Van evliyasından. İsmi Mustafa Efendidir. Sofu Baba adıyla meşhur oldu. Van eşrafından Abdullah Tüfekçibaşızade'nin torunu olup babasının adı Abdurrahman Efendidir. On dördüncü asrın başlarında Van'da yaşadı. Kabr-i şerifi İpek Yolu üzerinde olup, ziyaret mahallîdir. Kabri yanında kendi adıyla anılan Sofu Baba Camii vardır.
Mustafa Efendi gençliğinde evliyanın büyüklerinden ve Peygamber Efendimizin soyundan olan Seyyid Fehim-i Arvasî hazretlerini tanımakla şereflendi. Tanıması şöyle anlatılır: Seyyid Fehim-i Arvasî hazretleri her sene Van'a gelir, Şabaniye mahallesindeki camide halka vaaz eder, ilim ve edep öğretirdi. Vaazlarına devam edenler arasında Mustafa Efendi de vardı. Seyyid Fehim hazretleri sıcak bir yaz günü dersine gelen talebeleri imtihan etmek maksadıyla; “Birisi olsa da Erek Dağından bir tabak kar getirse. Bir karlı su içseydik.” buyurdu. Mustafa Efendi sessizce bu işe talip oldu. Bin bir zorlukla kısa zamanda dağa gidip kar getirdi. O zaman Seyyid Fehim hazretleri ona ismini sordu ve dua etti. O sırada Mustafa Efendi'de bazı hâller görüldü ve ağlamaya başladı. Gönlü her şeyden boşalıp muhabbetle doldu. Seyyid Fehim-i Arvasî hazretlerine candan aşık oldu. Sonra hocası Van'da kaldığı müddetçe yanından hiç ayrılmadı.
Sofu Mustafa Efendi anlatır: Bir zaman Başkale'den Suvar Ağa ile birlikte Van'a koyun götürüyorduk. Dağda müthiş bir tipiye yakalandık. Dağ başında tipi fırtınası bir nevi ölüm demektir. O zaman endişe ile hocam Seyyid Fehim-i Arvasî hazretlerini hatırlayıp gözlerimi kapadım. Bir müddet o halde kaldım. Sonra gözlerimi açtım. Fırtınayı dinmiş gördüm. Daha sonra selametle Van'a geldik. Ben burada Seyyid Abdülhakim-i Arvasî hazretlerine uğradım. Abdülhakim Efendi beni görünce; “Çok mu korktunuz?” dedi. Ben sükut edince; “Nasıl olsa kurtulurdunuz. Hocasını hatırlayanın ve bağlılığı olanın endişesi yersizdir.” buyurdu.
Sofu Baba'nın o tarihte ışıklandırma için Arvas'a getirdiği yağ küpünün ve yakılan yağ ile isten kararmış duvarlarının hâlâ Arvas'taki medresede durduğu bildirilmektedir. Seyyid Fehim hazretlerinin torunu rahmetli Taha Arvas Efendiye, dergahı ziyaret edenlerce; “Neden bu şekilde bırakıldığı?” sorulduğunda o, Sofu Baba'nın getirdiği küpü göstererek; “Eski manevî havanın dağılmaması için o zamanki durum silinmesin diye badana yaptırmaya kıyamadık.” demiştir.
HİÇ DÖNÜP BAKILIR MI HIZIR'A
Seyyid Fehim hazretlerinin Van'dan ayrılmasından sonra Mustafa Efendi onun hasret ateşiyle sararıp soldu. Kimseye bakmaz ve sokağa çıkmaz olmuştu. Bunun üzerine kendisine Sofu dediler. Sofu Mustafa Efendi bir kış günü annesine; “Anneciğim heybemi hazırla Arvas'a gideceğim.” dedi. Annesi durumunu ve hocasına olan derin sevgisini bildiğinden; “Etme oğlum bu karda kışta evden dışarı çıkılmaz. Aç kurtlar seni yerler. Gitme. Bahar yaklaşıyor. Biraz bekle. O zaman gidersin.” dedi. Lakin onun kararlı olduğunu anlayınca, çaresiz heybesini hazırladı. Mustafa Efendi hediye olarak Arvas'ta büyük ihtiyaç olan bir küp kandil yağı da alarak yola koyuldu. Soğuk dondururken, kurtlar yiyecek ararken dağ dere demeyip gece gündüz yola devam etti. Yol, yüz kilometre kadardı.
Sofu Mustafa Efendi yüksek bir dağ tepesindeyken karşısına biri çıktı ve; “Oğlum! Aç isen sıcak yemek vereyim. Nereye gidiyorsan ben götüreyim.” dedi. Genç aşık onunla oturup konuşmadı. Yoluna devam etti. O devamlı Seyyid Fehim hazretlerini düşünüyor, onun aşkı damarlarındaki kanı ısıtıyor, kendini ona o kadar yakın hissediyor, karşısındaki hayalini; “Çabuk gel, seni bekliyorum.” der halde görüyordu. Geri dönmek aklının ucundan geçmiyordu. Nihayet bir akşam vakti Arvas Camiinde ezan okundu. Seyyid Fehim hazretleri mihraba geçmeyip biraz durdu. Halbuki böyle yapmazlar, ezan okununca mihraba geçer, imam olur, huzur içinde namaza dururdu. Talebeleri ve cemaat; “Bunda bir hikmet vardır.” düşüncesinde iken Seyyid hazretleri; “Bir yolcumuz geliyor. Kendisi farkında değil ama nerede ise donacak.” buyurdu.
Hakikaten biraz sonra kapıdan içeri Sofu Mustafa Efendi girdi. Buzdan kardan bir adam gibiydi. Seyyid Fehim hazretlerinin emriyle papuçlarını ve paltosunu çıkardılar. Sobayı yaktılar. Genç aşık kendine gelince hocasının o mübarek ellerini muhabbet ve eşsiz aşkı ile öptü, öptü. Ağladı öptü. Karada ölümle savaşan, kendini suya atmak için çırpınan bir balığın suya kavuşması, deryaya dalması gibi rahatladı. Herkes bu hâle şaşa kaldı. O zaman Seyyid Fehim hazretleri aşık gence; “Peki yolda karşına çıkıp, sana yardım etmek isteyeni tanıdın mı? O Hızır aleyhisselamdı. Niçin yardımını istemedin?” buyurdu. Aşık genç; “Efendim! Tanıdım size selamı var, ama o anda sizinle öyle bir huzurda idim, kendimi bütün varlığımla size öyle vermiştim ki, Hızır aleyhisselamla konuşmakta bir fayda görmedim. Ben ona güvenerek değil, aşkınıza tutunarak geliyordum. Her adımda size biraz daha yaklaşıyor, karşımda sizi daha net görüyor, himmetinizi her zerremde hissediyordum. Beni bana bırakmıyordunuz.” dedi. Sonra namaza durdular.
Sofu Baba'nın sülalesinden Fehim isminde birçok zat vardır. Sofu Baba'nın oğlu Sıtkı Efendi onun oğlu Ağabey diye bilinen Abdurrahman Efendi, onun oğlu Fehim Efendi, Fehim Efendinin oğlu ise mahkeme zabit katipliği yapmış olan Necmeddin Efendi'dir.