Ensar'ın büyüklerinden. İsmi Üseyd bin Hudayr bin Semmak bin Atik el-Evsî'dir. Künyesi Ebu Yahya'dır. Annesi Ümmü Üseyd binti Seken bin Kürz'dür. Üseyd; Evs kabilesinin ileri gelenlerindendir. Araplar arasında aklı ve isabetli görüşleri ile tanınmıştı. Müslüman olması şöyle olmuştur:
Medine'ye İslamiyeti öğretmek için gelen Mus'ab bin Umeyr Medine'de fevkalade bir gayretle çok kimsenin Müslüman olmasını sağladı. Faaliyetlerini yürütmek üzere Sa'd bin Mu'az'ın teyzesinin oğlu olan Es'ad bin Zürare'nin evine yerleşmişti. Bu sebeple Sa'd bin Mu'az, o zaman Araplar arasında akrabaya karşı hakaretten kaçınmak adet olduğu için, bu işe mani olma teşebbüsünde de bulunamadı. Ancak bir kabile reisi olarak bu işe de el koymak istiyordu. Bu maksatla kabilesinin ileri gelenlerinden Üseyd bin Hudayr'a dedi ki: “Sen, işini iyi bilen, kimseninin yardımına muhtaç olmayan bir adamsın! Zayıflarımızın inançlarını bozmak için mahallemize gelmiş olan bu adamı, yanımıza gelmekten menet! Es'ad bin Zürare akrabam olmasaydı, bu işi kendim hallederdim.”
Bunun üzerine Üseyd bin Hudayr, Mus'ab bin Umeyr'in bulunduğu eve giderek dedi ki: “Sizi, bize getiren sebep nedir? Zayıflarımızın inançlarını mı bozacaksınız? Eğer, hayatından olmak istemiyorsan yanımızdan ayrılıp gidersin.” Mus'ab bin Umeyr, ona yumuşak bir sesle cevap verdi: “Hele biraz otur, sözümüzü dinle! Beğenirsen kabul edersin, beğenmezsen dinlemekten yüz çevirirsin.” Mus'ab bin Umeyr ona, Kur'an-ı Kerim okudu. İslamiyeti anlattı. Onun tatlı konuşması, insanın kalbine işleyen sözleri ve hoş sesiyle okuduğu Kur'an-ı Kerim ayetleriyle, kendinden geçen Üseyd bin Hudayr dedi ki: “Bu, ne kadar güzel, ne kadar yüce söz. Bu dine girmek için ne yapmak lazımdır?” Ne yapması lazım geldiğini anlattılar ve Üseyd bin Hudayr, Kelime-i şehadet söyliyerek Müslüman oldu. Büyük bir huzur içerisinde olduğu halde Mus'ab bin Umeyr'e şöyle dedi: “Arkamda bir adam var. Ben hemen gidip onu size göndereyim. Eğer o Müslüman olursa, Medine'de onun kavminden îman etmedik hiç kimse kalmaz.”
Sonra kalkıp sür'atle gitti. Doğruca Sa'd bin Mu'az'ın yanına varınca, Müslüman olduğunu söyledi. Bunu gören Sa'd şaşırarak hiddetlendi ve Mus'ab bin Umeyr'in yanına koştu. Yanına varınca sert ve kızgın bir tavırla konuşmaya başladı. Mus'ab bir Umeyr, ona da gayet yumuşak konuştu ve oturup biraz dinlemesini söyledi. Sa'd, bu nazik konuşma karşısında yumuşayıp oturdu ve konuşulanları dinlemeye başladı. Mus'ab bin Umeyr, ona da İslamiyeti anlattı ve Kur'an-ı Kerim'den bir miktar okudu. Kur'an-ı Kerim okunurken Sa'd'ın yüzü birdenbire değişiverdi. O da orada Müslüman oldu. Kendinde duyduğu üstün bir halin ve rahatlığın şevkiyle derhal kavminin yanına gidip, onlara Müslüman olduğunu söyledikten sonra sözlerini şöyle tamamladı: “Hepiniz îman etmedikçe sizin erkek ve kadınlarınızla konuşmak bana haram olsun!” Bunun üzerine kavmi hep birden İslamiyeti kabul etti. O gün kabilesinden îman etmedik kimse kalmadı.
Üseyd bin Hudayr bütün güç ve kuvvetini, maddî manevî imkanlarını İslam uğrunda kullandı. Medineli Müslümanlardan 75 kişi ile ikinci Akabe biatına katıldı. Peygamberimizin bu Müslümanlar içerisinden seçtiği on iki temsilciden birisi de Üseyd bin Hudayr'dır.
Hazreti Üseyd, Resulullah Efendimizin bütün savaşlarında yer aldı. Canını ve varlığını bu yola adadı. Uhud Savaşı'nda Evs kabilesinin sancağı Hazreti Üseyd'de idi. Bu savaşta cesaret ve şecaat örnekleri gösterdi. Yedi yerinden ağır bir şekilde yaralandı. Mücahitler Medine'ye döndükten hemen sonra, Peygamber Efendimiz, müşriklerin geri dönüp Medine'ye baskın yapma ihtimalini göz önünde tutarak, Hazreti Bilal'e, “Resulullah düşmanınızı takip etmenizi emrediyor!” diye seslenerek Müslümanlara duyurmasını emretti. Bu sırada Üseyd yaralarını tedavi ettirmek istiyordu. Resulullah'ın davetini işitince dedi ki: “İşittim, Allah'ın Resulünün emrine boyun eğiyorum!” Sonra Üseyd bin Hudayr, silahını eline aldı. Yaralarının tedavisine ehemmiyet vermeyerek Peygamberimizin yanına geldi. Hazır olduğunu söyledi. Cihat daveti ve Resulullah'ın emri, ona, bütün dert ve yaralarını unutturmuştu.
Uhud Savaşı'ndan sonra bir gün Mekkeliler Peygamber Efendimizi öldürmesi için bir bedevîyi kiralık katil tuttular. Bedevî Medine'ye gelerek Peygamber Efendimizin bulunduğu yeri öğrendi. Peygamber Efendimiz bu sırada Abdüleşheloğullarının yanında idi. Eshab-ı kiram Peygamberimizin mübarek sohbetini tatlı tatlı dinlerken, bedevî girdi. Peygamberimiz adamın durumundan şüphelenmişti. Buyurdu ki: “Şu adamın niyeti kötü. Suikastte bulunmak istiyor.” Az sonra bedevî yaklaşarak sordu: “Abdülmuttalib'in torunu hanginizdir?” Peygamberimiz; “Abdülmuttalib'in oğlu benim.” diye karşılık verdiler. Bedevî, kötü maksadını gerçekleştirmek üzere Resulullah'a doğru ilerlerken, Üseyd bin Hudayr eteğinden tutarak hızla çekti. Bir anda bedevînin, elbisesi içerisinde gizlediği hançeri ortaya çıktı. Hazreti Üseyd, adamın yanına vararak onu yakaladı. tesirsiz hale getirdi. Bedevî, “Canımı bağışla, ya Muhammed!” diye bağırıyordu. Peygamber Efendimiz bedevîye buyurdu ki: “Bana doğrusunu söyle, buraya niçin geldin? Eğer doğrusunu söylersen doğruluk sana fayda verir. Yalan söylersen bu senin için iyi olmaz. Yapmaya kalkıştığın işten zaten haberim var.” Bunun üzerine bedevî, kendisinin müşrikler tarafından kiralandığını itiraf etti. Alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz, kendisini öldürmeye gelen bedevîye; “Ben seni serbest bırakıyorum. Nereye gitmek istersen git, yahut senin için bundan daha hayırlı olanı tercih et!” buyurarak onu İslam'a davet etti. Bedevî Peygamberimizin bu alicenaplığı karşısında, hiç tereddüt etmeden: “Allah'tan başka ilah yoktur. Sen de muhakkak Allah'ın Resulüsün.” diyerek Müslüman oldu.
Hendek Savaşı'nın uzaması üzerine Resulullah Efendimiz, çeşitli kabilelerden meydana gelmiş olan müşrik ordusunu zayıf düşürerek morallerini bozmayı planladı. Bunun için, Gatafanların kumandanı Uyeyne bin Hısn ile Haris bin Avf'a şöyle bir haber gönderdi: “Müslümanları muhasaradan vazgeçip yurtlarına döner giderlerse, kendilerine, Medine'nin yıllık meyve mahsulünün üçte birini veririm.” Fakat onlar üçte bire razı olmadılar ve mahsulün yarısını istediler. Peygamberimiz daha fazla vermeyince, sonunda buna razı oldular. On kişilik bir heyetle Peygamberimizin huzuruna geldiler. Onlar Resulullah'la görüşürlerken Üseyd bin Hudayr bir vesileyle Peygamberimizin yanına girdi. Uyeyne bin Hısn'ın Resulullah'ın karşısında ayağını uzatarak saygısız bir şekilde oturduğunu gördü. Bu saygısızca davranışa tahammül edemedi ve sert bir şekilde çıkıştı: “Topla ayaklarını! Resulullah'ın önünde ayaklarını ne hakla uzatıyorsun? Eğer Resulullah'ın huzurunda olmasaydın, vallahi şu mızrağımı sana saplardım.” Gatafanların kumandanının ne maksatla geldiğini öğrenince de Peygamberimize hitaben son derece saygılı bir şekilde dedi ki: “Ya Resulallah! Bu, Cenab-ı Hak'tan gelen bir emir ise onu yerine getiriniz. Eğer bu işin altında ulvî bir gayeniz varsa, dilediğinizi yapın. Ona da bir diyeceğim yoktur. Şayet bunlardan başka, bize zarar gelmemesi için buna başvuruyorsanız, vallahi bizim onlara kılıçtan başka verecek bir şeyimiz yoktur. Onlar ne zaman bizden bir şey koparmayı umdular ki, şimdi umabilsinler.”
Üseyd bu sözleriyle, Allah Resulünün yapılmasını arzu ettiği bir işi, nefsi istemese de teslimiyetle kabul edeceğini ortaya koyarak, Resulullah'a olan bağlılığını açık bir şekilde göstermiş oldu. Diğer taraftan, bu sözler, onun, Allah ve Resulünün yolunda her türlü tehlikeyi göze alacağının ve müşriklere hiçbir şekilde taviz vermeye yanaşmayacağının da bir ifadesiydi. Üseyd bin Hudayr'ın bu konuşması Resulullah'ı sevindirdiği gibi, orada bulunan Sahabileri de gayrete getirdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Gatafanlılarla anlaşmaktan vazgeçti. Uyeyne bin Hısn ile Haris bin Avf, son derece ümitsiz ve üzüntülü olarak oradan ayrıldılar. Eshabın ihlas, sabır ve metanetlerini, Peygamberimizin emirlerine göre hareket etmekten vazgeçmeyeceklerini görünce, Medine'yi hiçbir şekilde ele geçiremeyeceklerini anladılar. Karargahlarına gittiler. Kabilelerinden neticeyi soranlara da şöyle itirafta bulundular: “Mes'eleyi halledemedik. Biz, son derece basiretli, ileri görüşlü ve Peygamberleri uğrunda canlarını seve seve feda edebilecek bir kavim gördük. Biz de mahvolduk, Kureyşliler de mahvoldular. Kureyşliler Muhammed'e bir şey yapamadan dönüp gidecekler. Muhammed de Benî Kurayza Yahudilerinin üzerine düşecek. Gebersinler, Cehenneme gitsinler. Muhammed bize Yahudiler gibi zararlı değildir.” Böylece Peygamberimizin düşündüğü gerçekleşmiş oldu. Gatafanlılar muhasaradan vazgeçerek yurtlarına döndüler.
Üseyd bin Hudayr, Mekke'nin fethine de katıldı. Hazreti Ebu Bekr ile birlikte Peygamberimizin hemen yanı başında yer aldı. Huneyn ve Tebük savaşlarında Evs kabilesinin sancaktarlığını yaptı. Peygamber Efendimizin; “Ne iyi kimsedir!” şeklinde methine mazhar olan Üseyd bin Hudayr'ın sesi çok güzeldi. Bu sesini Kur'an-ı Kerim okumakla süslerdi. Okumaya başladığı zaman bambaşka bir aleme giderdi. Bir gece hurma sergisinde Bakara suresini okuyordu. Yanında bağlı bulunan atı birden şahlandı. Hazreti Üseyd okumayı kesti, at sakinleşti. Tekrar okumaya başladı, at yine şahlandı. Üseyd sustu, at da sakinleşti. Üseyd tekrar okumaya başladığında at yine şahlandı. Ondan sonra da artık okumaktan vazgeçti. Atının yanına gitti, başını kaldırdı, semaya baktı. Birden şaşırdı. Çünkü, başının üzerindeki gölgeye benzer bir sis içinde kandiller gibi birçok parıltılar gördü. Daha sonra bu gölge tabakası, içinde ışık manzumesiyle birlikte semaya çekilip gitti ve görünmez oldu. Hazreti Üseyd, sabah olur olmaz hemen Peygamberimize koştu ve durumu anlattı. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Ey Hudayr'ın oğlu! Bilir misin, onlar nedir?” “Hayır, ya Resulallah!” “Ey Üseyd, onlar meleklerdi. Senin Kur'an-ı Kerim okuyan sesine gelmişlerdi. Sesinidinliyorlardı. Eğer okumaya devam etseydin, sabaha kadar seni dinlerler, insanlar da kendilerini seyrederlerdi. Onlar insanlardan gizlenmezlerdi.”
Üseyd bin Hudayr, ilimden bir hakikat öğrenebilmek için, bazen geç saatlere kadar Resulullah'la sohbet ederdi. O mes'eleyi öğrenmeden rahat edemezdi. Hazreti Üseyd, Kur'an-ı Kerim okumak ve dinlemekten, Resulullah'ın sohbetinde bulunmaktan o derece huzur duyuyordu ki, adeta bunlar ondan bir parça olmuştu. Bir sözünde, bu durumunu şöyle ifade eder: “Bütün arzum, ömrümü üç hal üzere geçirmek ve bu hallerden hiçbir zaman ayrılmamaktır. Bunlar: Kur'an-ı Kerim okuduğum veya dinlediğim zamanki hâlim. Resulullah'ın hutbesini, konuşmasını dinlediğim zamanki hâlim ve bir cenazeyi gördüğüm zamanki hâlim.”
Bir gün, yine bir arkadaşıyla birlikte Resulullah'ın sohbetinde bulunmuşlardı. Huzurdan ayrıldıklarında ortalık iyice kararmıştı. Ellerindeki baston ışık vermeye, yollarını aydınlatmaya başladı. Birbirlerinden ayrıldıktan sonra ışık ikiye ayrıldı. Her biri kendi bastonunun aydınlığında yürüyerek evlerine gittiler.
Hazreti Aişe-i Sıddîka buyurur ki: “Ensardan üç zat var ki, fazîlet yönünden hiç kimse, onların üstünde sayılmazdı. Bunların üçü de Abdüleşhel oğullarından olup, Sa'd bin Mu'az, Üseyd bin Hudayr ve Abbad bin Bişr idi.”
Üseyd bin Hudayr; çoğunlukla bedenini Resulullah'ın bedenine dokundurmak, öpmek için onun vücuduna yüzünü koymak isterdi. Bir defasında böyle bir şeye imkan bulmuştu: Bir gün, Üseyd halka güzel söz ve nüktelerle konuşma yapıyordu. Resulullah Efendimiz konuşmasını beğendiğini ifade etmek üzere, eliyle onun böğrüne dokundu. Üseyd; “Canımı yaktın ya Resulallah!” dedi. Resulullah Efendimiz de şöyle cevap verdi: “Öyleyse benden hakkını al Üseyd!” “Ama senin üstünde gömlek var. Halbuki sen dokunduğunda benim üzerimde gömlek yoktu.” dedi. Allah'ın Resulü vücudundan gömleğini çıkardı. Üseyd onu bağrına basıp koltuğuyla böğrü arasındaki yerleri öpmeye başladı. Bir taraftan da şöyle diyordu: “Ya Resulallah! Bu, seni tanıdığımdan beri en büyük arzumdu. Şimdi bu arzuma nail olmuş bulunuyorum.”
Üseyd kendisi şöyle anlatmıştır: “Resulullah'a gelip ona; içlerinde muhtaç ve yoksul kimselerin bulunduğu ve çoğunluğu da kadın olan bir aileden söz ettim. Bana; “Ey Üseyd! Sen bize, elimizdekinia vucumuzdakini harcadıktan sonra geldin. Bize bir şey geldiğini duyarsan bu aileyi hatırlat.” buyurdu. Bir müddet sonra, Resulullah'a Hayber'den bir miktar mal geldi. O malı Müslümanlar arasında taksim ettiğinde Ensar'a daha çok verdi. Aynı şekilde bu aileye de fazlaca verdi. Resulullah'a şöyle dedim: “Allah onlar sebebiyle sana hayır ihsan etsin.” O da şöyle buyurdu: “Ensarlar! Allah size en iyisini verdi. Siz iffetli ve sabırlı kimselersiniz. Benden sonra bencil davranışlarla karşılaşacaksınız. Bana kavuşuncaya kadar sabrediniz. Sizin buluşacağınız yer Kevser Havzıdır.”
Hazreti Üseyd, Hazreti Ömer ile birlikte Kudüs'ün fethinde bulundu. Hicretin 20. (m. 641) yılında, Hazreti Ömer'in hilafeti zamanında vefat etti. Cenaze namazını Hazreti Ömer kıldırdı. Dört bin dirhem kadar borcu olduğu anlaşıldı. Mirasçıları borçlarını ödemek için ona ait bir araziyi satmak istediler. Hazreti Ömer bunu duyunca: “Üseyd'in kardeşinin oğullarını halka muhtaç halde bırakamam.” dedi. Daha sonra alacaklılarla konuştu. Onlar, her bir senesi bin dirhem karşılığında dört sene arazinin ürününü ondan satın almaya razı oldular.
Peygamber Efendimiz Üseyd bin Hudayr'ı Zeyd bin harise ile kardeş yapmıştı. Hazreti Üseyd'den Ka'b bin Malik, Ebu Sa'id el-Hudrî; Enes bin malik ve Hazreti Aişe gibi ileri gelen Sahabiler rivayette bulunmuştur. Peygamber Efendimizden 18 hadis-i şerif rivayet etmiştir.