Tâbiîn devrinde yetişen tanınmış hadis âlimi. Künyesi Ebu Abdullah'tır. 24 (m. 645) senesinde San'a'da doğup, 124 (m. 741) yılında yine burada vefat etti. Yemen'e sonradan yerleşmiş olan İranlılardandır. Hemmam bin Münebbih onun kardeşidir. Çok kitap okudu. Geçmiş ümmetlere, Peygamberlere (aleyhimüsselam) ve padişahlara dair çok bilgisi vardı. Bu hususta çok nakiller yapmıştır. Doğru sözlü bir zat idi. San'a'da kadılık yapmıştır. Ebu Hüreyre, İbn-i Abbas, İbn-i Ömer, Abdullah bin Amr bin As, Hemmam bin Münebbih ve başkalarından hadis-i şerif bildirmiştir. İki oğlu, Abdullah ve Abdurrahman, kardeşinin iki oğlu Abdüssamed ve Akil, Semmak bin Fadl, İsrail Ebu Musa ve başkaları da ondan hadis-i şerif nakletmişlerdir.
Vehb hazretleri, Ata Horasani'ye dedi ki: “Bizden önceki âlimler, ilme sarılıp, dünyaya ehemmiyet vermezlerdi. O zamanki dünya ehli ise, ilme saygılı idiler. Onun için, âlimlere hürmet ederler, dünyalıklarından onları da faydalandırırlardı. Şimdi ise, ilim sahipleri, dünya ehli için ilimlerini sarf ediyorlar. Çünkü onların mallarında gözleri vardır. Belki onlardan, biraz dünyalık koparabiliriz diye düşünüyorlar. Halbuki şimdi dünya ehli, onların ilimlerine bile rağbet edip kıymet vermiyorlar.”
“Ey Ata! Sultanların kapılarından uzak dur. Çünkü, onların kapılarında fitneler vardır. Onlardan belki dünyalığa kavuşursun fakat, diğer taraftan dininden çok şeyler feda eder, kaybedersin. Dünyadan yetecek miktarla yetinmeyen kimseye, hiçbir şey kafi gelmez. Ancak, sonunda bir avuç toprak onu doyurur.”
Vehb hazretlerine çok ibadet eden iki kişiden hangisinin üstün olduğunu sordular. O da; “Bu ikisinden hangisi insanlara daha fazla hizmette bulunuyor, iyiliği emredip, kötülükten alıkoyuyorsa, o daha üstündür.” cevabını verdi.
Vehb bin Münebbih hazretleri Musa Aleyhisselam ile ilgili olarak şunları anlattı: “Musa Aleyhisselam Allahü tealaya; “Ya Rabbî! Seni dili ve kalbi ile anan kuluna ne mükafat verirsin?” diye sual etti. Allahüteala; “Ey Musa! Onu kıyamet gününde, Arşımın gölgesi altında gölgelendirir ve muhafaza ederim.” buyurdu. Musa Aleyhisselam tekrar; “Ya Rabbî! En kötü kulun hangisidir?” diye sorunca, Allahüteala; “Kendisine, vaaz ve nasihat fayda vermeyen, yalnız iken beni hatırlamayandır.” buyurdu.”
Vehb bin Münebbih buyurdular ki:
“Ey Âdemoğlu! Yaradandan kuvvetli yaratılandan zayıf kimse yok.”
“Bazı kitaplarda okudum. Allahüteala; “Ben kuluma kafiyim. Yeter ki, o bana taatte bulunsun. Beğendiğim şeyleri yapsın. Ben ona istemeden verir, dileklerini yerine getiririm. Çünkü ben, onun ihtiyacını, ona lazım olanı, daha iyi bilirim.”
“Çok kitap okudum. Onlardan şunu öğrendim: Allahüteala Hazreti Muhammed'e çok yüksek akıl vermiş tir. İnsanların akılları onunkinin yanında, yeryüzündeki bütün kumların yanında, küçücük bir kum tanesi kadar kalır.”
“Şeytan, yüz binlerce cahile karşı göğüs gerebilir. Onlara karşı üstünlük kazanabilir. Onlarla alay eder. Hatta onları istediği tarafa çekebilir. Fakat bir âlime karşı bunu yapamaz. Onun karşısında çok güç durumlarda kalır.”
“Şeytana, dağları parça parça etmek zor gelmez. Lakin, akıllı bir Mümine karşı koymak, onun için çok ağır bir iştir. Çünkü, akıllı ve bilgili Mümin, basiret ve firaset sahibidir. Baktığına, Allahü tealanın nuruyla bakar. Onun için böyle bir Mümin şeytana, demirden daha sert ve kuvvetli gelir. Bu yüzden şeytan akıllı Müminden, bir çaresini bulup uzaklaşmak ister. Bu defa cahil olan kimsenin yanına gider, onu esir edip, kötülüklere sürüklemek için koşar.”
Davud Aleyhisselam; “Ya Rabbî! Aradığımda seni nerede bulurum.” dedi. Allahüteala: “Benden korktuklarından dolayı kalbleri titreyip, ürperenlerin yanında.” buyurdu. Yakınlarından birisine şunları tavsiye etti: “Yemeğe Besmele ile başla. Sonunda Allahü tealaya, verdiğin nimetinden dolayı hamdet (Elhamdüllillah, de). Senden, bildiğin bir şey sorulursa, söyle. Eğer bilmiyorsan, bilmiyorum, de. Sana sorulursa cevap ver ve konuş, yoksa sükut et.”
Bir melek, Zülkarneyn'e; “Bana insanların hallerini anlat.” dedi. Zülkarneynde; “Cahille konuşmak ölüyle konuşmak gibidir. Akılsız kimse ile konuşmak, fayda ile zararı birbirinden ayıramayan kimse ile konuşmak gibidir. Anlatılana kulak vermeyen kimse ile konuşmak, ölüye sofrada yemek ikram etmek gibidir. Dağın başından taş götürmek, anlayışsız insana söz anlatmaktan daha kolaydır.” buyurdular.
Vehb bin Münebbih'in Hadis-i Davud (Davud Aleyhisselam'ın tarihi) adlı risalesi. 844 senesinde papirus üzerine yazılmış olan bu nüsha Heidelberg Enstitüsü'ndedir.
Vehb bin Münebbih'in, Tavus bin Sevban'dan naklen rivayet ettiği, “Müminin firasetinden sakınınız. Çünkü o, Allahü tealanın nuru ile bakar.” manasındaki hadis-i şerif'in yazılı olduğu bir kıta.
Lokman Hakim oğluna; “Ey oğul! Allahü tealayı hatırlayıp ananların durumu ile, böyle olmayanların durumunur ile zulmetin (aydınlık ile karanlığın) hali gibidir.” dedi. “Münafığın özelliklerinden ikisi, övülmeyi sevmek, zemmedilmekten (yerilmekten) hoşlanmamaktır.”
Allahüteala Hazreti Davud'a şöyle vahyetti. “Ey Davud! Biliyor musun, kullarımdan kimin günahını bağışlamayı severim?” diye buyurdu. Hazreti Davud; “Onlar kimdir ya Rabbî?” dedi, Allahüteala; “Günahlarını hatırladığı zaman, içi titriyenlerdir.” buyurdu.
“İnsanın dini için en faydalı ahlâk, dünyaya rağbet etmemesi, en kötüsü de, hevaya (arzu ve isteklere) uymasıdır. Hevaya uymanın bir kısmı; malı, makamı ve herkes yanında methedilmeyi sevmektir. Malı ve rütbeyi seven kimse, haramlara düşer. Haramları yapan, Allahü tealayı gazaplandırır. Allahü tealayı gazaplandıran kimse, helak olur.”
“Şu üç şey zulümdür Kendisinden yukarıdakilere karşı gelip, emirlerini yerine getirmemek. Kendinden aşağıdakilere güç ve kuvvet kullanarak haksızlık yapmak. Zalimlere yardım etmek.”
“Münafığın alameti üçtür. Yalnız olduğu zaman tembeldir. Yanında birisi olduğu zaman, çalışkandır. Bütün işlerinde övülmeyi çok sever.”
“Hasetçinin alameti de üçtür: Haset ettiği kimse yanında yoksa, gıybetini eder. Yanında bulunduğu zaman dalkavukluk yapar. Onun başına bir bela geldiği zaman sevinir.”
“Tembelin alameti üçtür: Gevşektir, ihmalkardır. Vakitlerini zayi eder. Hatta günaha bile girer.”
“İstişare etmeyen pişman olur. Kendisini başkalarına muhtaç görmeyen, kendi bildiği gibi hareket eder.”
“Fakirlik bir çeşit ölümdür. Ceza verdiğin gibi, sana da ceza verirler.
“İnsanların en zahidi temiz ve helal kazanç peşinde koşandır. Bu kimse, dünya işleriyle ne kadar uğraşırsa uğraşsın, bu zühdüne mani (engel) değildir.”
“İnsanlardan dünyayı en çok seven, kazancına haramın karışmasına aldırmayan kimsedir. Böyle birisi, dünyadan yüz çevirmiş gibi görünse de, harama helale dikkat etmeyişi, onun dünya sevgisi hastalığına tutulduğunun alameti, işaretidir.”
“İnsanların en cömerdi: Allahü tealanın haklarına riayet edip, emirlerini ve yasaklarını yerine getirendir. En cimrisi de, bunlara riayet etmeyendir. Etrafına çok para pul dağıtsa bile.”
“Allahü tealanın katında, şirkin dışında en büyük günahlardan birisi insanlarla alay etmektir.”
“Eğer insan, bela, sıkıntı ve darlığa düşerse, bilsin ki bu, Peygamberlerin ve salihlerin hallerindendir. Çünkü onların hepsi, bu dünyada çok sıkıntı çektiler. Eğer insan rahatlığa kavuşursa, bilsin ki o büyüklerin yolu rahatlık ve lezzetler içerisinde yaşama yolu değildi.”
“Size üç şeyden sakınmanızı tavsiye ederim, nefsinizin arzu ve isteklerine uymaktan, kötü arkadaştan ve ucubdan (kendini beğenmekten).”
“Şeytanın en sevdiği kimseler: Çok uyuyan, çok yiyendir. Şeytan, şehvetine (nefsine, arzu ve isteklerine) hakim olup, nefsin kötülüklerine aldanmayan kimsenin gölgesinden bile kaçar.”
“Hazreti İsa, yanında kendisine iman eden havarîleri olduğu halde bir köye uğradı. Orada herkesin öldüğünü gördüler. İsa Aleyhisselam ölenlere bir müddet bakıp, yanındakilere; “Belki, bunlar, Allahü tealanın gazabına ve azabına sebep olacak bir şeyler yapmışlardır. Çünkü, dağınık ölmemişler. Bu gösteriyor ki, azap bir anda onları yakalayıvermiş. Yoksa, dağınık ölürlerdi.” dedi. İsa Aleyhisselam orada yatan ölülere seslendi. Allahüteala, İsa Aleyhisselama ölüleri diriltme mucizesi vermişti. Onun için, İsa Aleyhisselam seslenince, Allahü tealanın izni ile ölülerden birisi dirilerek; “Buyur, ey İsa.” dedi. İsa Aleyhisselam; “Suçunuz ne idi ki, bu hale geldiniz, bu azaba müstehak oldunuz?” diye sorunca; “Çocuğun annesine olan sevgisi gibi dünyayı çok sevmiştik. Biz dünyalık bakımından, mal, mülk ve evlat yönünde; iyi olunca sevinir, dünya işi iyi gitmeyince üzülürdük. Hem de uzun emel sahibi idik. Allahü tealanın beğendiği işleri terk edip, gazabına sebep olacak işlere yönelmiştik. Kötü, azgın ve sapık kimselerin peşinden gider, onların dedikleri gibi hareket ederdik.” dedi. Hazreti İsa; “sonra ne oldu?” diye sordu. O şahıs da; “Gece durumumuz çok iyi idi. Sıhhat içinde yattık. Sabahleyin de işte bu hale geldik.” dedi.
“İnsan, Allahü tealaya ibadet etmediği müddetçe halim (yumuşak) olamaz.”
“Her şey, önce küçük olarak ortaya çıkar, fakat sonra büyür. Musibet ise, insana önce büyük ve ağır gelir, sonra küçülür, hafifler.”
“Çok gıybet edip, buğz edenlerin nasihatına güvenilmez.”
“Kendini olduğundan fazla gösteren kimse, kendi durumunu inkar etmiş olur.”
“Başkasınınkinden önce kendi ayıbına bakanlara, çaresiz bir kimse olduğundan değil de, gerçekten tevazu gösterenlere ne mutlu. Helal olan malından fakirlere sadaka ver. İlim, hilm (yumuşaklık) ve hikmet ehli ile otur ve sohbet et.”
“Nimetin başı şu üç şeydir: Birincisi, İslam nimeti. Bütün nimetler, bununla tamam olur. Müslüman olmadıktan sonra, hiçbir nimet insana fayda vermez. İnsan, ebedî saadetten mahrum kalır. İkincisi, sıhhattir: Bu nimet olmadan hayatın kıymeti kalmaz. Dünya, insana, zindan gibi olur. Üçüncüsü, Zenginlik. Hayır yolda kullanılırsa, insanın çok ecir ve sevaba kavuşmasına vesile olur.”
“Müminin, insanların arasına karışması, onlardan öğrenebileceği faydalı şeyleri alabilmek için. Susması, boş ve faydasız sözden sakınmak için. Konuşması da, başkalarına iyi ve güzel şeyleri anlatmak içindir.”
“Mümin, günahlarını düşünür, onlar için üzülür. Amellerini küçük görür, yaptıklarından dolayı gururlanmaz.”
“Ey oğul Allahü tealaya ibadeti ihlasla, sırf O'nun için yap. Kim bir iyilik yapar, Allahüteala için onu gizlerse, yaptığı bu iyilik zayi olmaz.”
Vehb bin Münebbih'in rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:
Vehb hazretleri, Cabir bin Abdullah'tan, oda İbn-i Abbas'dan rivayet etti: Peygamber Efendimize Nasr Suresi nazil olunca (inince); “Ya Cebrail, İçimden, ölümümün yaklaştığını hissediyorum.” buyurdu. Bunun üzerine Cebrail Aleyhisselam, mealen şu ayet-i kerimeyi okudu: “Ahiret, senin için dünyadan daha hayırlıdır. Muhakkak, Rabbin sana verecek de, hoşnut olacaksın.” (Duha suresi: 4-5). Namaz vakti girince Muhacir ve Ensar, bütün Müslümanlar Resulullah Efendimizin mescidinde toplandılar. Namazı kıldıktan sonra Peygamberimiz bir hutbe okudular. Bu öyle bir hutbe idi ki, kalbler ürpermiş, gözlerden yaşlar boşanmıştı. Daha sonra Peygamber Efendimiz; “Ey insanlar! Sizin peygamberiniz olarak beni nasıl buldunuz?” buyurunca, Eshab-ı Kiram; “Ya Resulallah! Allahüteala, sana bizim tarafımızdan bol bol hayırlar ihsan buyursun. Sen bizim için çok şefkatli bir baba, nasihat eden katli bir kardeş gibiydin. Allahü tealanın sana lütfettiği peygamberlik vazifesini yerine getirdin. Vahyedilenleri bize ulaştırdın. Rabbinin yoluna, İslama, hikmet ile, güzel nasihat ile davet ettin (çağırdın). Allahüteala sana, en güzel ve en yüksek karşılıklar versin.” dediler. Peygamber Efendimiz; “Ey Müminler! Allah aşkına, kimin bende hakkı varsa kalksın gelsin, kıyametten önce burada hakkını alsın.” buyurdular. Fakat, hakkını almak için kalkıp, gelen olmadı. Resulullah Efendimiz ikinci ve üçüncü defalar da Allahü tealanın adını anarak, hakkı olan gelsin alsın buyurdu. Bunun üzerine Eshab-ı Kiram'dan Ukaşe kalktı. Resulullah'ın huzuruna kadar yürüdü. Oraya varınca durdu. “Anam babam sana feda olsun ya Resulallah! Tebük Gazvesi'nde seninle beraberdim. Allahüteala fethi müyesser kılıp, zaferi lütfedince, artık Tebük'ten ayrılıyorduk. Bu sırada benim devemle, sizin deveniz yan yana gelmişlerdi. Ben devemden indim. Size yaklaştım. Maksadım, sizin uyluklarınızdan öpmekti. O zaman kamçı ile sırtıma vurmuştunuz. Niçin vurduğunuzu bilmiyorum.” dedi.
Peygamber Efendimiz; “Ya Ukaşe! Allahüteala seni, Resulünün kasten vurmasından muhafaza eylesin. Ya Bilal! Kızım Fatıma'nın evine git. O kamçıyı bana getir.” diye emretti. Hazreti Bilal mescitten çıktı. Elini başına koymuş, Resulullah Efendimiz kendisine kısas yaptıracak diye hayretler içerisinde kalmıştı. Eve varınca kapıyı çalıp; “Ey Resulullah'ın kerimesi! Bana Resulullah'ın kamçısını ver.” deyince, Hazreti Fatıma; “Ya Bilal! Şimdi ne hac zamanı ne de gaza. Babam kamçıyı ne yapacak?” diye sordu. Bilal; “Ey Fatıma! Haberin yok mu? Resulullah'a onunla kısas yapılacak.” dedi. Hazreti Fatıma; “Ya Bilal! Resulullah'tan, kısas ile hakkını almaya kimin gönlü razı olur? Mademki, istedi vereyim. Fakat, Hasan ve Hüseyin'e söyle. Hakkını, kim alacaksa, kısası kendilerine yaptırsınlar. O zat, hakkını onlardan alsın. Sakın Resulullah'a kısas yaptırmasınlar.” diye, Hazreti Bilal'e sıkıca tembih etti. Hazreti Bilal oradan ayrılıp, mescide geldi. Kamçıyı Resulullah'a verdi. Resulullah da, Ukaşe'ye verdi. Hazreti Ebu Bekr ve Ömer bu durumu görünce; “Ey Ukaşe, işte biz yanında hazırız, hakkını bizden al. Ne olur, Resulullah'tan alma.” dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Hazreti Ebu Bekr'e; “Ey Ebu Bekr, sen bırak, çekil aradan. Ey Ömer, haydi sen de çekil. Allahüteala, sizin yüksek derecenizi bilmektedir.” buyurdu. Sonra Hazreti Ali kalktı; “Ey Ukaşe! Resulullah'a vurmandan, gönlüm razı olmuyor, işte sırtım ve karnım. Gel benden al hakkını, istersen yüz kere vur. Fakat Resulullah'a dokunma.” deyince Peygamber Efendimiz; “Ey Ali! Sen de otur. Allahüteala, senin de yüksek mertebeni bilmektedir.” buyurdu. Bu defa Hazreti Hasan ile Hüseyin kalktılar. “Ey Ukaşe! Sen de biliyorsun ki, biz Resulullah'ın torunlarıyız. Onun için bize kısas, Resulullah'a kısas demektir. Onun için hakkını bizden al, ne olur Resulullah'a vurma!” deyince Peygamber Efendimiz, Hazreti Hasan'la Hazreti Hüseyin'e; “Siz de oturunuz, ey iki gözümün neşeleri.” buyurdu. Sonra; “Ey Ukaşe! Gel vur!” buyurdular. Ukaşe; “Ya Resulallah! Siz bana vurduğunuz zaman benim karnım açıktı.” deyince, Resulullah'ın mübarek karnı açıldı. Bu sırada Eshab-ı Kiram'dan hıçkırıklar duyuldu. “Ya Ukaşe Resulullah'ın mübarek karnına vuracak mısın?” dediler. Herkes üzüntü içerisinde bekleşiyordu. Ukaşe Resulullah'ın mübarek karnının beyazlığını görünce birdenbire; “Anam babam sana feda olsun ya Resulallah! Hakkını almak için, senin o mübarek karnına vurmaya, sana kısas yapmaya kimin gücü yeter, buna kim cesaret edebilir?” diyerek, Resulullah'ın mübarek karnını öpüverdi. (Başka bir rivayette Ukaşe'nin Peygamber Efendimizin mübarek sırtındaki Mühr-i Nebevî'yi öptüğü bildirilmiştir.) Bunun üzerine Resulullah ona; “Hayır, ya vuracaksın, yahut afedeceksin.” buyurunca, Ukaşe; “Ya Resulallah! Afederim fakat, Allahü tealanın beni kıyamet gününde affetmesi şartıyla.” Peygamber Efendimiz; “Kim, benim Cennet'teki arkadaşımı görmek isterse, Ukaşe'ye baksın.” buyurdu. Resulullah'ın bu mübarek sözünü duyan Eshab-ı Kiram, onun iki gözü arasından öpmeye başladılar. Hepsi; “Ne mutlu sana, ne mutlu sana ey Ukaşe! Resulullah ile beraber olmanın hürmetine Cennet'te yüksek derecelere kavuştun.” diyorlardı.
Rivayete devam ederek; O gün, Resulullah Efendimiz hastalanıp, yirmi sekiz gün hasta kaldılar. Bu arada Eshab-ı Kiram, Resulullah'ı ziyarete geliyorlardı. Resulullah'ın vefatından önce, hastalanmalarının son Pazar günü, rahatsızlıkları biraz daha ağırlaşmıştı. Bilal-i Habeşî ezan okudu. Sonra, kapıya gelip, durdu. Esselamü aleyke ya Resulallah! deyip namaz vaktinin geldiğini hatırlattı. Peygamber Efendimiz Hazreti Bilal'in sesini işitti. Bu sırada, Hazreti Fatıma; “Ya Bilal! Resulullah bugün kendisiyle meşguldür.” deyince, Hazreti Bilal mescide girdi. Sabahleyin hava ağardığı zaman, Resulullah'tan müsaade alıncaya kadar namaz için bekleyeceğim, Ona haber vermeden kılmayacağım.” dedi. Doğru, Resulullah'ın bulunduğu odanın kapısına geldi. Esselamü aleyke ya Resulallah deyip, tekrar namazı hatırlattı. Peygamber Efendimiz onun sesini duydu. “Ey Bilal mescide gir, Ebu Bekr'e namaz kıldırmasını söyle.” buyurdular. Hazreti Bilal, oradan çıktı. Elini başına tutup, ban ayardım et Ya Rabbî! Keşke anam beni doğurmasaydı. Keşke, Resulullah'ın bugünlerini görmeseydim, diye içi yanıyordu. Hazreti Ebu Bekr'in yanına gidip; “Ya Eba Bekr Resulullah, senin namaz kıldırmanı emretti.” deyince, Hazreti Ebu Bekr, cemaatin önüne geçti. Fakat o, ince ruhlu, mübarek bir zat idi. Resulullah'ın yerinin boş kaldığını görünce, dayanamadı. Düşüp bayıldı. Bu durumu gören Eshab-ı Kiram ağlamaya başladı. Resulullah bu ağlaşmayı duyunca; “Bu ne gürültü böyle?” diye sordu. “Ya Resulallah! Eshab-ı Kiram sizin için ağlıyorlar. Peygamber Efendimiz, Ali bin Ebu Talib ve Abbas'ı çağırdı. Onların yardımıyla mescide teşrif ettiler. Hafif olarak iki rekat namaz kıldırdılar. Sonra, mübarek güzel yüzleriyle Eshab-ı Kiram'ate veccüh buyurup (dönüp); “Ey Müslümanlar! Sizi Allahü tealaya emanet ettim. Allahü tealadan korkunuz, benden sonra da Allahü tealaya itaatte devam ediniz. Ben artık dünyadan ayrılıyorum. Bugün dünya hayatımın son günü.” buyurdular.
Pazartesi olunca, ağrısı şiddetlendi. Allahüteala, Azrail'e; “Habibim Muhammed'e en güzel surette git, ruhunu çok yumuşak ve hafif olarak al.” diye vahyetti. Azrail Aleyhisselam geldi. Güzel bir suretle kapıda durdu. Sonra; “Esselamü aleyküm! Ey nübüvvet evinin sahibi, girebilir miyim?” dedi. Hazreti Aişe, Hazreti Fatıma'ya; “Bu gelene, sen cevap ver.” dedi. O zaman Hazreti Fatıma; “Ey Allah'ın kulu! Şimdi Resulullah meşguldür.” dedi. A'rabî şeklinde gelen Azrail Aleyhisselam aynı selamını üçüncü defa tekrarlayıp, mutlaka girmesi gerektiğini söyleyince, Azrail'in sesini Peygamber Efendimiz duydu. “Ya Fatıma! Kapıda kim var?” buyurdular. Hazreti Fatıma; “Ya Resulallah! Kapıdaki birisi girmek için izin ister. Birkaç defa cevap verdim. Fakat üçüncü seslenişinde, vücudum ürperdi.” dedi. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz; “Ey Fatıma! Biliyor musun, kapıdaki kimdir? O lezzetleri yok eden, toplulukları darmadağınık eden, kadınları dul, çocukları yetim bırakan, evleri harap, kabirleri mamur eden, ölüm meleği Azrail'dir. Ey Azrail gir.” buyurunca Azrail Aleyhisselam Resulullah'ın huzuruna girdi. Resulullah; “Ey Azrail, ziyaret için mi geldin, yoksa vazifeli mi?” diye sorunca Azrail Aleyhisselam; “Hem misafir, hem de vazifeli olarak geldim. Allahüteala, bana, senin huzuruna izinle girmemi emretti. Mübarek ruhunu ancak izninle alırım. Ya Resulallah! İzin buyurursan, emrinize uyar, ruhunuzu kabzederim. Yoksa döner, Rabbime giderim.” dedi.
Emevî halifelerinden Süleyman bin Abdülmelik Mescid-i Haramda iken, ona üzerinde değişik bir yazı bulunan bir taş getirdiler.
YARINA HAZIR OL!
Bunun üzerine, onu okuyacak birisinin çağırılmasını istedi. Vehb bin Münebbih'i getirip okuttular. Taşta şu yazı vardı: “Ey Âdemoğlu! Sen, eğer ecelinin devamlı yaklaşmakta olduğunu iyi bilseydin, uzun emel sahibi olmaktan vazgeçer, salih amellerini arttırıp, çoğaltmaya bakar, dünyaya düşkünlüğünü bırakırdın. Şüphesiz sana yarın nedamet ve pişmanlık gelecektir. Çoluk çocuğun ve en yakın hizmetçilerin seni toprağa teslim edecekler. Sonra da ayrılıp gidecekler. Artık dünyaya dönüşün olmayacak. Amellerinle baş başa kalacaksın, iyi amellerini arttırma imkanı bulamayacaksın. İyi amel yapıp kabre gelmişsen ne mutlu sana. Günahlarla yüklü gelmişsen, yazık sana. Öyleyse kıyamet günü için şimdiden hazırlık yap. Pişman olmadan önce, tedbirini al.”
“Allah ile kul arasındaki perdeler, ancak namazda kaldırılır.”
Hadis-i şerif
Peygamber Efendimiz; “Ey Azrail, Cebrail'i nerede bıraktın?” buyurdu. Cebrail'i dünya semasında bıraktım. Melekler, onu senin vefatın sebebiyle taziye ediyorlar.” dedi. Sonra Cebrail Aleyhisselam geldi. Resulullah Efendimiz; “Ey kardeşim Cebrail! Artık dünyadan göç vakti geldi. Bana, Allahü tealanın katında, benim için ne var, bana onu müjdele.” buyurdu. Cebrail Aleyhisselam; “Ey Allah'ın sevgilisi! Ben semanın kapısını açık bıraktım. Melekler saf saf olmuşlar, senin ruhunu sevgiyle beklerler.” dedi. Peygamber Efendimiz; “Elhamdülillah. Sen bana müjde ver. Rabbimin nezdinde benim için ne var?” buyurdu. Cebrail; “Ya Resulallah! Senin teşrifinden dolayı, Cennet kapıları açılmış, Cennet'in nehirleri akmış, Cennet'in ağaçları sarkmış, huriler süslenmiştir.” dedi.
Peygamber Efendimiz yine; “Elhamdülillah. Sen bana müjde ver ya Cebrail!” buyurdu. Cebrail; “Ya Resulallah! Sen kıyamet günü ilk şefaat eden ve ilk şefaati kabul olansın.” dedi. Peygamberimiz tekrar; “Elhamdülillah. Ya Cebrail bana başka müjde ver.” buyurunca, Cebrail; “Ya Resulallah, sen neyi soruyorsun?” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; “Benim bütün endişem, üzüntüm ve kederim, benden sonra geride bıraktığım ümmetimdir.” buyurdu. Cebrail; “Ey Allahütealanın Habibi! Allahü teala bütün Peygamberleri ve ümmetlerini sen ve ümmetin Cennet'e girdikten sonra Cennet'e koyacaktır.” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; “Şimdi rahatladım, emrolunduğun vazifeyi yerine getir, ya Azrail.” buyurdu.
Bu sırada Hazreti Ali; “Ya Resulallah! Siz ruhunuzu teslim ettikten sonra, sizin gaslinizi kim yapacak, neye kefenleyeceğiz. Namazınızı kim kıldıracak, kabre kim koyacak?” diye sordu. Peygamber Efendimiz; “Ey Ali! Beni sen yıka, Fadl bin Abbas sana su döksün. Cebrail sizin üçüncünüz olur. Gasl (yıkama) işimi bitirince, kefenimi sararsınız. Cebrail Cennet'ten güzel koku getirir. Sonra beni sedire koyacağınız zaman, mescitte koyunuz. Sonra çıkınız. Çünkü ilk önce namaz kılacaklar; Cebrail, sonra Mikail, sonra İsrafil, sonra melekler, grup grup kılacaklar. Daha sonra siz giriniz, saf saf olunuz. Hiç kimse benden öne geçmesin.” buyurdu. Bu arada Hazreti Fatıma; “Ey babacığım! Bugün, ayrılık günü, sana ne zaman kavuşurum?” diye sordu. Resulullah şöyle buyurdu: “Ey kızım! Beni kıyamet günü havzın kenarında bulursun. Ümmetimden, havza gelenlere su veririm.” Hazreti Fatıma; “Eğer seni orada bulamazsam, ne yaparım?” diye sorunca Peygamber Efendimiz “Mizan'ın yanında bulursun. Orada ben Ümmetime şefaat ederim.” buyurdu. Hazreti Fatıma; “Orada da bulamazsam ya Resulallah!” deyince, Peygamber Efendimiz; “Sıratın yanında bulursun. Ben orada Rabbime; “Ya Rabbî! Benim ümmetimi ateşten muhafaza eyle, diye yalvarırım.” buyurdular.
Azrail Resulullah'a yaklaştı ve mübarek ruhunu çok güzel ve yumuşak bir şekilde aldı. Resulullah'ı Hazreti Ali ile Fadl bin Abbas yıkadılar. Yanlarında Cebrail Aleyhisselam da vardı. Sonra kefenlediler. Bir sedir üzerinde taşınıp mescide getirildi. Herkes mescitten çıktı. Daha önce Resulullah'ın haber verdiği şekilde cenaze namazı kılındı. Meleklerin kılması bitince bir ses işitildi. Fakat sesin sahibi görünmüyordu. Şöyle diyordu: “Giriniz, peygamberiniz üzerine namaz kılınız.” Girdik. Saflar halinde olduk. Cebrail'in tekbiri ile tekbir aldık. Onunla namazımızı kıldık. Hiçbirimiz Resulullah'ın önüne geçmedik. Defnedileceği zaman, Hazreti Ebu Bekr, Hazreti Ali ve Fadl bin Abbas kabre girdiler. Defin işi tamamlandı. Herkes ayrılınca, Hazreti Fatıma, Hazreti Ali'ye; “Ey Hasan'ın babası, Resulullah'ı defnettiniz mi?” diye sordu, Hazreti Ali “Evet.” deyince; “İçiniz, gönlünüz, toprağı Resulullah'ın üzerine atmaya nasıl razı oldu. Sizin gönüllerinizde Resulullah için hiç merhamet yok mu idi? O, sizlere iyilik hayır öğretmemiş miydi?” dedi. Bunun üzerine Hazreti Ali; “Ey Fatıma! Bu Allahütealanın emri. Mutlaka yerine gelecektir.” diye cevap verdi. Hazreti Fatıma ağlamaya başladı. “Ey babacığım! Artık senden sonra bize Cebrail gelmeyecek. Çünkü o vahiy getiriyor, bunun için bize geliyordu.” dedi.
Resulullah Efendimiz, Pazartesi günü dünyaya teşrif buyurmuşlar. Pazartesi günü peygamberliği bildirilmiş ve nihayet yine bugün de mübarek ruhlarını teslim edip, berzah alemine (dünya ile ahiret arası alem) teşrif etmişlerdir.
Vehb bin Münebbih, Tavus bin Sevban'dan Peygamberimizin şöyle buyurduğunu rivayet etti: “Müminin duasından ve firasetinden sakınınız. Çünkü o, Allahütealanın nuru ile bakar.” Ka'b'dan rivayet ettiği hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Allahüteala, verilen sadaka ile yetmiş dünya belasını def eder. Ayrıca sadaka verene ahirette sevap ve ecir verir.”