Evliyanın büyüklerinden. İnsanların itikat, ibadet ve ahlâk hususunda doğruyu öğrenmelerini ve öğrendikleri bu bilgiler ile amel etmelerini sağlayan, insanları Allahü tealanın rızasına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine silsile-i aliyye denilen İslam âlimlerinin yirmi beşincisidir. İkinci bin yılının müceddidi olan İmam-ı Rabbanî hazretlerinin torunu, Urvetü'l-vüska Muhammed Ma'sum-i Farukî'nin beşinci oğludur. Muhammed Ma'sum-i Farukî hazretlerinin altı oğlu olup hepsi de kemale ermiş, Vilayet-i Hassa-i Muhammediyye ile şereflenmişlerdir. Beşinci oğlu Muhammed Seyfeddin de tasavvuf bilgilerinin mütehassısı idi. “Muhyissünne” adı ile meşhur oldu. 1049 (m. 1639) senesinde Serhend'de doğdu. 1098 (m. 1696)'da orada vefat etti. Kabri mübarek babasının medfun bulunduğu türbenin birkaç yüz metre güneyindeki türbededir. Boyu uzun, yüzü esmer ve heybetli, gözleri büyükçe, sakalının iki tarafı az seyrek idi. Zahir ve batın ilimlerinde çok yüksek olan Muhammed Seyfeddin-i Farukî hazretlerinin, doğumundan itibaren büyük bir zat olacağı ve insanlara hidayet rehberi olacağı belliydi. Nakledilir ki: Doğum zamanında bir melek görünüp; “Doğduğu gün, öldüğü gün ve tekrar dirildiği gün Allah'ın selamı üzerine olsun.” mealindeki, Meryem suresi 15. ayet-i kerimeyi okuyarak müjde vermişti.
İlim, irfan kaynağı ve kerametler sahibi Seyfeddin-i Farukî hazretleri, küçük yaşından itibaren ilme yönelip ders okuyabilecek yaşa geldiği zaman, Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Sonra da amcası Muhammed Sa'id'den aklî ve naklî ilimleri tahsil edip kısa zamanda çok şeyler öğrendi. Zamanının bir tanesi ve marifet deryası olan babası Muhammed Ma'sum-i Farukî'nin teveccühü ve sohbetleriyle, Nakşibendiyye yolunun usul ve adabı üzere tasavvuf yolunda ilerleyip kısa müddet içinde Velayet-i Hassa-i Muhammediyye'ye kavuştu. Birçok hâller ve kerametler sahibi oldu. Önce gelenlerin ve sonra gelenlerin olgunluk ve üstünlüklerini ve güzel ahlâkını üzerinde topladı. Manevî derecelere kavuşup arifler semasının ayı ve âlimlerin baş tacı oldu. Kendisine, ilahî hazinelerin kapıları aralanıp birçok ihsanlara kavuştu.
Zahiren ve batınan olgunlaştıktan sonra yüksek babasının emriyle insanlara, Allahü tealanın dinini, Sevgili Peygamberimizin güzel ahlâkını anlatmak ve vaktin Sultanı Evrengzîb Alemgir Han'ın dinî terbiyesi için vazifelendirilip Delhi'ye gitti. Ömrünün her saatini, Emr-i bi'l-ma'rûf ve nehyi ani'l-münker yapmakla geçiren Seyfeddin-i Farukî hazretleri, Delhi'ye vardığı zaman, şehrin kapısında iki azgın fil ve bunları zapt etmeye çalışan iki heybetli pehlivanın resimlerinin asılı olduğunu gördü. Sultana o resimleri indirtip yok edinceye kadar şehre girmeyeceğini bildirdi. Sultan resimleri indirtip yok ettirdi ve o zaman şehre girdi. Sultan Alemgir Han, kendi isteğiyle ve samimî olarak Seyfeddin-i Farukî hazretlerine talebe oldu. Onun sohbetleriyle şereflendi. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen Kur'an-ı Kerim okumayı öğrenip ezberledi. Sohbetlerinin bereketiyle Hindistan'da yayılmış birçok bidat ve sapıklık, Sultan Alemgir Han tarafından ferman çıkartılarak ortadan kaldırıldı ve Peygamber Efendimizin unutulmuş ve kaybolmuş sünnetleri ortaya çıkarıldı. Diğer vezirler, valiler ve devlet adamları da Seyfeddin-i Farukî hazretlerinin sohbetleriyle şereflenip hidayete kavuşular. Ona son derece saygı duyup huzurunda ayakta dururlardı.
Muhammed Seyfeddin-i Farukî hazretlerinin himmet ve bereketiyle, Hindistan'ın her tarafında İslamiyet yayılıp Müslümanlar kuvvetlendi. Bidat sahipleri ve kâfirler perişan olup hiçbir yerde kabul görmediler. Hindistan hiçbir zaman böyle bir devir görmemişti. Muhammed Seyfeddin-i Farukî hazretleri, Delhi'deki bu gelişmeleri ve Sultan Alemgir Han'ın sevindirici hâlini babasına mektup yazarak bildirdiği zaman, babası çok sevinip dua etti.
Sultan Alemgir Han, bir gün Muhammed Seyfeddin Farukî'yi hususî bahçesine davet etti. Bu bahçenin ortasında gayet süslü bir havuz, havuzun içinde, gözleri elmas olan, altından yapılmış balık şekilleri vardı. Sultan oturmak için burayı seçmişti. Seyfeddin Farukî buraya gelince; “Önce altından yapılmış bu balıkları kırın.” buyurdu. Hepsini kırıp yok ettiler. Sultan; zeki, kabiliyetli, tasavvuf ehline ve Allah adamlarına karşı muhabbet beslediği için bu durumlara memnun oluyor, Allahü tealaya şükredip; “Benim saltanatım zamanında böyle evliya yetiştiği için Rabbime sayısız şükürler olsun.” diyordu.
Delhi'de, onun sohbet meclisleri çok bereketli ve kalabalık olurdu. Kâfirler, facirler, fasıklar dahi onun sohbet meclisine gelip yüksek huzuruyla şereflenince hidayete kavuşup eski günahlarına tövbe ve istiğfar ederek geri dönerlerdi. Onun sohbeti bereketiyle, binlerce kişi hidayete ve kemale kavuşup yüksek derecelere ulaşmıştı. Dergâhına her gün binlerce kimse gelir feyiz alırdı.
Bir gün Şehzade Muhammed A'zam Şah, teveccühüne kavuşmak ve sohbetiyle şereflenmek için Muhammed Seyfeddin hazretlerinin dergâhına geldi. Dergâhın kapısı o kadar kalabalıktı ki kalabalık arasından zor geçip huzura girebildi. Bu sırada başından sarığı düşüp kaftanı kenara takıldı. Muhammed Seyfeddin'in feyizli ve bereketli sohbetiyle şereflendikten sonra babasının yanına döndü. İnsanların, Muhammed Seyfeddin hazretlerine karşı duyduğu iştiyakı, arzuyu ve gösterdiği rağbeti anlatınca Sultan çok sevinip; “Allahü tealaya hamd olsun ki benim zamanımda sultanların bile huzuruna zorlukla çıkabileceği evliya kullar yarattı.” diye şükretti.
DUA ORDUSU
Muhammed Seyfeddin, insanların haklarına ve kardeşlerine karşı hürmet eder, haklarını gözetirdi. Bir gün aynı Şehzade kendisini davet edince kardeşlerinden, yaşça kendinden büyük olanını da beraberinde götürmüştü. Şehzade, bu velî kardeşlerin ellerine su dökmek için leğen ve ibriği almış bekliyordu. Muhammed Seyfeddin hazretleri şehzadenin elinden ibriği ve leğeni alıp ağabeyinin eline su döktü. Sonra ibriği şehzadeye verdi. Şehzade de onun eline su döktü. Dünyayı sevenler ve dünyalık isteyenlerle arkadaşlık etmekten ve beraber oturmaktan şiddetle kaçınırdı. Yüksek sohbet meclisinde bulunanlar onun bir an evvel gelmesini şevkle beklerlerdi. Meclisinde olanlardan birisi, “Allah” ismi celalini söylese Muhammed Seyfeddin dehşete düşerek, kendinden geçip kuş gibi çırpınırdı. Gayr-i ihtiyarî olarak kendilerinden pek çok hâller ve kerametler zuhur ederdi.
Seyfeddin Farukî hazretleri bir mektubunda buyuruyor ki: “Sure-i Hac'ın 40. ayeti kerimesinde mealen; “Allahü tealanın dinine kim yardım ederse, Allahü teala da o kimseye yardım eder.” buyurulmaktadır. Peygamberimiz buyurdular ki: “İstihare yapan ümitsizliğe düşmez, istişare eden de pişman olmaz.” Mektubunuzda yazmış olduğunuz yukardaki ayet-i kerime ve hadis-i şerif tarafımızdan okunarak anlaşıldı. Bu fakir, duaların kabul olduğu ve fakirlerin sohbet ettiği zamanlarda afakî ve enfüsî (içteki ve dıştaki) bütün düşmanlarınıza galip gelmeniz ve büyük zaferlere kavuşmanız için Allahü tealaya yalvarıyor ve O'ndan yardım diliyorum. Çünkü Hint yarımadasında ve Asya kıt'asında İslam'ın kuvvetlenmesi ve yayılması, dua ordusunun yardımıyla, kazanacağınız kesin zaferlere ve neticede devletinizin güçlenmesine bağlıdır.
Yardım iki kısımdır: Birinci kısmı, görünen sebeplere bağlı kılmışlardır. Bu ise yardımın sureti, zahiri ve bedeni gibidir. Zaferin maddî sebebini ve zahirini teşkil eden sebep, muharebe meydanlarında harp eden gaza ordularıdır. İkinci kısım ise yardımın manevî kısmını ve ruhunu teşkil eden, gözle görülmeyen dua ordularıdır. Manevî ordular, maddî ordulardan daha kıymetlidir ve yardımın özü ve ruhudur. Yardımları, sebepleri, fethi ve zaferi isteyip yaratan Allahü tealadır. Enfal suresi 10. ayet-i kerimesinde mealen; “Yardım, yalnız Allahü tealadan gelmektedir.” buyurulmaktadır. Dua ordusu, hakiki yardımı gönderen Allahü teala ile yine O'nun yarattığı zahirî sebep olan gaza ordusu arasında vasıta ve delildir. Ayrıca dualar, kazayı ve belayı defeder. Hep doğru söyleyici Peygamberimiz buyurdular ki: “Kazayı hiçbir şey geri çeviremez. Yalnız dua geri çevirebilir.” Duadaki bu tesir bu kudret, silahlarda asla yoktur. Dua ordusu görünüşte zayıf, âciz olsa da gaza ordusundan daha kuvvetlidir. Aynı şekilde dua ordusu ruh gibidir, gaza ordusu da maddî beden gibidir. Gaza ordusunun dua ordusuna sığınmasından başka çaresi yoktur. Çünkü ruhsuz beden, kuvvet alamaz, zaferler elde edemez. Nitekim Peygamberimiz Muhacirînin fakirlerini vesile ederek, Allahü tealaya dua ederlerdi. Her ne kadar bu fakir, dua ordusundan sayılmaya layık değilsem de yalnız ismim fakir olduğu için dualarımın kabul olma ihtimalini düşünerek, daima ümitliyim ve devamlı sizin zaferiniz için dua ediyorum. Hazırlandığınız Dekken Seferi'nde, Allahü teala sizlere galibiyet ve zaferler nasip eylesin. Bakara suresi 127. ayet-i kerimesinde mealen; “Ya Rabbî! Sen dualarımızı işitirsin, arzularımızı bilirsin, dualarımızı kabul eyle.” buyurulmaktadır. Vesselam.** (40. mektup)
Seyfeddin Farukî hazretlerinin Türbe kapısının uzaktan görünüşü. Buyururdu ki: “Açlık ve mücahede, harika ve kerameti arttırır. Evliyanın sohbeti ise kalbe zikri yerleştirir. Sünnete tâbi olmayı kolaylaştırır. Yetecek kadar yiyiniz. Zira yolumuzun büyükleri, bu yolu vukuf-u kalbiye (kalb bilgisi) devam ve sohbet üzerine kurmuşlardır. Züht ve şiddetli mücahedenin (Nefsin istemediği şeyleri yapmak) neticesi, keramet ve tasarruftan ibarettir. Biz bunları işten bile saymayız. Bizim maksadımız ancak zikre devam, Allahü tealanın yasaklarından kaçınıp emirlerine uymak, Resulullah Efendimizin sünnet-i şerifine tâbi olmak ve daha çok feyiz ve bereketlere kavuşmaktır.”
Nakledilir ki: Bir gün Muhammed Seyfeddin hazretlerinin meclisinde bulunan kimselerden birisinin hatırından; “Şeyh çok büyükleniyor.” diye geçti. Bu durum, Muhammed Seyfeddin'e Allahü tealanın yardımıyla zahir olunca ona; “Benim bu hâlim, Allahü tealanın kibriya sıfatının tecellisidir.” buyurdu. Halktan birisi onun büyüklüğünü inkâr etmiş, kabul etmemişti. O gece rüyasında bir grup gece bekçisi gelip onu şiddetli bir şekilde dövmeye başladılar ve; “Allahü tealanın sevgilisi olduğu hâlde sen Muhammed Seyfeddin hazretlerinin üstünlüğünü inkâr ediyorsun öyle mi?” dediler. Bu korkuyla uyanıp yaptığına tövbe etti ve onun talebeleri arasına girdi.
Cüzzam hastalığına yakalanmış olan birisi, Muhammed Seyfeddin hazretlerine gelip şifa bulması için dua etmesini istedi. O da okuyup dua etti ve hasta iyileşti. Muhammed Seyfeddin hazretleri bin dört yüz velî yetiştirdi. Birçok evliya ve mürşid-i kâmil yetiştirip insanların hidayete kavuşmalarına vesile oldu.
Seyyid Muhammed Bedayunî, yetiştirdiği talebelerinin en büyüğü ve kâmilidir. Sekiz oğlu vardı. Üçü kendi huzurunda kemale geldi. Beş tanesi henüz küçük idi. Büyük olan oğulları Şeyh Muhammed A'zam, Şeyh Muhammed Hüseyin ve Şeyh Muhammed Şuayb'dır. Diğer oğulları; Muhammed İsa, Muhammed Musa, Muhammed Kelimetullah, Muhammed Osman ve Abdurrahman'dır. Altı kızı vardı. Bunlar; Cennet, Habibe, Saire, Şehri, Refiunnisa ve Zehra'dır.
“Mektubat-ı Seyfiyye” adlı bir eseri olup içinde yüz doksan mektup vardır. Bu kıymetli eseri, oğlu Muhammed A'zam toplayıp kitap hâline getirmiş, 1331 (m. 1913)'te Hindistan'ın Haydarabad şehrinde basılmıştır. Bu **“Mektubat”**ından bazı mektuplar:
“Sonsuz nimetlerin sahibi Allahü tealaya hamd olsun. Peygamberlerin efendisine salat ve selam olsun. Allahü teala hepimizi daima kendisiyle bulundursun ve masiva ile meşgul olmaktan bizleri korusun. Beyt:
“Allah sevgisinden başka ne varsa, Hepsi cana zehirdir, şeker dahi olsa.”
Allahü teala sonsuz ihsanıyla kendi rızasına uygun yaşamamızı nasip eylesin. Çok eski bir düşman olan bu alçak dünya, ister dostu, ister düşmanı olsun hiç kimseyi kendi hâline bırakmaz ve hiç kimseye acımaz. En sonunda herkesi aldatarak vefasızca ebediyyen terk eder. Akıllı o kimsedir ki şu birkaç günlük ömründe Allahü tealaya kulluk ederek, O'nun vaat ettiği sonsuz saadet yolunu tutar. Beyt:
“Saadet topu ortaya kondu, Topu kapan yok, erlere n'oldu?”
Bütün hareketlerde, yemede, uyumada, konuşmada Ahkâm-ı İslamiyeye tam uymalı, bilhassa bu zamanda giyinmede dikkatli olmalıdır. Erkeklere ipek elbise giymek haramdır. Âdet hâlini almış olan bu tehlikeye düşmemek için çok uyanık olmalıdır. Zikre o kadar devam ediniz ki Allahü tealadan başka hiçbir şey asla kalbinize gelmesin. Bu hâle, bu yolun büyükleri “kalbin fânî olması” demişlerdir. Büyüklere karşı tam muhabbetinizi ve hürmetinizi bildiren şerefli mektubunuz geldi. Bizleri son derece sevindirdi. Karşılıklı görüşünceye kadar hâlinizi bildiren mektuplarınızı devamlı gönderiniz. Gıyabınızda dua ve teveccüllere sebep olacaktır. Vesselam.” (41. mektup)
“Bakara suresi 156. ayet-i kerimesinde mealen; “Ey Resulüm! Belaya ve musibete sabredenlere müjdele ki onlar bela ve musibet gelince dediler ki: “Biz hayatımızda Allahü tealanın kuluyuz ve öldükten sonra da yine O'na döneceğiz.” buyuruldu. Üzüntümü nasıl anlatacağımı ve ne yazacağımı bilemiyorum. Herkesin sevdiği ve Allahü tealanın sonsuz affına muhtaç, Seyyid Emir Han'ın insanı ürperten ölüm haberini işitince ne kadar elemlere gark olduğumuz, ne türlü gam ve sıkıntılara düştüğümüz, söz ve yazıya sığmaz. Bir gün bu haber gelince bütün ev halkı dayanılmaz acılara ve hüzne kapıldılar. Hastalık gibi bazı mâniler olmasaydı, bu fakir bizzat gelerek baş sağlığı dileyecektim. Bu acı yalnız sizin değil, hepimizin, bütün dostlarımızın müşterek acısıdır. Lakin elden ne gelir ki hiç kimse ölümden kurtulamayacaktır. Enbiya (aleyhimüsselam) ve evliya (kaddesallahü esrarehüm) bu ölüm köprüsünden geçince başka insanlar ne yapabilir ki? Zümer suresi 30. ayet-i kerimesinde mealen; “Ey Resulüm! Elbette sen öleceksin ve Mekke müşrikleri de ölecektir.” buyuruldu. Bu ayet-i kerime sözümüze kat'i delildir. Sizin için de bizim için de ölüm hemen önümüzdedir, gelecektir. Naziat suresi 7. ayet-i kerimesinde mealen; “Kıyamet günü birinci sur ile bütün gökler harekete geçecek, bütün mahlukat yok olacak, herkes ölecektir. İkinci sur ile bütün mahlukat yeniden hayat bulacaktır.” buyuruldu. Hazreti Müceddid-i elf-i sanî, İmam-ı Nevevî'nin Hilyetü'l-ebrar kitabından naklen buyurmuşlardı ki: “Abdullah ibni Zübeyr zamanında insanlar üç gün taun hastalığına yakalandılar. Bu salgın hastalıkta, Peygamberimize hizmet eden Enes'in seksen üç oğlu ve Abdurrahman ibni Ebu Bekr'in ise kırk oğlu vefat etmiştir.” İnsanların en hayırlısı Peygamberimizin Eshab-ı Kiram'ına öyle muamele yapılınca bizim gibi asiler hangi hesaba dahil edileceğiz? Yine yüksek dedemiz ve manevî rehberimiz Müceddid-i elf-i sanî hazretleri, Muhammed Sadık amcamın taundan vefatı esnasında Mahdumzade Kilan'a yazdıkları mektupta buyurmuşlar ki: “En aziz oğlumdan ayrılık en büyük musibet ve belalardandır. Bilemiyorum ki başka bir kimseye bunun gibi bir musibet isabet etmiş midir? Amma Allahü teala hazretlerinin bu musibet esnasında bu zayıf kalbe ihsan ettiği sabırlar ve şükürler, O'nun en büyük nimetlerindendir. Allahü teala hazretlerinden bu belanın mükâfatını ahirette vermesini dilemeliyiz. Bir hadis-i kutside buyurulmuştur ki: “Ey insanoğlu! Gönderdiğim bela ve musibete sabredersen, ben de ahirette senin için Cennet'e girmenden başka bir mükâfata razı olmayacağım.” vesselam.” (47. mektup)
Allahü tealaya hamdolsun. İki cihanın efendisi Muhammed Aleyhisselam'a salat-ü selam olsun. Allahü tealaya vasıl olanların imamı, hadis âlimlerinin önderi, yüz bin hadis-i şerifi ezbere bilen Hafız Abdülazim Münzirî “Kırk Hadis-i şerif” adlı kitabında İbn-i Ömer'den rivayet ediyor: “Resulullah Efendimiz buyurdular ki: “Kim ki bir Mümin kardeşinin ihtiyacını temin ederse, mahşer günü ameller tartılırken terazinin başında duracağım. Benden imdat isteyince o zata mutlaka şefaat edeceğim.” İbn-i Abbas Peygamberimizden şöyle rivayet etmiştir: “Hayır ve şer Allahü teala hazretlerindendir. Hayır anahtarları ellerine verilmiş olanlara müjdeler olsun. Şer anahtarları ellerine verilen kimselere yazıklar olsun.” Enes bin Malik'ten rivayet olunmuştur: “Bütün mahlukatı Allahü teala yaratmıştır. Onların her türlü ihtiyacını irade ederek, yaratıp göndermektedir. Allahü tealanın rızası için O'nun kullarına kim daha çok hizmet ederse, Allahü teala da o kullarını o kadar çok sever.” Afv el-Müzenî babasından o da dedesinden (rıdvanullahi aleyhim ecmain) şöyle rivayet eder: “Peygamberimiz buyurdular ki: “Allahü teala, insanların ihtiyaçlarını gördürmek için öyle kullar yaratmıştır ki onlara Cehennem azabı yoktur. Kıyamet günü olunca onlar için nurdan kürsüler hazır olur. İnsanlar hesaba çekilirken onlar Allahü teala ile sohbet ederler.” Ali ibni Ebu Talib rivayet etti. Peygamberimiz buyurdular ki: “Kim ki bir Mümin kardeşine yardım etmek ve ihtiyacını temin etmek için harekete geçip yürürse, Allahü tealanın yolunda harp eden mücahitler sevabı verilir”. Ebu Hüreyre şöyle rivayet etti. Peygamberimiz buyurdular ki: “Kim ki bir Müslüman kardeşinin ihtiyacını temin ederse, Allahü tealanın yakın dostu ve velî kulu olur. Bir kimse Mümin kardeşinin sıkıntısını gidererek sevindirirse, Allahü teala o Mümine mahşerde, sıratı geçerken iki tane nurdan ışık verir. Bu iki nurun ziyasının kudretini yalnız Allahü teala verir.” Vesselam evvelen ve ahiren.” (66. mektup)
“Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allahü tealanın şerefli ismiyle başlıyorum. Kıymetli kardeşim, Allahü teala size sonsuz saadet yolunda devamlı yükselmeler nasip eylesin. Bu büyükleri sevme saadetiyle, hiçbir üstünlük ölçülemez. Bu büyüklere muhabbet, sizin en üstün vasfınız olmuştur. Bu sebeple sonsuz derecelere yükselmeniz ümit edilmektedir. Allah adamlarını sevmenin insana kazandıracağı üstünlükler ve dereceler, yazı ile ifade edilemez, kitaplara sığdırılamaz. Bu sebeple kalemimi burada bırakıyorum. Vesselam.” (113. mektup)
Seyfeddin-i Farukî hazretlerinin değişik zatlara yazmış olduğu mektuplardan bazı kısımlar:
“Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “İslam ve sultan ikiz kardeş gibidir. O ikisinden birisi ancak diğeri ile iyi olur. Temeli olmayan bir şey yıkılır. Muhafızı olmayan bir şey ise zayi olur.”
Bakara suresi 201. ayet-i kerimesinde mealen; “Kimi de; “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyi hâl ver, ahirette de iyi hâl ver ve bizi o ateş (Cehennem) azabından koru.” der.” buyuruldu. İmam-ı Fahreddin-i Razî bu ayet-i kerimenin tefsirinde buyurdu ki: “Allahü tealaya dua edenler iki kısımdır: Birinci kısım, sadece dünyalık elde etmek için dua ederler. İkinci kısmı hem dünya, hem de ahiret için dua ederler. Üçüncü bir kısım daha vardır ki onlar sadece ahiret için dua ederler. Sadece ahiret için dua etmenin doğru olup olmadığı hususunda âlimler ihtilaf ettiler. Âlimlerin ekserisi, sırf böyle dua etmenin doğru olmayacağını söylediler. Çünkü insan muhtaç ve zayıf bir varlıktır. Ne dünyanın elem ve acılarına, ne de ahiretin sıkıntı ve meşakkatlerine güçleri yetmez. En uygun olanı dünya ve ahiretteki kötülüklerden Allahü tealaya sığınmak, her iki âlemde de iyi hâl üzere bulunmayı O'ndan istemektir.”
Yine Fahreddin-i Razî tefsirinde, Enes bin Malik'in şöyle anlattığını haber veriyor: “Bir defasında Resulullah bir zatın ziyaretine gitti. Hastalık sebebiyle o kimse gayet zayıf ve hâlsiz düşmüştü. Resulullah Efendimiz o kimseye; “Sen Allahü tealaya nasıl dua ederdin?” diye sordu. O da; “Ben; “Allah'ım! Ahirette eziyette olmayayım da dünyada nasıl olursam olayım. Ahirette sıkıntı çekeceksem onu bana dünyada iken ver.” diye dua ederdim.” dedi. Bunun üzerine Resulullah buyurdu ki: “Senin buna gücün yetmez. Sen şöyle de: “Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver. Bizi Cehennem azabından koru!” Sonra Resulullah Efendimiz o kimseye dua etti. O kimse Allahü tealanın izni ile şifa buldu.
Eğer Allahü teala kullarına, hiç dert ve elem vermemiş olsa veya çok az vermiş olsaydı, insanlar O'na ibadet etmekten ve O'nu zikretmekten gafil olurdardı. İnsanın, dünya ve ahiret saadetine, Allahü tealanın rahmetine kavuşabilmek için ibadet ve taatten ve zikirden geri kalmaması şart olduğuna göre ve hiçbir kimsenin Allahü tealanın rahmetine muhtaç olmaması mümkün olmadığına göre iyi düşününce dert ve sıkıntıların, aslında birer nimet oldukları, insanı Allahü tealaya çeken birer kement oldukları anlaşılır.”