Horasan'da yetişen evliyanın büyüklerinden. İsmi, Muhammed bin Hüseyin es-Sülemî [veya Selemî] el-Ezdî en-Nişaburî olup; künyesi, Ebu Abdurrahman'dır. Şafiî mezhebi fıkıh, tefsir, hadis, lügat, tarih ve diğer ilimlerde büyük âlimdi. Evliyanın büyüklerinden Ebu Amr-ı Nüceyd'in torunudur. Babası ve annesi de, tasavvuf yolunda yüksek derece sahibiydiler. Sülemî, 330 (m. 942) senesi Ramazan ayında doğdu. 412 (m. 1021) senesi Şaban ayının 3. Pazar günü vefat etti. Kabri Nişabur'da tanınmakta olup, ziyaret edenler istifade etmektedirler.
Küçük yaşta ilim öğrenmeye başladı. İlk tahsilini, dedesinden ve babasından yaptı. Küçük yaşta babası vefat edince, daha çok dedesinin himaye ve sohbetlerinde bulundu. İlk olarak Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Daha sonra ilim öğrenmek için çeşitli yerlere gitti. Birkaç defa Bağdat'a geldi. Ebü'l-Kasım en-Nasrabadî, Ebu Nasr-ı Serrac, Ahmed bin Ali el-Mukrî ve başka birçok zatlardan ilim öğrendi. Kendisinden de; Ebü'l-Kasım Kuşeyrî, Ebu Abdullah Hakimî Nişaburî, Ebu Bekr el-Beyhekî ve başka birçok büyük zatlar ilim öğrendiler. Zamanında bulunan evliyanın imamı idi.
Bütün ilimlerde âlim, hadis ilminde hafız olup, tasavvufun inceliklerine hakkıyla vakıftı. Bu yolun büyüklerinin hâllerini, yollarını, tarihlerini anlatan çok kıymetli eserler tasnif etti. İlim öğrenmek için çok sıkıntılara katlandı. İlim öğrenmek, hadis-i şerif yazmak için Nişabur, Merv, Irak ve Hicaz'ı dolaştı. Ebu Abdurrahman es-Sülemî, çok ibadet ederdi. Haram ve şüphelilerden son derece sakınır, dünyaya hiç ehemmiyet vermezdi. Hatib-i Bağdadî diyor ki: “Bulunduğu beldede ve veliler taifesi arasında Ebu Abdurrahman'ın şanı çok yüksek oldu. Herkes tarafından sevilir, hürmet edilirdi. Herkes kendisini methederdi. Kendisi aynı zamanda ehl-i hadistendir.” Taceddin-i Sübkî buyuruyor ki: “Hatib'in bu sözü doğrudur. Ebu Abdurrahman sika, güvenilir bir zattı. Aleyhte bir söz söyleyen çıkarsa ona itibar edilmez.”
Ebu Abdurrahman es-Sülemî hakkında, en güzel hükmü, derste, tahsilde kendisiyle beraber olanlar, asrında yaşayanlar vermişlerdir. Bunlar, kendisini tanıyıp, ilminden istifade edenlerdir. Meşhur Hilyetü'l-evliya'nın sahibi Ebu Nuaym İsfehanî bunlardandır. Bu zatlar, Ebu Abdurrahman'dan şöyle bahsederler. Ebu Abdurrahman, tasavvuf yolunda ilerlemekteki gayreti, Selef-i salihîn'in önce gelen âlimlerinin yollarına ve sözlerine bağlılığı bakımından zamanının bir tanesiydi. Büyüklerin yollarına sımsıkı sarılmakta, onlara tâbi olmakta çok ileriydi. Tasavvuftan haberi olmadığı hâlde bu yolda bulunduğunu söyleyen cahillerden daima uzak durur, bunları kınardı. Bulunduğu şehirde ve diğer İslam beldelerinde bulunan genç ihtiyar, avam ve havass, sultan köylü herkes tarafından sevilir, tazim ve hürmet görürdü. Herkes; “O, yeryüzünde, Allahü tealanın veli kullarından biridir.” derdi.
Eserleri: Yazdığı eserlerin sayısı yüzden fazla olup bazıları şunlardır: Sülemî hazretlerinin Menahicü'l-arîfin adlı el yazma eserinin birinci sayfası. Eser, Berlin Milli Kütüphanesi 2821 numarada kayıtlıdır. Tasavvufun kısa bir tasviridir. Sülemî hazretlerinin El-Fütüvve adlı el yazma eserinin ilk iki sayfası. Eser, Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Kısmı 2049/4 numarada kayıtlıdır.
1- Tabakatü's-sûfiyye: 1969'da Mısırda basılmıştır. 2- Hakayıku't-tefsîr, 3- Muhtasar, 4- Menahicü'l-arîfin, 5- El-Fütüvve, 6- Adabü's-sohbe, 7- Cevami'ü Adabi's-sûfiyye, 8 Derecatü'l-muamelat, 9- Kitabü'l-Erba'in fi'l-hadîs, 10- Uyubü'n-nefs 11- Sualatü Ebî Abdurrahmani's-Sülemî li'l Dare Kutnî.
Büyük âlimler, Ebu Abdurrahman es-Sülemî hazretlerinin yazdığı Hakayıku't-tefsîr isimli eserini, tefsirden ziyade tevil kitabı sayarlar. O âlimlere göre; tevillerin doğruluğu da, tefsir ile ölçülerek anlaşılır. Tevil, tefsire uymazsa atılır. Uyarsa, alınabilir denildi. Tefsir kitaplarını yazanlar, tefsir kısımlarını tefsir olarak, tevil kısmını da, tefsire uygun olduğu için yine tefsir olarak kabul buyurmuşlardır. Ebu Abdurrahman es-Sülemî hazretlerinin Hakayıku't-tefsîr'inde buyuruyor ki: “Namaza başlarken elleri kulaklara kaldırıp tekbir almak; Allah'tan başka her şeyi arkaya atıp iki dünyayı bıraktım, yüzümü senin cemaline çevirdim demektir.”
Ebu Abdurrahman es-Sülemî'nin bildirdiğine göre, Ebu Ali Şebevî, Resulullah'ı rüyasında görüp; “Ya Resulallah! “Benim saçlarımı Hud suresi ağarttı.” sözünün sizden rivayet edildiği doğru mudur? Bu doğru ise, buna sebep olan, bu surenin hangi kısmıdır? Peygamberlerin kıssaları mı? Yoksa geçmiş milletlerin mahvolmaları mı?” diye sordu. Resulullah Efendimiz cevabında; “Bunların hiçbiri değil. Sadece, Allahü tealanın; “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” emri beni ihtiyarlattı, saçlarımı ağarttı.” buyurdu. Ebu Abdurrahman es-Sülemî buyurdu ki: “Tasavvuf yolunda ilerlemek isteyen bir talebeye şu iki şey mutlaka lazımdır: Her hâlinde doğruluk ve bütün işlerinde edep üzere bulunmaktır.”
“Biz öyle büyük zatlara yetiştik ki, onlar Kur'an-ı Kerim'de bulunan ayet-i kerimeleri onar onar öğrenirlerdi, öğrendikleri on ayetteki hükümleri, kendi yaşayışlarında tatbik etmedikçe, diğer on ayete geçmezlerdi.”
“Fecr suresinin 1. ayet-i kerimesi olan; “Ve'l Fecri (Fecre yemin olsun)” kelimesi, ariflerin kalblerinden kaynayıp gelen marifetlere yemindir. Nitekim naklolunur ki, aşıkın kalbi, aşk ateşinden yanmakta, Allahü tealaya kavuşmanın şevkiyle hareket etmekte ve yedi kat gökler, onun nuru ile dolmaktadır. Melekuttaki melekler, “Ya Rabbî! Bu nasıl bir nurdur ki, yeryüzünden yükseldi ve yedi kat gökleri, cemalinin parlak nuru ile süsledi?” derler. Allahü teala da; “Bir aşıkın aşk denizi olup, kalbinde elem doğmuştur. Bu, benim cemalimin marifet dalgasıdır ki, ben ona, onun bana olan iştiyakından daha fazla müştakım.” buyurur. Bazı tefsirlerde; “Ve'l Fecri” kelimesi, Muhammed Aleyhisselam'a yemindir. Bundan sonra gelen; “Ve Leyalin aşr.” ayet-i kerimesi ise, Muhammed Aleyhisselam'ın çok sevdiği aşere-i Mübeşşere, yani Cennet'le müjdelenmiş on Sahabiye yemindir.” şeklinde bildirilmektedir.
Yine Hakayıku't-tefsiri'nde buyuruluyor ki: “Sehl bin Abdullah-ı Tüsterî buyurdu ki: “Bizim yolumuzun esası üç şeydir: Helal yemek, her hareketinde Peygamber Efendimize tâbi olmak ve bütün amellerinde hâlis niyet etmektir.” Yine Hakayıku't-tefsiri'nde Ebu Bekr-i Razî'nin Dirac'dan naklen şöyle buyurduğu bildirilmektedir. “Tevekkül imana yakındır. Herkesin tevekkülü, imanı miktarıncadır. O hâlde tevekkül etmek isteyenin, imanını amel ile beraber, sağlam bulundurması gerekir.”
Yine Hakayıku't-tefsiri'nde, Mutaffifin suresinin tefsirinde Hamdun-i Kassar buyurdu ki: “Vay o kimsenin hâline ki, din kardeşinin ayıbını görür, onunla meşgul olur da, kendi ayıbını görmez, aklına bile getirmez. İşte ayet-i kerimedeki “tatfif” (eksik ölçmek) budur.” Ebu Abdurrahman es-Sülemî hazretlerinin Cevamiü adabi's-sûfiyye adlı el yazması eserinin ilk iki sayfası. Eser, Süleymaniye Kütüphanesi Laleli Kısmı 1516 numarada kayıtlıdır.
Ebu Abdurrahman es-Sülemî'nin Erba'in isimli kitabında bildirdiği, Ebu Hüreyre hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “İlimlerden gizli gibi tutulan bazıları vardır ki, onları ancak arif-i billah olanlar anlar. Bu ilimden bahsettikleri vakit, onları ancak kendini beğenen bir takım insanlar yalanlar. Sakın, Allahü tealanın kendi fadlından ilim verdiği âlimleri tahkir etmeyin! Çünkü aziz ve celil olan Allahü teala, onlara o ilmi verirken tahkir etmedi.”
Ebu Abdurrahman es-Sülemî hazretleri fütüvveti şöyle izah etmektedir; “Fütüvvet; Allahü tealanın emirlerini yapmak, yasaklarından kaçınmak, güzel huylu olmaktır. Fütüvvet sahibi olan iyi bir Müslüman, dostlarıyla sohbet eder. Onların ihtiyaçlarını giderir. Kendisine yapılan kötülüklere bile iyilikle karşılık verir. Kabahatlileri cezalandırmaz. Başkalarının kusurlarını araştırmaz. Kimsenin hatasını yüzüne vurmaz. Hiç kimseyi azarlamaz. Misafir gittiği yerde, ikram edilen yemekte kusur bulmaz! Bütün güzel huyları kendinde toplamıştır. Dostlarını ziyaret edip, dostluk bağlarını kuvvetlendirir. Komşularının, akrabalarının, dostlarının haklarını gözetir. Yemek adabına dikkat eder, arkadaşlarının yemeğe önce başlamasını kendisine tercih eder. Günah olmayan hususlarda arkadaşlarına uyar. Dostlarının, kendi malından tasarruf etmelerine müsaade eder. Kendisini ziyaret için gelenlere yer verir, ikramda bulunur. Ziyafet verir, güler yüz gösterir. Fütüvvet sahibi iyi bir Müslüman, Allahü tealanın dostlarını sever, düşmanlarını sevmez. Sevdiğini Allahü tealanın rızası için sever. Doğruluktan hiçbir zaman ayrılmaz. Dostlarının sevincine katılır, onlara karşı asık suratlı durmaz. Çünkü Sevgili Peygamberimiz; “Allahü teala, dostlarının yüzüne karşı somurtan insana buğz eder.” buyurdu. İyi bir Müslüman, iyiliklerini görmez ve yaptığı işlerden karşılık beklemez. Tövbe etmeyi geciktirmez ve tövbesinde sebat eder. Allahü tealanın emri olduğu için çok çalışır, hiçbir zaman rızkından endişeye düşmez. Tevekkül sahibidir. Başkalarının kendisine nasıl davranmalarını istiyorsa, insanlara da o şekilde muamelede bulunur. Nefsi için istediğini, başkaları için de ister. Dua ederken, duanın edeplerine uyar, kulluk vazifelerine dört elle sarılır. Her an kendini hesaba çeker. Bu ana kadar geçen zamanının isyan ile geçtiğini düşünerek, tövbe ve istiğfara devam eder. Haramlardan sakınır, Allahü tealayı hiç unutmaz. Zamanlarını ibadet ile geçirir. Nefsinin ve şeytanın hilelelerinden sakınır, dünyaya meyletmekten, yani dünyayı sevmekten Cenab-ı Hakk'a sığınır. Allahü tealayı unutturan her şeyden şiddetle kaçar, bütün uzuvlarını yaratılış gayesine uygun kullanır. Her Müslümana hüsni zan eder. Hakikî bir Müslüman, devamlı nasihat eder. Emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münkerde bulunur. Kendi kusurlarını düşünür, merhamet sahibidir. Şehvetlerine uymaz, baş olma sevdasına kapılmaz, parmakla gösterilmekten kaçınır. Allahü tealanın emirlerini yapmakta, yasaklarından sakınmakta ve buna devam etmekte sabırlıdır.
Sülemî hazretlerinin Derecatü'l-muamelat adlı el yazması eserinin ilk iki sayfası. Eser, Berlin Milli Kütüphanesi 3453 numarada kayıtlıdır. Ebu Abdurrahman es-Sülemî hazretlerinin Uyubü'n-nefs adlı el yazması eserinin ilk iki sayfası. Eser, Süleymaniye Kütüphanesi Şehid Ali Paşa Kısmı 1341/1 numarada kayıtlıdır. Ebu Abdurrahman es-Sülemî hazretlerinin Tabakatü's-sûfiyye adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve yazma nüshasının ünvan sayfası ile ilk sayfası (solda). Eser, Mısır Milli Kütüphanesi'nde bulunmaktadır.
Din-i İslam'a hizmet etmekten zevk duyar. Bu konuda karşısına çıkan her türlü zahmete katlanır. Başına gelen belaya sızlanmaz. Fütüvvet sahibi iyi huylu bir Müslüman, kendisini ilgilendirmeyen şeylerle ve başkalarının ayıbını araştırmakla uğraşmaz. Dünyaya tamah etmez. Doğru sözü kabul eder, itirazda bulunmaz. Zengin ise, fakir olanlardan ücretsiz hizmet beklemez. Cüneydi Bağdadî hazretleri, talebelerinden birinin pazardan aldığı yiyecekleri, fakire verip taşıttığını görünce, o yiyeceği yemeyip dağıttırmıştır. Orada hazır bulunan İbrahim Havvas ise, o talebe arkadaşına; “Dünyayı gözünde o kadar büyütmüşsün ki, fakiri yiyeceklerinin hamalı yapıyorsun.” buyurdu. İyi bir Müslüman dünya malı için arkadaşlarına kırılmaz. Kimseden bir şey istemez. Kanaat sahibidir. Allahü tealanın verdiği nimetlere daima hamd eder. Kalbinin kırık olduğu zamanlarda, Müslüman kardeşlerine dua eder, onlar için af ve afiyet temennisinde bulunur. Cimrilikten sakınır, Allahü teala için vermekten zevk alır. Kendisi için baki olan, cebinde sakladığı değil, Allahü teala için vermiş olduğudur. Müslümanların huzurunu, kendi huzuruna tercih eder. Onların verdiği zahmetlere sabırla karşı koyar. Kimseye karşı kibirlenmez, böbürlenmez ve kimseyi hor görmez. Fütüvvet sahibi hakikî bir Müslüman, yarım iş yapmaz. Başladığı işi bitirir. Anne ve babasına öf bile demez. Onların günah olmayan emirlerini yapar. Çocuklarına iyi bir terbiye verir, dinini öğretir. Şefkatlidir. Ailesi ile iyi geçinir, onu iyi idare eder. Haram olmayan isteklerini, gücü yettiği kadar yerine getirir. Akrabalarını ziyaret eder, uzak olanlara gidemezse, mektupla gönüllerini alır. Onlara iyilik etmekten geri kalmaz.
Herkese güler yüzlüdür. Kalb kırmanın Kâbe'yi yıkmaktan daha büyük günah olduğunu bilir. Zenginlere, zenginliğinden dolayı hürmet etmez. Her Müslümana karşı tevazu sahibidir. Âlimlerin buyurduğu gibi hareket eder. Evliyalık hâllerini inkâr etmez. Bidat sahiplerinden, insanların Allahü tealaya ulaşmasına engel olan kimselerden, arslandan kaçar gibi sakınırlar. Fütüvvet sahibi olan iyi bir Müslüman, kimseyi özür dilemeye mecbur etmez. Sır saklayıcıdır, ihanet etmez. Haset etmekten sakınır. Ebu Bekr el-Varrak hazretleri; “Eskiden fütüvvet sahipleri, arkadaşlarını över, kendilerinden bahsetmezler, hatta kötülerlerdi. Rahatlığı dostlarına, zahmeti kendilerine seçerlerdi. Şimdi ise, herkes kendilerini övüp, dostlarını kötülüyor. Zahmeti kardeşine, rahatı kendilerine seçiyorlar.” buyuruyor. Yahya bin Muaz hazretleri de; “Üç huy vardır ki, kişinin amelini ve ahlâkını düzeltir: 1- Zengin olanlara düşman gözüyle bakmayıp, nasihat verici olmak. 2- Fakirlere karşı kibirli olmayıp, tevazu üzere olmak. 3- Hanımlara karşı kaba davranmayıp, şefkat ile muamele etmektir.” buyurdular.
Hakiki bir Müslüman, kötü arkadaşlardan sakınır. Âlimlerin sohbetlerini kaçırmaz. Kendisinden daha fakir olanlarla oturup kalkar ve bunu kendisi için bir aşağılık olarak düşünmez. Allahü tealadan korkar, ümidini kesmez ve kadere rıza gösterir. Verdiği sözü yerine getirir. Yaptığı iyiliği başa kakmaz. Fitne çıkarmaktan şiddetle kaçar. Kulağını kötü söz işitmekten, dilini de kötü söz söylemekten korur. Yani bunlara riayet edilmeyen yerlerde bulunmaz. Malı ve mevkisi ile onlara elinden gelen her iyiliği yapar. Peygamber Efendimiz buyurdular ki: “Birbirinize selam veriniz! Birbirinize yiyecek ikram ediniz! Akrabanızın haklarını gözetiniz! Gece, herkes uyurken namaz kılınız! Bunları yaparak, selametle Cennet'e giriniz!”
Ebu Abdurrahman es-Sülemî hazretlerinin Menahicü'l-arifin isimli eserinde buyuruyor ki: “Tasavvuf yoluna başlayacak talebe, gaflet uykusundan uyanmak istiyorsa, nefsinin kötü alışkanlıklarını yapmamalı ve kötü kimselerle arkadaş olmamalıdır. Kendisine Allahü tealayı hatırlatacak salih insanlarla beraber olmalı, onların sohbetlerini ganimet bilmelidir. Eğer nefsi, bu mevzuda kendisine itaat ediyorsa, kalbini temizlemeye, iyi huylara sahip olup, kötü huylardan vazgeçmeye çalışmalıdır. Bu yoldaki talebe, en önce kendisini irşat edecek, doğru yolu gösterecek, gafletten uyandıracak bir âlimi aramalı, onu kendine rehber edinmelidir. İslam âlimleri genel olarak yol göstericinin nasıl oması icap ettiğini şöyle bildiriyorlar: [Aradığı bu rehber, dinin emirlerine tam manasıyla uyan ve haramlardan şiddetle kaçınan, kerim bir zat olmalıdır. Böyle bir kimse görülünce, Allahü teala hatırlanır. Bu rehber, arada hiç kopukluk olmadan, Resulullah Efendimizden başlayarak, kendi rehberleri vasıtasıyla, kendi kalbine gelen feyiz ve bereketleri, talebelerinin kalblerine akıtabilecek bir olgunluktadır. Bu zat, talebesinin her derdine derman olur. Çünkü o, Ehl-i Sünnet itikadını, fıkıh ve ahlâk ilmini iyi bilen ve bunlara tam uyan yüksek bir âlimdir. O, her işinde ve her sözünde sünnet-i seniyyeye tam uyar. Zaten sözleri, hareketleri İslamiyete uygun olmayan ve haramlardan, günahlardan sakınmayan bir kimse, havada uçsa ve başka hâller gösterse bile, hakikî rehber değildir. Hakikî rehber, talebesini tasavvuf marifetlerinin yüksek derecelerine kavuşturur. İşte böyle bir rehber, talebelerine din öğreteceği zaman, bunlara önce dinsizler, İslam düşmanları tarafından şırınga edilen yanlış propagandaları, iftiraları anlayıp, onların temiz ve körpe kafalarını bu zehirlerden temizler. Zehirlenen ruhlarını tedavi eder. Sonra yaşlarına, anlayışlarına göre, İslamiyeti ve meziyetlerini, faydalarını, emirlerindeki ve nehylerindeki hikmetleri, incelikleri ve insanlığı saadete ulaştırdığını, onların kalblerine yerleştirir. Böylece gençlerin ruh bahçelerinde, dertlere deva, ruhlara gıda olan nefis çiçekler yetişir. Böyle bir din âlimini ele geçirmek, en büyük kazançtır. Onun bakışları, ruhlara işler. Sözleri, kalblere tesir eder. Din-i İslam'ı hazır lokum gibi yutmak, susuz kalmış iken soğuk şerbet içip, ciğerlerine kadar serinleyebilmek, ancak böyle olan Allah adamlarının sunması ile mümkündür.]
Rehber, kendine gelen talebeye önce taharet, namaz, oruç, zekat ve hac gibi üzerine farz olan ibadet bilgilerini öğretir. Kur'an-ı Kerim'i okuyup öğrenmesini, helal rızık kazanmasını dünyaya meyletmeyip, ahirete yönelmesini bildirir. Daha önce yapamadığı ibadetleri varsa bunları kaza etmesini, saadete kavuşması için; az yemek, az uyumak, az konuşmak lazım olduğunu tenbih eder. Geçmişteki zayi ettiği vakitlerine ve kıymetli ömrünü boşa geçirdiğine üzülüp, ağlamasını tavsiye eder. Çünkü Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Kıyamet günü dört şeyden hesap sorulmadıkça kul serbest bırakılmaz: Ömrünü nerelerde geçirdiğinden, gençliğini nerelerde çürüttüğünden, malını nereden kazanıp nereye sarf ettiğinden ve bilgisiyle ne gibi ameller yaptığından.”
Talebe, hocasının emirlerini yapmaya devam ederse, Allahü teala da onun tövbesini kabul eder. Günahlarına pişman olup, bir daha işlememek niyetiyle, Allahü tealadan korkarak nasuh bir tövbe yapan talebenin kalbine, muhabbet nurları akmaya başlar. Sülemî hazretlerinin Sualatü Ebi Abdurrahmani's-Sülemi li'l Dare Kutni adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve yazma nüshasının ilk iki sayfası (solda). Dare Kutnî'ye raviler hakkında sorduğu soruları ihtiva eder.
Sülemî hazretlerinin Hakayıku't-tefsîr adlı el yazması eserinin ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser, Köprülü Kütüphanesi 92 numarada kayıtlıdır. Allahü tealaya ve hocasına olan bu sevgi, talebeyi mücahedeye, gayrete sürükler. İbadette devamı sağlar. Nefsin arzularını kırar ve insandaki kötü sıfatları yok eder. Cimrilik gibi kötü sıfatlar, cömertliğe ve diğer iyi huylara dönüşür. Nitekim Peygamber Efendimiz; “Allahü teala, evliya kullarını cömertlik ve güzel huy üzerine yaratmıştır.” buyurdu.
Nefsiyle mücadeleye başlayan talebede bulunan, dedikodu ve iftira sıfatı; sadık, doğru ve adaletli olmaya çevrilir. Çünkü Peygamber Efendimiz; “İnsan, doğruluğu araya araya, nihayet Allah indinde sıddîk yazılır.” buyurdular. Düşman olmak ve kin tutmak sıfatı; af, iyilik etmek ve temiz kalb sahibi olmaya dönüşür. Allahü teala, Şuara suresi 89. ayetinde, mealen; “Ancak Allah'a hâlis ve pak bir kalb ile varan müstesna.” buyurdu. Tamah etme afatı, kanaat sahibi olmaya çevrilir. Böylece insandaki bütün kötü huylar, karşılığı olan iyi sıfatlara dönüşür. Talebe bu şekilde iyi huylarla bezendiği zaman irade sınırlarına ve makamlarına girer. Artık ahirete meyli artmıştır. Dünyanın varlıklarına sevinmek ve yokluğuna da üzülmek hâli kendisinde kalmaz.
Eskiden talebelerin rehber olacak bir âlim araması birkaç çeşit olurdu. Bazı talebeler, sohbet etmek için bu rehbere gelip tövbe eder, bir müddet onun sohbetinde bulunurlardı. Onun bu şekilde elde edeceği nasibi; ancak niyeti, kabiliyeti ve kaldığı miktar kadardır. Az da olsa, belki birgün bu iyi niyetinin bereketiyle, hakiki tövbe etmek nasip olur. Nitekim birgün Peygamber Efendimize gelip; “Ya Resulallah! Filan kimse, hem namaz kılıyor, hem de hırsızlık ediyor.” diye sorduklarında, Peygamber Efendimiz; “Namazı, onu bundan men edecektir.” buyurdu. Hadisi kutside Allahü teala buyurdu ki: “Onlar öyle kimselerdir ki, kendileriyle beraber oturanlar, şakî olmazlar.”
Bazı talebeler ise; züht, vera ve takva sahibi olmak için gelirlerdi. Rehberi olan âlim de ona, dünyayı terk edip, ona meyletmenin, nefsin arzularını yapmayıp zahmetlere katlanmanın, haramlardan ve şüphelilerden kaçınmanın yollarını gösterirdi. Bazı talebeler de sadece, her işinde ve her hareketinde hocasının emrine uymak ve onun hükmünü gözetmek için gelirlerdi. Bu talebeler kendisini hiç düşünmez, hep mübarek hocasının emirlerine ve arzularına göre hareket ederdi. İşte, arayanların içinde en üstünü bunlardı. Hoca, bu talebesine şefkat ve merhametle muamele eder, talebe de hocasına karşı edepli olur. Onun her emrine harfiyen uyar ve onun ahlâkı ile ahlâklanırdı. Hoca, bu talebesinin kalbine, kendisine hocalarından gelen feyiz ve bereketlerini akıtır, onun kemale gelmesine çalışırdı. Bu feyiz ve bereketlere kavuşan talebe, farkında olmadan, güneşin karşısında duran meyvenin olgunlaştığı gibi olgunlaşıverirdi. Nitekim Resulullah Efendimiz de eshabını böyle olgunlaştırmıştı. Bu olgunluğun en yükseğine kavuşan Hazreti Ebu Bekr oldu. Peygamber Efendimizin mübarek teveccühlerine en çok kavuşan Hazreti Ebu Bekr'di. Peygamberlerden “aleyhimüsselam” sonra, insanların en üstünü oldu. Onun bu üstünlüklere kavuşması, Peygamber Efendimize en önce iman etmesi, bütün malını Allahü tealanın yolunda harcaması ve canını fedadan hiç çekinmemesi sebebiyledir. Eshab-ı Kiram arasında onun önüne hiç kimse geçemedi.
Peygamber Efendimiz gaza için orduya yardım istediği zaman, Hazreti Ebu Bekr bütün malını getirdi. Resulullah Efendimiz; “Evine ne kadar mal bıraktın?” buyurunca, o da; “Allahü tealayı ve Resulünü...” diye cevap verdi. Yani hiç yok olmayanı bıraktığını söyledi. Çünkü, ebedî, bakî olan ancak Allahü tealadır. Bu hadiseyi Ebu Bekr el-Vasıtî şöyle izah buyuruyor: “Eğer, Resulullah Efendimizi görmenin heybeti kendisini sarmamış olsaydı; “Resulünü bıraktım.” demez; “Allahü tealayı bıraktım.” der idi. Peygamber Efendimiz vefat edince, O'nu görmenin heybeti kalmadı. O'ndan sonra da, Allahü tealadan başka bir şeyi görmedi. O zaman; “(Hazreti) Muhammed ancak bir peygamberdir. O'ndan önce birçok Peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi O, ölür veya öldürülürse, siz ardınıza dönüverecek misiniz? (Dininizden dönecek veya gazadan kaçacak mısınız?) Kim ardına dönerse, elbette Allah'a hiçbir şeyle zarar verecek değil...” mealindeki Âl-i İmran suresinin 144. ayetini okudu. Ayrıca; “Kim, Resulullah'a tapıyorsa, bilsin ki, o vefat etmiştir. Ama kim Allahü tealaya tapıyorsa O diridir.” buyurdu. Hazreti Ömer, Peygamber Efendimizden gelen feyiz ve bereketleri Hazreti Ebu Bekr kadar alamadığı için, derecesi ondan sonra oldu. Malının yarısını verebildi. Peygamberimizin; “Evine ne kadar mal bıraktın?” buyurduğunda o da, “Malımın yarısını bıraktım.” diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamberimiz; “İkiniz arasındaki fark, cevaplarınız arasındaki fark kadardır.” buyurdu. Sa'd bin Ebî Vakkas hazretleri, Peygamber Efendimizin teveccühlerine daha az kavuşabildiği için, derecesi daha az olup, malının üçte birini vermek istediğini söyleyince, Resulullah Efendimiz; “Üçte biri dahi çoktur.” buyurdu.
Peygamberimiz, herkese dayanabileceği gücü nisbetinde teveccüh eder, yüksek feyizlere kavuştururdu. Herkesin hâline uygun olan kadar emrederdi. İşte hakiki rehber de, talebelerinin hâlini bilir, o ölçüde teveccüh ederlerdi. Talebe de, hocasının teveccühü ölçüsünde feyiz ve bereketlere kavuşurdu. Resulullah Efendimizden sonra gelen rehber âlimler, talebelerini hep bu şekilde kemale getirdiler. Böyle bir âlimin veya velinin nazarı her kime tesir etmişse, bu tesirin feyiz ve bereketi, muhakkak Peygamber Efendimizin eshabına teveccühlerinden gelmektedir. Resulullah Efendimizin mübarek nazarları, hâlleri nisbetinde Eshab-ı Kiram'ına tesir etmiştir. Bu tesir, onlardan sıra ile rehber olan büyük âlimlere ve talebelerine geçe geçe, kıyamete kadar devam edecektir. (Güneşin karşısına bir ayna konursa, bu ayna karşısına ikinci bir ayna, bunun karşısına da üçüncü bir ayna, bunun karşısına dördüncü, böylece otuzuncu aynaya bakınca, güneş bu aynada görünür. Çünkü, her ayna bir birine güneşi göstermektedir. Bunun gibi, Eshab-ı Kiram'ın (aleyhimürrıdvan) hepsinin kalbi, Resulullah'ın mübarek kalbinden saçılan nurların tesiri ile, ayna gibi cilalandı. Çünkü O'nu, çok, pek çok seviyorlardı. Her biri canını, O'nun bir işareti ile feda ediyordu. Böylece bol bol aldıkları nurları, kendilerine bağlanan genç kalblere yayıp, bunları temizlediler. Bu nurlar, bu kalblerden de, bunlara bağlanan başka gençlerin kalbine geldi. Böylece, aynı nurlar, evliyanın kalbinden saçılarak, her asırda, bu kalblere bağlanan kalbleri temizleyip ayna gibi yaptılar. Yani kalb gözleri açıldı. Bu saadete kavuşan bahtiyarlara veli, evliya denildi. Çünkü hâller de, din bilgilerinin nakle dayandığı gibi, âlimlerden talebelere aktarıla aktarıla gelirdi.)
Talebeye hocasının nazarı tesir eder, feyiz ve bereketlere kavuşursa, kalb gözü açılır ve kalbi nurlanır. Allahü teala; “Allah'ın, İslam nuru ile kalbine genişlik verdiği kimse, kalbi mühürlü nursuz gibi midir?..” mealindeki Zümer suresi 22. ayet-i kerimesinin tefsirini Peygamber Efendimizden sordular. Buyurdu ki: “O, kalbe atılan bir nurdur, onunla göğsü açılır, huzura kavuşur.”
Sülemî hazretlerinin, Hindistan'da 1981 senesinde basılan Kitabü'l-Erba'in adlı eserinin kapak sayfası. Tasavvuf yolundaki talebeler iki kısımdır: Bunlara mürit ve murad denir. (Mürid, sadık olan talip demektir.) Allahü tealanın sevgisi ile ve O'nun sevgisine kavuşmak arzusu ile yanmaktadır. Bilmediği, anlayamadığı bir aşk ile şaşkın hâldedir. Uykusu kaçar, gözyaşları dinmez. Geçmişteki günahlarından utanarak başını kaldıramaz. Her işinde Allahü tealadan korkar, titrer. Allahü tealanın sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınır. Her işinde sabırlı hareket eder. Her geçimsizlikte, sıkıntıda, kusuru kendisinde görür. Her nefeste Allahü tealayı düşünür. Gafletle yaşamaz. Kimseyle münakaşa etmez. Bir kalbi incitmekten korkar. Kalbleri Allahü tealanın evi bilir. Eshab-ı Kiram'ın hepsini “Radıyallahü teala anhüm ecmain” iyi bilir. Hepsinin iyi olduğunu söyler. Peygamber Efendimiz, Eshabı Kiram arasında olan şeyleri konuşmamayı emir buyurduğu için bunları konuşmaz, yazmaz ve okumaz. Böylece, o büyüklere karşı edepsizlikte bulunmaktan kendini korur. O büyükleri sevmek, Allahü tealanın Resulünü sevmenin nişanıdır, alametidir. Kendi bilgisi ile kendi görüşü ile evliya-i kiramı birbirinden aşağı ve yukarı diye ayırmaz. Birinin daha yüksek, daha üstün olduğu; ancak ayet-i kerime ile hadis-i şerif ile ve Sahabe-i Kiramın söz birliği ile bildirmeleri ile anlaşılır. Muhabbet sarhoşluğu başkadır.
Mürit, riyazetler (nefsin isteklerini yapmamak), mücahedeler (nefsin istemediğini yapmak) çekerek, uğraşarak ilerler. Yani taşıyıcı olmuşlardır. Murad olanlar ise, uğraşmadan, yorulmadan Allahü tealaya yakınlık derecelerine ulaştırılırlar. Nazlı nazlı okşayarak götürürler. Yani taşınan olmuşlardır. Muradlar, güler yüzlü olurlar. Sıkıntılı hâllerini göstermezler. Alçak gönüllüdürler. Görünüşte insanlarla beraberdir. Onlar gibi yer, içer, oturur ve diğer beşerî ihtiyaçlarını görürler. İç yüzlerini ise herkesten gizlerler. Kimse onların hâllerini anlayamazlar. Yani onlar, halk arasında Hak ile olurlar.
Talebe çok edepli olmalıdır. Nitekim hiçbir bî edep, vasılı ilallah olamaz, (yani hiçbir edepsiz, Allahü tealaya kavuşamaz) buyuruldu. Talebe, sünnetlere yapışır, iyi ahlâkı şiar edinir ve edepli olursa, zahiren ve batınen ilerler. Öyle ki, kalbine doğan nurları seyretmeye başlar, manevî makamları, hâlleri görür. Böylece o, batında Rabbi ile ülfet ve ünsiyet hâlinde olup, fena fillah makamına yükselir. Zahirde de hizmet ve ibadetlerle uğraşır.
Tasavvuf, Allahü tealanın düşmanı olan nefse yardım etmemeyi, onun isteklerini yapmamayı kalbe yerleştirmektir. Nitekim hadis-i kutside Allahü teala buyuruyor ki: “Nefsine düşmanlık et! Çünkü nefsin benim düşmanımdır.” Tasavvuf, kalbin tasfiyesi ve nefsin tezkiyesidir. Yani, kalbin Allahü tealanın sevgisinden başka, her sevgiden tasfiye edilmesi, nefsin de Allahü tealanın her emrine uyar hale getirilmesidir. İtikadı düzeltmedikçe, İslamiyetin emir ve yasaklarına uymadıkça, haramlardan sakınıp ibadetleri yapmadıkça, kalbin tasfiyesi ve nefsin tezkiyesi mümkün değildir. Ahmak olan nefsi ezip küçültmek, tasavvufun adabındandır. Kimin nefsi kendisine şerefli görünürse, dini ona küçük görünür. Dünyalık isteklerden sıyrılmak, nefsin arzularını menetmek, rızkının helal yoldan gelmesine gayret göstermek, bidat sahipleriyle, dünyaya düşkün olanlarla arkadaş olmamak, mal toplamaktan, dünyayı mamur etmekten sakınmak, insanların doğru yola gelmesine gayret etmek ve güzel huylara sahip olmaya çalışmalıdır.