Konya'da yetişen evliyanın büyüklerinden. Mevlana Celaleddin-i Rumî hazretlerinin önde gelen talebelerindendir. Önceleri, Mevlana'nın hocası olan Seyyid Burhaneddin'in talebesiydi. Kuyumculuk yapardı. 657 (m. 1258) senesi, Muharrem'in yedinci günü, hocası Mevlana'nın sağlığında vefat etti. Cenaze namazını hocası kıldırdı.
Mevlana Celaleddin-i Rumî bir gün Konya'nın kuyumcular çarşısından geçerken, bir kuyumcu dükkanından gelen çekiç seslerinden çok etkilendi. Her çekicin vuruluşunda çıkan seslerin, “Allah! Allah!” dediğini müşahede etti. Bu sesler, eşi bulunmaz bir haz ve dükkânın sahibine karşı kalbinde büyük bir muhabbet hâsıl etti. Kapının önünden Mevlana hazretlerinin geçmekte olduğunu gören kuyumcu Selahaddin ve çırakları, onu hürmetle selamladılar. Mevlana dükkâna merhametle teveccüh ettiğinde, dükkândaki bütün eşyalar altın oldu. Bu durumu hayretle gören Selahaddin, dükkânındaki bütün malzemeyi, aletleri, çıraklarına ve fakirlere dağıtıp Mevlana'nın peşinden gitti. Ona talebe olmayı, dünya servetlerinden üstün gördü. Huzura vardığında Mevlana onu talebeliğe kabul etti. Selahaddin'deki istidat ve kabiliyeti görünce onunla çok ilgilendi. Selahaddin de hocasına karşı hizmette kusur etmeyerek, on sene çalıştı. Mevlana, hocası Şems-i Tebrizî hazretlerine gösterdiği hürmet ve saygı kadar bu talebesine de şefkat ve merhametle muamelede bulundu. Onu, kendisinden sonra yerine vekil olabilecek şekilde yetiştirdi. Onu o kadar çok severdi ki onunla akraba olmak istedi ve oğlu Sultan Veled'e Selahaddin'in kerimesini nikâh etti.
Selahaddin Zerkub bir gün dedi ki: “Gönlümde bulunan nur çeşmeleri, bende gizli ve örtülü olduğu hâlde hocam Mevlana hazretlerinin mübarek vücutlarına, nurların nehir gibi aktığını gördüm.” Kayın pederinden bu sözleri işiten Sultan Veled, babası Mevlana'ya; “Efendim! Selahaddin hazretlerini sevmeniz, ona aşırı muhabbet beslemeniz, nurunuzu müşahede ettiği için midir?” diye sordu. Babası da; “Kıymetli evladım! Mıknatısın demiri çektiği gibi insanoğlu da kendisini sevene karşı muhabbet etmektedir. Çocuğun annesine olan muhabbeti, dünya zevklerinden, onu yedirip içirmesinden, giydirip kuşatmasından dolayı değildir. Aralarındaki bu bağ, Allahü tealanın kalbe yerleştirdiği akrabalık, annelik muhabbetinden dolayıdır.” diyerek, Selahaddin'in derecesini açıkladı.
Bir gün Mevlana Celaleddin-i Rumî'ye; “Arif kimdir?” diye sordular. “Daha bir şey sormadan, onun sonundan haber verendir. O da bizim Selahaddin'e mahsustur.” buyurdu. Tekrar; “Selahaddin önceleri, hocamızın nurunu şöyle şöyle gördüm diye anlatırdı. Şimdi bu gibi hâllerini hiç anlatmıyor. Acaba kalb gözlerine bir perde mi çekildi de söylemiyor?” diye sordular. Mevlana da; “Selahaddin, şimdi nur deryasına gark olmuştur. Nurun içinde olduğu için dışarıdaki nur ona görünmez. Hatta kendisi nur olmuştur.” buyurarak, Selahaddin Zerkub hazretlerinin ne kadar kıymetli, mübarek bir zat olduğunu talebelerine izah etti. Selahaddin Zerkub hazretlerinin validesi vefat ettiğinde, kabre koyduktan sonra herkes ayrılıp giderken, Mevlana hazretleri; “Ey Selahaddin! Bize düşen vazifeyi yaptık. Artık gidebiliriz.” buyurunca; “Efendim! Benim burada bir miktar daha kalmama müsaade eder misiniz? Zira Münker ve Nekir melekleri geldiler. Valideme yardım edeyim.” dedi ve mezarın başında kaldı. Bir müddet sonra tebessüm ederek hocasına yetişti.
Sultan Rükneddin, Mevlana Hazretlerinin evliyalıktaki üstünlüğünü anlayamamıştı. Bir gün Şemseddin İsfehanî'ye; “Senin, Mevlana'ya bu kadar bağlı olmanın sebebi nedir ki ondan başkasına bu kadar izzet, ikramda ve hürmette bulunmazsın?” diye sordu. O da sultana, Mevlana'nın üstünlüğünü anlatmaya başladı ve sonunda da; “Onun büyüklüğünü anlayabilmek için talebesi Selahaddin'e bakmak lazımdır. Selahaddin'in kemalatını, olgunluğunu, derece ve mertebelerini bilseydiniz, böyle söylemezdiniz. Zira Selahaddin'e Allahü teala öyle ihsanlarda bulunup nimetler vermiştir ki kalblerdeki bütün gizli sırlara vâkıftır, bilmektedir.” dedi. Sultan Rükneddin bu sözlerin doğruluğunu tahkik etmek için gizlice bir hokkanın içine küçük bir yılan yavrusu koydurdu. Bu işi yapana da tembih ederek, bu durumu kimseye söylememesini bildirdi. Sonra Konya'da bulunan bütün âlimleri ve velileri saraya davet etti. Davetliler geldiğinde hokkayı çıkarıp; “Bu hokkanın ağzını açmadan içindekinin ne olduğu sorulmaktadır.” dedi. Oradakilerden hiçbirisi cevap vermeyip sustular. Sultan Rükneddin; “Bu hokkanın içindekinin mutlaka anlaşılması lazım.” diyerek, tekrar tekrar sordu. Oradakilerden hiçbirisi buna cevap vermediler. Ancak Mevlana Celaleddin hazretlerinin işaret ederek izin vermesi ile Selahaddin Zerkub söze başladı ve; “Ey Sultan! Allahü tealanın sevdiği kulları olan veliler, keramet göstermekten hayâ ederler. Onun için hiçbirimiz bu hokkanın içinde ne olduğunu söylemek istemedik. Evliyaya Cenab-ı Hak öyle nimetler ihsan etmiştir ki değil bu gözle görünen hokkaların içindeki yedi kat göklerde ve yerlerde mahrem olan gizli sırlar dahi onlara bildirilir. Doğuda ve batıda olan her şey onlara malumdur. Bunu kısa olan akıllar elbette anlayamaz. Bizi bu basit şey için imtihan etmeniz uygun mudur? Ve bu hokkanın içine zavallı yılan yavrusunu hapsedip havasız ve yiyeceksiz bırakmanız doğru mudur?” dedi. Bu sözleri hayretle dinleyen Sultan Rükneddin, yaptığı hatanın büyüklüğünü anlayıp Mevlana'dan özür diledi. Orada hazır bulunan Şemseddin İsfehanî, Sultan'a; “Gördüğünüz gibi, talebesi böyle oluna, hocası kim bilir nasıl olur?” dedi. Bunun üzerine Sultan Rükneddin, Mevlana'ya candan bağlananlar arasına katıldı ve onun talebesi oldu.
Selahaddin Zerkub hazretleri buyurdu ki: “Şunu iyi bilmek lazımdır ki Allahü tealanın evliya kulları, insanlara ve diğer mahlukata karşı büyük bir Rahmet-i İlahî'dir. Çünkü onların mübarek vücutlarının varlığı sebebiyle, bütün mahlukat, huzur ve büyük bir rahatlık içindedir. Gelen feyiz ve bereketler, yiyecek ve içecekler, rızıklar, hep o evliya kulları sebebiyledir.”