Basra şehrinin kurucusu Muhacir Sahabi. İsmi Utbe bin Gazvan bin Cabir bin Vüheybel-Harisî; el-Mazinî'dir. Künyesi Ebu Abdullah'dır. Hicretten yaklaşık 40 sene (m. 584) önce doğduğu rivayet edilmektedir. İlk Müslümanlardandır. Mekke'de işkenceler artınca Habeşistan'a hicret etti. Sonra döndü. İkinci hicretini Medine'ye yaptı. Başta Bedr olmak üzere bütün savaşlara katıldı. Yemame Savaşı'na ve Sa'd bin Ebu Vakkas ile Kadisiye Savaşı'na katıldı. Sonra, Hazreti Ömer tarafından, Übülle şehrini fethetmek üzere vazifelendirildi. Üç yüz on küsur kişinin başkanı olarak ona sancağı teslim etti. Adamları çoğaldığı takdirde arkasından takviye göndereceğine de söz verdi. Küçük ordu harekete karar verince Ömerü'l-Faruk komutanı Utbe'ye şunları tavsiye etti: “Ey Utbe! Ben seni Übülle diyarına gönderiyorum. Orası düşmanların kalesidir. Allah'tan onlara karşı sana yardımcı olmasını dilerim. Oraya indiğin zaman, halkı Allah yoluna davet et. Davetine icabet edenleri kabul et. Kabul etmeyenlerden cizye al. Cizye vermeyi de kabul etmezlerse, onlarla harbet. Ey Utbe! Üzerine aldığın vazifede Allah'tan kork. Nefsinin seni, ahiretini mahveden kibre davet etmesinden sakın. Bil ki, sen Rasulullah'la arkadaşlık ettin. Allah o arkadaşlık sayesinde sana zilletten sonra izzet verdi. Zayıflıktan sonra seni kuvvetlendirdi ve nihayet sen, hükmeden bir emir, itaat edilen bir komutan oldun. Söylediğin söz dinleniyor, emrine itaat ediliyor. Bunca nimet seni azdırıp aldatmasın ve Cehennem'e düşürmesin. Allah seni ve beni ondan korusun.”
Utbe bin Gazvan beraberinde kendi hanımı ve askerlerin hanımı veya kardeşi olan beş hanım olduğu halde adamlarıyla yola çıktı. Übülle şehrine yakın sazlık bir yerde konakladılar. Yanlarında yiyecek hiçbir şey yoktu. Açlıkları artınca Utbe birkaç kişiye; “Buralardan bizim için yiyecek bir şeyler bulun!” dedi. Onlar açlıklarını giderecek bir şeyler aramaya başladılar. Bu yiyeceklerle ilgili bir hikayeleri vardır. Onlardan birisi anlatmaktadır:
“Yiyecek bir şeyler aradığımız sırada bir çalılığa girdik. Ansızın iki küfeyle karşılaştık. Birinde hurma, diğerinde de sarı kabuklarla kaplı küçük beyaz taneler vardı. Onları konakladığımız yere götürdük. Askerlerden birisi içinden tanelerin bulunduğu küfeye baktı ve şöyle dedi: “Bu, düşmanın sizin için hazırladığı bir zehirdir. Ona yaklaşmayın.” Biz de hurmanın başına biriktik ve ondan yemeye başladık. Biz bu haldeyken, bağını koparmış bir at çıkageldi. Tanelerin bulunduğu küfeye yanaşıp ondan yemeye başladı. Etinden istifade etmek için, ölmeden önce onu kesmeye niyet etmiştik. Sahibi kalkıp; “Bırakın onu, bu gece bekleyeceğim, eğer öleceğini hissedersem onu keserim.” dedi. Sabah olunca atı sapasağlam bulduk. Kız kardeşim: “Ağabey! Ben babamdan duymuştum. Zehir ateşe konup da pişirildiğinde zarar vermezmiş.” Kız kardeşim bir miktar tane alıp tencereye koydu ve ateşte pişirdi. Biraz sonra şöyle dedi: “Gelin, bakın, rengi nasıl kızardı.” Arkasından kabukları ayrılıp beyaz taneleri ortaya çıkmaya başladı. Onları yemek için büyük bir tabağa döktük. Utbe bize: “Onları besmele çekerek yeyiniz!” dedi. Taneleri yediğimizde son derece lezzetli olduklarını gördük. Daha sonra öğrendik ki, bu tanelerin adı pirinçmiş.”
Utbe bin Gazvan'ın küçük ordusuyla gittiği Übülle, Dicle kenarında kurulmuş, girilmesi imkansız bir şehirdi. İranlılar orayı silah deposu haline getirmişlerdi. Kalelerin burçlarına, düşmanlarını gözetleme yerleri yapmışlardı. Adamlarının az ve silahlarının zayıf olmasına rağmen bu durum, Utbe'nin onlarla savaşmasına engel olmadı. Çünkü yanında kendilerine az bir kadın topluluğunun da beraberlik ettiği birkaç yüz savaşçıdan başka adam yoktu. Yine onun yanında kılıç ve mızraklardan başka silah yoktu. Öyleyse kafasını kullanması gerekiyordu. Utbe mızrakların saplarına astığı sancakları kadınlara verdi. Onların ordunun gerisinde yürümelerini emretti ve şöyle dedi: “Biz şehre yaklaştığımız sırada, siz geride bir toz bulutu kaldırın!”
Übülle'ye yaklaştıklarında, İran askerleri dışarı çıktılar ve onların kendilerine doğru geldiklerini anladılar. Arkalarında dalgalanan sancaklara baktılar ve havaya bir toz bulutunun yükselmekte olduğunu gördüler. Birbirlerine: “Bunlar, ordunun öncü birlikleridir. Gerilerinde toz kaldıran büyük bir ordu var. Halbuki bizim sayımız az.” Bunun üzerine onları korku ve telaş aldı. Yükte hafif, pahada ağır eşyalarını toplamaya, Dicle'de demir atmış gemilere binmek için koşuşmaya ve kaçmaya başladılar. Utbe, hiçbir adamını kaybetmeden Übülle'ye girmiş oldu. Daha sonra o civardaki şehir ve köyleri fethetti. Sayılamayacak kadar da ganimet elde etti. Adamlarından biri Medine'ye döndüğünde ona sordular: “Übülle'de Müslümanlar nasıl?” “Neyi soruyorsunuz? Vallahi, ben onları altın ve gümüş tartarken bıraktım geldim.” diye cevap verdi. Bunun üzerine halk Übülle'ye akın etmeye başladı.
Utbe bin Gazvan askerlerinin fethedilen şehirlerde kalmalarının onları rahat yaşamaya alıştıracağını bu şehirlerdeki halkın ahlakının onlara da geçeceğini ve onların savaşa devam etme azimlerini kıracağını düşünerek Basra şehrini kurmasına izin vermesi için Hazreti Ömer'e mektup yazdı. Şehri kurmak için seçtiği yerionaanlattı. Halife de bu konuda ona izin verdi. Utbe yeni şehrin planını çizdi. İlkin büyük bir cami yaptı. Tuhaf değildi. Çünkü kendisi ve arkadaşları cami için Allah yolunda savaşmaya çıkmışlardı. Kendisi ve arkadaşları cami sayesinde Allah'ın düşmanlarına üstün gelmişlerdi. Daha sonra askerler toprak sahibi olma ve ev yapma yarışına girdiler.
Fakat Utbe, kendisi için bir ev yapmadı. O ancak örtülerden yapılmış bir çadırda kalıyordu. Çünkü onun gönlünde bir şey gizliydi. Utbe, Basra'daki Müslümanların talihlerinin kendilerini unutturacak şekilde açıldığını gördü. Kısa bir süre sonra, kabuğu soyulmuş pirinçten daha güzel bir yemek bilmeyen adamlarının İranlı'ların pelte ve kadayıf gibi yemeklerini tattıklarını ve onları beğendiklerini gördü. Böylece dini için dünyasından korktu. Ahireti için dünyadan korktu. Halkı Camide toplayıp onlara şu konuşmayı yaptı:
“Ey insanlar! Dünya bir gün yok olacaktır. Siz de oradan sona ermesi olmayan bir yurda gideceksiniz. Oraya en iyi amellerinizi götürünüz. Ben kendimi, Resulullah'ın yanında yedinin yedincisi olarak görmüştüm. Bizim ağaç yapraklarından başka yiyeceğimiz yoktu da onları yemekten dudaklarımız yara olmuştu. Bir gün bir hırka bulmuştum. Onu ikiye böldüm. Yarısını ben büründüm. Diğer yarısını da Sa'd büründü. Bugün içimizde bir kimse yoktur ki, emir olmasın, İslam merkezlerinden birinin idaresini üzerine almış olmasın. Allah'ın yanında küçük, kendi yanımda büyük olmaktan Allah'a sığınırım.”
Sonra Utbe birisini yerine bırakıp Medine'ye gitti. Ömerü'l-Faruk'un yanına varınca, kendisinin valilikten affını istedi. Halife Ömer kabul etmedi. O Halifeye ısrar etti, Halife de ona ısrar etti. Nihayet Hazreti Ömer ona Basra'ya dönmesini emretti. İstemeye istemeye Hazreti Ömer'in emrine uydu. Devesine binerken şöyle diyordu:
“Allah'ım! Beni oraya tekrar döndürme. Allah'ım beni oraya tekrar döndürme.”
Allahü teala duasını kabul etti. Daha Medine'den uzaklaşmadan devesi tökezlendi ve yere yuvarlandı. Böylece 17 (m. 738) senesinde hayata veda etti. Utbe bin Gazvan uzun boylu güzel yüzlü ve iyi bir okçu idi. Peygamber Efendimizden 4 hadis rivayet etmiştir. Rivayet ettiği bir hadis şöyledir: “Kim söylemediğim bir şeyi bana nisbet ederse boynunu Cehennem ateşine hazırlasın.”