Sinop evliyasından. Peygamber Efendimizin torunu hazreti Hüseyin'in soyundan geldiği rivayet edilen şehit mücahit. Hayatı hakkında kesin bir bilgi yoktur. Altıncı asrın sonlarında yedinci asır başında yaşadığı tahmin ediliyor.
Peygamber Efendimizin; “İstanbul elbette fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onu fetheden asker ne güzel askerdir.” hadis-i şerifindeki müjdesine kavuşmak ve o büyük şehri İslam beldelerinin sınırları içine katmak isteyenlerden birisi de Halife Ömer bin Abdülaziz idi. Halife bu düşünce ile bir gün ordu kumandanlarını ve devlet ileri gelenlerini sarayında toplantıya çağırdı ve onlara şöyle dedi: “İslam'ı gönderen Allahü teala nasıl olsa onu koruyacak ve muzaffer edecektir. Yalnız biz de ona hizmet vazifesinden mutlaka sorulacağız. İslam ordularının Anadolu'ya açılmasına Bizans engeldir. Bu sebeple de İstanbul'un fethi gerekmektedir. Dördüncü defa onu kuşatmamıza rağmen bir türlü feth edemedik. Peygamber Efendimizin müjdesi gerçekleşecek, bir gün surlar mutlaka yıkılacak ama ben istiyorum ki bu şerefe biz nail olalım. Yeniden sefer düzenleyip surları bir defa daha sarsmak istiyorum. Bu seferle belki o yüce Habibin müjdesine muvaffak olabiliriz. Ordularımızın muzafferiyeti için sizlerin de görüşlerinizi almak istiyorum.”
Seyyid Bilal'in Sinop'ta Cezayirli Ali Paşa'nın Camiinin yanındaki Türbesinin uzaktan görünüşü (solda) Cezayirli Ali Paşa Camii minaresi (sağda).
Herkese seferin nasıl olması gerektiği ve sefer hazırlıkları hakkında görüşlerini belirttikten sonra Seyyid Bilal hazretleri ayağa kalktı. Uzun boylu, geniş omuzlu, heybet ve vakar sahibi bir zattı. Herkes onu bir ordu kumandanı olmasından ziyade Peygamber Efendimizin torunu olduğu için seviyor, hürmet ediyordu. O heybetli olduğu kadar mütevazi de idi. Yavaş yavaş ve tane tane şöyle konuştu: “Ey Emirül-Mü'minin! Ben ordumuza yeni kuvvetlerin katılmasında fayda görüyorum. Bunun için Orta Asya'dan cesur Türk savaşçılarını toplamayı arzu ederim. Türklerin savaşçılıklarının çok üstün olması inkar edilmez bir gerçektir. Bu da İstanbul'un fethinde çok işimize yarayacaktır.” Halife bu teklife çok sevinerek, Seyyid Bilal'e şöyle dedi: “Çok doğru söylersin ya Seyyid! Bunu hiç düşünmemiştim. Bu işin başına seni getiriyorum. Ordumuzun bir kolu Akdeniz'den, diğer kolu ise Anadolu üzerinden İstanbul'a yürüyecektir. Biz İstanbul'a ulaşıncaya kadar sen de Karadeniz'den yeni savaşçılarınla bize katılırsın. İnşaallah surların önünde buluşuruz. İstediğin kadar at, adam ve erzak alabilirsin.” Bundan sonra Halife-i müslimin ile Seyyid Bilal hazretleri baba-oğul gibi birbirlerine sarılıp helalleştiler. Böylece 675 senesinde merkezde ordu hazırlıklar yaparken, Seyyid Bilal de yanına birkaç yiğit alıp Horasan'a doğru at sürdü. İran yaylalarını geçiyorlarken eşkıyalar yollarını kesti.
Cezayirli Ali Paşa Camiinin minber ve mihrabı (sağda) ve Camiinin içinden genel görünüşü (solda).
Yapılan çarpışmada yol kesiciler perişan oldular, reisleri esir düştü. Seyyid Bilal ve yanındakiler, bütün Orta Asya'yı yer yer dolaşıp gönüllü savaşçılar topladılar. Gittiği her yerde İstanbul'un fethinin öneminden bahsetti ve Peygamber Efendimizin müjdesini bildirdi. Kısa zamanda gözü pek, kalbi imanla dolu yiğitlerden sanki ikinci bir ordu kurdu. Karadeniz limanlarında yeni kadırgalar inşa ettirdi. Niyetleri en kestirme yol olan denizden kısa zamanda İstanbul önlerine varmaktı. Ancak deniz yolculuğu ümit ettikleri gibi çıkmadı. Yola çıktıktan birkaç gün sonra şiddetli bir yağmur ve fırtınaya yakalandılar. Karadeniz'in güçlü dalgaları gemileri öyle bir savurmaya başladı ki Orta Asya'nın bahadır yiğitleri deniz havasına alışık olmadıklarından ümitsizlik içinde kalmışlardı. Seyyid Bilal hazretlerinin metaneti, güven ve itimat telkin edici sözleri olmasa hepsi kendilerini çoktan ölmüş sayacaklardı. Seyyid Bilal onlara: “Korku kadınlara, ümitsizlik de kafirlere mahsustur. Siz ise Allah yolunda nice çölleri, geçit vermeyen dağları aşan cengaver mücahidlerin torunlarısınız. Allahü tealanın dinine hizmet edenin yardımcısı Allah'tır. Hak yolda cihat edene O'nun yardım ve inayeti haktır ve muhakkaktır. Ümitvar olun, cenab-ı Hakk'a güvenin kardeşlerim.”
Seyyid Bilal hazretleri bundan sonra ellerini semaya doğru kaldırarak gözyaşları içerisinde şöyle yalvardı: “Ey içimizi dışımızı bilen yüce Rabbim! Senin büyüklüğünün karşısında küçüldük, kapında kul olduk. Gönlümüzdeki ümitleri bu denizde boğma. Ümitsizliğe düşürüp karanlıkta koyma. Bizleri yalnız bırakma. Her şeyimizle sana emanetiz. Sen ise emaneti en güzel koruyansın!” Gaziler amin diyerek ellerini yüzlerine sürerken, gözcünün; “Kara göründü.” diye bağırdığı duyuldu. Bunun üzerine gaziler hep birden şükür secdesine vardılar.
Güçlükle sığındıkları yer Sinop limanı olup gemiler, hastalar bakıma muhtaç bir haldeydi. Seyyid Bilal hazretleri, eski kölelerden Zeyd, Buharalı Ömer ve Semerkantlı Buğra isimli üç mücahidi alarak ve kardeşi Ali Ekber'i yerine vekil bırakarak karaya çıktı. Etrafı yüksek kulelerle çevrili olan kalede şehrin valisi olan tekfurla görüştü. Ona fırtınada gemilerinin hasar gördüğünü, dolayısıyla bakıma alınmaları gerektiğini, ayrıca kendilerinin de dinlenmeye ihtiyaçları olduğunu bildirip belli bir vergi karşılığında bu işleri görünceye kadar müsaade edilmesini istedi.
Bir kese altın karşılığı tekfurla anlaşan ve her türlü emniyet ve güvenleri için söz verilmesinden sonra saraydan ayrılan Seyyid Bilal ve beraberindekiler, kendilerine tahsis edilen alana döndüler. Çadırlar kuruldu. Hastalara sıcak yiyecekler ve içecekler hazırlandı. Diğer taraftan tekfur, müsaade vermiş olmasına rağmen Müslümanları göz hapsinde tutuyor ve kuvvetleri hakkında bilgi edinmeye çalışıyordu... Güneyden Arapların, doğudan Türklerin zaman zaman Anadolu'ya yaptıkları akınlar sebebiyle zaten tedirgin olan tekfur, verdiği sözde durmak ve belli bir süre sonra konakladıkları yerden ayrılmalarına müsaade etmek yerine, bir baskınla işlerini bitirmeyi düşündü. Bir gece, en nişancı ve savaşçı askerlerini seçerek, zırhlı elbiselerle kuşandırdı. Havanın da karanlık olmasından faydalanarak gece yarısından sonra saldırıya geçti.
Seyyid Bilal'in kabri (sağda) ve türbedeki diğer iki kabir (solda).
Seyyid Bilal hazretleri ve askerleri, neye uğradıklarını bile anlayamadılar. Onlar, vergisini ödedikleri bir yerde kendilerini güvenlikte sanmışlardı. Tekfurun kalleşlik yapacağını tahmin etmemişlerdi. Çıkan çatışmada birçok mücahid, pür silah ve zırhlı kafirlere karşı kahramanca karşı koydu ise de sonunda bir bir düşüp şehid oldu. Saatlerce çarpışan Seyyid Bilal hazretleri ise pek çok kafiri öldürdükten sonra tekfur tarafından şehid edildi. Tekfur bir kılıç darbesiyle Seyyid Bilal hazretlerinin mübarek başını gövdesinden ayırdı. Ancak o anda Seyyid Bilal hazretleri mübarek başlarını alıp koltuğunun altına kıstırdı ve bu haliyle tekfura yöneldi. Tekfur, gördüklerine bir süre inanamadı. Sonra da müthiş bir korku içerisinde kaçmaya başladı.
Seyyid Bilal hazretleri birkaç adım daha yürüyüp yere düştü. Ruhu, büyük dedesi Resul-i ekreme kavuşmuştu. Tekfur, daha sonra çatışmayı durdurdu. Karşısındakinin alelade birisi olmadığını, bilakis ermiş veya ulu bir kişi olabileceğini anlamakta gecikmedi. Askerlerine dönüp bağırdı: “Her şey bitti artık. Yaralıların yaraları derhal sarılsın. Müslüman ölüler, dinlerinin gerektiği gibi gömülsün!”
Aradan günler, haftalar ve aylar geçmesine rağmen tekfur, günlerce bu hadisenin tesirinde kalıp azapla kıvrandı durdu... Yatıyor; Seyyid Bilal hazretlerinin kesik başıyla yürümesi gözlerinin önüne geliyor, uyuyamıyordu... Uyusa, rüyalarında hep aynı hadise ile karşılaşıyordu... Gündüzleri hayalinde, geceleri düşünde hep o vardı. Bu duruma daha fazla dayanamadı ve bir gün sarayında din adamlarıyla bir toplantı yaparak hadisenin yorumunu istedi. Cevabında kendisine, Allah'ın çok sevdiği bir kulun öldürüldüğü, onun keramet ehli bir kişi olduğu, kendisini affettirmesi gerektiği söylenince de Seyyid Bilal hazretlerinin mezarının üstüne bir çatı örtülmesini, kendisinin öldüğü zaman ise onun kapı eşiğine gömülmesini, bu suretle onu ziyarete gelenlerin çiğneyerek üzerinden geçmelerini istedi ve; “Belki o zaman affolunurum.” dedi.
Vasiyeti gibi yapıldı ve tekfur, şehit Seyyid Bilal hazretlerinin kabr-i şerifinin yanına defnedildi. Şehir, 610 (m. 1214) yılında Selçuklu Sultanı Birinci İzzeddin Keykavus tarafından zapt edildikten sonra Alaeddin Keykubat döneminde yeniden imar ve inşa edildi. Bu arada Sultanın ziyareti sırasında Seyyid Bilal hazretlerinin kabrinin yanına cami ve türbe yapımı için ferman çıkartıldı. Kabr-i şerifi yanında sürekli Kur'an-ı kerim okunması buyruldu. Seyyid Bilal hazretlerinin türbesi bugün de Sinoplular ve çevre illerden gelenler tarafından ziyaret olunmakta ve mübarek ruhu vesile edilerek cenab-ı Hak'tan af ve mağfiret niyaz edilmektedir.