Şafiî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi Abdullah bin Es'ad bin Ali bin Süleyman bin Felah el-Yafiî'dir. Künyesi Ebu Muhammed olup lakabı Afifüddin'dir. 698 (m. 1298)'de Yemen'de doğdu. 768 (m. 1367)'de Mekke'de vefat etti. Cennetü'l-Mualla kabristanına defnedildi.
Yafiî, Yemen'de Allame Ebu Abdurrahman Muhammed bin Ahmed ez-Züheynî ve Aden kadısı Şerefeddin Ahmed bin Ali el-Harrazî'den ilim öğrendi. Küçüklüğünde, Kur'an-ı Kerim okumak ve ilim öğrenmekten başka bir şeyle meşgul olmadı. Âlim ve kâmil bir zat olarak yetişti. 712 (m. 1312) senesinde hac farizasını yerine getirmek için Mekke-i Mükerreme'ye gitti. Orada Şeyh Ali et-Tivaşî ile görüştü ve ondan ilim öğrendi. Sonra Mekke'ye yerleşti ve orada evlendi. Mekke-i Mükerreme'de birçok âlimin dersini dinledi. Fakih Necmeddin et-Taberî hocalarından olup Havî kitabını ondan okudu. Hadis ilmini Rida et-Taberî'den öğrendi. Sonra Mekke'den ayrılarak, on sene insanlardan uzak yaşadı.
Yafiî, 734 (m. 1333)'te Kudüs'e gitti. Oradan Şam'a, sonra Mısır'a giderek İmam-ı Şafiî hazretlerinin kabrini ziyaret etti. Karafe denilen yerde, Hüseyin el-Cakî ve Şeyh Abdullah el-Menufî'nin sohbetlerinde bulundu. Daha sonra Hicaz'a dönüp bir süre Medine-i Münevvere'de ikamet etti. 738 (m. 1337)'de Mekke'ye uğrayıp oradan Yemen'e gitti. Hocası Şeyh Ali et-Tavaşî'yi ziyaret etti. Sonra tekrar Mekke'ye dönerek, vefat edinceye kadar orada ikamet etti.
İsnevî, onun hakkında; “Yafiî pek çok eser yazdı. Kasidesi meşhurdur. Fakirlere çok yardım ederdi İZİN VAR MI? Alçak gönüllüydü. Vefatına kadar, talebelerine maddî ve manevî her türlü yardımdan geri durmadı.” demektedir.
İbn-i Rafi de onun hakkında şöyle demektedir: “Tasavvuf ve kelam ilmine dair çok eser yazdı. Ayrıca bozuk itikat sahibi İbn-i Teymiyye'ye bir reddiye yazdı.”
Kendisi şöyle anlatır: “Bir zamanlar ilmi bırakmak ve hep ibadetle meşgul olmak istedim. Bu düşüncem, üzüntü hâlini aldı. Bu sırada, o zamana kadar okumadığım bir kitaptan bir yer açtım. Şu beytlerle karşılaştım: Üzüntülerini at, işini kazaya bırak, Bazen darlık açılır, bazen dar olur feza, Sıkıntının ardından bakarsın gelir rıza, Bir hâlle sevinirsin, maziyi unutturur, Allah dilediğini yapar, sen O'ndan yüz döndürme. Bunu okuyunca rahatladım. Allahü teala kalbimi ilme karşı genişletti. Bu sebeple Mekke-i Mükerreme'ye gittim. Orada bir müddet ilim öğrendim.”
Şöyle anlatılır: “Salihlerden biri, Resulullah Efendimizi rüyasında gördü. Resul-i Ekrem Abdullah Yafiî'nin ağzına taze hurma koyuyordu. Resul-i Ekrem'in yanında Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer vardı.”
Yafiî şöyle anlatır: “Resul-i Ekrem'in kabr-i şeriflerini ziyaret için Medine-i Münevvere'ye gidiyordum. Yolda kendi kendime; “Resul-i Ekrem izin vermeyince bu şehre girmem.” dedim. On dört gün Babü'l-Medine'de durdum. Bir gece rüyamda Resulullah Efendimizi gördüm. Bana; “Ey Abdullah, ben dünyada senin peygamberin, ahirette şefaatçin, Cennet'te ise arkadaşınım. Yemen'de on kişi vardır. Onları ziyaret eden, beni ziyaret etmiş olur. Onları üzen, beni üzer.” buyurdu. Ben; “Ya Resulallah! Onlar kimlerdir?” diye sorunca; “Beşi hayattadır, beşi vefat etmiştir.” buyurdu. “Yaşayanlar kimlerdir?” diye sordum. Hulli sahibi Şeyh Ali Tivaşî, Hırz sahibi Şeyh Mansur bin Ca'da, Mensuretü'l-mühcem sahibi Muhammed bin Abdullah, Selamet sahibi fakih Ömer bin Ali Zeyla'i ve Şeyh Muhammed bin Ömer Neharî'dir. Vefat etmiş olanlar Ebü'l-Gays bin Cemil, fakih İsmail Hadramî, fakih Ahmed bin Musa bin Acil, Şeyh Muhammed ibni Ebu Bekr Hakemî ve fakih Muhammed bin Hüseyin Iclî'dir.” buyurdu. Bunun üzerine ben bunları görmeye gittim. Hayatta olanlarını buldum. Benimle konuştular. Vefat etmiş olanlara gelince onların kabirlerini ziyaret ettim ve Şeyh Muhammed Neharî'ye gittiğimde bana; “Merhaba ey Resulullah'ın elçisi!” buyurdu. “Bu hâle ne ile kavuştun?” diye ona sorduğumda, bana; “Bakara suresi 282. ayet-i kerimesinin mealen; “... Allah'tan korkun, Allah size ilim öğretiyor.” olan son kısmını okudu. Yanında üç gün kaldıktan sonra Medine'ye döndüm. Yine on dört gün Babü'l-Medine'de bekledim. Bir gece yine Resul-i Ekrem'i rüyamda gördüm. Bana; “Onunu da ziyaret ettin mi?” buyurdular. Ben; “Evet.” cevabını verdim ve; “Ya Resulallah! Medine'ye girmeme izin var mı?” diye sordum. “Gir, sen emin olanlardansın.” buyurdu.”
Sabahleyin, rüyayı gören zat, İmam-ı Yafiî'nin meclisine gidip rüyasını anlatmak istedi. Huzurunda büyük kalabalık vardı. Oradakilerden biri; “Yaş hurma ile Şeyh temyiz edildi.” dedi. Orada bulunanlardan fakir birisi de; “Ey Yafiî! Korku ve ümit arasında olduğundan, Resul-i Ekrem sana taze hurma verdi. Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer'in imanları kuvvetli olduğundan, Server-i âlem onlara tam olgunlaşmış hurma ikram etti.” dedi.
Mekke'de yaşayan saliha hanımlardan birisi, Resul-i Ekrem'i rüyasında gördü. Rüyasını şöyle anlattı: “Fahr-i Âlem, Abdullah Yafiî'nin kapısının önünde duruyordu. Sonra; “Ey Yafiî! Allahü tealaya karşı sana ben kefilim.” buyurdu ve bunu üç defa tekrarladı. Sonra Resul-i Ekrem eliyle İmam-ı Yafiî'nin evinin önünü zişaret ediyordu. Evin önünde fakirlerden bir cemaat bulunuyor ve ondan yiyecek bir şey istiyorlardı.”
Şeyh Mecdüddin-i Şirazî şöyle anlatır: “Bir gece rüyamda Mekke-i Mükerreme'de olduğumu gördüm. Elimde birkaç cüzlük bir hadis kitabı vardı. Kendi kendime; “Mekke'de birkaç büyük âlim var, onların yanına gidip bu kitabı okuyayım.” dedim. O sırada bir ses; “O kimselerin Allahü teala katındaki kıymetleri, İmam-ı Yafiî'den büyük değildir.” dedi. İçimde bir şüphe uyandı. Sonra ses; “Şam ve Mısır'da kadri ve kıymeti ondan daha büyük kimse yoktur.” dedi. O anda dışarı çıktım. Yoldan geçen birine rüyamı anlattım. O da; “Sen onu göreceksin, güneş gibi olacak ve sonra da vefat edecek.” dedi. Heyecanla uyandım. Rüyamın hepsini bir kağıda yazdım ve tarihi kaydettim. Sonra rüyamı Kâbe'de bazı salih kimselere anlattım. Onlar bana; “İmam-ı Yafiî zamanın kutbudur.” dediler. Kutub olduğu günden yedi gün sonra vefat etti.”
İmam-ı Yafiî buyuruyor ki: “Mevtaları iyi veya kötü hâlde görmek, Cenab-ı Hakk'ın bazı kullarına ihsan ettiği bir keşiftir, keramettir. Dirilere müjde vermek, onlara doğru yolu göstermek veya ölüler için hayırlı bir iş yapılmasına, borçlarının ödenmesine yaraması içindir. Ölüleri görmek, daha çok rüyada olmaktadır. Uyanıkken görenler de vardır. Evliya için hâl sahipleri için keramettir.”
Ehl-i Sünnet âlimleri buyuruyor ki: “Ölülerin illiyyindeki veya siccindeki ruhları, ara sıra, yani Allahü teala dileyince mezarlarındaki cesetlerine iade olunurlar. En çok Cuma geceleri böyle olur. Birbirleri ile buluşurlar, konuşurlar. Cennetlik olanlar, nimetlere kavuşur. Azap görecekler, azap olurlar. Ruhlar, illiyyinde veya siccinde iken ceset olmaksızın da nimetlenir ve azap çekerler. Kabirde ise ruh ve ceset birlikte nimetlenir. Yahut azaplanır.”
İmam-ı Yafiî hazretlerinin defnedildiği Mekke'deki Cennetü'l-Mualla Kabristanı. Kabristan Vahhabiler tarafından bu şekilde dümdüz edilmiştir.
Eserleri: İmam-ı Yafiî birçok eser yazdı. Bazıları şunlardır:
1- “Mir'atü'l-cinan”: Tabakat kitabı olup birçok âlimin hâl tercümesi anlatılmaktadır. 1339'da Haydarabat'ta basılmıştır. 2- “Ravdu'r-reyyahin”: Birçok defa, mesela 1329'da Kahire'de basılmıştır. 3- “Neşrü'l-mehasini'l-galiye”: 1961'de Kahire'de basılmıştır. 4- “Menakıb-ı Abdülkadir”, 5- “Merhemü'l-ileli'l-muattala fi'r-reddi alâ eimmeti'l-Mu'tezile”: 1917'de Kalküte'de basılmıştır. 6- “El-İrşad ve't-Tatriz fî fadlı zikrillah ve tilaveti Kitabi'l-aziz”: 1909'da Tirurangadı'da basılmıştır. 7- “Divanü Şi'r”, 8- “Ed-Dürrü'n-nazîm fî havassı'l-Kur'ani'l-azim”: 1315'te Kahire'de basılmıştır. “Havassü'l-Kur'ani'l-Kerim” ile alakalıdır. 9- “Atrafu acaibi'l-ayat ve'l-berahin”: Abdülkadir Geylanî'nin kerametlerini anlatır. 1938'de Bandung'da basılmıştır. 10- “El-İrşad”: Zikirle alakalıdır. Üniversite Kütüphanesi No: AY. 5136'da kayıtlıdır. 11- “Ed'iyetü's-sabah ve'l-mesa”, 12- “Et-tergib ve't-tergib”.
İmam-ı Yafiî'nin “Neşrü'l-mehasini'l-galiye” adlı eserinden bazı bölümler:
Birinci fasıl: Allahü tealanın yardımı ile derim ki evliyada kerametlerin zuhuru, meydana gelmesi, aklen caiz ve naklen vakidir. Aklen caiz olması: Allahü teala her şeye kâdirdir, kerametler de mucizeler kabilinden mümkün olan şeylerdir. Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat âlimleri böyle der ve eserleri de böyle söyler. Bu, şarkta, garpta, Arap diyarı olsun, Acem diyarı olsun, her tarafta böyledir.
“Mir'atü'l-cinan” adlı eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Meclisi şuray-ı Milli Kütüphanesi No: 7260'da kayıtlıdır.
Kerametlerin naklen vukuu: Bu husus, Kur'an-ı Kerim'de, hadis-i şeriflerde ve haberlerde bildirilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de, Hazreti Meryem hakkında mealen; “Bunun üzerine Rabbi, Meryem'i güzel bir kabul ile kabul buyurdu ve onu iyi bir şekilde yetiştirdi. (Eniştesi) Zekeriyya Peygamber'i de ona kefil (himayesine memur) kıldı. Zekeriyya ne zaman Meryem'in bulunduğu mihraba girdiyse onun yanında bir yiyecek buldu. “Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?” dedi. O da; “Bu, Allah tarafından gönderiliyor. Şüphe yok ki Allah dilediğini hesapsız olarak rızıklandırır.” dedi.” buyurulmuştur. (Âl-i İmran suresi: 37) Zekeriyya, yazın Hazreti Meryem'in yanında kış meyvesi, kışın da yaz meyvesi buluyordu. Yine Kur'an-ı Kerim'de, Meryem hakkında mealen; “Hurmanın da dalını kendine doğru silkele, üzerine devşirilmiş taze hurmalar dökülsün.” buyurulmuştur. (Meryem suresi: 25) Bu taze hurma, zamanının dışında oluyordu.
Yine Musa Aleyhisselam'ın annesine, oğlu Musa'yı Nil Nehri'ne bir sepet içinde bırakması ilham olunmuştur. Ayrıca Eshab-ı Kehf'in kıssası, köpeğin onlarla konuşması gibi hayret verici hadiseler ve daha başkaları, kerametlerin naklen delilidir. Bütün buraya kadar zikredilenler, peygamber değil velidir.
Mucize ile keramet arasındaki fark: Mucize ile keramet arasındaki farklar şunlardır:
1- Mucizede, “Tehaddi” etmek, yani “Siz de yapınız! Yapamazsınız!” demek şart değil ise de mucizenin manasında tehaddi vardır. Kıyamet hâllerinden ve ileride olacak şeylerden haber vermekte tehaddi olamayacağı için bunlar kâfirlere karşı mucize değildir. Müminler, bu haberlerin mucize olduklarına inanırlar. Evliyanın kerametleri de peygamberlik iddia etmedikleri için ve tehaddi bulunmadığı için mucize olamazlar.
2- Peygamberlerin mucizesini izhar etmesi gerekir. Keramette ise velinin kerametini gizlemesi gerekir. Ancak zaruret hâlinde izin ile veya elinde olmayan bir durum ile veya talebelerinin imanını kuvvetlendirmek için olursa bu müstesnadır. Fakat normal hâlde mutlak olarak, velinin kerametini gizlemesi gerekir ve ona kerametini izhar etmesi caiz değildir.
Zaruret hâlinde velinin keramet göstermesi şöyle olur: Birisi, evliyadan bir zata; “Ya bana harikulade bir şey gösterirsin veya seni öldürürüm.” demesi üzerine, o da ona bazı harikulade hâller gösterdi ve yakınlarında bulunan deveye nazar edince deve altın oldu. Boş testiyi alıp havaya atınca testi kırılmadan ve su dolu olarak düştü. Sultanlardan birisi, evliyadan bir zatı imtihan etmek istemişti. İki çeşit et yemeği hazırlattı. Birisi dine uygun olarak kesilmiş etten, diğeri ise leş eti idi. Her birini bir kaba koydurdu ve hazırlanan sofraya getirtti. O zatı ve talebelerini davet etti. Hepsi hazır olunca sultan onlara etlerden yemelerini söyledi. Bu sırada veli zat talebelerine; “Bu gün ben sizin hizmetçinizim.” dedi ve iki eti birbirinden ayırdı. Dine uygun olarak kesilmiş etleri talebelerinin önüne, leş olanını da sultanın adamlarının önüne koydu. Sonra; “temiz ve helal olan, temiz olanındır.” dedi.
İlmiyle âmil olan âlimlerden birisi, bir eserinde şöyle anlattı: “Birisi, Ebü'l-Abbas Mürsî'yi, acaba yiyecek mi, yoksa bilip yemeyecek mi diye imtihan etmek istedi. Onu evine davet ederek, önüne bir kap yemek koydu. Ebü'l-Abbas Mürsî şöyle dedi: “Yemek helal olmadığı zaman Haris-i Muhasibî'nin bir damarı hareket eder ve o yemeği yemezdi. Yemek helal olmadığı zaman, benim elimde ise altmış damar hareket eder.” Bunun üzerine yemek sahibi, bu yaptığından dolayı tövbe ve istiğfarda bulundu.”
Keramet ile sihir arasındaki fark: Sihir ve benzeri şeyler, bazı şeylerin sebeplerini yaparak, o şeylerin meydana gelmelerini sağlamaktır. Bazen de mevcut olmayan şeyi, varmış gibi göstermektir ki zahirde yok olduğu hâlde vehimde ve hayalde var görünür. Bunlar harika değildir. Sihir ancak kâfirler, zındıklar ve fasıklarda görülür. Keramet, onların hiçbirinden zuhur etmez. İmamü'l-Harameyn buyurdu ki: “Bu, ulemanın icması ile sabittir.”
Şihabeddin Sühreverdî'nin arkadaşlarından Behaeddin Sindî'nin yanına bir Brehmen gelmişti. Brehmen, o mecliste havaya yükselince Behaeddin Sindî de havaya yükselip meclisin etrafında havada dolaştı. Bu durumu gören Brehmen, hemen Müslüman oldu. Çünkü Brehmenler, sadece havada yükselebiliyorlar, fakat dolaşamıyorlardı. Yine evliyanın büyüklerinden Ebu Abdullah bin Hafif ile münazara eden Brehmen papazlarından birisi; “Gel seninle kırk gün yemek yememe hususunda anlaşalım. Bakalım hangimiz sabredebilecek.” dedi. İbn-i Hafif bunu kabul etti. Brehmen papazı, kırk gün dayanamayarak yemek yedi. İbn-i Hafif kırk günü tamamladığı gibi, durumu gayet iyi idi. Hiçbir zayıflık, hâlsizlik durumu görünmüyordu. Sevinçli ve neşeli bir hâli vardı. Ondan bir nur yükseliyordu. Yine İbn-i Hafif'i, Brehmen papazlarından birisi, muayyen bir müddet su altında kalmaya davet etti. İbn-i Hafif onun bu teklifini kabul etti. Tayin edilen müddet dolmadan önce Brehmen papazı dayanamayarak öldü. İnsanlar onun öldüğünü, cesedi suyun yüzüne çıktığı zaman anladılar. İbn-i Hafif ise tayin edilen vakte kadar su altında kaldı ve sonra sudan çıktı.
3- Mucizenin, Peygamberin peygamberliğine delaleti kat'idir. Peygamberler masumdurlar. Onlar, peygamber olduklarını bilirler. Kerametin velayete delaleti kat'i değil, zannîdir. Evliya masum değildir, fakat mahfuzdur.
Eshab-ı Kiram zamanında kerametler görülmüştür ve bunlar çoktur. Ancak onlardan sonra evliyadan zuhur eden kerametler daha çoktur. Çünkü Eshab-ı Kiram, Resulullah'ın sohbetinde, vahyin inişi sırasında hazır bulunmaları, meleklerin gelip gitmelerinin bereketi ile batınları nurlandı. Kendilerini Allahü tealadan uzaklaştıran şeyleri bırakıp ahiretlerini mamur etmeye çalıştılar. Kalbleri manevî kirlerden temizlendi. Kavuştukları bu nimetler sebebiyle, keramet göstermekten uzak kaldılar.
İlmi ile amel eden, salih ve hilm sahibi âlimler, eskiden beri tasavvuf yolunda bulunanlara inanırlar, onları ziyaret ederler, meclislerine devam etmek ve dualarını almak suretiyle onların bereketinden faydalanmaya çalışırlardı. Onlara hürmet ederler, onlardan birisinin huzurunda, çocuğun hocası önünde oturur gibi otururlar, onlara karşı edepte kusur etmemeye çalışırlardı. İmamı Şafiî, İmam-ı Ahmed bin Hanbel, İbn-i Süreyc, İbn-i Fûrek, İmam-ı Haremeyn, Hüccetü'l-İslam Ebu Hamid Gazalî, İzzeddin bin Abdüsselam, Takıyyüddin bin Dakikulîd, Muhyiddin Nevevî ve birçok âlim, tasavvuf büyüklerine karşı çok hürmet göstermişlerdir. Bunlara dair, birçok meşhur rivayet vardır. Mesela Takıyyüddin ibni Dakikulîd, tasavvuf yolunda bulunanların yanına gider, onları ziyaret eder, onlardan dua ister, huzurlarında çok mütevazı ve fakir bir hâlde bulunurdu.
“ALLAHÜ TEALANIN İZNİ İLE KALK!”
Yafiî Abdülkadir-i Geylanî'ye ait şu kıssayı nakletmiştir: Evliyanın büyükleri bunu bildirmişlerdir: “Bir kadın, Abdülkadir-i Geylanî'ye çocuğunu getirip; “Oğlum seni çok seviyor. Ben, Allah için bu oğlumdaki hakkımdan vazgeçtim. Onu sana verdim.” dedi. Abdülkadir-i Geylanî o çocuğu kabul etti. Ona, nefsiyle mücadeleyi ve tasavvuf yoluna girmeyi emretti. Aradan bir müddet geçtikten sonra annesi oğlunu görmeye geldi. Oğlunu, açlıktan ve uykusuzluktan zayıf ve sararmış hâlde gördü. Oğlunun sadece arpa ekmeği yediğini anladı. Bunun üzerine Abdülkadir-i Geylanî'nin huzuruna girdi. Bu sırada Abdülkadir-i Geylanî'nin sofrada tavuk yediğini gördü ve; “Sen kendin tavuk eti yiyorsun, oğlum ise arpa ekmeği yiyor.” dedi. Bunun üzerine Abdülkadir-i Geylanî hazretleri, elini o kemiklerin üzerine koydu ve; “Çürümüş kemikleri dirilten Allahü tealanın izni ile kalk!” dedi. Tavuk, gıdaklayarak kalktı. Sonra Abdülkadir-i Geylanî, kadına; “Oğlun böyle olduğu zaman, dilediğini yesin.” buyurdu.”
Abdullah Yafiî'nin “Ravdu'r-reyyahin” adlı eserinin yazma nüshasından 8a varakı. Baş tarafı eksiktir (sağda) ve matbu nüshasının kapak sayfası (solda). Yazma nüsha Köprülü Kütüphanesi 1611/1 numarada kayıtlıdır. Eser evliyaların kerametlerini anlatmaktadır.
Muhyiddin-i Nevevî, tasavvuf büyüklerinden Yasin Müzeyyî'nin yanına gider, sohbetlerini dinler, yaptığı nasihatları kabul ederdi. Hatta Yasin Müzeyyî, ona; vefatından az önce yanında bulunan emanet kitapları sahiplerine verip memleketine gitmesini emretmişti. Muhyiddin Nevevî, onun bu emrini yerine getirdi ve memleketine gitmek üzere yola çıktı. Memleketine varınca çoluk çocuğu ve kardeşleri arasında vefat etti.
Yafiî buyurdu ki: Evliyanın kerameti, Peygamberlerin mucizelerinin tamamlayıcısı durumundadır ve onlardan sayılır. Keramet, velinin doğruluğuna şehadet eder. Bu ise velinin, dininde övülen ve methe layık bir durumda olduğunu, bu da, onun dininin hak olduğunu gösterir. Her veli, dini hususunda peygamberine tâbidir. Tâbi olanın dininin hak olması, tâbi olunanın (Resulullah Efendimizin) dininin hak olduğunu gösterir. Keramet, harikulade bir iştir. Her harikulade iş, peygamberin peygamberliğinin doğruluğunu gösterir. Dolayısıyla o, peygamberin mucizesi olmaktadır. Yani velinin kerameti, tâbi olduğu peygamberin mucizesi cümlesindendir.
Mümin gaybı bilir diyen kimseyi, küfürle itham etmekte acele etmemelidir. Önce onun, “Mümin”, “bilmek” ve “gayb” kelimelerinden neyi kastettiği araştırılır. Eğer böyle diyen kimse, “Mümin” sözü ile; bütün Müminleri değil de Allahü tealanın has kullarından olan veliyi, “bilmek” ile; velinin, Allahü tealanın bildirmesi ile bilmesini, “gayb” ile; bütün gaybî şeyleri değil de bazıları kastedilirse böyle söyleyen kimseye kâfirdir denilmez. Bu husus, evliyanın kerametlerinde caiz ve vakidir. Bunun caiz olduğuna akıl delalet etmekte, vaki olduğuna da nakil şehadet etmektedir. Çünkü gayb ile ilgili bir şeyi, Allahü tealanın kuluna bildirmesi ve göstermesi caizdir. Allahü teala buna kâdirdir. Yine, her zaman ve mekanda, Allahü teala veli kullarına, daha önce bilmedikleri ve görmedikleri şeyleri bildirip göstermiştir. Buna dair bildirilenler pek çoktur.
Keramet gösteren velinin, keramet göstermeyen veliden üstün olması lazım gelmez. Çünkü keramet, bazen keramet gösteren velinin üstünlüğünü değil de keramet gösteren velinin yakînini kuvvetlendirmek, doğruluğuna delil olsun diye zuhur eder. Üstünlük, ancak yakînin kuvveti ve marifetullahın kemali iledir.
Ebu Kasım, Kuşeyrî risalesinde şöyle anlattı: “Bir zat, Yemen'den yola çıkmıştı. Yolda, bineği yere düşüp öldü. Bunun üzerine o zat, abdest alıp iki rekat namaz kıldı ve; “Allah'ım! Senin rızanı kazanmak, senin yolunda muharebe etmek için yola çıktım. Ben şehadet ederim ki sen ölüleri, kabirde olanları diriltirsin. Bu gün senden, bineğimi diriltmeni diliyorum.” diye dua edince bineği, kulaklarını sallayarak ayağa kalktı.”
Arif-i billah Safiyyüddin ibni Ebu Mansur, risalesinde şöyle anlatır: “Müferric Dimaminî Habeşistanlı olup evliyanın büyüklerindendi. Pek çok kerameti görüldü. Bir gün yanına, kızartılmış kuş yavruları getirilmişti. Onlara; “Uçunuz!” deyince Allahü tealanın izni ile hepsi canlanarak uçtular.”
Fas taraflarından, ilmine ve takvasına inandığım ve itimat ettiğim salih bir zat anlattı: “Arif-i billah Yusuf Dehmanî'nin talebelerinden birisi vefat etmişti. Çoluk çocuğu, onun için pek üzülüyorlardı. Yusuf Dehmanî, onların acıklı hâllerini görünce vefat etmiş olan talebesine; “Allahü tealanın izni ile kalk!” dedi. O da, Allahü tealanın izni ile kalktı. Bir müddet daha yaşadı.”
Yine Abdülkadir-i Geylanî'nin bulunduğu meclise, rüzgârı şiddetli bir günde bir kuş geldi. Mecliste karışıklık meydana getirdi. Bunun üzerine Abdülkadir-i Geylanî; “Ey rüzgâr! Bu kuşu yakala!” buyurunca, o anda kuş bir tarafa, başı bir tarafa düştü. Sonra Abdülkadir-i Geylanî kürsüden inip o kuşu aldı ve; “Bismillahirrahmanirrahim.” dedi. Kuş, hemen canlandı ve uçtu. Orada bulunan herkes bunu gördü.
Mevtanın konuşması: Yemen evliyasından bir zat anlattı: “Arif-i billah İsmail Hadramî, bir kabristana uğramıştı. Yanında birçok insan vardı. Bu sırada çok ağladı. Sonra gülmeye başladı. Ona bunun sebebi sorulunca şöyle cevap verdi: “Bu kabristandakiler azap görüyorlardı. Buna çok üzüldüm. Sonra Allahü tealadan, beni onlar hakkında şefaatçi kılmasını diledim. Allahü teala beni onlar hakkında şefaatçi kıldı.” Sonra yeni defnedilmiş bir kabri göstererek; “Bu kabirde yatan; “Ben falanca da onlarla beraber miyim?” dedi. Bu sebeple güldüm.” dedikten sonra o kabirdekine; “Sen de onlarla berabersin.” dedi. Sonra ben mezarcıya, o kabrin kime ait olduğunu sordum. O da, o kabirde yatanın Arif-i billah İsmail Hadramî'nin dediği şahıs olduğunu söyledi.”
Burada, İsmail Hadramî için dört keramet zuhur etmiştir. Bunlar, şunlardır: 1- Mevtanın hâlinin ona keşfolunması, 2- Mevtanın onunla konuşması, 3- Kabristandaki mevtalar hakkında, şefaatinin kabul olması, 4- Şefaatinin kabul edildiğini bilmesi.
Ebu Kasım Kuşeyrî, Ebu Sa'id-i Harraz'dan şöyle nakletti: “Mekke-i Mükerreme'de bulunuyordum. Bir gün Benî Şeybe kapısından geçerken, orada, vefat etmiş yakışıklı bir genç gördüm. Onun yüzüne bakınca tebessüm etti. Bana; “Ey Ebu Sa'id! Vefat etseler bile, velilerin diri olduğunu, onların ölmekle sadece bir evden diğer eve göç ettiklerini bilmedin mi?” dedi.”
Denizin yarılması ve kuruması: Bazı eserlerde şöyle bildirildi: Evliyadan biri, bir gemide vefat etmişti. Gemidekiler, onu denize atmak istediler. Bu sırada denizin iki parçaya yarılıp geminin karaya oturduğunu gördüler. İnip yerde bir kabir kazdılar. O evliyayı oraya defnettiler. Defnetme işi bitince su yine eski hâlini aldı. Gemi suyun yüzüne çıktı ve yoluna devam etti.
Bir maddenin başka bir maddeye dönüşmesi: Kerametin bu nev'i çoktur. Çakıl taşlarının cevher ve altına dönüşmesi, acı deniz suyunun tatlılaşması, direğin altın ve gümüş olması vs. meşhurdur.
Menakıb-ı Abdülkadir-i Geylanî adlı eserde şöyle anlatılıyor: “Abdülkadir-i Geylanî, birgün Cuma namazına gitmek için yola çıkmıştı. Yolda içki yüklü üç hayvanın gitmekte olduğunu gördü. İçki kokusu her tarafa yayılıyordu. Abdülkadir-i Geylanî, o yüklerin sahibine durmasını ve gitmemesini söyledi. Fakat o durmayıp yola devam etti. Bunun üzerine Abdülkadir-i Geylanî, içki yüklü hayvanlara; “Durun!” dedi. Hayvanlar hareketsiz olarak durdular. Sahibi, hayvanları ne kadar dövdü ise de yerlerinden kımıldamadılar. Hayvanların sahibi de kulunç hastalığına yakalandı. Duyduğu ızdıraptan dolayı kıvranıyordu. Bunun üzerine Abdülkadir-i Geylanî'den af diledi. Sonra ondan bu hâl geçti. Fakat hayvanlardaki içki yükünden, bu sefer sirke kokusu geliyordu. Hayvanlar da yürümeye başladı. Bunu görenlerin, hayretlerinden ağızları açık kaldı. Abdülkadir-i Geylanî, sonra camiye gitti. Bu durum sultana bildirilince korkusundan ağladı. Bu sebeple haramlardan vazgeçti. Abdülkadir-i Geylanî'nin ziyaretine geldi. Bundan sonra tevazu ile onun huzurunda oturmaya başladı.”
İlmin fazileti: Kur'an-ı Kerim, hadis-i şerifler ve ümmetin icması, ilmin faziletine delalet etmektedir. Yalnız şu ayet-i kerime meali ilmin faziletini bildirmeye kâfidir: “Allah, kendinden başka ibadete müstahak bir varlık olmadığını delillerle açıkladı. Meleklerle ilim sahipleri de adalet ve hak üzere durarak buna iman ettiler. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, tevhit getirmeyenlere galiptir. Hüküm ve hikmet sahibidir.” (Âl-i İmran suresi: 18) Başka bir ayet-i kerimede ise mealen; “... Kendilerine ilim verilenler için ise (Cennet'te) dereceler vardır. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” buyurulmaktadır. (Mücadele suresi: 11) Resulullah Efendimiz hadis-i şeriflerde buyurdu ki: “Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir.” “Ümmetimin âlimleri, Benî İsrail'in Peygamberleri gibidir.” “Göklerde ve yerde olanlar, âlim için istiğfar ederler.” “Âlimin, abit üzerine üstünlüğü, ayın onbeşinci gecesindeki dolunayın, diğer yıldızlar üzerine olan üstünlüğü gibidir.”
Ed-Dürrü'n-nazîm fî havass'l-Kur'ani'l-azim adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve ilk sayfası (solda). Ed'iyetü's-sabah ve'l-mesa adlı dua mecmuasının yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Köprülü Kütüphanesi 1611/2 numarada kayıtlıdır.
“Âlimin, abid üzerine üstünlüğü, benim, sizin en aşağınız üzerine olan üstünlüğüm gibidir.” Hızır Aleyhisselam'dan şöyle rivayet edildi: “Âlimler, Allahü tealadan korkan kimselerdir.” Süfyan bin Uyeyne buyurdu ki: “İnsanların en cahili, bildiği ile amel etmeyendir. En faziletlisi ise Allahü tealadan en çok korkandır.”
Şihabeddin Sühreverdî, Süfyan bin Uyeyne'nin bu sözünü zikrettikten sonra; “Bu, doğru sözdür. Âlim, ilmi ile amel etmediği zaman âlim değildir. Onun ilimde mütehassıs olmasına, münazara ve mücadelede çok güzel konuşmasına aldanmamalıdır. Çünkü o, cahildir, âlim değildir. Fakat bu hâlinden dolayı tövbe ederse bu durumdan müstesnadır.” buyurdu. Fudayl bin Iyad buyurdu ki: “Âlimler, insanlar için ilkbahar mevsimi gibidir. Bir hasta böyle bir âlimi görürse onu görmekten dolayı aldığı lezzeti, hastalıktan şifa bulmaya tercih eder. Fakir bir kimse ise ona bakınca artık zengin olmayı istemez. Fakat bugün âlim geçinen bir kısım kimseler, insanlar için fitne olmuşlardır.” İlim ve âlim, din tabibidir. Dünyalık ise hastalık durumundadır. Tabip bu hastalığı kendisine çekince başkasını nasıl tedavi edebilir. Hasan-ı Basrî de; “Gerçek fıkıh âlimi, dünyaya rağbet etmeyendir.” buyurdu.
İlmiyle amel eden âlimlerin faziletine dair rivayetler: Rebî bin Süleyman, İmam-ı Şafiî'yi rüyasında görüp Allahü tealanın ne muamele ettiğini sorunca, İmam-ı Şafiî, Allahü tealanın, kendisini altından bir kürsüye oturttuğunu söyledi. Ebu İshak Şirazî, vefat ettikten sonra rüyada, üzerinde beyaz elbiseler ve başında taç olduğu hâlde görüldü. Ona; “Bu beyaz elbiseler nedir?” diye sorulunca o; “Bunlar, Allahü tealanın emirlerine itaatin şerefi.” dedi. “Bu taç nedir?” diye sorulunca; “Bu da ilmin izzeti.” dedi. Ebu Hasan Şazilî, rüyasında Resulullahı gördü. Resulullah Efendimiz, Musa ve İsa aleyhimüsselamın yanında İmam-ı Gazalî ile iftihar ediyorlardı. Resul-i Ekrem onlara; “Sizin ümmetiniz içerisinde, bunun gibi bir âlim var mı?” diye sorarak İmam-ı Gazalî'yi gösterince onlar; “Hayır, yok.” dediler.
Meşhur Yemenli âlimlerden Sayye, Siret adlı eserinde şöyle anlatır: “Birgün rüyamda şöyle gördüm: Sema kapılarında oturuyordum. Kapılar açıktı. Bu sırada bir grup melek geldi. Yere indiler. Beraberlerinde yeşil elbiseler ve binekler vardı. Sonra kabirden bir şahsı çıkarıp getirdikleri yeşil elbiseleri o zata giydirdiler. Onu bineğe bindirip semaya çıkardılar. Yedi kat semayı geçtiler. Ondan sonra yetmiş perde açıldı. Bu duruma çok hayret ettim ve o zatın kim olduğunu sordum. Bana, onun İmam-ı Gazalî olduğunu söylediler.”
Ebü'l-Hasan bin Hirzam soyundan salih birisi anlattı: “İmam-ı Gazalî'nin İhyau ulumiddin kitabı, Ebü'l-Hasan bin Hirzam'ın eline geçmiş, onu mütalaa edip onun sünnet-i seniyyeye muhalif olduğu kararını vermişti. Ebü'l-Hasan bin Hirzam, Fas taraflarında tanınmış ve sözü dinlenir birisiydi. İhyau ulumiddin hakkında bu karara varınca İhya'nın ne kadar nüshası varsa toplatılmasını emretti. Sultan, her tarafa adamlar göndererek; “Yanında, İhya kitabı olup da getirmeyene Allahü teala lanet etsin.” diyordu. Bunun üzerine herkes, evinde bulunan İhya kitabını teslim ettiler. Mevcut İhya kitapları toplanınca âlimler bunların yakılması için ittifak etmişlerdi. Ancak Perşembe gecesi Ebü'l-Hasan bir rüya gördü. Rüyasında, her zamanki âdeti üzerine caminin kapısından içeri girince caminin direklerinden birisinde bir nur gördü. Bununla beraber, Resulullah Efendimiz ve beraberinde Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer'i gördü. Hepsi oturuyorlardı. İmam-ı Gazalî ise ayakta ve elinde İhya kitabı vardı. Resulullah'a; “Ya Resulallah! Bu, benim hasmım.” deyip onu gösterdi ve iki diz üzerine çökerek, elinde bulunan İhya kitabını Resulullah'a arz etti ve; “Ya Resulallah! Buyurun, şayet içerisinde Sünnet-i seniyyeye muhalif bir bidat varsa tövbe edeceğim. Eğer o, beğendiğiniz şeylerden ibaret ise bu sizin bereketinizle olmuştur. Şimdi benim ile hasmım arasında hüküm eyleyiniz.” dedi. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz, İhya'ya sahife sahife sonuna kadar nazar eyledi. Sonra; “Vallahi, güzel bir şey.” buyurdu. Resul-i Ekrem, sonra o kitabı Hazreti Ebu Bekr'e verdi. O da yaprak yaprak sonuna kadar baktı ve; “Evet, seni hak dinle gönderen Allahü tealaya yemin ederim ki o elbette güzeldir ya Resulallah!” dedi. Ebu Bekr, onu Hazreti Ömer'e verdi. O da aynı şekilde bakıp Ebu Bekr'in söylediği gibi söyledi. Bundan sonra Resulullah, Ebü'l-Hasan'ın elbisesinin soyulmasını, ona, iftiracıya vurulan sopanın vurulmasını emretti. Ebü'l-Hasan soyuldu ve sopa vurulmaya başlandı. Beş sopadan sonra Hazreti Ebu Bekr, onun hakkında şefaatte bulundu ve; “Ya Resulallah! Ebü'l-Hasan bu işi, senin sünneti seniyyen üzerindeki gayretinden ve hürmetinden, ona zarar gelmemesi için böyle yaptı.” dedi. Bunun üzerine İmam-ı Gazalî de onu affetti. Ebü'l-Hasan uykudan uyanınca sabahleyin olanları arkadaşlarına anlattı. Bir aya yakın, gece rüyasında vurulan sopaların acısı sırtından gitmedi. Sonra İhya'da daha önce bakıp sünnete muhalif olarak gördüğü yere tekrar bakınca orayı önceki anladığının aksine, Kitap ve Sünnete uygun olarak gördü. Bir gece yine rüyasında Resulullah Efendimizi gördü. Resul-i Ekrem mübarek eli ile sırtını sıvazlayınca vücudu ve kalbi şifa buldu.”
Bundan sonra ona manevî perdeler açıldı. Allahü tealanın lütuf ve ihsanı ile çok şeylere ve marifetullaha kavuştu. Ebu Midyen onun sohbetinde bulundu ve bu sohbetler onun terbiyesine kâfi geldi. Sonra Ebü'l-Hasan ona; “Sana altı kilidi açtım. Yedincisini ise şeyh Ebu Yaizza açar.” dedi. Ebu Midyen, Ebu Yaizza'nın yanına gitti. Ebu Yaizza onu görünce; “Ya Eba Midyen! Sana yedinci kilidi benim açacağım söylendi. İşte Allahü tealanın izni ile onu sana açıyorum.” dedi ve ona manevî kapıyı da açtı. Ebu Midyen böylece çok şeylere kavuştu.
İmam-ı Gazalî; Resulullah'ın, Musa ve İsa aleyhimüsselamın yanında iftihar ettiği, İhya'sını beğendiği ve aleyhinde bulunduğu için Ebü'l-Hasan'a ceza verdiği mübarek bir âlimdir. İmam-ı Gazalî hakkında ancak nasipsiz ve mahrum olan su-i zanda bulunur ve ona buğz eder. Eğer Allahü teala, Ebü'l-Hasan'a tövbe etmesini nasip ve müyesser kılmasaydı, bu hâl üzere vefat eder, şiddetli azaba maruz kalırdı. Allahü tealadan bizim için sevdiklerimiz ve Müslümanlar için tevfik, hüsn-i hatime, af ve afiyet dileriz. Resulullah'ın İhya'da yazılı olanları güzel bulması, tasavvuf bilgilerinin güzel olduğuna, İmamı Gazalî'nin ve ona uyanların akidelerinin hak olduğuna şehadet eder.
Ahmed bin Hanbel'in talebelerinden birisi anlattı: “Ahmed bin Hanbel'i vefatından sonra rüyamda gördüm. Ona; “Allahü teala sana ne muamele etti?” diye sordum. O da; “Allahü teala beni af ve mağfiret eyledi. Bana altından iki nalın giydirdi. Bunu, Kur'an-ı Kerim Allahü tealanın kelamıdır, mahluk değildir, dememin karşılığı olarak verdi. Bana; “Ey Ahmed! Dilediğin yerde kal.” buyurdu. Ben de Cennet'e girdim. Bu sırada Süfyan-ı Sevrî'yi gördüm. Onun yeşil iki kanadı vardı. Bir hurma ağacında, Zümer suresi 74. ayet-i kerimesini okuyordu.”
Edep: Muhammed bin Cerir buyurdu ki: “Yirmi seneden beri, yalnız otururken de ayağımı uzatmadım. Çünkü Allahü teala edebe daha layıktır.” İbn-i Mübarek buyurdu ki: “Bize, ilimden çok edep lazımdır. Edepte gevşeklik gösteren, sünnetleri terk eder. Sünnetleri terk eden, farzları terk eder. Farzları terk eden, marifetullahtan mahrum kalır.”
Abdullah Yafiî hazretlerinin Et-Tergib ve't-terhib adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve Daru'l-kütübi'lMısrıyye No: 333'de kayıtlı yazma nüshasının ilk sayfası (solda). Abdullah Yafiî'nin eserlerinde bildirdiği “Ümmetimin âlimleri, Benî İsrail'in Peygamberleri gibidir.” Hadis-i şerifinin yazılı olduğu Kazasker Mustafa İzzet Efendinin hattıyla olan levha.
Ebu Nasr Serrac şöyle buyurdu: “İnsanlar edep hususunda üç kısımdır. Birinci kısım, dünya ehlidir. Onların edeplerinin çoğu, fesahat, belagat ilimlerini, sultanların isimlerini ve şiirlerini ezberlemektir. İkinci kısım, dindar olanlardır. Bunların edeplerinin çoğu, nefislerini ve azalarını terbiye etmek, dinin emirlerini yerine getirip şehevî arzularından vazgeçmektir. Üçüncü kısım, manevî derecelere kavuşmuş olanlardır. Bunların edeplerinin çoğu; kalblerini temizlemek, ahde vefa, vakti faydalı işlerle geçirmeye çalışmak, hayallere ehemmiyet vermemektir.”
Sırrî-yi Sekatî buyurdu ki: “Camide namaz kılmıştım. Namaz bittikten sonra mihrapta ayaklarımı uzatmıştım. Bu sırada; “Ey Sırrî, sultanların yanında böyle mi oturuyorsun?” diye bir ses işittim. Bunun üzerine ayağımı topladım. Bundan sonra hiç ayağımı uzatmayacağım diye yemin ettim.” Cüneyd-i Bağdadî buyurdu ki: “Altmış sene, ne gece, ne gündüz ayağımı uzatmadım.”
PEYGAMBERİMİZİN GÜZEL AHLAKI
Ebu Osman Hayrî şöyle buyurdu: “Allahü tealaya karşı edep; O'ndan devamlı korku üzere bulunmak ve O'nu murakabe üzere olmaktır. Resulullah'a karşı edep; Sünnet-i seniyyeye yapışmakla, evliyaya karşı edep; ona hürmet etmek, hizmetlerinde bulunmakla, çoluk çocuğa karşı edep; onlara güzel ahlâk ile muamele etmekle, arkadaş ve dostlarına karşı edep; onlara güleryüzlü olmakla, cahillere karşı edep; onlara dua etmek ve merhamet göstermekle olur.”
Ebu Ubeyd Kasım bin Sellam anlatır: “Mekke-i Mükerreme'ye girdim. Bazen Kâbe-i Muazzama'nın hizasında oturur, bazen sırt üstü yatar, ayaklarımı uzatırdım. Yine böyle bir hâlde iken, birisi gelip bana; “Senin ilim ehlinden olduğun söylenir. Sana bir tavsiyem var. Edeple otur, yoksa ismin Allahü tealanın has kulları arasından silinir.” dedi.”
İhlas: Allahü teala, Beyyine suresinin beşinci ayet-i kerimesinde mealen; “Halbuki onlar, ancak Allah'a, O'nun dininde ihlas sahipleri olarak diğer batıl dinlerden İslam'a yönelerek ibadet etsinler, namazı gereği üzere kılsınlar ve zekatı versinler diye emrolunmuşlardı. İşte bu emredildikleri şey, dosdoğru hak dindir.” buyuruyor. Resulullah Efendimiz bir hadis-i şerifte buyuruyor ki: “Ameller niyetlere göredir.” Diğer bir hadis-i şerifte; “Allahü teala sizin bedenlerinize ve suretlerinize bakmaz. Fakat sizin kalblerinize bakar.” buyuruldu.
Resulullah'a birisi, kahramanlığını göstermek için diğeri hamiyet için bir başkası da kelimetullah yüce olsun diye muharebe eden üç kişiden hangisinin Allah yolunda olduğu soruldu. Resul-i Ekrem; “Kelimetullahı yüceltmek için muharebe eden, Allah yolundadır.” buyurdu.
Ebu Sa'id-i Hudrî hazretleri, tevazunun nasıl olması icab ettiğini anlatırken buyurdu ki: “Resulullah hayvana ot verirdi. Deveyi bağlardı. Evini süpürürdü. Koyunun sütünü sağardı. Ayakkabısının söküğünü dikerdi. Çamaşırını yamardı. Hizmetçisi ile birlikte yerdi. Hizmetçisi el değirmeni çekerken yorulunca ona yardım ederdi. Pazardan öte beri alıp torba içinde eve getirirdi. Fakirle, zenginle, büyükle, küçükle karşılaşınca önce selam verirdi. Bunlarla musafaha etmek için mübarek elini önce uzatırdı. Köleyi, efendiyi, beyi, siyahı ve beyazı bir tutardı. Her kim olursa olsun, çağrılan yere giderdi. Önüne konulan şeyi az olsa da, hafif, aşağı görmezdi. Akşamdan sabaha ve sabahtan akşamayemek bırakmazdı Güzel huyluydu. İyilik etmesini severdi. Herkesle iyi geçinirdi. Güler yüzlü, tatlı sözlüydü. Söylerken gülmezdi. Üzüntülü görünürdü. Fakat çatık kaşlı değildi. Aşağı gönüllüydü. Fakat alçak tabiatlı değildi. Heybetliydi. Yani saygı ve korku hasıl ederdi. Fakat kaba değildi. Nazik idi. Cömertti. Fakat israf etmez, faydasız yere bir şey vermezdi. Herkese acır idi. Mübarek başı hep önüne eğik idi. Kimseden bir şey beklemezdi.”
Zünnun-i Mısrî buyurdu ki: “İhlasın alameti üçtür. Birincisi; meth ve kötülenmek ona tesir etmez. İkincisi; amellerini unutur, günahlarını düşünür. Üçüncüsü; Hak tealadan gayrısını gönlünden çıkarır.” Huzeyfe Mer'aşî şöyle buyurdu: “İhlas, kulun işlerinin, zahirde ve batında bir olmasıdır.”
Büyüklerden birisi, Allahü tealadan kendisine ikramda bulunmasını ve bunu örtmesini diliyordu. Bir gece ibadet yapmak için kalktı. Bu sırada talebelerinden birisi, onun başı üzerinde, bakanların gözlerini kamaştıran nurdan bir kandil gördü. Ona, bunun ne olduğunu sordu. O da şu şiir tercümesini okudu: “Ey sır sahibi, sırrın ortaya çıktı. Artık bu sır ortaya çıktıktan sonra yaşamayı istemem.” Sonra secde etti ve secdede iken vefat etti.
Zünnun-i Mısrî şöyle anlattı: “Bir dağda dolaşıyordum. Bu sırada namaz kılan birisini gördüm. Yanında bir de yırtıcı hayvan vardı. Namaz kılan zatın yanına yaklaşınca o hayvan yanından uzaklaştı. Bu sırada o zat da namazını bitirdi ve bana; “Sûfîlik olursa vahşî hayvanlar insanı arar ve dağlar ona eğilir.” dedi. Ben, bu sözün manasını anlayamadığımı söyledim. O da; “Yani, her şeyinle Allah için olursan, her yaptığını Allah için yaparsan, Allahü teala sana yardımcı olur.” dedi. “Buna nasıl kavuştun?” diye sorduğumda; “Allahü tealadan başkasını kalbimden çıkarmam ile kavuştum.” dedi.”
Tevazu: Allahü teala, Furkan suresi'nin 63. ayet-i kerimesinde mealen; “Rahman'ın o kulları ki onlar yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürürler. Cahiller onlara (hoşlanmadıkları bir) laf attıkları zaman; “Selam.” derler. (Sözün doğrusunu söylerler ve onlarla çatışmazlar.)” buyuruyor. Resulullah bir hadis-i şerifte; “Kalbinde zerre miktarı kibir bulunan kimse Cennet'e giremez.” buyuruyor.
Ravdu'r-reyyahin adlı eserden: İbrahim bin Edhem anlattı: “Bir çobana rastladım. Ona yanında su veya süt olup olmadığını sordum. O da; “Evet var. Hangisini daha çok seversin?” diye sordu. Sert bir kayaya vurdu. Buradan su çıktı. Bu sudan içtim. Bu su, kardan daha soğuk, baldan daha tatlıydı. Ben bu hâle pek taaccüb ettim. Bunun üzerine o çoban bana; “Hayret etme. Kul Mevlasına itaat edince her şey ona itaat eder.” dedi.”