Tarihin en büyük hükümdarlarından, ilim ve âlim dostu. Dedelerinden biri, meşhur Moğol hükümdarı Cengiz'in dedelerinden biri ile kardeştir. Babası, Taşkent ve çevresinde hükümran olan Barulas kabilesi reislerinden Emir Turagay, annesi Tekine Hatun'dur.
Moğol ırkından olmakla beraber, kabilesi Müslüman olan diğer Moğollar gibi Türkleşmişti. Timur da Türkçe konuşurdu. 736 (m. 1336) yılında Türkistan'da Şehr-i Sebz (Keş) yakınlarında Hoca Ilgar köyünde doğdu. Gürgan, Bahadır, Emir, Emirü'l-Kebir, Kutbüddin ve Sahib Kıran lakapları verildi. Cengiz soyundan bir prensesle evlenip, Küreken (Gürgan=Damat) ünvanını aldı. Bir savaşta, bir ayağı topal ve bir eli çolak kaldığı için umumiyetle muhalifleri tarafından Timurlenk (Aksak Timur) diye anılır. 807 (m. 1405) senesinde Otrar şehrinde vefat etti. Türbesi Semerkand'dadır.
Timur Han'ın babası Emir Turagay, temiz bir Müslümandı. Cengiz Han'ın kumandanlarından olan Timur Han'ın dedelerinden Karaçay Noyan, Cengiz Han'ın oğlu Çağatay'ın yanında Türkistan'a gelmişti. Çocukları da Çağatay'ın devletine hizmet etmişler, hatta emirlerine vezirlik yapmışlardı. Sonra Müslümanlıkla şereflendiler. Emir Turagay da, Çağatay Hanlığı'na hükmeden, hanı seçme hakkına sahip emirler arasındaydı.
Emir Turagay, fırsat buldukça, Seyyid Emir Külal hazretlerini ziyaret edip, ilim ve feyzinden istifade ederdi. Oğlu Timur'a da, âlim ve salihlerle beraber olmasını, Allah dostlarını üzmemesini nasihat ederdi. Timur Han'a dinî ve dünyevî ilimleri, kumandanlık bilgilerini, ehil hocaların elinden öğretti. Şeyh Şemseddin Külal'i, Timur Han'a hoca tayin etti. Timur Han, babasının vefatı, emirler arasında geçimsizlikler ve memlekette anarşinin hakim olması üzerine siyasete karıştı.
Dost ve düşmanını çok iyi seçen ve kuvvetli bir siyaset takip eden Timur Han, birkaç kişilik bir aile çevresinden meydana gelen kuvvetlerini kısa zamanda çoğaltıp, birçok sıkıntılar çektikten sonra 770 (m. 1368) senesinde Belh Emiri oldu. Maveraünnehr Hakimi Emir Hüseyin ile birlikte Doğu Türkistan Hükümdarı Tuğluk, Timur Han'a karşı mücadele verdiler. 1370'te Emir Hüseyin ile arası açılan Timur Han, onun ölümünden sonra Maveraünnehr'e tek başına hakim oldu ve Semerkand'a gelerek Türkistan tahtına çıktı.
Büyük askerlik vasıflarını üzerinde taşıyan Timur Han, yedi senede İran'ı hakimiyeti altına aldı. Azerbaycan, Irak-ı Acem ve Irak-ı Arab'ı ele geçirdi. Yine 772 (m. 1371) ve 780 (m. 1379) yıllarında yaptığı seferlerle Harezm'i kendine bağladı. Ömrü harp meydanlarında geçen Timur Han, 1389'a kadar beş sefer yaparak Uygurları itaat altına aldı. Mülteci Moğol Prensi Toktamış'a yardım edip, destekleyerek Altınordu hükümdarı yaptı. Toktamış Han, Timur Han'a hıyanet edince, 792- 793 (m. 1390 ve 1391)'de onu iki kere mağlup etti. Böylece Altınordu Devleti ortadan kalktı. Böylece İtil Irmağı doğusuna hakim oldu. Yaptığı bütün muharebeleri kazandı.
Kur'an-ı Kerim'in bir zahirî (açık), bir de batınî (gizli) mânâsı olduğunu söyleyen bir Şia fırkasına mensup olup, bu gizli mânâyı harfleri sembol yaparak kendilerinin anladığını söyleyen, böylece farz ve haramların kendileri için farz ve haram olmadığını iddia eden Fadlullah Hurufî adındaki sapkın şahsı Timur Han öldürttü. Oğlu Miran Şah'a da emir vererek bütün Hurufî yuvalarını ortadan kaldırdı. Hurufî sapıklarının merkezi haline gelen Esterabad şehrini tamamen dağıttı. Timur Han'ın 796 (m. 1393) yılında gerçekleştirdiği bu hayırlı hareket, bütün Müslümanlar arasında memnuniyetle karşılandı. Böylece İslamiyete büyük hizmet ederek dinin saf ve temiz biçimde sonraki nesillere nakledilmesinde rolü oldu.
Timur Han daha sonra Hindistan üzerine de sefer açıp, 801 (m 1399)'da Kuzey Hindistan'ı zaptederek büyük başarılar kazandı. Osmanlı padişahı Yıldırım Sultan Bayezid'in Anadolu birliğini kurarken ortadan kaldırdığı beyliklerin beyleri, beyliklerini geri alabilmek uğruna padişahı Timur Han'a şikayet ettiler. Bu arada Timur Han'ın önünden kaçan Celayir hükümdarı Ahmed ile Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf Yıldırım Sultan Bayezid'e sığınarak Timur Han'ı kötülediler. Böylece iki Müslüman-Türk hükümdarının arası açıldı.
Timur Han, büyük bir ordu ile Anadolu'ya geldi. 805 (m. 1402) tarihinde Ankara yakınlarında Çubuk Ovası'nda yapılan muharebede Osmanlı ordusu yenildi. Yıldırım Sultan Bayezid esir düştü. Timur han kendisine çok iyi muamele etti. Ancak Yıldırım Sultan Bayezid, üzüntüden hastalanarak Akşehir'de vefat etti. Timur Han da, Anadolu'yu eski sahiplerine havale edip, mümtaz âlimleri yanına alarak ülkesine döndü. Anadolu'da kendisine mukavemet edenlerden aldığı esirleri, Safiyyüddin Erdebilî hazretlerinin torunu ve halifesi Alaeddin Ali'nin şefaatiyle serbest bıraktı.
Otuzbeş senelik hükümdarlığı neticesinde Çin'e ve Dehli'ye kadar bütün Asya'yı, Irak ve Suriye'yi, İzmir'e kadar Anadolu'yu, aldı. Bütün hazırlıklarını yapıp, ikiyüzbin kişilik bir ordu ile **“Çin Seferi”**ne çıktı. 1405 senesinde Otrar'a vardığı sırada hastalanıp, onsekiz gün sonra vefat etti. Onun ölümünden haberdar olan bir Allah dostu; “Timur öldü. İmanı da birlikte götürdü.” buyurdu. Bütün Müslümanların arzu ettiği “İmanla göçmek” nimetine Timur Han kavuşmuştu.
Timur Han, Belh emiri olduktan sonra, hocası Şeyh Şemseddin Külal'le beraber, Seyyid Emir Külal hazretlerini ziyarete gittiler. Giderken, yolda yanında bir koyun götürmekte olan bir adama rastladılar. O da Emir Külal'i ziyarete gidiyordu. Beraberce, ikamet ettiği köye vardılar. Fakat Emir Külal'in evini soracak hiçbir kimse bulamadılar. Onlar araştırırken, birden karşılarına biri çıkıverdi. Onları eve götürdü. Emir Külal hazretlerinin evine varınca, kendilerine yol göstermek için karşılarına çıkan ve eve götüren kimsenin Emir Külal olduğunu öğrendiler. Onun ellerine sarılıp; “Efendim affediniz, dışarıda karşılaştığımızda sizin Emir Külal hazretleri olduğunuzu anlayamamıştık.” dediler.
Emir Külal; “Garip ve kimsesiz bir Allah dostunu ziyaret için yola çıkan kimse, yolunu şaşırmaz, hata etmez.” dedi. Yanlarında gelen kimse, koyunu bırakınca, hayvan birdenbire kaçmaya başladı. Adam da peşinden koşarken, Emir Külal hazretleri; “Kendini yorma, otur, O, şimdi kendisi geri gelir.” dedi. Sonra gelen misafirlerle cemaat olup namaz kıldılar. Namazdan sonra oturmuşlardı ki, kaçan koyun gelip, yanlarında bir yerde durdu. Bundan sonra Emir Külal; “Ey Şeyh Şemseddin! Bir kimse Allahü tealaya yönelir, onun rızasını ararsa, Allahü teala, onun her işini böyle rast getirir. O, rızasını arayan kuluna kafidir.” buyurdu. Bu hadiseyi görüp hayran olan Şeyh Şemseddin ve Emir Timur, Emir Külal hazretlerine tam bir bağlılık ile bağlanıp, kendilerine himmet etmesini istediler. Emir Külal de, onları manevî evlatlığa kabul ettiğini söyleyip, teveccüh etti. Emir Timur'un yetiştirilmesini Şeyh Şemseddin'e havale etti. O da Emir Timur'un yetişmesinde titizlik gösterip, ona daha çok ihtimam gösterdi.
Çok mütevazi ve dervişane bir yaşayışı olan Timur Han, bir gün, adamları ile birlikte yeşillik bir yerde oturmuş, âlimlerin üstünlüklerinden ve velîlerin kerametlerinden konuşuyorlardı. O sırada biraz ötelerinden bir topluluğun geçtiğini gördüler. Timur Han soruşturup, o geçenlerin, Emir Külal hazretleri ve talebeleri olduğunu öğrendi. Hemen kalkıp, bizzat kendisi koştu. Edeple, o büyük velînin huzuruna vardı: “Efendim, himmet edip, meclisimizi şereflendirseniz, biz de sohbet ve nasihatlarınızdan istifade etsek.” diye yalvardı. Bunun üzerine Emir Külal buyurdu ki: “Dervişlerin sözleri gizli olur. Bu bizim vazifemiz değildir. Büyüklerin ruhaniyetinden bir işaret olmadıkça, bir şey söylemeyiz. Hiçbir zaman kendinden bir söz söyleme ve gafil olma. Görüyorum ki, senin başına mühim bir iş çıkacak ve bunda muvaffak olacaksın.” buyurdu.
Sonra yola devam ettiler. Evine varınca, zaviyesinde bir müddet durup, yatsı namazı vaktinde dışarı çıktı. Cemaatle birlikte yatsı namazı kıldı. Namazdan sonra bir müddet oturup, büyüklerin ruhaniyetine teveccüh etti. Sonra hemen, talebelerinden Şeyh Mansur'u yanına çağırdı. Talebe, huzuruna gelince, ona dedi ki: “Hiç durma, süratle Emir Timur'a git söyle, derhal Harezm tarafına harekete geçsin. Eğer oturuyorsa hemen kalksın, ayakta ise harekete geçsin, hiç durmasın. Çünkü velîlerin ruhaniyetleri, onun ve oğlunun bütün memlekete baştan başa hakim olacağını bildirdi. Harezm'i alınca, Semerkand'a hareket etsin.” Haberi götüren Şeyh Mansur, süratle Timur Han'ın bulunduğu yere gitti. Timur Han'ı ayakta bekler hâlde buldu. Haberi aynen iletti. Timur Han, bu haberi alır almaz hiç durmadı, hemen ordusunu harekete geçirdi. O harekete geçip, gideceği yolun yarısına vardığı sırada, düşmanları Timur Han'ın çadırına hücum ettiler. Fakat o, çoktan yola çıkmış bulunuyordu. Timur Han, Harezm'e yürüyüp, orayı aldı. Sonra Semerkand'a yürüdü. Orayı da fethetti. Böylece her gün yeni bir zafere ulaşıp, hep muzaffer oldu ve işleri daima iyi gitti.
Timur Han Semerkand'a yerleşince, Buhara'ya gitmeyi arzu etti. Bu sebeple Emir Külal hazretlerine haber gönderip; “Bizim Buhara'ya gelmemize müsaade ederler mi? Şayet izin verilmezse, kendilerinin Semerkand'a teşrif etmelerini arzu ediyoruz, nasıl buyururlarsa öyle yapalım.” dedi. Timur Han'ın bu arzusu üzerine, Emir Külal hazretleri; ne gelmesini, ne gitmeyi kabul edemeyeceğini ve kendilerine dua etmekte olduğunu söyledi. Bunları bildirmek ve Timur Han'la görüşmek üzere, oğlu Emir Ömer'i vazifelendirdi. Oğlunu gönderirken şöyle dedi: “Ey oğlum! Emir Timur'a söyle! Eğer Allahü tealanın razı olduğu yolda yürümek istiyorsa, takvadan ve adaletten asla ayrılmasın. Bunları kendisine şiar edinsin ki, kıyamet günü kurtulabilsin! Yine şöyle ki, biz ve talebelerimiz, her zaman ona dua etmekteyiz. Eğer dünyaya meylederse, bu duaların faydasına kavuşamaz.”
Emir Külal hazretlerinin oğlu Emir Ömer, Semerkand'a gidip, Timur Han ile görüştü. Babasının söylediği şeyleri aynen bildirdi. Birkaç gün sonra da, Buhara'ya dönmek üzere Timur Han'dan müsaade istedi. Ayrılırken, Timur Han ona; “Buhara ve çevresini sizin emrinize bırakayım, ne olur kabul edin.” dedi. Emir Ömer; “Buna izin yok.” dedi. Bunun üzerine Timur Han; “Öyleyse Buhara şehrini Emir Külal hazretlerine bağışlayayım.” deyince, Emir Ömer yine; “Buna izin yok.” dedi. Timur Han; “Hiç olmazsa Buhara yakınında ikamet etmekte olduğunuz köyü size bağışlayayım.” diyerek, çok ısrarda bulundu. Emir Ömer şöyle dedi: Babam, sizin için şöyle buyurdu: “Eğer, Allah adamı olan büyüklerin kalbinde bir yer kazanmak istiyorsa; takvadan ve adaletten ayrılmasın. Kıyamet günü Allahü tealanın rahmetine kavuşmak bununla olur.” Timur Han, Emir Külal hazretlerinin nasihatlarını can kulağı ile dinleyip, takva ve adaletten ayrılmayacağına, daima her işinde Allahü tealanın rızasını gözeteceğine söz verdi.
Devrin büyükleri onun sarayında bir araya geldi. Kadı Adudüddin İcî'nin talebesi Sa'deddin Teftazanî ve Seyyid Şerif Cürcanî gibi büyükler, ondan himaye gördüler.
Zâlim Moğol hükümdarı Hülagu tarafından yakılarak ortadan kaldırılan İslam kitapları ve öldürülen âlimler ile duraklama gösteren din bilgilerini yeniden canlandırıp yaydılar. Emir Külal hazretlerinin talebelerinden Şahı Nakşibend Behaeddin-i Buharî yetişip, feyziyle âlemi aydınlattı.
İlme düşkün ve ilim sahiplerini çok seven Timur Han, fethettiği ülkelerden getirdiği âlimlere memleketinde çeşitli imkanlar sağladı. Birçok medrese yaptırdı. Başşehri olan Semerkand'ı yeniden imar etti. Sanat eserleri ile süsledi. Hazırlattığı kanunlarla devlet düzenini sağladı. Kendi tarihini bizzat kaleme aldı. Çağatay lehçesinde yazdığı bu eserler, daha sonraları Farsçaya, Türkçeye ve Avrupa dillerine tercüme edildi. Bütün bunlardan anlaşılan Timur Han'ın, adil, dindar, iyi bir hükümdar olduğudur. Ancak, Yıldırım Sultan Bayezid ile arasında geçen talihsiz hadiseler sebebiyle tarihçiler kendisini haksız yere kötülemektedir.
Timur Han, âlimleri devamlı meclisinde bulundurur, onların sohbetlerinden uzak kalmazdı. Seyyidlere çok hürmet ederdi. Evliya türbelerini ziyaret ederdi. Türkistan'ın büyük evliyası Ahmed Yesevî hazretlerinin Yesi'deki kabri üzerine bir türbe yaptırdı. İmam-ı Rabbanî Ahmed Farukî Serhendi hazretleri bir talebesine yazdığı mektubunda (II. cilt, 92. mektup) şöyle buyuruyor:
“İdarecilerin kıymet verdikleri zamanlarda, İslamiyet parlamış, âlimlerin yüksekleri, evliyanın büyükleri, herkesten sevgi ve saygı görmüştü. Devletten aldıkları kuvvetle, dinin yayılmasına çalışmışlardı. İşittiğime göre, Sahib-kıran Emir Timur (aleyhirrahme), Buhara caddesinden geçerken, uzakta, birçok kimsenin halı silktiklerini görüp, merakla sormuş. Hace Muhammed Behaeddin-i Buharî hankahı halıları olduğunu anlayınca, İslamiyete olan sevgi ve saygısının çokluğundan, oraya yaklaşıp, halıların tozları içinde durmuş, misk ve anber sürünür gibi hankahın tozlarını yüzüne gözüne sürerek, Allah yolunda olanların feyiz ve bereketleri ile şereflenmek istemiştir. Allahü tealaya yakın olanlara karşı gösterdiği sevgi ve saygı sayesinde, imanla gittiği umulur. İşittiğimize göre, Timur'un vefat haberi duyulunca, o zamanda bulunan evliyadan birisi; “Timur öldü, imanı da birlikte götürdü” buyurmuştur.”
Timur Han'ın vefatından sonra, oğulları ve torunları, devlete hakim oldularsa da birliği temin edemediler. Devleti parçalandı. Timur Han'ın oğlu Şahruh, birliği nisbeten temin etti. Şahruh'tan sonra yerine oğlu Uluğ Bey geçti. Devlet yüz sene ancak devam edebildi. Timur Han'ın diğer oğlu Miran Şah'ın torunlarından Babür Şah, Afganistan ve Hindistan'a hakim olup, Gürganiyye Devleti'ni kurdu. Dedesinin başlattığı hizmeti devam ettirdi. Bu sayede Hindistan'da İslamiyet yayıldı. Bu devlet 1858 senesinde İngiliz işgaline kadar devam etti. İngilizler 1948 senesinde Hindistan'ı eski sahiplerine iade etmek yerine, Hindulara bırakarak çıktılar.
Timur Han'ın, Yıldırım Sultan Bayezid'e göndermiş olduğu ilk mektup:
“Azamet ve saltanatının nurları her şeyin üzerine ışıldayan, ihata ve ihsanının eserleri kainatın her tabakasını aydınlatan Allahü tealaya hamd olsun! Mutlak olarak en şerefli din ile gönderilen, en yüksek faziletler ve en iyi ahlak ile övülen Peygamberine salat ve selam olsun! Yüksek Âline, kerim Eshabına ve kıyamete kadar iyilikle olanlara tabi olanlara en iyi dualar olsun.
Gerçi şimdiye kadar emir-i a'zam Timur-i Gürgan'dan Arap olmayan emirlerin en adili, düşmanlarına çekilmiş Allah'ın kılıcı ve rahmeti, kullarından sevdiklerinin işlerini görmek için gönderilmiş, Allah'ın beldelerinin koruyucusu, Allah'ın kullarının yardımcısı, düşman ve münkirleri öldüren, gazi ve mücahitlerin sığınağı, Müslümanların hudutlarını kollayan, hakkın, dünyanın ve dinin celali, Gazi Bayezid Bahadır Han (Allahü teala mülkünü daim eylesin) ile zahiren bir dostluk ve ahbaplığımız, görüşmemiz hiçbir yolla müyesser olmadı. Haberciler ile mektuplar göndermek, ülfet kaideleri, dostluk akitlerini te'kid eden hareketler olmadı. “Bize itaat uğrunda mücahede edenlere, biz elbette bize ulaşan yollarımızı gösteririz.” mealindeki Ankebut suresi 69. ayet-i kerimesinin icabı olarak, biz de doğuda kafirlerle gaza, bagi ve şer taifeleri ile cihatla meşgulüz. Dinin alametlerini yüceltmek, Peygamberlerin efendisinin dinini en uzak yerlere, en ücra köşelere kadar yaymaya gayret ve cehd ediyoruz. Siz de batıda; sapık fırkalarla, dine muhalif olanlarla ve hak dini inkar edenlerle, “Allah kendi yolunda (kısımları) birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.” mealindeki Saf suresi 4. ayet-i kerimesi hükmünce, güzel faliyetler, büyük gayretler gösteriyorsunuz. Bütün gayretinizi dine yardım etmek, İslam'ı kuvvetlendirmek, Allah'ın dininin kaide ve esaslarını yaymaya harcamışsınız ve bu sebeple bütün Müminler emniyet ve huzur içinde, rahat ve isteklerine kavuşmuş hâlde yaşamaktadırlar.
Bu güzel haberleri duymakla, gün be gün isteklerinize yardım edenler artmakta, maksud ve matlub sebepleri çoğalmakta, rahatlık ve emellere kavuşma ve emniyet içerisinde yaşama imkanları artmaktadır. Muhakkak ki, “Allah'ın İslam nuru ile kalbine genişlik verdiği kimse, Rabbinden bir nur, hidayet üzeredir.” mealindeki Zümer suresi 22. ayet-i kerimesinde bildirilen ziynetle süslenen Muhammed Aleyhisselam'ın dininin mertebelerini ve İslam dininin esaslarını batıda; cihat, gaza ve harp ile yücelten ve; “Müminleri savaşa teşvik et.” mealindeki Enfal suresi 8. ayet-i kerimesine uymaya çalışan ve; “İslam'dan başka din arayanın dini kabul olunmaz.” mealindeki Al-i İmran suresi 85. ayeti kerimesinin manasını kalbinde tutan her devlet sahibi, Hak tealadan teyid, tevfik ve çeşit çeşit saadet, yardım ve kerametler, iyilikler görsün, her gün o hanedanın cemiyeti daha parlak ve o ocağın ikbal yıldızı daha yüksek olsun. Nitekim Cenab-ı Hak, Hadid suresinin 29. ayet-i kerimesinde mealen; “Muhakkak ki, iyilik ve üstünlük Allah'ın yed-i kudretindedir. Onu dilediğine verir.” buyurmuştur.”
O memleketleri elinde tutana, en güzel dualar, misk kokuları, güzel methler ve temiz rayihaları bildiren bu mukaddimeler, muhabbet ve şefkatin çokluğunu bildiren birer hediye ve ithaftır. Daima nusret bahçesinin parlaklığı sebebiyle ve; “Salihlerin duası kabul olunur.” haberiyle, salih dualar dilimizdedir. Kabul, tevfik ve inayet Allahü tealadandır.
Mükemmel bir Müslümanlığın sıdk ve sadakatinin icabı olarak ve bildirilen muvafık ifade ve uygun şartlara riayetle, “Sadıklarla olun.” emrine uyarak, dostluk yollarında yürümek ve muhabbet zincirini harekete getirmek, muhakkak ki, iki tarafın da iyilik ve salahını havidir. “Doğru söz söyleyin ki, Allah size işlerinizi düzeltip muvaffakiyet versin.” mealindeki Ahzab suresi 70 ve 71. ayet-i kerimelerine ve; “Teşebbüs et, hür olmak için.” mısrasına uyarak, aramızın iyi olması gerekir.
O azizin nurlu kalbi bilir ki, cihan padişahı Cengiz Han, ezeli kaza gereğince, İran ve Turan memleketlerine müstevli olup, devlet güneşi saltanatın zirvesine ulaşınca, memleketlerini oğullarına taksim etti. İran memleketlerinden olan yerleri, kendi oğlu şehzade Çağatay'a bıraktı. Bir müddet onun tarafından olan Ümera ve idareciler bu ülkeleri dirayetle ellerinde tuttular. Nihayet saltanata geçme sırası Mengü Han'a gelip tahta oturunca memleketi idare işlerinde müstakil olunca, kardeşi genç Hülagu'yu, memleketin sınır boylarında bulunan askerlerle İran vilayetlerine gönderdi ve o da memleketi ona teslim eyledi. O ve oğulları uzun zaman bu memleketlerde saltanat sürdüler ve o memleket sebebiyle biz daima onlarla kavga ve çatışma halinde bulunduk ve defalarca muharebe ve cenk ettik. Nihayet bu memleket Cengiz Han'ın hanedanından kurtuldu ve nesilleri bu diyardan kesildi.
Gerçekten de onların memlekete ve insanlara çok zararları dokunmuştu. Yollar korkulu ve kapalı idi. Hac kafileleri ve tavaf taifeleri; “Uzak yoldan gelsinler.” mealindeki Hac suresi 27. ayet-i kerimesi gereğince gitmek istediklerinde, o mübarek makama varmaktan mahrum kalmışlardı. Yol kesiciler, yağmacılık ve çapulculuk yapmışlar, ayaklarını fesat dairesinin dışına uzatmışlardı. Tüccar ve iş erbabı maişet temininden aciz kalmış, beldelerin ve insanların hâl ve yaşayış zinciri birbirine karışmış ve; “Yoksa sıkıntıya düşenin duasını kabul eden mi?” mealindeki Neml suresi 62. ayeti kelimesindeki nida, memleketin her tarafında yayılmıştı. Hasan Tikritî adındaki bir Tikritli, insanların mallarını çaldı. Her taraftan müfsitler bir yerde toplandılar. Ahmed Celayirî ona karşı koyamadı ve onu defedemedi. Hatta o da eğlence, menhiyyat ve gayrimeşru işlerle meşgul olup, ayağını İslam caddesinden dışarı çıkararak, şarkıcılar, oyuncular yetiştirdi. Fesat ehlini kuvvetlendirmeyi lazım bildi ve şu Arapça işaretten hiç ibret almadı:
“Yırtıcı köpeği kapısında bağlayan, Gören insanlar titrer bağın sallanmasından.”
Bu mukaddimelere göre, İslam padişahı o büyük kahraman, geçmiş sultanların halefi, padişahlık burcunun yıldızı, ilahi rahmet gölgesi, İlhanlı bahçesinin nuru, Cengiz Han oğullarının gözlerinin ışığı Gıyaseddin Sultan Muhammed Han'ın (Allahü teala mülkünü daimi eylesin ve herkese ihsanını yağdırsın) huzurunda bulunan şehzadeler ve milletin emirleri geç kaldılar. Şunun için diyorum ki, İran ülkeleri Cengizoğullarından kurtulunca, memleketin her tarafına sahip çıkmak, ayağa kalkıp harekete geçmek ve o ülkeleri eşkıya elinden çekip alması lazımdı.
Bunun üzerine ilk elde kalktım ve muzaffer askerimle orayı alıp, saltanat çadırımın altına koydum. O memleketi zaptımın ve padişahlığımın daha ilk günlerinde, Darülmülk olan Semerkand tarafından haber geldi ki, Toktamış şakisi memleketin sınır boyunda tahriplerde bulunmuş. Bu sebeple onu tedib edip, biraz okşamak için, dizginleri Darülmülk tarafına döndürdüm. Oradan büyük orduyla Deşt-i Kıpçak'a ve Özbekistan'a hareket ettim. Duyduğunuz gibi üzerine yürüdüm. İlahî yardımın bereketiyle onu tedib edip, iyi bir ders verdim. Kabilesi, yardımcıları, askeri, hizmet edicileri, ölüm toprağı ve kılıçların yemi oldu. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Bu, Rabbimin bir ihsanıdır.” (Neml suresi: 40), “Zafer, ancak, Aziz ve Hakim olan Allah'tandır.” (Al-i İmran suresi: 126) buyuruldu.
Allahü tealanın yardımıyla o hayırlı iş bitip, arzumuza kavuşunca, Toktamış'ın amcası oğlunu uzun zaman hizmetimizde bulundurduk. Mahremlerimiz ve güvenilir adamlarımızdan ve onun en büyük düşmanlarından olan Timur Kutluğ adındaki bu şahsı yetiştirdim ve asker verip, Toktamış'ın üzerine gönderdim. Çağand vilayetindeki İtil suyundan, Sağanak'tan, Nergis'ten ve Puvar'dan geçip, onların köklerini kazımalarını söyledim. Turan ülkeleri tarafından İtil suyuna bakan kimse kalmadı. Bir başka zaman, İran tarafına gitmeyi tasarladım ve gittim. Allahü tealanın ihsanıyla, bir gidişte; Mazenderan, Geylan, Şirvan, Kürdistan, Luristan, Huzistan, Faris, Irakeyn, Hürmüz, Kirman, Gence, Mekran, Diyarbakır ve Azerbaycan memleketleri elde edilerek kurtarıldı. Bakara suresi 247. ayet-i kerimesinde mealen; “Allah, mülkünü dilediğine verir. O'nun rahmeti ve ihsanı geniştir ve her şeyi hakkıyla bilicidir.” buyurulmuştur.
Gürcistan ve Elburz Dağı'nın etrafına, saadet ve mutlulukla geldim ve o diyar da topraklarımıza ilhak olundu. Asker toplama ilanı ve askerin ihtiyaçlarının hazırlığı, tertibi, gerekli harp aletlerinin tanzimi yapıldı ve bu haber Toktamış'ın memleketlerinin hakimleri, valileri ve vilayetleri, halkının kulağına gelince dağıldılar ve perişan oldular. Askerleri, o tarafta bizim tarafımızdan gönderilen Timur Kutluğ'a ilhak oldular. Bazıları kaçıp Kırım yakınındaki Kefe ve Acem sahillerine sığındılar. Allah'ın yardımı ve kolaylığı ile, onların hâlleri zevale yüz tuttu. En'am suresi 45. ayet-i kerimesinde mealen; “Böylece o zulmeden kavmin kökü kesilmişti. Alemlerin rabbi olan Allah'a hamdolsun.” buyurulmuştur.
Ayrıca bundan aziz oğlum Miran Şah Güran Bahadır Han, mektubunu taşıyan Hacı Muhammed Kıssahan'ı, dostluk ve sadakat izharı için sizin huzurunuza göndermiş idi. Yolda o taraftan küffar üzerine asker çekip, batıya hareket buyurduğunuzu işitti. Bu haberi duyunca geri döndü. O esnada tarafınızdan huzurumuza elçiler gelirse, bazı haberciler gönderip ve dostluk temellerini genişletmeyi düşündüm. Şunu da yazayım ki, bundan önce Gürcistan hududunda iken, tarafınıza bir mektup gönderilmiş ve o mektupta bazı durumlar bildirilmiş idi. Ondan sonra şimdi Şirvan memleketlerinde kışlamış bulunuyorum. Ereş'in yanındayım. Ereş, şimdi Derbend ve Babü'l-ebvab kalesinin hakimidir. Bize bağlıdır ve hususî adamlarımızdandır. Onu vesile ve vasıta yaptım. Uygundur, halistir. Kızını, bizim çok sevdiğimiz oğullarımızdan birine verdi. Oğlunu yanımıza asker verip, hizmetimize sundu. Biz bunları kabul ettik. Bu yaz Aladağ yaylasında yazı geçirip, sonra Şam tarafına gitmek niyetindeyim. Sizi de durumdan haberdar etmek istedim. O tarafa yaklaşınca, durum ve ahvali, muhabbet gereği olarak inşallah bize bildirirsiniz.
Şimdi Samuran nahiyelerinde ve güneyden Derbend'e bitişik olan Samur Suyu tarafında bulunmaktayım. Sizin tarafınızdan araziyi bilen tüccar ve seyyahlar gelirse, her çeşit rüsumdan muaf tutarak, sizin asar-ı sıdkınızın tezahürlerini gözleyeceğiz. Bizim dostluğumuzu kabul ettiğiniz takdirde, bunu kuvveden fiile getiresiniz. Sizin sadakatiniz gerçekleşmez ise, Allah'ın yardımı ile büyük askerle sizin üzerinize yürürürüz. Mukadderat neyse o olur, yardım Allah'tandır. Ondan yardım isteriz.
Bununla beraber duydum ki, Toktamış bize yar olmak ve itaat etmek istemiyor ki, kaçtı, özü suyunu geçti. Kefe sahilindeki kaleler tarafına gitti. Onun yakalanması için olan hazırlık çalışmaları mükemmeldir. İnşaallahü teala, onu tutup hapsedersek, Frenk kafirleri ile gaza ve cihat el verebilir. Bu taraftan biz, o taraftan siz, küfür ve zulümde direnenlerin defedilmesi için gerekeni yaparız: “İşleri bitiren O'dur. Kulların işleri onun yed-i kudretindedir.”
Geçen sene Irak-ı Arap taraflarına gittiğimizde, Şam vilayeti büyükleri ve valileri ile birkaç temasımız oldu. Eski sultanlar usulünce ve geçmiş melikler âdetince, elçiler ve güvenilir adamlar, çeşitli hediyeler ve tam bir tazimle Şam tarafına, asil melikleri yokluğunda zor ve hile ile Mısır valisi olan, asılsız Çerkez oğluna (Berkuk) gönderildi. O, hukuku tecavüz ile saldırganlık edip, efendisinin oğlunu öldürerek yerine geçti. Arapça bir söz vardır “Nimete nankörlük edene Allah'ın laneti olsun.” İslam'ın yayılmasına, Müslümanların işlerinin düzene sokulmasına vasıta olan zamanın imamı ve halifesinin çocuklarını tutup bağlamış, eski Mısır melikleri kanunları ile zorluk ve şiddet göstermiş, geçmiş sultanların yapmadığı çirkin bir iş yapmıştır. Nitekim, duymuşsunuzdur: Elçileri sebepsiz yere, hiçbir bahane ileri sürmeden öldürdü. Böyle çirkin bir hareketi ve yakışık almayan işi, padişah ve büyük olan bir kimseden, hiç kimse görmüş ve işitmiş değildir. Onlar elçidir. Elçiye zeval olmaz. Nitekim En'am suresi 102. ayet-i kerimesinde mealen; “Elçinin işi, kendisine söyleneni bildirmektir.” buyurulmuştur. Şevket sahibi kimseden bu şekilde hareket duyulmamıştır. Allahü teala, Bakara suresinin 85. ayet-i kerimesinde mealen; “Bu ahdi bozan kimsenin cezası, dünyada rezil olmaktır.” buyurmuştur.
Şimdi bu işin intikamı, Allahü tealanın izniyle Deşt-i Kıpçak tarafını iyice hallettikten sonra, Şam tarafına gitmekle alınacaktır. Allahü tealanın bereketli lütfu ile, o Çerkezoğullarını mükemmel bir terbiye edip, uygun olan şekilde kulaklarını çekeceğim ve; “Zulmedenin zulmü kendine döner.” sözündeki incelik ortaya çıkacaktır. Sivas'ın kadıoğlusunun (Kadı Burhaneddin'in); “Pire nedir ki, kanı ne olsun; yarasa nedir ki, yağı ne olsun.” sözünün ne demek olduğunu bildireceğim. O da aklını bozdu, bozuk, asılsız düşüncelere ihtimal verdi. “Cinsi cinsine çeker.” sözü gereğince, kıymetsiz Çerkezoğluyla dostluğa girmiş. Tuttuğu geçimsizlik yolu sebebiyle, “Kendi ölümünden bahsetmek.” şerbetini tadacaktır.
Bu yazdıklarım, dostluk ve sevgimizin çokluğu sebebiyledir. Durumları siz de öğrenmiş oldunuz. İyi himmet ve gayretlerimize yardımcı olunuz. Zikrolunan, size karşı çeşitli münasebet ve rızamı gözetiniz. Unutmayınız. Daima istiyorum; öyle sebepler ve istekler çıksın ki, tarafımıza elçiler ve mektuplar gönderesiniz. Hangi şekilde olursa olsun, elçi ve haberci gönderip, zat-ı şeriflerinin sıhhat haberlerini ve devlet işlerinin intizamını bildirmekle bizleri sevindiriniz de, dostluğumuzu pekiştirsin. Daha yazmayayım. Vesselam, ale'd-devam, evvelen ve ahıran.
Yirmi yedi ülkenin hakanı olan Timur Han, başarılarının sırrını 12 maddede toplamış ve bunlara, oğullarının da uyması vasiyetiyle Tüzükat adlı eserinde şöyle belirtmiştir:
1- Allahü tealanın dinini ve Hazreti Muhammed'in şeriatini dünyaya yaymayı esas edindim. Her zaman her yerde İslamiyeti tuttum.
2- Etrafımda olan adamları 12'ye ayırdım. Gerek ülkeler fethi ve gerekse fethettiğim ülkeleri idarede bunların bazısı bana kolları, bazıları meşveretleriyle yardım ettiler. Bunların ikbalinin artması için istihdam ettim. Bunlar sarayımın süsüydüler.
3- Düşman ordularını mağlup ve eyaletler feth etmekte âlimler ve emirlerle istişare ettim. Hükûmet idaresinde yumuşaklık, insaniyet ve sabırla hareket ettim. Hiç meşgul olmuyor gibi görünürken her şeyi basiretim altında bulundurdum.
4- Hükûmet idaresinde kanunlara riayet ve intizam o dereceydi ki vezirler, emirler, askerler ve halk bir üst sınıfa çıkmak için can atar halde değildi. Her biri bulunduğu sınıftan memnun olarak vazifesini yapardı.
5- Zabit ve askerlerime cesaret vermek için altın ve cevahir sarfından çekinmedim. Onları soframa oturttum. Böyle kıymetli bazuların ve cengaverlerimin yardımıyla yirmi yedi imparatorluğun hükümdarı oldum.
6- Adalet ve tarafsızlıkla Allah kullarının hep iyiliğini istedim ve onların teveccühünü kazandım.
7- Seyyidlere, ulemaya, fukahaya ve tarihçilere mümtaz muamele ettim. İyi ve cesur adamlar (Çünkü Allah böylelerini sever) benim dostlarımdı. Ulemayla sıkı münasebette bulundum. Bunlarla istişare ettim. Bunların hayır duaları bana zaferler temin etti. Derviş ve fakihleri himaye ettim. Bunlara zerre kadar fenalık etmemeye uğraştım ve hiçbir taleplerini reddetmedim. Başkası aleyhinde söyleyenleri sarayımdan kovdum. Bunların sözlerine ve iftiralarına hiç ehemmiyet vermedim.
8- Her teşebbüsümü başarmakta sebatkar idim. Bir projeyi bir kere kabul ettim mi artık bütün zihnim onunla meşgul olurdu. Onu muvaffakiyetle başarmadıkça asla terk etmedim. Hiçbir vakit hâlim (davranışlarım), kâlime (söylediğim sözlere) aykırı olmadı.
9- Halkın hâline vâkıf idim. Büyüklere kardeşim, küçüklere çocuklarım gibi muamele ettim. Her eyalet ve her şehrin ahalisinin durumuna ve seciyesine göre âdetler edindim.
10- Bir kabile veya bir Arap, bir Acem göçebesi bayrağım altına girmeyi dileyince beylerini şerefle, diğer adamlarını mevkilerine göre itibarla kabul ettim. İyilere iyilikle muamele ettim ve kötülere fenalıklarını iade eyledim.
11- Oğul, torun, dost, müttefik benimle bağlantısı olan herkes iyiliğimden nasibdar oldu. İkbal ve saadetimin parlaklığı ve yüksekliği hiç kimseyi unutmaya sebep olmadı.
12- Gerek leh, gerek aleyhte hareket etsinler, her zaman askerlere hürmet ettim. Sürekli bir saadeti, çabucak kayboluveren şeye üstün tutan adamlara teşekkür etmek borçtur. Onlar cihada koşuyor ve hayatlarını feda ediyorlar.
Timur Han kanunlaştırdığı bu düsturlar yanında savaş tekniklerinin de tam bir ustasıydı. Düşmanlarının siyasî, iktisadî ve askerî zayıflıklarını iyi bilir ve bunlardan istifade ederdi. Bir sefere girişmeden önce, düşman ülkeye casuslar göndererek onları içten zayıflatmaya çalışırdı. Savaş esnasında başarıya ulaşmak için hareketlilik ve şaşırtmaca gibi pek çok harp hilesine başvururdu.
Böylece her türlü maddî ve manevî hasletlere sahip olan Timur Han Türk tarihinin ender yetiştirdiği devlet adamlarından biridir. Bugün bazı yazarlar devrin içtimai, kültürel ve siyasî cephesi üzerinde hiç durmadan onun Altınordu ve Anadolu seferlerini vesile ederek bu büyük hükümdara haksız ve aşırı ithamlarda bulunmaktadır. Halbuki “Biz ki, Müluk-ı Turan, Emir-i Türkistanız!” diyen Timur Han, Türk milleti için İslamiyetin ne demek olduğunu da şöyle beyan etmektedir:
“Tecrübe bana gösterdi ki, din ve hukuk üzerine kurulmayan bir devlet, uzun zaman yaşayamaz. Böyle devlet, çırılçıplak olup kendisini gören herkese karşı gözlerini yere dikmiş ve herkesin yanında saygı ve değerini yitirmiş adama benzer. Bu durumda böyle devlet, tavanı, kapısı, avlu duvarları olmayan ve her önüne gelenin içine daldığı eve benzetilebilir. Bunun içindir ki, ben devletimin çatısını İslamiyet üzerine kurdum. Devletimi idare için yasalar düzenledim. Bu yasalar uygulandığı sürece onlara aykırı hareket etmekten sakındım.”