Dağıstan evliyasından. İsmi Şerafeddin Zeynelabidin'dir. Rus istilası sebebiyle Osmanlı Devleti'ne hicret etti. Hocası Ebu Muhammed, Onun hocası da Ebu Ahmed Sugurî'dir. Ebu Ahmed 19. asırda Kafkasya'da yaşadı. O Sultan Abdülhamid'in danışmanlarından idi. Hatta yeni Türk hükümetinin ileri gelenlerinin danışmanlarından oldu.
Dağıstan'da Timurhansuru eyaletinin Ganep bölgesinin Kikunu köyünde 3 Zilka'de 1292 (M. 1 Aralık 1875)'de doğdu. Babası Abdürreşid Efendi, annesi Emine Sara Hanımdır. Ebu Muhammed Medenî onun hem amcası hem de üvey babası idi. Ebu Muhammed hayatında iken talebelerinin terbiyesini ona havale etmiştir. Birçok hususta Şeyh Şerafeddin'in tekliflerini dikkate almıştır.
Şeyh Şerafeddin çok heybetli idi. Yüzüne bakmaya kimse takat getiremezdi. Bu yüzden yüzünü burka ile örterdi. Aslında aydınlık yüzlü siyah sakallı idi. Yaşlanınca sakalları pamuk gibi bembeyaz oldu. Gözleri mavi idi. Açık gözlü, açık kalbli olarak doğdu. Marifet nuruyla yüzü elmas gibi parlıyordu. Kalbi kristal gibi saf berraktı. Tasavvuf onun evi, yuvası, İslam onun vücudu, emanı ve itikadı hakikat ise yolu ve hidayeti ve şehadeti idi. İlahi huzur onun sığınağı idi. Dağıstan halkının ruh ve dili idi.
Şeyh Şerafeddin İslam'a saldırılan çok olduğu bir zamanda ve siyasî durumların karışık bir halinde doğdu. Annesi diyor ki: Daha doğar doğmaz Allah, Allah diye zikrediyordu. Bebekliğinde hep La ilahe illallah dediğini hep duydum. Bu onun daha çocukluğunda gösterdiği bir harika idi.
"Marc Gaborieau, Naqshbandis", kitabında: Dağıstan Nakşiliğini Batı Anadolu'ya Şeyh Şerafeddin götürmüştür, diyor.
Şeyh Şerafeddin hem zahirî ve batınî ilimleri okumaya başladığında Rusların Müslümanlara olan baskıları da iyice artmıştı. Neticede tahsilini bitiremeden ailesi ve kız kardeşinin ailesi ile birlikte Osmanlı Devleti'ne hicret etmek zorunda kaldı. Yolda karlı bir havada gündüz gizleniyor gece yürüyorlardı. Türkiye'de ilk önce Bursa'ya sonra da Marmara kenarındaki Yalova'ya geldiler. Yalova'ya 12 km. mesafede bir vadide kurulmuş olan Reşadiye bugün Güneyköy diye bilinen köye yerleştiler. Sultan Reşad Han kendilerine gelir getirecek arazi vakf etmiştir. Burada amcası ve üvey babası Ebu Muhammed Medenî'ye, tekke ve cami inşasında yardım etti.
Dağıstan'da iken tasavvuf eğitimini Ebu Ahmed Sugurî'den almış idi. Burada ise kalan eğitimini amcasından tamamladı. Amcası onu Nakşî, Kadiri, Rufa'i, Şazilî, Çeştî ve Halvetî tarikatlarından hilafet verdi. Böylece 27 yaşında bu tarikatlardan irşada mezun oldu. Bu arada amcasının kızı ile evlendi. Birçok defalar şeyhinin emri ile inzivaya çekildi. Bu inziva esnasında yırtıcı hayvanlar ve yılanlar ona dokunmazdı. Zira O Allah'dan başka hiçbir şeyden korkmazdı. Şeyhinin emri ile Kafkasya'dan göçenlere yardım ederdi. Bu göçmenler için Reşadiye köyü bir nevi ikinci bir vatan olmuştu. Onlara aynı zamanda İslamiyetin emir ve yasaklarını öğretiyordu. 1355 (m. 1936)'da vefat etti. Kabri bu köydedir. Birçok eser yazmış ise de hepsi Balkan Savaşı sırasında kaybolmuştur. Bazı risaleleri ise ailesinin elindedir. En büyük halifesi ise Şeyh Abdullah Faiz Dağıstanî'dir.
Şerafeddin Dağıstanî buyurdu ki:
“Peygamber Efendimiz kendisine gelen bütün esrar-ı ilahiyi noksansız olarak Ebu Bekir'in kalbine akıtmıştır. Bu feyzler Sıddik-ı Ekber tarafından müteselsilen (sırasıyla) bütün Nakşibendiyye yolu büyükleri birbirlerine aktarmışlardır.” “Kir ve ayıp görmek; kırk gün feyiz kapısını kapatır, tevfik kapısını kapatır. Evliyaullah'ın nazarları kesilir. Böyle geçen günler (halkın ayıplarını rivayetle geçen günler), tasavvuf yolundan tard olunmak günleridir.” “Bir çocuk doğduğu vakit, ona isim verecek kimselere ism-i hakikisini ilham için Cenab-ı Hakk melekler halketmiştir.” “Allahü teala her bir asrın içinde 124 binden ziyade civarı enbiya ve 313 resul makamına kaim olan evliyasını eksik etmedi.” “Lakin, zamanımızda birtakım sahte şeyhler zuhur etti. Tasavvuftan ve İslamiyetten bihaber ve uzak oldukları halde şeyhlik davasında bulundular. Bunlar yol kesici oldular.” “İslamî ahlak-ı hamideye malik olmayan, İslamiyeti bilmeyen bir kimse mürşid olamaz.” “Zamanımızda bulunan ehl-i tarikat, ekseriyet itibariyle evham ve hayalata kapılıp guya büyük makam kendilerine hasıl olmuş gibi mağrur kalmaktadırlar.” “Kalb kötü ahlaktan temizlenmedikçe, kalbe arız olan halavet ve zikrullah bir hayalden ve evhamdan ibarettir. Bir kimsenin kalbi zikrederse, yanında oturan bir kimsenin aynen dili ile söylediği gibi zikrullahı işitilir.” “Oğlum! Rızık ve maişet hakkında düşüncesi olan kimselerle oturma ve onlarla sohbet etme!”