Anadolu'da yaşamış tasavvuf ve hadis âlimlerinden. O zaman Sivas vilayetine bağlı Tokat sancağının Turhal kazasında dünyaya geldi. Doğum tarihi bilinmemektedir. Yeniçeri menşeli bir aileye mensuptur. Babasının adı İbrahim'dir. Bazı kaynaklarda Mahmud olarak da geçer. 1208 (m. 1794) senesinde Turhal'da vefat etti. Buradaki türbesinde medfundur.
Tahsiline Amasya'da başladı. İstanbul'da devam etti. En son Seyyid Şerif Cürcanî'nin feraizinden tahsilini tamamladı. Daha sonra bir mürşid arayışı içine girdi. İstanbul'da ve Sivas'ta bazı şeyhlerle görüştü. Mürşid-i kamil bulmak maksadıyla gittiği Şam'da tasavvufa intisap etti. Ali el-Muradî'ye mürid olup hilafet aldı. Ali bin Muhammed Bahaeddin bin Muhammed Murad el-Buharî, 1132 (m. 1720) senesinde Şam'da dünyaya gelmiş; 1184 (m. 1770) senesinde vefat etmiştir. Abdülgani Nablusî gibi çok âlimlerden ders almış; Şam'da Hanefi müftisi olmuştur. Mustafa Efendi, bir eserinde Peygamber Efendimiz'in kendisine ruhaniyetle zuhur ettiğini, kendisini ism-i celal ve kelime-i tevhid ile terbiye ettiğini ve Şam'da olduğu müddet zarfında irşada ehil olduğuna dair icazet verdiğini söyler. Şam'da iken Peygamber Efendimiz'in manevî işaretiyle Kudüs'e gitti. Bilahare Turhal'a döndü. Burada irşad faaliyeti yürüttü. Hem zahirî ve hem de batınî ilimlerde mütehassıs oluşu sebebiyle zamanında allame-i cihan ünvanıyla tanındı. Keşif ve mücahede ehli idi. Teheccüd namazına çok düşkün idi. Seher vakitlerini devamlı zikir ve ibadetle geçirirdi. Ayrıca Şa'baniyye tarikatinden de hilafeti vardır.
Osmanlı Devleti Avusturya ile harbe tutuşunca, Sultan I. Mahmud bütün Anadolu şeyhlerini mânevî destek temini maksadıyla İstanbul'a çağırdı. Sivas valisi de Mustafa Efendi'ye haber göndererek İstanbul'a gitmesini rica etti. Mustafa Efendi o sırada Kesikbaş Camii ve türbesini yaptırmakla meşguldü. Tam minare yapılacakken haber geldi. Mustafa Efendi inşaatı yarıda bırakarak İstanbul'a gitti. Burada toplanan âlimler arasından sefere iştirak etmek üzere üç kişi seçildi. Bunlardan birisi de Mustafa Efendi idi. Kuşluk vakti hücuma geçildi, ikindi vakti zafer kazanıldı. Buna çok memnun olan padişah, Mustafa Efendi'ye Turhal'ın Dazya (Gümüştop) Köyü arazisinin gelirini tahsis etti. Mustafa Efendi ise daha sonra bu geliri Turhal'da yaptırdığı medrese ve tekkeye bağışladı. Mustafa Efendi harpten sonra Turhal'a gelerek caminin inşaatına kaldığı yerden devam etti. Şu an türbesinde bulunan hırkasındaki kurşun izlerinin bu harpten kaldığı söylenmektedir.
Kesikbaş Camii ve türbesinin yapılması da Peygamber Efendimiz'in manevî işaretiyle olmuştur. Bugün türbenin bulunduğu yer o zaman dağlık idi. Bir gün Turhallı Mustafa Efendi nehrin kenarında biraz oturup abdest alarak namaz kılmıştı. Bu arada Peygamber Efendimiz ile manevî olarak görüştü. Peygamber Efendimiz kendisine “Ey Mustafa! Burada benim sahabîlerimden Kesikbaş yatıyor. Bunun türbesini yap.” buyurdu. Kesikbaş'ın kabrini bulamayan Turhallı Mustafa Efendi ertesi günü tekrar Peygamber Efendimiz'e müracaat etti. Peygamber Efendimiz gece rüya aleminde Kesikbaş'ın bulunduğu yeri bildirdi. Mustafa Efendi, sabah kalktığında işaret ettiği yeri kolayca buldu. Kesikbaş'ın gövdesiz başını çıkardı. Önce türbeyi, sonra da kırk kişilik iki kubbeli mescidi yaptırdı. Sonradan yapılan bugünkü caminin içinde, eski mescidin kapısı hâlâ mevcuttur. Mustafa Efendi mescitten sonra minareyi yaptırmaya başladığı esnada Avusturya harbi koptu.
1172 (m. 1762) tarihinde Turhal'a döndüğünde Yeşilırmak'ın güneyinden batıya ve batıdan kuzey istikametine kıvrıldığı yere, türbesi ile kırk cemaatlik mescit ve mescidin güney tarafındaki kısma bir daire yaptırdı. Aynı yerde 1175 (m. 1762) senesinde kırk iki basamaklı kesme taştan minare ile 1180 (m. 1767) senesinde 160 kişilik tek kubbeli, büyük bir cami yaptırdı. Cami 1939 depreminden sonra, türbe ise 1978 yılında tamirat görmüştür. 1205 (m. 1790) senesinde kendisine cizye malından kafi miktarda verilmesine dair arşivlerde bir hüküm vardır. Camii girişinde sonradan yazılan Türkçe kitabede vefat tarihinin 1208 (m. 1794) olduğu yazılıdır. Ertesi sene zamanın padişahı Sultan III. Selim tarafından kızı Zeynep Hatun'a tevliyetname (vakfın idareciliği) verildi.
Mustafa Efendi'nin yaptırdığı türbe bugün “Kesikbaş Türbesi” olarak bilinir. Bu türbeye “Kesikbaş” isminin verilmesi hakkında halk arasında farklı rivayetler vardır. Bunlardan birine göre Mustafa Efendi, Kesikbaş Türbesi'nin ne hâlde olduğunu anlamak için istihareye yatar. Manevî âlemden işaret gelir. Cesetsiz bir başın türbesi olduğu kendisine bildirilir. Bu başın ilk zamanlara ait İslam ordusunun kumandanlarından birine ait olduğu anlaşılır. Mânâ aleminden Mustafa Efendi'ye yapacağı caminin adının “Kesikbaş” olması bildirilir. Mustafa Efendi bu vaziyeti talebelerine anlatır. Bir başka rivayet de şu şekildedir: Mustafa Efendi, Sivas'ta bir şeyhten üç yıl ders alır.
Sivas Şeyhi, Mustafa Efendi'yi çok sever. Ona: “Seni Ahir zaman Peygamberi'nin huzuruna götüreceğim ve ondan ders alacaksın.” der. Mustafa Efendi: “Peygamberimiz hayatta değil ki huzuruna götüresin” diyecek olur. Daha söz ağzından çıkmadan Sivas Şeyhi: “Elbette ki bu ders manevî mekanlarda ve gönüllerde olacaktır” der. Bu konuşmadan sonra Mustafa Efendi Medine'ye gider. Medine'de madde ile mânâ arasında yolculuk yapar. Bir yıl boyunca rüya aleminde Peygamber Efendimiz'den ders alır. Peygamber Efendimiz dersin bitiminde Mustafa Efendi'ye, Sivas'taki şeyhinin yanına dönmesini tavsiye eder. Mustafa Efendi, Sivas Şeyhi'nin yanına gelir. Şeyhi hiç beklemeden ondan Turhal'daki Kesikbaş'ın türbesini yapmasını ister. Mustafa Efendi bir müddet Kesikbaş'ın medfun olduğu yeri arar, fakat bulamaz. Bu sebeple Sivas Şeyhi'nin yanına gitmek için yola çıkar. Şeyhiyle Çamlıbel'de karşılaşır. Sivas Şeyhi madde âleminin perdelerini kaldırarak Turhal'daki Kesikbaş'ın medfun olduğu yeri gösterir. Buraya türbe, minare, camii, hamam ve köprü yapılması için talimat verir. Ayrıca bu külliyenin yapımı için gösterdiği yerde, parmağını Yeşilırmak'a sokarak binlerce altın bulacağını söyler. Mustafa Efendi, Turhal'a döndükten sonra şeyhinin işaret ettiği gibi Kesikbaş'ın kabrini tespit eder ve yine gösterdiği yerde de binlerce altın bulur. Hiçbir maddi sıkıntı yaşamadan külliyeyi bitirir.
Bir başka rivayet de vardır: Cami yapılırken Mustafa Efendi, halktan taş getirmelerini ister. Ancak kimse getirmez. Buna içlenen Turhallı Mustafa Efendi taş ocağına gider, bir işaretiyle binlerce taşı caminin önüne yığar. Sabah kalkınca taşları caminin önünde gören halk, Mustafa Efendi'yi gece halkın öküzlerini çalarak taş getirdi diye şikayet eder ve şikayet padişaha kadar ulaşır. Padişah işin hakikatini anlamak için vezirlerinden birini, bir top helva ile Turhal'a gönderir. Vaziyeti manevî alemde gören Turhallı Mustafa Efendi yola çıkar ve veziri Kuruçay'da karşılar. Vezir, Mustafa Efendi'ye padişahtan hediye olarak getirdiği helvayı uzatır. Vezir elindeki helvanın taş haline döndüğünü görünce hayretler içinde kalır. Vaziyeti anlayan vezir, halkın kendisini padişaha şikayet ettiğini söyler. Buna üzülen Mustafa Efendi elinde olmadan: “Turhallı bu mekanda onmasın. Dışarıdan gelenler burada kalsın” diye dua eder. Halk bu duanın kabul edildiğine inanır. Gerçekten Turhal'da yaşayanların yüzde doksanı dışarıdan gelmedir.
Bunlardan farklı bir menkıbe daha anlatılmaktadır: Şenyurt kasabasında bulunan Mercimek dağında büyük bir dev ini vardır. Burada yaşayan devlerin halka zulmettiği söylenir. Devler Abdullah (Kesikbaş) ve ailesini esir alınca manevî alemde Hazreti Ali'den yardım istenir. Hazreti Ali bu davete icabet eder. Devlerle yapılan harbi kazanır. Ama devlerin Abdullah'ın başını kesmelerini engelleyemez. Abdullah'ın kesilmiş başı kuyunun başından yuvarlanmaya başlar. Bugünki kabrinin bulunduğu yere kadar gelir. Kesilmiş başın durduğu yere Abdullah'ın kabri, daha sonra da camii yapılır. Bugün Şenyurt kasabasındaki Mercimek dağında, hâlâ bir devin yaşadığı söylenen kuyudan kötü kokular gelmektedir. Hazreti Ali'nin ayak izleri ve atını bağladığı yer olduğu söylenen yer bariz olarak görülmektedir.
Mustafa Efendi türbesinde yedi sanduka vardır. Kıble tarafında pencere yanında türbeye ismi verilen Kesikbaş Şeyh Abdullah, yanında Horasan'dan gelen bir derviş, ayak ucunda türbe hizmetkarı bir hatun, sonraki iki sanduka Mustafa Efendi'nin hanımları ve kuzey tarafta kendisi medfundur. Demir kapının sağ iç kısmındaki iki küçük sandukanın Mustafa Efendi'nin çocuklarına ait olduğu söylenmektedir. Kesikbaş Türbe'sinde bugün Mustafa Efendi'ye ait birçok eşya vardır. Bunlar arasında Mustafa Efendi'nin hırkası, zikir esnasında kullandığı demir kemer, demir muin, tesbih, taş haline gelen helva yumağı sayılabilir.
Mustafa Efendi'nin Sivas vilayetinde birçok halifesi olduğu kaynaklarda zikredilmektedir. Bunlardan üç tanesinin ismi malumdur. 1. Ahmed Kuddusî (v. 1265/1849); 2. Dede Cöngi ahfadından Kırımlı Hicabî Abdülbaki-Gül Baba (v. 1231/1815); 3. Çorumlu Şeyh Mehmet Baba (Pembe Ömer). Mustafa Efendi, Turhal'da yaptırdığı zaviye ile birlikte, bir fakirin yapması mümkün olmayan birçok binalar yaptı. Hem havalinin ileri gelenleri hem de halk kendisine büyük hürmet gösterir, ricası yerine getirilir ve sözü dinlenir oldu. Zaman zaman devlet ricali kendisini ziyarete gelir ve hediyeler verirdi. Her yerden birçok müridi vardı. Sultan I. Abdülhamid ve sadrazamlarından Mehmed Paşa'nın, Mustafa Efendi'ye sevgisi vardı. Mustafa Efendi bir yandan tekkedeki irşad faaliyetlerini yürütürken, diğer yandan da cami vaazlarıyla halk ile iç içe olmuştur. Halk daima şefkat ve merhametle muamele etmiştir.
Eserleri: 1- Mürşidü's-Salikin. Müridlere Nakşî adabını anlatan bir rehberdir. Süleymaniye Kütüphanesi Yahya Tevfik Kısmı No: 197'de kayıtlıdır. Mustafa Efendi bu eseri Peygamber Efendimiz'den aldığı bir emre binaen yazdığını ifade eder. Nitekim Peygamber Efendimiz kendisine: “Ya Şeyh! Tarikat-ı Nakşbendiyye'ye ait bir risale yaz!” der. Bu sebeple eser bitince Kadir Gecesi'nde murakabe vaktinde Peygamber Efendimiz'e takdim eder. Bu risale altı gün Peygamber Efendimiz'in yanında kalır. Risale altı sahifesi yanmış olarak geri verilir. Peygamber Efendimiz, Mustafa Efendi'ye hitaben; “Ya şeyh! Geri kalan evraklar İmam-ı Gazzalî'nin İhya kitabına uygundur.” diyerek eserin Ehl-i sünnet akidesine muvafık düştüğünü buyurur. Osmanlıca olarak kaleme alınan bu eserin “Reşahat-ı Lahutiyye” başlığıyla Arapça bir nüshası daha vardır. Bu isimle anılmasının sebebi, mukaddimede Mustafa Efendi'nin “Lahuti damlalardan bir damladır.” ifadesini kullanmasından dolayıdır.