Evliyanın büyüklerinden ve fıkıh âlimi. İsmi Ömer bin Muhammed es-Sühreverdî el-Bekrî et-Teymî el-Kureşî olup künyesi Ebu Abdullah'tır. Ebu Hafs, Ebu Nasr ve Ebü'l-Kasım es-Sufî diye de tanınır. Lakapları Şihabeddin, Şeyhüşşüyuh, Şeyhülislam, Şeyhülarifin'dir. Nesebi Ebu Bekr es-Sıddik'a ulaşır. Soy silsilesi şöyledir: Ömer bin Muhammed bin Abdullah bin Muhammed bin Abdullah Ammuye bin Sa'd bin el-Hüseyn bin el-Kasım bin Alkame bin en-Nadr bin Muaz bin Abdurrahman bin el-Kasım bin Muhammed bin Ebu Bekr es-Sıddik.
539 senesi Receb ayının son gecesi (m. 27 Ocak 1145) Sühreverd'de doğdu. 632 (m. 1234) senesi Muharrem ayında Bağdad'da vefat etti. Sühreverd, İran'ın Irak-ı Acem denilen havalisinde Cibal eyaletinin Zencan şehrinin kuzeybatısında küçük bir kasabadır.
Ömer es-Sühreverdî, çok sayıda âlim yetiştiren bir aileye mensuptur. Babası Ebu Cafer, amcası Ebü'n-Necib ve büyük dedesi Abdullah bin Sa'd da tanınmış âlimlerden idi. Babası Ebu Cafer, Bağdad'da Nizamiyye medresesinde okuyup Esad el-Mihenî'den fıkıh icazeti alarak bu medresede müderris ve Kasr camiinde vaizlik yapmıştır. Sonra memleketine dönerek kadılık vazifesi almış; ancak bir yanlış anlaşılma neticesinde idam olunmuştu. Babasının idamında Ömer Sühreverdî altı aylık idi. Amcası Abdülmelik, Bağdad'da duasının makbuliyetiyle tanınmış salih bir zat idi.
Aşırı fikirleri sebebiyle zındıklıkla suçlanıp 585 (m. 1190) senesinde Haleb'de Selahaddin Eyyubî'nin emriyle idam edilen felsefeci Şihabeddin Yahya bin Habeş es-Sühreverdî başka olup; Ömer es-Sühreverdî ile hiçbir akrabalık münasebeti yoktur. Sühreverdî nisbetli başka ilim adamları da vardır. Bunlardan bazısı Ömer Sühreverdî'nin akrabasıdır; bazısı değildir.
Şihabüddin Sühreverdî, on altı yaşında ilim öğrenmek için Bağdat'a gitti. Bağdat onun ikinci vatanı oldu ve vefatına kadar burada yaşadı. Nizamiye medresesinde müderrislik yapan amcası büyük âlim Ebü'n-Necib Abdülkahir'in ders ve sohbetlerinde bulundu. 561 (m. 1166) senesindeki vefatına kadar iki yıl kendisinden ders okuyup icazet aldı. Ebu Hafs Sühreverdî; amcasından, Ebu Muhammed Hibetullah bin Şiblî, Ebü'l-Feth İbnü'l-Battî (v. 564/1168), Ma'mer bin Tahir (v. 564/1168), Ebu Zür'a el-Makdisî (v. 566/1170), Ebü'l-Fütuh et-Taî (v. 555/1160), Abdullah bin Sa'd bin el-Hüseyn el-Hatır (v. 560/1164), Ahmed bin Mukarreb bin el-Hüseyn bin el-Hasan (v. 563/1167), Yahya bin Sabit bin Bündar bin İbrahim ed-Dineverî (v. 566/1170) ve birçok âlimden hadis-i şerif dinleyip rivayette bulundu. Ebü'l-Muzaffer eş-Şiblî'den (v. 563/1167) hadis ve fıkıh tahsil etti. Nizamiye ve Darü'z-Zeheb medreselerinde müderris olup 565 (m. 1169) senesinde vefat eden Ebü'l-Kasım bin Fadlan'dan Şafiî fıkhı okudu.
Tasavvuf ilmini öncelikle amcasından tahsil etti. Sonra Abdülkadir Geylanî hazretlerine bağlandı. Abdülkadir Geylanî; “Sen Irak meşhurlarının sonuncususun.” diyerek kendisini övdü. Onun vefatından sonra Basra'da da Ebu Muhammed bin Abdullah el-Basrî'nin (572/1176) ve Ebü's-Suud el-Bağdadî'nin (v. 579/1183) sohbetlerine devam etti. Hazreti Hızır ile görüştüğü rivayet olunur.
Kendisinden ise; İbn-i Dübeysî, İbn-i Nukta, Zeki Birzalî, İbn-i Neccar, Kavsî, Ebü'l-Ganaim bin Allan, Izz el-Farusî, Ebü'l-Abbas el-Eberkuhî ve birçok âlim ilim öğrenip hadis-i şerif rivayetinde bulundu. Muhyiddin Arabî, Bağdad'a gelerek kendisiyle görüştü. Bu görüşmenin konuşmaksızın sadece nazarla geçtiği rivayet olunur. Sühreverdî'ye kendisinden sorulduğunda; “Hakikat deryası bir zat.” demiştir. Muhyiddin Arabî de kendisini “Serapa sünnet ile dolu.” diye vasfetmiştir. Oğlu Ebu Cafer Muhammed bin Ömer es-Sühreverdî (v. 655/1257); Bahaüddin Zekeriyya el-Multanî, Necibüddin Ali bin Buzgaş eş-Şirazî, Kemaleddin el-İsfahanî (v. 635/1237), İzzeddin bin Abdüsselam, Sa'di Şirazî, Ebü'l-Abbas el-Kastallanî (v. 684/1285), Ebü'l-Abbas el-Farukî (v. 694/1285), Seyfeddin Baharzî, Ziyaeddin Mesud el-Kazerunî, İbnü'n-Nakib el-Makdisî, İbnü's-Saî halife ve talebelerinin önde gelenlerindendir.
Ebu Hafs bir yandan tekke faaliyetinde bulunup taliplere tasavvuf öğretti; bir yandan da hadis ve Şafiî fıkhı dersleri verdi. Büyük şöhret kazandı. Ebu Hafs Ömer es-Sühreverdî, meşhur Sühreverdîyye tarikatının kurucusudur. Bu tarikatı aslında amcası Ebü'n-Necib es-Sühreverdî kurmuş idi. Ancak Ebu Hafs, amcasının kurduğu bu tarikati yaydı. Usul, adap ve erkanını tesbit etti. Bu sebeple tarikatın hakiki kurucusu olarak kabul edilir.
Şihabeddin Sühreverdî hazretlerinin Bağdat'taki türbesini uzaktan gösteren eski bir resim.
Zamanın Abbasî halifesi Nasır, kendisine çok hürmet ederdi. Kendi adına yaptırdığı Nasıriyye tekkesini, hocasına tahsis etmiştir. Defalarca tekkesine ziyarette bulunup sohbet ederek feyz almıştır. Halifenin bir iş yapmadan evvel mutlaka Sühreverdî'ye danıştığı bilinir. Ayrıca Merzbaniyye, Bistamiyye ve Memuniyye tekkelerinde de Sühreverdî'nin tarikatı ilim ve feyz neşretmekteydi. Hem yüksek derecesi ve hem de ailesinin ilmî yönü herkeste ona karşı bir hürmet uyandırırdı. Miladî 1179'da tahta geçen Halife Nasır Lidinillah, siyasî müşaviri olan Sühreverdî'yi komşu devletler nezdine sefir olarak göndermiştir. Sühreverdî, İslam dünyasında çok meşhur ve sevilen bir zat idi. Zamanın güçlü devletlerinden Harezmşahlarla arası bozulan Halife Nasır, Bağdat üzerine yürüyen Harezmşah'a Sühreverdî'yi sefaretle gönderdi. Sühreverdî, Harzemşah'a Bağdad'a girmemesi hususunda ricada bulundu ise de kabul ettiremedi. Ancak soğuk sebebiyle işgal gerçekleşemedi. Bunun üzerine Halife Moğollarla işbirliği yaptı. Moğol hükümdarı Cengiz, Harezemşahları yenip ortadan kaldırdı. Ancak bu, Abbasîler için hayırlı olmadı. Az bir zaman sonra 1258 yılında Moğollar Bağdat'ı işgal edip Abbasî Devleti'ni ortadan kaldırdılar.
Şihabeddin Sühreverdî türbesini yakından gösteren eski bir resim (sağda) ve Türbenin etrafındaki mezarlar (solda).
Sühreverdî yine sefir olarak Eyyubî hükümdarı Melik Eşref'le görüşmek üzere birkaç defa Şam'a gitti. Erbil atabeylerine gönderildi. 618 (m. 1221) senesinde Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad ile görüşmek ve halifenin mesajını iletmek üzere Konya'ya teşrif etti. Yolda Necmeddin Daye yazdığı Mirsadü'l-İbad adlı eserini Sühreverdî hazretlerine takdim etti. Sühreverdî Konya'ya teşrifinde Gavale kalesinde sultan ile görüştü. Yolda kendisine takdim edilen ve çok beğendiği kitabı da sultana arzetti. Mevlana Celaleddin Rumî'nin babası Behaeddin Veled hazretleri de huzurda idi. Üçü derin sohbetler yaptı. Behaeddin Veled, Belh'den gelirken Sühreverdî ile tanışmış idi. Her ikisi de Hazreti Ebu Bekr soyundan idi. Sultan her ikisine de kıymetli hediyeler verip ihsanlarda bulundu. Sühreverdî, Konya'da Burhaneddin Muhakkık-ı Tirmizî ile de mülaki oldu. Fakat ikisi de hiç konuşmadı. Sonradan sebebini soranlara Sühreverdî; “Hal ehlinin yanında, lisan-ı kal yerine, lisan-ı hal lazımdır.” dedi.
Şihabeddin Sühreverdî ömrü boyunca sık sık hacca gitti. En son 628 (m. 1230) yılında bu vesileyle bulunduğu Mekke-i Mükerreme'de meşhur şair ve veli İbnü'l-Farid ile görüştü. İbnü'l-Farıd'ın iki oğlu, kendisine talebe oldular. Bu esnada Mısırlı Ziyaeddin İsa bin Yahya el-Ensarî es-Sebtî de Sühreverdî'ye talebe olmakla şereflendi. Sühreverdî, İ'lamü'l-Hüda ve akidetü erbabi't-tüka adlı eserini Mekke'de kaleme aldı.
Şihabeddin Sühreverdî'nin ders verdiği ve içinde medfun bulunduğu külliye (solda) Kapısı ve kitabesi (sağda).
Ömrünün son deminde tekkesi ziyaretçi ve taliplerle dolup taştı. Sühreverdî her biri ile ayrı ayrı alakadar oldu. Son zamanlarında gözleri görmemeye başladı. Yürüyemez oldu. Bu halde bile ders vermeyi, tarikat vazifelerini ve talebelerinin yardımıyla mahmil içinde Cuma namazlarına gitmeyi ihmal etmedi. İyice zayıflayıp dışarı çıkamayacak bir hale geldi. 632 senesi Muharrem ayının ilk gününde (26 Kasım 1234) Bağdad'da vefat etti. Cenazesi Kasr camiinden büyük bir cemaatle kaldırıldı. Şehir surlarının kapısına yakın Verdiyye mahallesindeki tekkesinin haziresine defnedildi. Selçuklu emiri Celaleddin Karatay, kabri üzerine bir türbe yaptırdı. Bugün ziyaretgahtır. Hayatı boyunca zahidane yaşayıp eline geçeni fakirlere ve hizmete harcayan Sühreverdî, geride kendisini kefenleyecek bir kumaş parçası bile bırakmadı.
Şihabeddin Sühreverdî, fakih, fazıl, sufî, vera sahibi, zahid, arif, ilm-i hakikatte zamanın şeyhi idi. Şafiî mezhebinde idi. Çok ibadet ederdi. Eline geçen malı mülkü fakirlere ve muhtaç kimselere dağıtırdı. Fıkıh ilmini, amcasından ve Ebü'l-Kasım İbni Fadlan'dan öğrendi. İbn-i Neccar onun hakkında şöyle demektedir: “Ebu Hafs Ömer Sühreverdî, ilm-i hakikatta zamanının şeyhi idi. Riyazet ve mücahede yolunu tuttu. Fıkıh, mukayeseli hukuk ve Arap dili ve edebiyatını okudu. Birçok âlimden hadis-i şerif dinledi. Daha sonra tasavvuf yolunu tuttu. Önceleri zikir ve ibadetle meşgul oldu. Sonra insanlara vaaz vermeye başladı. Amcasının Dicle kenarındaki medresesinde ders verdi. İslam beldelerinin her tarafından onun sohbetine ve derslerini dinlemeye birçok âlim ve halk gelirdi. Onun sözlerinin bereketi ile günahkarlar derhal tövbe ederdi. Onun talebeleri, o zamanda yıldızlar misali, etrafa ilim yayarlardı. Onun sultanlar katında sahib olduğu mevkiye ve hürmete, başka kimse nail olmadı. Ömrünün sonunda rahatsızlandı. Bununla beraber, zikrleri azalmadı. Allahü tealayı zikre devam etti. Cemaatte yine hazır bulundu. 110 yaşına doğru hacca gitti. Vefat ettiğinde, geride kefen parası dahi bırakmamıştı.”
İbn-i Nukta ise şöyle demektedir: “Şihabüddin Sühreverdî, zamanında Irak'ın şeyhi, mücahede ve isar sahibi, güzel ahlaklı, mürüvvet ve zikir ehli bir zat idi.”
Taceddin Sübkî, Tabakatü'l-vüsta adlı eserinde Şihabeddin Sühreverdî'nin bir talebesinin şöyle dediğini naklediyor: “Hocamız Sühreverdî hazretleri, hakikatler menbaı, zamanının imamı, asrının bir tanesi idi. 539 (m. 1144) senesinde Sühreverd'de doğdu. On altı sene orada kaldı ve ilim tahsil etti. Sonra Bağdad'a gitti. Amcasından fıkıh ve tasavvuf öğrendi. Amcasının vefatına kadar onun derslerine devam etti. Amcasının vefatından sonra Ebü'l-Kasım bin Fadlan'ın sohbetlerine devam etti. Fıkıhta derin âlim oldu. Sonra tasavvuf yoluna girdi. Vaktinin çoğunu ibadet ve zikir ile geçirirdi. İnsanları, Allahü tealanın rızasına çağırdı. Sözleri kalblere te'sir ederdi. Şihabeddin Sühreverdî'nin sandukası.
Zamanında bulunan tarikat ehli, ona mektup yazarak halleri hakkında sorarlar ve fetva isterlerdi. Birgün bir zat ona mektup yazarak, şöyle sordu: “Efendim, çalışmayı terk ettim. Boş kalınca rahatlık hissettim. Çalışınca ucb hasıl oldu. Hangisi benim için uygundur.” Sühreverdî; “Çalış ve ucbundan Allahü tealaya istiğfarda bulun!” diye cevap yazdı. Hocamızın yazdığı şiirler çok güzel ve beliğ idi.”
Eserleri: Ebu Hafs Sühreverdî birçok eserler yazdı. Bazıları şunlardır:
1- Avarifü'l-maarif fî beyanı tariki'l-kavm: En tanınmış eseridir. Tasavvufa dair olup bu sahada yazılmış eserlerin en meşhur ve kıymetlilerindendir. Üslup bakımından İmam-ı Gazalî'nin İhya'sına benzer. Ehl-i sünnet çizgisinde tasavvufu ele alarak, ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden tasavvufa deliller vermiştir. Kendisinden sonra yazılan hemen hemen bütün adap kitaplarına kaynak teşkil etmiştir. Çok sayıda yazma ve matbu nüshası vardır. Süleymaniye Kütüphanesi Lala İsmail Paşa Kısmı No: 180'de kayıtlı nüsha tarihen en eski Avarif nüshası olup 614 (m. 1217)'de yani Sühreverdî hayatta iken Abdulkerim Mansur tarafından istinsah edilmiştir. Eser 1971'de Kahire'de tahkikli olarak basılmıştır. Çok sayıda Farsça matbu tercemesinden başka Türkçe, Almanca ve İngilizceye de çevrilip basılmıştır. Çok sayıda şerh ve zeyilleri vardır. Şihabeddin Sühreverdî'nin meşhur eseri Avarifü'l-mearif'in yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ilk iki sayfası (solda). Eser Köprülü Kütüphanesi Fazıl Ahmed Kısmı No: 750'de kayıtlıdır.
2- Nuğbetü'l-beyan fî tefsiri'l-Kur'an: İşarî bir tefsirdir. Çok sayıda yazması vardır. Bir nüshası; Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Beşir Ağa (Eyüp) Kısmı No: 24'te kayıtlıdır. 3- Reşfü'n-nasayihi'l-imaniyye ve keşfu'l-fedayihı'l-Yunaniyye: Yunan felsefecilerini reddetmek üzere yazılmıştır. Arapçası 1999'da Kahire'de basılmıştır. Ve Farsça tercümesi de 1986'da Tahran'da basılmıştır. 4- İrşadü'l-müridîn ve mecdü't-talibîn: Tasavvuf adabına dairdir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Carullah Kısmı No: 1084'te kayıtldır. 5- İ'lamü'l-Hüda ve akidetü erbabi ehli't-tüka: tasavvuf ve kelama dairdir. Çok sayıda yazma nüshası bulunan eser 1999'da Şam'da basılmıştır. 6- Er-Rahikü'l-mahtum li zevki'l-ukuli ve'l-fühum: Esrar-ı ilahiyyeyi mevzu edinir. Bir nüshası; Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Efendi Kısmı No: 2682'de kayıtlıdır. 7- Risaletü's-seyr ve't-tayr: Tasavvufa dair iki varaklık bir risaledir. Bir nüshası; Süleymaniye Kütüphanesi Hamidiye Kısmı No: 1447'de kayıtlıdır. 8- Vesaya: Oğlu ve diğer müridlerine, takvaya yapışıp; bid'atten ve kadınlarla görüşmekten uzak durmayı tavsiye eden vasıyetleridir. Bir nüshası; Süleymaniye Kütüphanesi Nafiz Paşa Kısmı No: 478'de kayıtlıdır. 9- Risaletü Cezbi'l-kulub ila muvasalati'l-mahbub: Tasavvufa dairdir. 1328'de Halep'de basılmıştır. 10- Evradü's-Sühreverdî.
11- Sünuhu'l-fütuh bi zikri'r-ruh: Konya'da iken yazmıştır. Bir nüshası; Süleymaniye Kütüphanesi Laleli Kısmı No: 1593'te kayıtlıdır. 12- El-E'sile ve'l-ecvibe: Tasavvufa dair suallere verilen cevapları muhtevidir. Bir nüshası Atıf Efendi Kütüphanesi No: 2787'de kayıtlıdır. 13- Fütüvvetname: Farsçadır. Bir nüshası; Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Kısmı No: 2049'da kayıtlıdır. Eser 1973'te Tahran'da basılmıştır. 14- Risale fî gurari'l-hak ve istidracihim, 15- Makamatü'l-arifîn (Risaletü Makamati's-sufiyye): Bir nüshası; Süleymaniye Kütüphanesi Bağdatlı Vehbi Kısmı No: 2023'te kayıtlıdır. İngilizce tercümesi ile birlikte 1993'te Beyrut'ta basılmıştır. 16- Risale fi'l-fakr: Bir nüshası Bayezit Devlet Kütüphanesi No: 7941'de kayıtlıdır. 17- Edilletü'l-iyan ale'l-burhan: Kelam dair olup bid'at fırkalarını reddeder. Arapçadır. Bir nüshası; Süleymaniye Kütüphanesi Hamidiye Kısmı No: 1447'de kayıtlıdır. 18- Esrarü'l-arifîn ve siyerü't-talibîn: Arapçadır. Farsçaya da çevrilmiştir. 19- El-Esmaü'l-erbaun: Allahü tealanın kırk ismini izah edip bunları okumanın faydalarını beyan eyleyen Arapça bir eserdir. Bir nüshası; Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Kısmı No: 1870'te kayıtlıdır. Farsçaya tercüme etmiştir. 20- Behcetü'l-ebrar: Abdülkadir Geylani'nin menkıbelerini anlatan Arapça bir eserdir. Hacı Selim Ağa Kütüphanesi Kemankeş Kısmı No: 201'de bir nüshası vardır. 21- Hilyetü'n-nasik: Hac menasikine dairdir. Arapçadır. Bir nüshası; Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Kısmı No: 1136'da kayıtlıdır. 22- Risale-i Sühreverdî be-Fahri Razî: Fahreddin Razî'ye yazdığı bir mektuptur. Bir nüshası; Süleymaniye Kütüphanesi Bağdatlı Vehbi Kısmı No: 2023'te kayıtlıdır. 23- Risale fi's-süluk: Arapça tasavvuf adabına dairdir. Bir nüshası; Süleymaniye Kütüphanesi Laleli Kısmı No: 1593'te kayıtlıdır. 24- Şerh-i Rubai-i Şeyh Şihabüddin es-Sufî, 25- Kelamü Şihabüddin es-Sühreverdî ve şerhuhu: Farsçadır. Şihabeddin Sühreverdî'nin Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Beşir Ağa Kısmı No 24'de kayıtlı Nugbetü'l-beyan fi tefsiri'l-Kur'an adlı eserinin ilk iki sayfası.
26- El-Levamiü'l-gaybiyye: Arapçadır. Ruh hakkında bilgi verir. 27- Name-i Sühreverdî be Kemaleddin İsmail-i İsfehanî: Arapçadır. 28- Nisbet-i hırka-ı Sühreverdî, 29- En-Nikatü'z-zevkiyye (Er-Risaletü'ş-şevkiyye): Arapçadır. Farsçaya çevrilmiştir. 30- Sıfat-ı halvet ve adabı, 31- El-Mutekid, 32- Futuhat, 33- Gurbetü'l-garibe (Er-Risaletü'l-Asımıyye): Mecazî bir kıssa ile tasavvufu hikaye eder. 34- Risale-i fadliyye: Farsçadır. 35- Risale fi'l-irade, 36- Risale fi't-tasavvuf, 37- Taksimü'l-mevcudat, 38- Havasü'l-esma, 39- Risale fi sıfati's-sufî, 40- Risale fi kerahiyyatü't-taami'l-velime ve Vasiyyetü's-Sühreverdî, 41- Keşfü'l-gıta li-İhvani's-safa, 42- Risale fi marifeti't-tevhid, 43- Risaletü hıfzi'l-iman, 44- Risale fi'l-feraiz, 45- Tefe'ülname, 46- Risaletü't-tarik. Ayrıca Ebu Hafs es-Sühreverdî'nin, Farsça ve Arapça şiirleri de vardır.
En meşhur eseri olan Avarif'ten bazı kısımlar: Sufîlerin ilimlerinin faziletleri: Darimî'nin bildirdiği hadis-i şerifte, bir kişi Resulullah Efendimiz'e şerden sordu. Resul-i ekrem; “Bana şerden sormayınız. Bana ancak hayırdan sorunuz!” diyerek devamla şöyle buyurdu: “İnsanların en kötüsü, âlimlerin en kötüsüdür. İnsanların en hayırlısı, âlimlerin en hayırlısıdır.” Köprülü Kütüphanesi Fazıl Ahmed Kısmı No: 728'de kayıtlı Reşfü'n-nesaihi'l-imaniyye adlı eserinin ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Şihabeddin Sühreverdî hazretlerinin A'lamü'l-hüda adlı eserinin 10b ve 11a sayfaları. Eser Süleymaniye Kütüphanesi Fatih Kısmı No: 5391/4'de kayıtlıdır.
Âlimler ümmetin delilleri, dinin direği, açık olan cehalet karanlıklarını aydınlatan lamba, İslamın muhafızları. Kitap ve sünnetin hükmünün açıklayıcıları, kulların tabipleri, büyük emanetin taşıyıcılarıdır. Halkın içinde takvaya en fazla sarılanlar onlardır. Kulların içinde en fazla zühde muhtaç olanlar yine onlardır. Zira zühde kendileri ve başkaları için muhtaçtırlar. Çünkü onların bozulması, insanların bozulması; onların doğru yolda olması, insanların doğru olması demektir. Süfyan bin Uyeyne buyurdu ki: “İnsanların en cahili, bildiği ile ameli terk edendir. İnsanların en âlimi, bildiği ile amel edendir. İnsanların en üstünü, Allahü tealadan en çok korkandır.” Bu söz çok doğrudur ve âlimin, ilmi ile amel etmediği sürece âlim olmadığı hükmünü getirir. Zira ilim, İslam yolunda sahibini zayi etmez. Âlim, ilminin bereketi ile kurtulur. İlim öğrenmek farz ve fazilettir. İnsanın, dinin mükellef kıldığı şeyleri yapacak kadar ilim öğrenmesi farzdır. Kişinin ihtiyacından fazla Kitap ve sünnete uygun bilgileri öğrenmesi ise fazilettir. Kitap ve sünnete uymayan ve bu ikisinden çıkarılmamış veya bu ikisine uymayan veya bunlara dayanmayan her ilim fazilet değil rezilliktir. Bunlar insanın hevasını arttırır. Dünyada ve ahırette rezil eder.
Farz olan, öğrenilmesi terk edilmeyen ilim: Ebü'n-Necib Abdülkahir Sühreverdî'nin Enes bin Malik'den rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resul-i ekrem Efendimiz buyuruyor ki: “İlim Çin'de de olsa taleb ediniz. Zira ilim öğrenmek her Müslümana farzdır.” Âlimler farz olan ilmin hangisi olduğunda ihtilaf etmiştir. Bazısı dediler ki: “Farz olan ilim, ilm-i ihlas ve nefsin afetlerini ifşa eden şeylerin ilmidir. Zira şu ayet-i kerimede mealen; “Halbuki onlar, ancak Allah'a, O'nun dininde ihlas sahibleri olarak, diğer batıl dinlerden İslam'a yönelerek ibadet etsinler, namazı gereği üzere kılsınlar ve zekatı versinler diye emrolunmuşlardı. İşte bu emredildikleri şey, dosdoğru hak dindir.” (Beyyine suresi: 5) amel emredildiği gibi ihlaslı olmak da bir emirdir. İhlasın temellerini tahrip eden; nefsin aldatması, gururu, hileleri ve gizli isteklerini bilmek için bu ilmi öğrenmek farzdır. Zira kul, farza ancak farz ile ulaşabilir.
Bazı âlimler ise öğrenilmesi farz olan, ilm-i hal ilmidir dediler. Sehl bin Abdullah buyurdu ki: “Farz olan ilim, ilm-i hali öğrenmek, yani kulun dünya ve ahıretinde, Rabbi ile arasındaki halin hükmünü bilmesidir.” Denildi ki: “Öğrenilmesi farz olan ilim ilm-i batındır. Bu ilimle kulun, Allahü tealaya yakınlığı artar. Bu ilim, Allahü tealanın kendi askerlerinden kıldığı ve talipleri O'na kavuşturan, doğru yolu kuvvetlendiren ve insanlara doğru yolu gösteren âlimlerin sohbetinde kazanılır. Bu âlimler, Peygamberlerin varisleridir.” Ebu Talib-i Mekkî buyurdu ki: “Farz olan ilim, İslamın bina edildiği beş temelin bilgisidir. Zira Allahü teala, bu beş şeyi insanların hepsine farz kılmıştır. Yapılması farz olan şeyin öğrenilmesi de farzdır. Tevhid ilmi de buna dahildir. Zira beş temelin ilki şehadettir. İhlas da buna dahildir. Şihabeddin Sühreverdî hazretlerinin Süleymaniye Kütüphanesi Crh Kısmı No: 1095/23'de bulunan Vasiyyet'inden iki sayfa. Şihabeddin Sühreverdî hazretlerinin El-Kelam adlı eserinin 188b-189a sayfaları. Eser Süleymaniye Kütüphanesi Nafiz Paşa Kısmı No: 428/3'de kayıtlıdır. Bir Müslümanın bütün dinî ilimleri öğrenmesi mümkün değildir. Eğer bütün ilimlerin hepsi insanların üzerine farz olsa idi, Allahü tealanın ihsan ettiği kimseler hariç, insanların çoğu bundan aciz kalırlardı. Benim gönlüm (Sühreverdî'nin gönlü) daha ziyade Ebu Talibi Mekkî'nin sözüne ve alış veriş, nikah ve talak gibi bilgilerin lazım oldukları zaman öğrenilmesinin farz olduğuna meyl ediyor. Doğrusunu Allahü teala bilir.
Yine derim ki (Sühreverdî): “Öğrenilmesi farz olan ilim, emir ve yasaklardır. Emredilen; yapılmasında sevap, yapılmamasında ceza olan şeydir. Yasaklanan; yapılmasında ceza, terkedilmesinde sevap olan şeydir. Emir ve yasakların bir kısmı İslamiyet devam ettikçe, kula devamlı lazımdır. Bazısı ise kul bir hadise ile karşı karşıya geldiği anda devamlı lazım olur.” Sühreverdî buyurdu ki: “Evliyadan, yüksek mertebede bulunan birine, hiçbir keramet ve harika verilmiyebilir. Çünkü kerametler, yakini (inanmayı) arttırmak için verilir. Yakin ihsan edilen birinin kerametlere, harikalara ihtiyacı olmaz. Bütün bu kerametler, Zat-ı ilahinin zikrinden ve kalbin bu zikr ile zinetlenmesinden aşağıda kalır.” Şihabüddin Sühreverdî, oğluna yapmış olduğu nasihatte şöyle buyuruyor:
Ey oğul! Sana, Allahü tealadan korkmayı, Allahü tealanın ve Resulünün, ana-babanın ve evliyanın hakkına riayet etmeyi tavsiye ederim. Eğer bunu yaparsan, Allahü teala senden razı olur. Açıktan ve gizli olarak Allahü tealanın emir ve yasaklarına riayet et. Gizli ve açık, içten ve dıştan, tefekkürle, hüzünle ve ağlıyarak Kur'an-ı Kerim okumayı ihmal etme. İlimden bir adım bile yüz çevirme. İlim öğren. Tasavvuf ehli olduğunu söyleyip de dalalet içerisinde olanlardan, onların avamından olma. Çünkü onlar, din hırsızları ve Müslümanları doğru yoldan saptıranlardır. Peygamber Efendimizin sünnet-i seniyyesine iyi sarıl. Dinde sonradan ortaya çıkıp dinden imiş gibi inanılan, halbuki dinde olmayan bid'atlerden sakın. Çünkü her bid'at dalalettir. Kadınlarla, bid'at sahibi kimselerle, zenginlerle ve nefislerinin peşinde giden avam ile beraber olma. Çünkü bunlar, senin dinini giderir. Dünyada az bir şeyle kanaat et. Yalnızlığa iyi sarıl. Hata ve günahların için çok ağla. Helalinden yemeye çalış. Çünkü helal yemek (haramlardan sakınmak), bütün hayırların ve iyiliklerin anahtarıdır. Harama sakın meyl etme. Çünkü harama meyl edersen, kıyamet günü Cehennem'de yanarsın. Helal olan eşyaları giy. Eğer bunlara riayet edersen, imanın ve ibadetin tadını duyarsın. Allahü tealadan devamlı kork. Yarın kıyamet gününde, Allahü tealanın huzurunda halinin ne olacağını unutma. Geceleyin namaz kılmayı ve gündüz oruç tutmayı çoğalt. İmam ve müezzin olmadığın zaman da cemaatle namaz kılmayı elden bırakma. Başkan olmayı isteme. Çünkü başkan olmayı isteyen ve seven kimse, ebediyyen felah bulmaz. Hüküm verenlerin ve sultanların meclislerinde bulunma, insanlarla münakaşa etme. Seni metheden kimsenin sözüne aldanma. Seni kötüleyen kimsenin sözlerinden dolayı da üzülme. Herkese karşı iyi huylu ol. Tevazuya yapış. Çünkü Resulullah Efendimiz; “Kim Allahü tealanın rızası için tevazu yaparsa, Allahü teala onu yükseltir. Kim kibirlenirse ve böbürlenirse, Allahü teala onu alçaltır.” buyurdular. Her zaman, iyi kimseye karşı da kötü kimseye karşı da edepli ol. Küçük büyük herkese merhametli ol. Onlara karşı şefkat ve merhamet gözüyle bak. Çok gülme. Çünkü gülmek, gafletten dolayı meydana gelir. Şihabeddin Sühreverdî hazretlerinin Risaletü'l-fütüvvet adlı risalesinin 154b ve 155a sayfaları. Eser Süleymaniye kütüphanesi Ayasofya Kısmı No: 2049'da kayıtlıdır.
Sühreverdî'nin eserlerinde bildirdiği “Kişinin malayaniyi (faydası olmayan şeyleri) terketmesi, onun Müslümanlığının güzelliğindendir.” hadisi-i şerifininin yazılı olduğu levha.
Gülmek kalbi öldürür. Resulullah Efendimiz; “Eğer siz, benim bildiğimi bilmiş olsaydınız, az güler, çok ağlardınız.” buyurdu. Allahü tealanın rahmetinden ümidini kesme. Ümit ile korku arasında yaşa. Ey oğul! Dünyayı terk et (Haram olan, Allahü tealanın yasak ettiği şeyleri ve dünya sevgisini terk et.). Çünkü dünyayı isteyenin ve sevenin dini gider. Namazını kıl, orucunu tut. Allahü tealanın veli kullarına; malın, bedenin ve makamınla hizmetçi ol. Onların kalblerini kazan, onların yaşayışlarına göre hareket et. Ehl-i sünnet itikadı dışında olanlar hariç, hiç bir âlimin sözlerini inkar etme. Eğer böyle bir inkarın olursa, ebediyyen felah bulamazsın. Şihabeddin Sühreverdî'nin ve talebelerinin günlük okudukları virdleri ihtiva eden mecmuanın iç kapak sayfası (sağda) ve ilk sayfası (solda). Ey oğul! Devamlı cömert ol. Allahü tealanın sana rızık olarak verdiği şeylerde cömert ol. Cimrilikten, hasetten, kin ve hileden sakın. Çünkü cimri ve hasetçi olan kimsenin yeri Cehennem'dir. Hiçbir zaman halini insanlara açma. Zahirini süsleme. Çünkü zahirini süslemek, batının harap olmasındandır. Rızık konusunda Allahü tealanın vaatlerine güven. Çünkü Allahü teala, her canlının rızkını vereceğine dair kefil oldu. Allahü teala, Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa, hepsinin rızkı, ancak Allahü tealaya aittir.” buyurdu. (Hud suresi: 61) İnsanlardan hiçbir şey bekleme. Hakkı söyle. Mahlukattan hiçbirisine meyletme. Malayaniyi terk et. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Kişinin malayaniyi (faydası olmayan şeyleri) terketmesi, onun Müslümanlığının güzelliğindendir.” buyurdu. Ey oğul; insanlara nasihat edici ve faydalı ol. Yemeyi, içmeyi, konuşmayı ve uykuyu azalt. Sadece ihtiyacın kadar ye. Zaruret olmadan konuşma. Çok uyuma. Namaz, oruç ve Allahü tealanın zikri ile meşgul ol. Kalbin mahzun, gözün yaşlar dökücü, amelin halis, duan hamd, arkadaşların fakir, evin mescit, malın ilim, zinetin zühd olsun. Ey oğul! Bu fani dünyanın zinetine aldanıp gururlanma. Bir kimse dünyaya meylederse helak olur. Ahıret yolculuğuna hazır ol. Fırsat elinde iken, Allahü tealadan başkasına gönül bağlama. Birgün gelir pişmanlığın fayda vermez.”
Sühreverdî buyurdu ki: “Sufî, daima kalb tasfiyesi ile meşgul olan kişidir. Nefsin şaibelerinden kalbi tasfiye ederek, her anını dünyevî bulanıklıklardan temizler. Onun bu tasfiyesine, Mevla'sına karşı daima boynu bükük hali yardımcı olur. Bu hal onu sıkıntı ve dünyevî bulanıklıklardan arıtır. Nefsi, harekete geçip nefsanî sıfatlardan biriyle ortaya çıkacak olsa, sufî onu uyanık basiretiyle derhal fark eder ve nefisten kaçıp Allah'a sığınır. O, tasfiyeye devam sayesinde “cem'” halini yaşar. Nefsin harekete geçmesiyle “fark” hali ortaya çıkarak keder ve bulanıklık meydana gelir. Rabbinden güç alarak kalbine hükmedince kalbi de nefsini etki altına alır. Nitekim Allahü teala mealen şöyle buyurur: “Ey inananlar! Allah için adaletle şahitlik edenler olun.” Ayette geçen Allah için adaletle şahitlik sıfatı, ancak tasavvufla tahakkuk eder. Sufî, devamlı hareket halinde olmalı, ihtiyacını devamlı yalnız Allah'a arz ederek daima ona sığınmalıdır. Nefsin etkisine düşmemek için iyi bir murakabe yapmalıdır. Bu manalara vâkıf olan kişi, tasavvufun değişik ifadelerle anlatılan manaların hepsini kavramış olur.”