Malikî âlimlerinin ve Şazilî tarikatının büyüklerinden. İsmi Ahmed bin Muhammed, künyesi Ebü’l-Abbas, lakabı Taceddin’dir. İbn-i Ataullah İskenderî adı ile meşhur olmuştur. Ebü’l-Abbas-ı Mürsî’nin talebesi ve Ebü’l-Hasan-ı Sübkî’nin mürşididir. İskenderiyye’de doğdu. 709 (m. 1309)’da Kahire’de vefat etti. Karafe Kabristanı’ndadır.
Taceddin-i İskenderî hazretleri, Muhyiddin Mazunî, Şerefeddin Dimyatî, Mahmud İsfehanî, Ebü’l-Abbas-ı Mürsî ve Ya’kut-i Arşî’den ilim öğrendi. Feyiz ve bereketlerinden istifade etti. Tefsir, hadis, fıkıh, nahiv, usul ve benzeri ilimlerde söz sahibi olan âlimlerden oldu. Kahire’de yerleşerek, insanların doğru yola gelmesine, Cehennem’den kurtulmasına vesile olmak için çok çalıştı. Allahü tealanın emirlerini bildirmek ve yasaklarından sakındırmak için insanlara devamlı vaaz ve nasihat ederdi. Zamanını, öğrendiği bütün zahirî ilimleri ve Allahü tealayı tanımak için lüzumlu olan marifet bilgilerini insanlara öğretmekle geçirirdi. Haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli korkusuyla mubahların bile fazlasını terk eder, dünya malına hiç meyletmezdi.
Talebelerinden biri hacca gitmişti. Kâbe-i Muazzama’yı tavafı esnasında, hocası Taceddin-i İskenderî’yi tavaf ederken gördü. Ayrıca sa’y ederken, Arafat’ta vakfeye dururken yine hocasını gördü. Hac vazifesini bitirince Mısır’a döndü. Arkadaşlarına, hocalarının hac için Mekke-i Mükerreme’ye gidip gitmediğini sordu. Onlar da gitmediğini ve her gün kendilerine ders verdiğini söylediler. Hemen hocasının huzuruna vardı. Hocası ona; “Bu seferinde kimleri gördün?” deyince o da; “Efendim, zat-ı âlinizi gördüm.” diye cevap verdi. Bunun üzerine; “Allahü teala sevdiği kullarına, istediği yere bir anda gitme kuvvetini ihsan etmiştir.” buyurdu.
Kemal bin Hümam, kabrini ziyaret edip Hud suresini okudu. “Bir kısmı şakî bir kısmı saiddir.” mealindeki ayete gelince kabirden kendisine yüksek sesle: “Ey Kemal, bizde şakî yoktur.” sesini duydu. Bunun üzerine Kemal bin Hümam, vefat ettiğinde burada defnolunmayı vasiyet etti.
Abdülvehhab-ı Şa’ranî, Taceddin-i İskenderî için; “Onun kıymetli sözlerinden daha manalı bir söz işitmedim. Kendi görüşünde olmayanlar bile, onun söylediklerinde bir hata ve kusur bulamazlardı. Allahü teala ondan razı olsun.” derdi.
Eserleri: Taceddin İskenderî’nin başlıca eserleri şunlardır:
1- El-Hikemü’l-Ataiyye: Tasavvufun hemen hemen bütün temel konularıyla ilgili hususları anlatan yaklaşık 300 kadar hikmetli sözden meydana gelen eser 1972’de Beyrut’ta basılmıştır. Çok sayıda şerhi ve tercümesi bulunmaktadır.
2- Letaifü’l-minen: Müellifin çeşitli tasavvufî konulardaki görüşlerini açıkladığı geniş bir mukaddime ile Ebü’l-Abbas el-Mürsî ve Ebü’l-Hasan eş-Şazelî’nin hayat ve menkıbelerinin anlatıldığı on bölümden meydana gelmektedir. Şazeliyye tarikatına dair en eski eser olma niteliğini taşıyan kitap 1992’de Şam’da basılmıştır.
3- Et-Tenvir fi iskatı’t-tedbir: Tevekkül ve teslimiyet konularının ele alındığı bu eser 1973’te Kahire’de basılmış olup çeşitli dillere de tercüme edilmiştir.
4- Miftahu’l-felah ve misbahu’l-ervah: Zikir, halvet, tevhit ve marifet gibi konuları ihtiva eden eser 1933’te Kahire’de basılmıştır.
5- Tacü’l-urus el-havi li-tehzibi’n-nüfus: Vaaz ve müritlerine tarikat adabına dair nasihatlerinden meydana gelen eser 1345’te Kahire’de basılmıştır.
6- El-Kasdü’l-mücerred fi marifeti’l-ismi’l-müfred: Allah kelimesi, Allahü tealanın zat, sıfat, esma ve ef’ali hakkında kelamî tarzda yazılmış bir eserdir. 1990’da Şam’da basılmıştır.
7- Ünvanü’t-tevfik fi âdabi’t-tarik: Ebu Medyen Mağribî’nin; “Yaşamanın lezzeti dervişlerle sohbettir.” anlamındaki beyitle başlayan şiirinin şerhi olup 1408’de Beyrut’ta basılmıştır.
8- El-Münacatü’l-Ataiyye: Tevekkül ve teslimiyet konusunu işleyen otuz altı beyitlik münacat. 1972’de Beyrut’ta basılmıştır.
9- El-Vasiyye ile’l-ihvan bi’l-İskenderiyye: Taceddin İskenderî’nin 694 (m. 1295) yılında Kahire’den İskenderiye’deki müritlerine gönderdiği vasiyetnamesi Letaifü’l-minen neşirleri sonunda basılmıştır. Kaynaklar Taceddin İskenderî’nin şiirlerinden bazı örnekler vermekte, ayrıca altmış iki beyitlik bir kasidesi Letaifü’l-minen, yirmi iki beyitlik diğer bir kasidesi Et-Tenvir fi iskatı’t-tedbir neşirlerinin sonunda yer almaktadır.
Taceddin İskenderî’nin diğer bazı eserleri şunlardır: Risale fi’l-kavaidi’d-diniyye, Mevaiz, Hizbü’n-necat, Risale fi’t-tasavvuf, Hizbü’n-nur ve tamamü’s-sürur. El-Murakka ile’l-Kudsi’l-ebka, Muhtasaru Tehzibi’l-Müdevvene ve Usulü mukaddemati’l-vüsul adlı eserleri ise günümüze ulaşmamıştır.
Taceddin-i İskenderî hazretleri, El-Hikemü’l-Ataiyye’de diyor ki: “İki işten, nefsine ağır geleni yap! Çünkü hak olan iş, nefse ağır gelir. Vacipleri yapmakta gevşek davranıp nafile hayratı yapmaya çalışmak, nefsin hevasına uymak alametlerindendir.” buyurdu.
Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Yedi sınıf insan vardır ki Arş-ı İlahî’nin gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde, Allahü teala (o yedi sınıf kimseyi) Arş’ının gölgesinde gölgelendirir. (Bunlar) Adil devlet reisi, Allahü tealaya ibadet ederek yetişen genç, kalbi mescitlere (muhabbetle) bağlı olan kimse, Allah için birbirini seven, bu muhabbetle bir araya gelip bu muhabbetle ayrılan iki kişi, güzel ve içtimaî mevkisi yüksek bir kadın tarafından davet edilip de (buna karşı); “Ben Allahü tealadan korkarım.” diyen kimse, sağ elinin verdiği sadakayı sol eli duymayacak şekilde gizli sadaka veren zengin ve tenhada Allahü tealayı zikredip gözyaşı döken kimse.”
Ebü’l-Abbas hazretleri bu hadis-i şerifi tefsir ederken, hadis-i şerifte geçen yedi sınıf kimseyi şöyle açıklıyor:
**“Adaletli devlet reisi: O, Allahü tealanın kullarına adaletle muamele etmiş, mazlumu adaletin gölgesinde barındırmıştır. Allahü teala da onu, başka gölgenin bulunmadığı günde Arş’ın gölgesinde barındıracaktır.
Allahü tealaya ibadet ederek büyüyen genç: Bu genç, dünyada nefsî isteklerinden vazgeçerek, yüz çevirerek, Allahü tealanın emirlerini yapıp yasaklarından kaçınarak rızasına kavuşmayı istemiş ve O’na sığınmıştır. Bu gencin dünyada Allahü tealaya karşı durumu böyle olduğu için Cenab-ı Hak da onu ahirette mükâfatlandırır.
Kalbi mescitlere bağlı kişi: Bu kimse, Allahü tealaya ibadeti tercih etmiş ve Cenab-ı Hakk’ın rızası, sevgisi ona galip gelmiştir. Bunun için kalbi mescide yönelik olmuştur. Ondan ayrı kalmayı asla istemez. Çünkü mescitte, Allahü tealaya yakınlığın tadını duyar, Allahü tealaya sığınır, şanı yüce olan Rabbimiz de onu dünyadaki muamelesine mükâfat olarak, ahirette Arş’ın gölgesi altında bulundurur.
Allah için birbirini seven iki kimse: Bu iki kimse, Allahü tealayı sevdikleri için Allahü tealanın sevdiklerini de severler. Cenab-ı Hakk’ın rızasından dolayı birbirlerini severler. Bu sebeple Allahü teala da bu iki kimseyi ahirette Arş’ın gölgesinde gölgelendirir.
Güzel ve mevki sahibi bir kadının, gayrimeşru bir işe davet ettiği erkek: O erkek, mevlasından korktuğu için nefsinin arzularını yapmayarak ona muhalefet eder. Allahü tealadan korktuğundan, yine Allahü tealaya sığınır. Bunun için kıyamet günü Allahü teala onu Arş’ın gölgesinde barındırır.
Kimse yok iken Allahü tealanın muhabbetinden ağlayan kimse: Onun bu ağlaması, kalbini yakan sevinçten dolayıdır. Bu ferah ise Allahü tealadan hayâ etmekten, ya O’na olan iştiyaktan, kavuşma arzusundan veya O’nun korkusundan dolayıdır. Bunu, Allahü tealadan başka hiç kimsenin görmediği yerde yapar. Allahü teala da onu, kıyamet gününde mükâfatlandırıp Arş’ın gölgesi altında gölgelendirir.
Tasadduk eden kimse: O, Cenab-ı Hakk’ın rızasını, nefsine ve onun isteklerine tercih etmiştir. Bunun için dünyalığı Allah yolunda harcamıştır. Nefis, dünyayı sever ve başkasına bir şey vermek istemez. Onun için dünyalığı ancak Allahü tealanın rızasını tercih edenler, ahireti düşünenler Allah için verirler. Bunun için Resulullah Efendimiz; “Sadaka burhandır (delildir)” buyurdu. Yani; “Kul, sahibini, kendi nefsine ve nefsinin isteklerine tercih eder.” anlamına gelen bir delildir. Kul, Rabbine bu şekilde meyledince Allahü teala da onu kıyamet gününde mükâfatlandırıp Arş’ın gölgesinde gölgelendirir.**
Bu yedi kısım kimsenin hepsi de dünyada iken nefislerine muhalefet etmiş onun dediklerini yapmamışlardır. Çünkü nefsin isteğini yapmamak, ona karşı gelebilmek pek güç bir iştir. Allahü tealanın düşmanı olan nefsin isteğini yapmayanları, Allahü teala da kıyamet gününün sıcaklığından emin eder. Arş’ın gölgesi altında bulundurur. Bir kutsi hadiste şöyle buyuruldu: “Kulumda, iki korkuyu ve iki emniyeti birlikte bulundurmam. Eğer ona dünyada emniyet verirsem, ahirette korkuturum. Dünyada korkutursam, ahirette emniyet verir kurtarırım.” Allahü tealanın nuru, bir kulun kalbine gelirse o kulun zahit olmasına, dünyadan yüz çevirmesine ve kıymet vermemesine vesile olur. Bu, kalbden azalara doğru dağılır. O nur, göze ulaşınca göz ibret almaya, kulağa ulaşınca kulak güzel şeyleri dinlemeye, dile gelince dil zikretmeye başlar. Böylece bu nur, o kulun himmetini, gayretini, arzularını, dünyadan ahirete çevirir. Bunun böyle olduğuna delil şu hadis-i şeriftir: “Bu nur göğüse girince göğüs münşerih ve münfesih (gönlü açık, geniş, neşeli) olur.” Bunun üzerine; “Ya Resulallah! Bunun bir alameti var mıdır?” diye soruldu. Resulullah Efendimiz de; “Dar-ı gurur (adı verilen bu dünya)’dan cefa görmek, sıkılmak ve Dar-ı hulud’a (sonsuz hayat yeri olan Cennet’e) dönmek (hep onu özlemek) tir.” buyurdular.
Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Tacir-i saduk (doğru, emin tüccar), Peygamberlerle, sıddîklarla, şehitler ve salihlerle haşrolunur.” Ebü’l-Abbas buyurdu ki: “Hangi şekilde tacir-i saduk, nebîlerle, sıddîklarla, şehitler ve salihlerle haşrolunur? Peygamberlerin sıfatlarından biri de emaneti eda etmek, nasihatta bulunmaktır. İşte tacir-i sadukta bu vasıf vardır. Onlar da emaneti yerine verir ve başkalarına nasihat eder.”
Bu vasfı ile Peygamberlerle beraber haşrolunur. Tacir-i sadukun sıddîklarla beraber haşrolması ise sıddîkların vasıflarını taşımasından dolayıdır. Çünkü sıddîklar, zahirde ve batında saf (içi-dışı temiz) hâldedirler. Tacir-i sadukun da içi-dışı temiz, emin ve güvenilir olması hasebiyle sıddîklarla beraber haşrolunurlar. Şehitler cihat etmişlerdir. Tacir-i saduk da nefsi ve şeytanı ile cihat eder. Bu vasfı sebebiyle, kıyamet gününde onlarla beraber haşrolunurlar. Salihlerle haşrolunmasına gelince salihler, helali alıp haramı terk ederler. Tacir-i saduk da helali alır ve haramdan sakınır. Bu vasfı ile kıyamet gününde onlarla beraber haşrolunurlar.
Ebü’l-Abbas hazretleri buyurdu ki: “Kulun kurtuluşu, iyiliği üç şeydedir. Allahü tealayı tanımak, nefsini tanımak ve dünyayı tanımak. Allahü tealayı tanıyan, O’ndan korkar. Dünyayı tanıyan, ona düşkün olmaz. Haramlardan, şüphelilerden ve mubahların fazlasından sakınır. Nefsini tanıyan, Allahü tealanın kullarına karşı mütevazı olur. Keramet, bazen tayy-i mekan (mesafenin kısalması, zamanın genişlemesi), bazen suda yürümek, havada uçmak, ileride olacak şeylere muttali olmak, yiyeceği ve içeceği çoğaltmak, meyvelerin mevsiminin dışında olması gibi şekillerde olur. Bunlar, gözle görülen kerametlerdir. Allahü tealanın indindeki kerametler, bunlardan daha üstündür. Allahü tealanın indindeki kerametler, manevî kerametlerdir. Bunlar; marifetullah, Allahü tealadan korkmak, devamlı murakabe hâli, tefekkür, Allahü tealanın emirlerine uyup yasaklarından sakınmak hususunda pek gayretli olmak, tevekkülde doğruluk üzere bulunmak gibi velinin kerameti, ümmeti olduğu peygamberin mucizesidir.
Velilerin gayb ile ilgili bazı şeylere muttali olmalarını akıl kabul ettiği gibi, nakil de bunu böyle bildirdi. Hazreti Ömer Medine’de hutbe okurken, Irak’ın en son bölgesinde muharebe etmekte olan ordu komutanı Sariye’ye; “Ey Sariye! Dağa, dağa!” diyerek seslenmiş, Sariye de onun sesini işitmiştir. Hazreti Ömer bu sözü söylediğinde, minberde konuşuyordu. Bir ara sözünü kesip böyle söyledi, sonra hutbesine tekrar devam etti. Eshab-ı Kiram’dan bazıları Hazreti Ali’ye gelip; “Hazreti Ömer, bugün hutbe okurken yarıda kesti; “Ey Sariye! Dağa, dağa!” dedi, sonra hutbesine devam etti, hikmeti nedir?” dediler. Hazreti Ali; “Ömer’i bırakınız. Girmiş olduğu her şeyde, mutlaka onun için bir çıkış vardır.” diye cevap verdi. Sonra Sariye ordusuyla muzaffer olarak döndüğünde, Hazreti Ömer’in sesini işittiğini ve emrine uyarak zaferi kazandığını bildirdi.
Evliyanın kerametine inanmayı kolaylaştıran ve bilinmesi lazım gelen bazı hususlar şunlardır:
1- Allahü teala her şeye kâdirdir. O’nun kudretine ağır gelen hiçbir şey yoktur. Böyle bir kudret, kerameti evliyasında izhar etmiş, gerçekleştirmiştir. Burada kulun âciz ve zayıf bir varlık olduğuna bakmamalıdır. Burada, kulun yaratıcısı, sahibi ve maliki olan Allahü tealanın yüce kudretine bakmalıdır. Bu kudret, o kulda bu kerameti meydana getirmiştir. Öyleyse kuldaki kerameti inkâr, yüce kudret sahibi olan Allahü tealanın kudretini inkâr etmeye ve O’nun azametini görememeye götürür.
2- Veli bir kulda meydana gelen keramet, o velinin, peygamberinin yolunda olduğunu ve bu yolun doğruluğuna şahittir. Bu harikulade hadise, veliye nisbetle keramet, peygamberine nisbetle mucizedir. Zaten keramet de o peygambere tâbi olmanın bereketiyle meydana gelmiştir. Burada veli olan zata değil, onun peygamberinin Allahü teala katındaki kadr-ü kıymetinin büyüklüğüne bakmalıdır.
3- Allahü teala, veli kullarına kuvvetli bir iman ve yakîn ihsan etmiştir. Evliyanın gayba dair bir şeye muttali olmaları, öğrenmeleri, onların havada uçmalarından, suda yürümelerinden daha büyük bir şeydir. Velinin kerameti hiç inkâr edilebilir mi? Bu, sultanın, pek yakın adamlarından birine, hazinesinden bir pırlanta vermesine benzer. Koca hazinenin yanında, bir küçük pırlantanın ne kıymeti vardır ki? Elbette bu inkâr edilecek bir şey değildir. Allahü teala, bazı kullarına zatı ile ilgili marifet bilgileri ihsan etmiştir ki bu, o veli için daha büyük bir keramettir. Çünkü dünya ve ahiretteki çeşitli yüksek hâller, makamlar, ibadetler, ihsan edilen nur ve ilim, gaybı bilmek, uzaklardaki konuşmaları işitmek, Cennet’teki huriler, köşkler, nehirler, çeşit çeşit meyveler ve bütün nimetler... Hepsi imanın neticeleri, eserleri ve iman nurunun semeresidir.
Taceddin-i İskenderî, Hikem-i Ataiyye isimli kitabında buyuruyor ki: “Dua edip çok istediğin bir şeyin o anda verilmemesi, ümitsizliğe kapılmana sebep olmasın. Allahü tealanın istediği vakitte yapılan dua makbuldür, senin istediğin vakitte yaptığın değil.”
“Ey kul! Sana vaat olunan, güneş batıdan doğuncaya kadar gecikse hiç şüphe ve tereddüt etme! Çünkü bu tereddüt aklını bozar, karıştırır ve kalbini bulandırır, karartır.”
“Allahü teala, sana marifetinden bir perde açınca yaptığın ameller az olsa da yani çok nafile ibadet yapmasan da zararı yok. Çünkü bu perdeyi açmakla, senin kendisini bilmeni, marifetini istemektedir. Bilmez misin ki marifet, O’nun tarafından verilmiş bir nimettir. Ameller ise senin O’na götürdüklerindir. Senin O’na götürdüklerinle O’ndan sana gelenler, verilenler, hiç aynı olur mu?”
“Ameller yani ibadetler, işler, ayakta duran ruhsuz beden gibidir. Bunların ruhları, ihlas sırrının bunlarda bulunmasıdır.”
“Büyüklük, Allahü tealaya mahsustur. İnsan benliğini, küçüklük ve aşağılık toprağına gömmelidir. Çünkü gömülmeden bitenin, doğması ve büyümesi düşünülemez.”
“Gönlünde günahlar ve dünya sevgisi olanın, kalbi nasıl parlar? Yahut nefs-i emmarenin arzularına göre hareket eden, Allahü tealanın rızasını nasıl kazanır? Gaflet ve günahlardan temizlenmeden, Allahü tealanın huzuruna girmeyi nasıl ister? Çirkin işlerinden tövbe etmeyen, ince sırları anlamayı nasıl umar?”
“Masiva yani Allahü tealadan gayrisi, tamamen zulmet ve karanlıktır. Onu aydınlatan, onda Hakk’ın zuhuru, görünmesidir. Hakkı kabul etmeyende nur, ışık bulunması çok zordur. Marifet güneşinin önünü, masivaya bağlılık bulutları kapamıştır.”
“Her fırsat ve boş zamanlarda amel yapıp taat üzere olmak, seni, nefsin hilelerinden alıkoyar.”
“Sonda kurtulma alametlerinden biri, başta Allahü tealaya yönelmektir. Başlangıç ışıldarsa sonu çok aydınlık olur.”
Mısra: “Senenin bereketi baharından belli olur.”
“Her günah, dalgınlık ve şehvetin aslı, nefsini beğenmektir. Her taat, uyanıklık ve iffetin esası, nefsini beğenmemektir.”
“Kendinde bulunan gizli ayıpları araştırman, bilmediğin gaip şeyleri araştırmandan daha iyidir.”
“Bazılarını, Allahü teala hizmetinde bulundurur. Bazılarına kendi muhabbetini verir. Her ikisine de imdad-ı İlahî gelmiştir. Bunlar, Rabbinin ihsanıdır. İsra suresi 20. ayet-i kerimesinde mealen; “Rabbinin ihsanı, hiç kimseden men edilmiş değildir.” buyuruldu.”
“Her sorulana cevap verenin, açıkça görülen her şeyi yorumlayanın, karşısındakilerin hâlini hesap etmeden her ilmi açıklayanın bu hareketleri, cahil olduğunu gösterir.”
“Ahiret, Mümin kullara mükâfat verme yeri olarak yapılmıştır. Çünkü bu dünya, onlara yapılacak ihsanlara müsait değildir. Çünkü Mümin kulların değeri, mükâfatlarının fani olan bir yerde verilmesinden üstündür!”
“Amelinin semeresini dünyada görmek, ahirette makbul olmaya işarettir.”
“Allahü teala katındaki kadrini, değerini bilmek istersen, seni hangi işlerde bulundurduğuna dikkat et!”
“İhtiyacı olmadığı hâlde bir kimseye taati nasip eden Allahü tealanın, bedene ve batına ait nimetlerde hiç eksiklik yapmayacağını bilmek lazımdır.”
“Ariflerin Allahü tealadan dileği, O’na hakiki kulluk yapabilmek ve Allahü tealanın emirlerini yerine getirebilmektir.”
“Daima aziz olmak istersen, sakın geçici izzet ile gururlanma!”
“Ariflere sevinç hâli gelince darlık, sıkıntı hâlinden daha çok korkarlar. Çünkü sevinç hâlinde, edebin hududunu gözetmek çok az mümkün olur.”
“Sevinç hâlinden nefis de haz alır. Çünkü sevinç ve neşe içinde olur. Sıkıntı hâlinden ise nefsin payı yoktur.”
“Âlemin dışı güzel, içi ibrettir. Nefis, dışının güzelliğine, kalb, içinin ibretlerine bakar.”
“Umduğu bir şeye kavuşmak, zararına olan bir şeyden kurtulmak için Allahü tealaya ibadet eden, yahut azaba düçar olmamak için ibadet yapan, Allahü tealanın kemal sıfatlarının hakkını vermemiş olur.”
“İhtiyacını sakın Allahü tealadan başkasından isteme! Sana gelen, O’ndan gelir. O’ndan başkasından nasıl istenir ki? O’ndan başkası kendi ihtiyacını gideremezken, kendisinden isteyenin ihtiyacını nasıl görsün, istediğini versin?”
“Ne kadar şaşılsa yeridir ki bir kimse, ayrılmayacağı şeyden kaçıyor ve onunla kalmayacak olan dünyayı istiyor. Gözleri kör değilse de sînesindeki kalb kördür.”
“Allahü tealaya olan sevgini artırmayan, sözü Allahü tealaya çağırmayan kimse ile sohbet ve arkadaşlık etme!”
“O esnada Allahü teala ile huzurda olmasan da zikri terk etme! Çünkü zikrettiğin hâlde O’ndan gafil olman, zikretmediğin zamanki gafletinden daha azdır. Umulur ki böyle zikir, seni gafletten uyandırır ve huzura kavuşturur.”
“Kalbin ölü olmasının alametlerinden biri, insanın kaçırdığı iyiliklere üzülmemesi ve yaptığı kötülüklere pişman olmamasıdır.”
“Eğer adaletle muamele olunursan, küçük günahlardan bile helak olursun. Allahü teala ihsan ile muamele ederse büyük günahın da olsa kurtulursun.”
“Zulmet nefsin askeri, ordusu olduğu gibi, nur da kalblerin askeridir. Allahü teala bir kuluna yardım etmek isteyince nur askerleri ile imdat edip zulmetten onu uzak eder.”
“İbadetine, senden meydana geldi diye sevinme. Allahü tealanın lütfu ile ibadetin sende meydana geldiğine sevin. “Bunlar, Allahü tealanın ihsanı ve rahmeti iledir.” de.”
“Nimetlere şükretmeyen, elden çıkmalarına çalışmış olur. Nimetlere şükreden, onları en kuvvetli bağlarla bağlamış olur.”
“O’nun yolunda kötülük üzere olduğun hâlde sana ihsanları devam ediyorsa bunların istidraç, yani seni felakete götüren şeyler olmasından kork.”
A’raf suresi 182. ayet-i kerimesi mealen; “Onları, bilemeyecekleri yönden azar azar helake yaklaştırırız.” bunu haber vermektedir.”
“İşlemediğin amelin karşılığını isteme! Amelin makbul ise karşılık olarak sana yeter.”
“İnsanlar, sende var sandıkları şey için seni methederler. O hâlde sen de nefsine, onu bildiğin gibi (hâline uygun) muamele et.”
“Mümin, kendinde görmediği bir sıfatla methedildiği zaman, Allahü tealadan hayâ eder.”
“Her kusurdan münezzeh olan Rabbim! Dostlarını, evliyanı öyle yaptın ki onları bulan sana kavuşuyor ve sana kavuşmayan, onları tanımıyor.”
“İki iş arasında durakladığın, iki şey arasını ayıramadığın zaman, hangisinin nefse daha ağır geldiğine dikkat et ve onu yap. Çünkü nefse ağır gelen, ancak doğru, hak olandır.”
“Nefsin hevasına, isteklerine uymanın alametlerinden biri de nafile cinsinden olan iyilikleri çok yapıp emirleri yapmakta gevşek davranmaktır.”
“Şehveti kalbden kökünden söküp koparan, Allahü tealanın korkusu yahut kalbden taşacak kadar O’na olan sevgidir.”
“Senin ibadetinin O’na faydası olmadığı gibi, isyanının da O’na hiçbir zararı yoktur. İbadetleri, iyilikleri emr, günah ve kötülükleri yasak etmesi, hep senin içindir.”
“Faydalı ilmin şuaları (ışınları) göğüste (gönülde) yayılır ve kalbde kanaat ortaya çıkar.”
“İlimde esas, Allah korkusudur. İlmin yanında korku olursa bu ilmin sana faydası olur. Yoksa o ilim, senin için noksanlık ve vebal olur.”
“Boynu büken kusur, büyüklük ve kibir veren ibadetten iyidir.”
“Allahü teala istek verince sana ihsan edeceğini bil.”
“Namaz, kalbi günah kirlerinden temizler. Gayb perdelerini açar.”
“Namaz münacat yeri, temizlik madenidir. Namazda bazı sırlar keşfolunur, kalbe nur güneşleri doğar.”
“Allahü tealanın lütuf ve ihsanından, anlatılamayacak kadar bol zaman vermesi ve senin bunu değerlendirmemen, ömrünü helak ettiğini gösterir.”
“Allahü teala üç ihsanla sana ikram eyledi. Seni zikredici eyledi. O’nun bu ihsanı olmasaydı, sen dilinle onu zikredemez, kalbin hatırlayamazdı. Seni kendine nisbet etti. (Yani sana Abdullah = Allahü tealanın kulu dendi) Katında zikrolundun ve nimetini sana tamam eyledi.”
“Bu vücut binasının direğini yıkmamak ve iyiliklerini atmamak lazımdır. Devamlı olan ahireti, geçici olan dünyadan daha çok seven, akıllıdır. Nuru parlar, müjdeleri görünür. Böylece o, bu dünyaya kızarak yüzünü bundan çevirir. Bu dünyaya iltifat etmez, gönül vermez. Dünyayı vatan ve mesken edinmez.”
“Karşılıkları ahirette verilen ibadetlerin, taatlerin meyvelerini dünyada tatmak, büyük müjdelerdendir.”
“Mahbubundan, sevdiğinden karşılık bekleyen ve ondan maksadını, dileğini isteyen sadık bir seven değildir. Çünkü muhib (seven), elinde olanı sevgilisi için verendir, sevdiğinde olanı almak isteyen değil.”
“Ya Rabbî! Sen ihsanını kesmezken, senden başkasından nasıl bir şey beklenir? Lütuflarının adedi değişmezken, senden başkasından nasıl bir şey istenir?”
“Ey evliyasına heybet elbisesini giydiren! Onlar, izzetinle aziz olmuşlardır. Sen, zikredicilerden önce zikredicisin! Sen, kulların sana yönelmesinden evvel ihsan edicisin. İsteyenlerin istemesinden önce veren cömertsin. Vehhabsın, çok hibe edicisin. Sonra bize hibe ettiklerinle sana geliyoruz.”
“Ya Rabbî! Sana ibadet ve taat ettiğim zaman, senden korkum gitmediği gibi, isyan etsem de ümidim senden kesilmiyor.”
“Ya Rabbî! Sen emelim olunca emelime nasıl kavuşmam! Sana güvenince nasıl kaybederim!”
“Ya Rabbî! Muhakkak ki kaza ve kaderin bana galiptir. Beni, şehvet zinciri ile kuvvetlenmiş nefsin arzuları esir ettiler. Sen bana yardım et de kurtulayım. Bana yardım et! Kimseye muhtaç etme beni! İhsanınla, kendi isteklerimi bile arzu etmeyeyim. Evliyanın kalblerini nur güneşleri ile aydınlatan sensin. Seni bununla bilirler, tanırlar. Birliğini bununla söylerler. Senden başkasını sevmesinler, başkasına sığınmasınlar diye, sevdiklerinin kalblerinden düşmanların sevgisini çıkaran sensin! Herkes onlara yabancı fakat sevdikleri sensin. Cihan karşılarına dikilse de onlara hidayet veren, yol gösteren sensin. Seni kaybeden ne bulur? Seni bulan ne kaybeder? Senden başkasına razı olan zarardadır. Sana baş kaldıran hüsrandadır.”
Taceddin-i İskenderî, Hikemü’l-Ataiyye isimli eserinde buyuruyor ki:
“Nefse tâbi olmanın alameti, nafile olan hayır işlere rağbet gösterip farzları yapmakta tembellik yapmaktır.”
“İbadet ve taatleri zamanında hemen yap ki sonra yaparım diye geciktirmek onları yapmana mâni olmasın.”
“Nimetlerin çokluğu, seni, onların şükrünü yapmaktan alıkoymasın.”
“Sözü ve hareketleri ile sana Allahü tealayı ve ahireti hatırlatmayan kimse ile arkadaş olma.”
“Bütün taat, uyanıklık ve iffetin başı; kişinin nefsinden razı olmamasıdır.”
“Nefsinden razı olmayan cahil bir kimse ile arkadaş olmak, nefsinden razı ve memnun olan bir âlim ile arkadaşlık etmekten daha hayırlıdır. Çünkü nefis, daima insanın kötülüğünü ister. Ondan nasıl razı olunabilir.”
“Namaz kalbleri temizler, gözlerdeki gaflet perdelerini açar.”
“Bir kimse bir günah işlediği zaman bu günahı, onun Allahü tealadan ümidini kesmesine sebep olmamalıdır. Belki bu, onun son günahı olur. Buna tövbe eder de Allahü tealanın rızasına uygun işler yapmaya başlar.”
“Faydalı ilim; aydınlığı, gönülde ve kalbde yayılan, kalbdeki perdeyi kaldıran ilimdir.”
“Amellerin en hayırlısı, Allahü tealanın korkusu ile yapılandır.”
“Mademki şeytan seni aldatmak için hiç gaflete düşmüyor, bu hususta daima uyanık duruyor, öyleyse sen de ondan gafil olma ve yapacağı kötülüklere karşı, sen de ona karşı uyanık ol!”