancına sahip olduktan sonra Ankara'ya gitmeyi kabul etmiştir.
1341 (m. 1922 sonlarında) Ankara'ya gelen Said-i Nursî'yi, Meclis, resmî bir hoşamedi merasimiyle karşılamıştır. Ankara'da kaldığı günlerde, yeni kurulan devlete hakim olan kadronun dine bakış tarzının menfi olduğunu görünce, on maddelik bir beyanname neşrederek Meclis üyelerine dağıtmıştır. Bu beyannamede, tamamına yakını Müslüman olan bu memleket insanının, kendileri yaşamasalar bile, başındaki idarecilerin en azından dindar ve inançlara saygılı olmalarını istediğini ve bu bakımdan, dikkatli olunması gerektiğini söyler. Bilhassa yapılması düşünülen inkılaplar üzerinde durarak, bunların muhakkak İslamiyete uygun olmasına dikkat etmek gerektiğini belirtir. Ankara'da iken de, başlıca maksadı olan Şark Üniversitesinin tesisi için uğraşmaktan geri durmayan Said-i Nursî, 163 mebusun imzası ile yüz elli bin banknotluk yardım kararı çıkartmaya muvaffak olur. Beyannamenin akabinde Mustafa Kemal'le birkaç görüşmesi olmuş; kendisine şark umumî vaizliği, milletvekilliği ve Diyanet azalığı teklif edilmiş; ancak Bediüzzaman bu teklifleri kabul etmeyerek, 1341 yılı sonlarında (m. 1923 yılı ortalarına doğru) Van'a dönmüştür.
Kısa bir zaman sonra şark vilayetlerindeki isyan ve ihtilal hareketlerinin başlaması, Bediüzzaman için de uzun ve sıkıntılı bir hayatın başlangıcı olmuştur. Said Nursî, Van'daki Erek Dağı'nda uzlete çekildiği esnada Şeyh Said'in kendisinden destek isteğini reddetmiştir. Buna rağmen, isyan sonrasında ikamet ettiği uzlethanesinden alınarak Burdur'a, oradan da 1344-1345 (m. 1925-1926) yıllarında Isparta'nın Barla nahiyesine götürülmüştür. Burada telif ettiği eserlerde iman esaslarını terennüm etmiştir. Bu eserler, imanını tehlikede hisseden halkın büyük teveccüh ve rağbetine mazhar olmuş; elden ele dolaşarak hızla yayılmıştır.
Doğru dürüst yolu bile bulunmayan küçücük bir kasaba olan Barla'da başlattığı hizmetin halka mal olması, devrin idarecilerini rahatsız ettiğinden 1354 (m. 1935)'te Eskişehir, 1362 (m. 1943)'te Denizli, 1366 (m. 1947)'de Afyon, 1371 (m. 1952)'de de İstanbul mahkemelerine çıkarılmıştır. Ayrıca muhtelif sürelerle Kastamonu, Emirdağ ve Isparta'da, sıkı tarassut ve takip altında mecburî ikamete tabi tutulmuştur. Ömrünün son günlerine kadar zor şartlar altında telif ettiği 6 bin küsur sayfalık Risale-i Nur külliyatını tamamlamaya ve yaymaya muvaffak olmuştur. Gençlerin anlayışına uygun ve ikna edici bir üslupla meseleleri izah ve ispat eden, içinden geldiği gibi ilhamen kaleme alınan bu eserler bu devrin mahsülüdür.