YUSUF HEMEDÂNÎ

Yusuf bin Ya'kub bin Eyyüb bin Hüseyn bin Vehre el-Buzenecirdî el-Hemedânî “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velilerin sekizincisidir.
A- A+

Evliyanın büyüklerinden. İsmi, Yusuf bin Ya'kub bin Eyyüb bin Hüseyn bin Vehre el-Buzenecirdî el-Hemedânî olup künyesi Ebu Ya'kub'dur. İnsanları Hakk'a davet eden, onlara doğru yolu gösterip hakiki saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velilerin sekizincisidir. 440 (m. 1048) senesinde Hemedan'ın Buzenecird köyünde doğdu. 22 Rebiülevvel 535 (m. 4 Kasım 1140) tarihinde Herat ile Merv arasında vefat etti. Buzenecird, Hemedan'a bir menzil uzaklıkta; Rey ile Sâve arasında idi. Moğol istilasında harap olup ortadan kalkmıştır.

On sekiz yaşında iken Bağdat'a gelip Nizamiye Medresesi'nde müderris Şâfiî âlimi Ebu İshak Şirazî'ye talebe oldu. Yaşının küçüklüğüne rağmen, zeka ve kabiliyeti fazla olduğundan, Ebu İshak kendisine hususi ihtimam gösterdi. Ayrıca Ebu Cafer bin Müslime, Abdüssamed bin Me'mun, Ebu Bekr Hatib Bağdadî, İbni Hezarmend ve İbnü'n-Nâkur'dan da ders aldı. İsfehan ve Semerkand'da, zamanın meşhur hadis âlimlerinden hadis ilmini öğrendi. Hamd bin Velkiz'den, Buhara'da Ebu'l-Hattab Taberî'den, Semerkand'da Ahmed bin Muhammed Farsî'den ders gördü. Hanefî mezhebinde fıkıh ve münazara âlimi oldu. Tasavvufu Ebu Ali Fârmedî hazretlerinden öğrenip onun sohbetinde yetişerek kemale ulaştı. Ayrıca Abdullah Cüveynî, Hasan Semnanî ve birçok büyük zatlar ile görüşüp sohbet etti. Kendilerinden ilim ve feyz aldı. Ayrıca Abdullah Cüveynî yolundan Cüneyd Bağdadî'ye bağlanan bir silsilenin de halifesi oldu.

Merv şehrinde bir tekke kurup altmış yıldan fazla, insanlara doğru yolu gösterid. Ayrıca irşat için çeşitli şehirlere seyahatler yaptı. 65 yaşlarında iken tekrar Bağdad'ı ziyaret etti. Seneler önce okuduğu Nizamiye Medresesi'nde halka kurup ders verdi. Hayatı boyunca yüzlerce talebe kendisinden ilim ve feyz aldı. Abdullah Barakî (555/1160), Hasan Endakî Buharî (552/1157), ve Ahmed Yesevî ve Abdülhâlık Gocdüvanî dört büyük halifesidir. Bunlardan Ahmed Yesevî, Türkistan tarafına göç edip insanları irşat ederek büyük hizmetler yaptı. Talebeleri Anadolu ve Rumeli'ye kadar gelerek buraların Müslümanlaşmasında büyük hizmet etti. Yusuf Hemedanî'nin vefatından sonra bu halifeleri sırasıyla postnişinlik yaptı. Diğer halifeleri de edeben buna tâbi oldu. Kendisinden sonra bu talebesi insanları irşada çalıştı. Ayrıca Şair Hakim Senaî Gaznevî, Said Lâlâ, Ebu Salih Abdullah Tabakî ve Zeyneddin Kuyiârifanî müridleri arasındadır. İmam-ı Gazalî, Yusuf Hemedanî ile beraber aynı hocadan Ebu Ali Farmedî'den feyz almıştır. Nitekim İmam-ı Gazalî, Yusuf Hemedanî'ye üslup olarak en çok benzeyen zatlardandır. Şu kadar ki Yusuf Hemedanî sohbeti; İmam Gazalî ise eser telifini tercih etmiştir.

Türkmenistan'ın Mari eyaletinde Merv şehrinin 30 km. kuzeyinde Bayram Ali denilen mevkideki Yusuf Hemedanî Külliyesi.

Yusuf-i Hemedanî, önce Merv şehrinde bir müddet kalıp Herat'a gitti. Herat'ta uzun zaman kaldıktan sonra tekrar Merv'e gelip bir müddet daha orada kaldı ve Herat'a döndü. Merv halkının ısrarı üzerine Herat'tan Merv'e dönerken Bağşor yakınında Bâdıgis'e bağlı bir kasaba olan Bamein'de vefat etti. 90 yaşını aşkın idi. Burada defnolundu ise de sonradan İbnü'n-Neccar adındaki bir müridi tarafından kabri Merv şehrine nakledildi. Bugün Türkmenistan'ın Mari eyaletinde Merv şehrinin 30 km kuzeyinde Bayram Ali denilen mevkidedir ve Hace Yusuf Baba adıyla ziyaret edilmektedir. Semerkand'da Yusuf Hemedânî'ye nisbet edilen bir türbe bulunmaktadır. Muhtemelen aynı isimde başka âlimler de vardı. Yusuf Hemedanî hazretlerini en iyi anlatan eser, güzide talebesi Abdülhâlık Gocdüvanî'ye ait Makâmât-ı Yusuf-i Hemedanî adlı Farsça eserdir. Bu eser, diğer muteber kaynaklarla bazı tenakuzlar arzetmekle beraber, bu tenakuzların sonradan istinsahlar sırasında kitaba karıştığı kanaati yaygındır. Matbudur. Necdet Tosun tarafından Türkçeye de tercüme edilmiştir. Sem'anî'nin Ensab adlı eserinde de bu hususta çok faydalı malumat vardır. Yusuf-i Hemedanî amelde Hanefî, itikatta Mâtüridî idi. Bağdad'da tahsil gördüğü için Şâfiî ve Eşarî mezheplerini de iyi bilirdi.

Yusuf Hemedanî Külliyesindeki minare ve türbenin görünüşü.

Çok cömertti. Eline geçeni muhtaçlara dağıtırdı. Zâhidâne yaşardı. Odasında hasır, keçe, ibrik, iki yastık ve bir tencereden başka bir şey bulunmazdı. Çizme imalatı ve çiftçilik yaparak geçinirdi. Ömründe kimseden bir şey istememişti. Talebelerine de böyle tavsiye ederdi. Herkese karşı çok iltifat eder, yumuşak ve merhametli davranırdı. Yolda yürürken bile Kur'an-ı Kerim okumakla meşgul olurdu. Hoşdud denilen yerden, camiye gelinceye kadar bir hatim indirir, mescit kapısından, Hasan Endakî ve Ahmed-i Yesevî hanesine varıncaya kadar Bakara suresini okurdu. Geri dönerken Âl-i İmran suresini bitirirdi. Arada bir yüzünü Hemedan'a çevirir ve çok ağlardı. Selmanı Farisî hazretlerinin asâsı ile sarığı kendisinde idi. Her ay başında, Semerkand âlimlerini çağırarak onlarla sohbet ederdi. Bir taraftan köylülere ve yanına gelen herkese doğru din bilgilerini öğretmeye çalışır, insanlarla uğraşmaktan, onları yetiştirmek için çalışmaktan hiç sıkılmazdı. Diğer taraftan, ağrılara ve yaralara ilaç yaparak herkesin derdine yetişmeye çalışırdı. Böylece, maddî ve manevî hastalıkların tabibi, mütehassısı olduğunu isbat ederdi.

Mübarek bir ayağı kısa idi. Yüzlerinde çiçek hastalığından kalma leke ve izler vardı. Sakalları uzun ve kızıl idi. Biraz zayıf idiler. Kimi görseler “Hace” (efendi) diye hitab ederlerdi. Çok yolculuk yaparlardı. Elbiseleri yünden ve yamalı olurdu.

KÜFÜR KOKUSU GELİYOR

Ebu Sa'id Abdullah ve İbnü's-Sakka ve Seyyid Abdülkadir-i Geylanî ilim öğrenmek için Bağdat'a geldiler. Abdülkadir-i Geylanî hazretleri o zaman çok genç idi. Hace Yusuf-i Hemedanî hazretlerinin, Nizamiye Medresesi'nde vaaz ettiğini duymuşlardı. Bunlar, onu ziyaret etmeye karar verdiler. İbnü's-Sakka, “Ona bir soru soracağım ki cevabını veremeyecek.” dedi. Ebu Sa'id Abdullah, “Ben de bir soru soracağım. Bakalım cevap verebilecek mi?” dedi. Küçük yaşına rağmen büyük bir edep timsali olan Abdülkadir-i Geylanî de; “Allah korusun. Ben nasıl soru sorarım. Sadece huzurunda beklerim, onu görmekle şereflenir, bereketlenirim.” dedi.

Nihayet Yusuf-i Hemedanî hazretlerinin bulunduğu yere vardılar. O anda orada yoktu. Bir saat kadar sonra geldi. İbnü's-Sakka'ya dönerek, “Senin sormak istediğin sual şudur. Cevabı da şöyledir. Ben görüyorum ki senden küfür kokusu geliyor.” buyurdu. Sonra Ebu Sa'id Abdullah'a dönerek; “Senin sormaya niyet ettiğin sual şudur ve cevabı da şöyledir. Fakat sen de edebe riayet etmediğin için ömrün hüzün ile geçecek.” buyurdu. Sonra Abdülkadir-i Geylanî'ye döndü. Ona yaklaştı ve; “Ey Abdülkadir! Bu edebinin güzelliği ile Allahü tealayı ve Resulünü razı ettin. Ben senin Bağdat'ta bir kürsüde oturduğunu, çok yüksek bilgiler anlattığını ve; “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir.” dediğini sanki görüyor gibiyim ve ben, yine senin vaktindeki bütün evliyayı, senin onlara olan yüksekliğin karşısında boyunlarını eğmiş hâlde olduklarını görüyor gibiyim.” buyurdu ve sonra gözden kayboldu. Kendisini bir daha görmediler.

Aradan uzun seneler geçti. Hakikaten Abdülkadir-i Geylanî yetişti. Zamanında bulunan evliyanın en üstünü, baş tacı oldu. Öyle yüksek derece ve makamlara kavuştu ki insanlardan ve yüksek zatlardan herkes gelerek, mübarek sohbetlerinden istifade ederlerdi. Bir gün yüksek bir kürsüde oturuyor vaaz ediyordu. Buyurdu ki: “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir.” Zamanında bulunan bütün evliya, onun kendilerinden çok yüksek olduğunu bilirler ve üstünlüğü karşısında boyunları bükülmüş olurdu. Bunlar meydana çıktıkça, Hace Yusuf-i Hemedanî hazretlerinin senelerce önce keramet olarak haber verdiği hâller anlaşılıyordu.

İbnü's-Sakka'ya gelince o Yusuf-i Hemedanî ile aralarında geçen o hadiseden sonra şer'î ilimlerle meşgul oldu. Çok güzel konuşurdu. Şöhreti zamanın sultanına ulaştı. O da bunu elçi olarak Bizans'a gönderdi. Hıristiyanlar buna çok alaka gösterdiler. Nihayet, onların yalanlarına aldanarak Hıristiyan oldu. Bu hadiseyi anlatan zat diyor ki: “Bir gün onu gördüm. Hastaydı. Ölmek üzereydi. Ben yüzünü kıbleye döndürdüm. O başka tarafa çevirdi. Tekrar kıbleye döndürdüm. O tekrar başka tarafa çevirdi ve öylece öldü.” Ebu Sa'id Abdullah da diyor ki: “Ben Şam'a geldim. Bazı vazifelerde bulundum. Çeşitli sıkıntılar ile hayatım geçti. Yusuf-i Hemedanî hazretlerinin, her üçümüz hakkında da söylediği aynen meydana geldi.”

Cemaleddin Muhammed bin Ebu Bekr el-Hadramî eş-Şafiî buyuruyor ki: “Bu menkıbe, rivayet edenlerin çokluğu sebebiyle lafızları değişik olsa bile, mana yönünden tevatür hâlini almış olan bir menkıbedir. Allahü tealanın evliyasını inkâr etmeye cüret edenler, neuzü billah, İbnü's-Sakka'nın durumuna düşmekten çok korkmalıdır. İlminin ve amelinin çok olmasına rağmen, İbnü's-Sakka'nın, sonunda böyle sonsuz bir felakete düşmesinin sebebinin, evliya hakkında edepsizlik yapması olduğu Behçetü'l-musannife'de Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin menkıbeleri anlatılırken zikredilmektedir.

Yedikleri arpa ekmeği, darı ekmeği ve çekirdek yağı idi. Kırk günde bir defa tavuk eti yerlerdi. Bazen deve ve koyun eti yedikleri de olurdu. Gözünün üzerinde bir güzellik vardı. Güzel sesli, orta boylu idiler. Parmakları uzundu. Ömürlerinde bir kez bile ayaklarını uzatmamışlardı. Hak tealanın korkusu ile ağlarlardı. Sözleri tatlı idi, tebessümle konuşurlardı. Açlıktan ve riyazetten dolayı belleri bükülmüştü. Yüksek sesle (cehrî) zikir yapmazlardı. Perşembe ve Cuma geceleri ile bayram akşamları büyük zatları ziyaret ederlerdi. Bir şehirden gelen misafire, hangi şehirden geldiğini, orada dervişlerden kimler olduğunu ve orada medfun bulunan sufîlerin adlarını sorarlardı.

Sultana karşı itaatkar idi. “İman, Hak tealanın lütfudur.” derdi. “Kul, tüm azameti ve mükerremliğine rağmen yine de mahluktur.” derdi. “Kur'an-ı Kerim, Allah'ın kullarına olan sözüdür.” derdi. “Kabir azabı, Münker ve Nekir haktır, gerçektir. Ölüler için yapılan dua faydalıdır. Peygamber Efendimizin şefaati ve mi'racı haktır. Amel defteri ve sırat köprüsü haktır. On sahabi (Aşere-i mübeşşere) Cennetliktir. Kafir, Hak teala dilediği sürece daima azaptadır. Hak tealayı ahirette görmek haktır. Peygamberlerin aklı, evliyanın aklından üstündür. Evliyanın kerameti haktır. Peygamberlerin mertebesi, evliyanın mertebesinden üstündür.

Yusuf Hemedanî Külliyesinin minareden görünüşü.

Müminlerin aklı, kafirlerin aklından üstündür. Hak teala hakkıyla bilir ve kudretiyle muktedirdir. İnsanlar beş gruptur: Mümin, kafir, münafık, günahkar ve müşrik. İman hakikidir, mecazî değil. Çalışıp kazanmak ilahî emirdir. İyi amel imandandır. İman itaattır ama her itaat iman değildir. Her günah da küfür değildir. Peygamberler, veliler, Müminler, salih insanlar ve günahkârların imanı ile Cebrail'in imanı aynıdır. İmamlar ma'sum değildir, kusurları kusur olarak görülür. İman artmaz ve azalmaz. Allah'ı sevenlerden, bu sevgi nedeniyle ilahî emirler sakıt olmaz.” derdi. Düşmanlarına iyi davranırdı.

Önce zâhirî ilimleri hakkıyla tahsil edip sonra tasavvufa sülûk ettiği için olsa gerek, dinin emirlerine uymakta çok hassastı. Keramet ve keşiflere iltifat etmez; sekr ve vecd tesiriyle hâsıl olan ölçüsüz hareketleri beğenmezdi. Halifesi Abdülhâlık Gocdüvânî'ye şöyle nasihatte bulundu: “Ey Abdülhâlık! İki kapıyı kapat; iki kapıyı aç! Şeyhlik kapısını kapat, hizmet kapısını aç. Halvet kapısını kapat, sohbet kapısını aç!”. Yusuf Hemedanî, Hâcegân yolu da denilen yolunun iki esasını böylece özetlemektedir: Hizmet ve sohbet. Bu sebeple çok seyahat eder; insanları irşada çalışırdı. Hayli kimse elinde Müslüman olmuştur. Bir defasında kendisine; “Bu devir geçer ve bu gerçek şeyhler âhirete göçerse selâmete ulaşmak için ne yapalım?” diye soruldu. Hemedânî; “Onların eserlerinden her gün sekiz varak (16 sayfa) okuyunuz.” diye cevap verdi. Bu söz, Ferîdüddin Attâr'a ilham kaynağı oldu ve Tezkiretü'l-Evliya adlı kıymetli eserini kaleme aldı.

KIYAMETE KADAR DEVAM EDECEKTİR

Yusuf Hemedanî buyurdu ki: “Doğru yol, Allahü tealanın resulü Hazreti Muhammed'in yoludur. Çünkü âlemin Efendisi şöyle buyurmuşlardır: “Ey Ebu Hüreyre! İnsanlara benim yolumu (sünnetimi) öğret ve sen de amel et ki kıyamet gününde ışık verecek bir nura kavuşasın!”

Yusuf Hemedanî talebelerini nebevî şeriat caddesine çağırıyordu. Nefsanî arzulara uymaktan, bidatten, şeriata muhalefetten, batıl ve fitne ehli insanların yolundan ve mukallidlerin taklidinden sakındırıyor, ikaz ediyordu. Bu azizlerin yolu cümle afetlerden arınmıştır. Onda ne ta'til rengi, ne de teşbih kokusu vardır yani Allah'ın sıfatlarını inkâr etmezler ve O'nu başka şeye benzetmezler. Aksine sırf hidayet ve ma'rifet nurudur.

Yusuf Hemedanî şöyle buyurdu: Bu yol, Hazreti Ebu Bekr Sıddık'ın yoludur. Asır be-asır bize ulaşmıştır ve ta kıyamete dek devam edecektir. Bu yüzden Müminler ve taliplerin hepsi bu seçkin yola tabi olmalı, bu hanedan ile sohbet etmeli, onların yoluna girip onlarla bulunmaktan ve ünsiyetten uzak kalmamalıdırlar. Kim ki bu yol üzere amel eder ve ona sarılırsa, şüphesiz bütün karanlıklardan emin olur ve bid'at denizinin dalgasından kurtulur”.

Sonra şöyle buyurdular: “Ey Abdülhalık! Bilesin ki Hak yolunun yolculuğu yani süluk iki kısımdır: Süluk-i zahir ve süluk-i batın. Süluk-i zahir, daima ilahî emir ve yasaklara riayet etmek, imkan ölçüsünde şer'î ölçüleri muhafaza etmek ve nefsin arzularından kaçınmaktır. İkinci kısım olan süluk-i batın ise kalbi temizlemeye çalışmak ve nefsanî kötü sıfatları yok etmek için gayret sarfetmektir. Batın temizliği dedikleri işte budur. Kalb zikrinde sınırsız bir çaba ve azim gerekir ki kalb Hak tealayı zikreder hale gelsin. Bu zikir telkini önce Hazreti Ebu Bekr'in kalbine, ondan Selman-ı Farisi'ye, ondan Ca'fer-i Sadık'a, ondan Sultan Bayezid'e, ondan Şeyh Ebü'l-Hasan Harkanî'ye, ondan Hocam Şeyh Ebu Ali Farmedî Tusî'ye ve ondan da bize ulaşmıştır.

Bunu söylediler ve mübarek başlarını öne eğip öğle ezanına kadar böyle durdular. Öğle namazını kılınca şöyle buyurdular: “Ey dervişler! Bu silsilede her ne kadar bu efendilerden başka aziz insanlar var idiyse de özellikle bunların seçilmesinin sebebi, onların mükaşefe ve müşahedede (kalb gözüyle görmede) bu silsilenin önde gelen şahsiyetleri olmalarındandır.

Sonra mübarek yüzlerini bu fakire çevirdiler ve inci saçan mübarek sözleriyle dediler ki: “Ey Abdülhalık! Hocam Ebu Ali Farmedî dünyadan ahirete göçtükten sonra bana şeriat ve tarikatta bir mesele zuhur edince onun ruhaniyetinden yardım istiyordum ve o anda Hocamın ruhaniyeti o meseleyi çözüyordu. Bu yolda büyük hace Ebu Ali Farmedî'den bize ulaşan irfanı ve maneviyatı, tarikat yolcularına ve Hak dergahının muhtaçlarına ulaştırıyorum. Ey Abdülhalık! Tıpkı benim, Hace Ebu Ali'nin dördüncü halifesi oluşum gibi, sen de bizim dördüncü halifemiz olacaksın.”

Yusuf-i Hemedanî, bir gün kendi evinde idi. Gönlüne dışarı çıkmak arzusu geldi. Halbuki Cuma gününden başka bir günde dışarıya çıkmak adeti değildi. Bu arzu ona, o kadar ağır bastı ki niçin gitmek gerektiğini bilemedi. Merkebine bindi, “Allahü teala nereye dilerse oraya gitsin!” diyerek hayvanının yularını salıverdi. Merkep onu şehirden çıkarıp vadi tarafında bir mescide götürdü. Gördü ki bir genç başını önüne eğmiş, tefekkür ediyordu. Onu bekledi. Ancak bir saat sonra başını kaldırdı. Heybetli görünüşü olan bu genç, Yusuf-i Hemedanî'nin talebelerinden biriydi. Hocasına dedi ki: “Ey Hocam! Başımda halledemediğim bir mesele var. İyi oldu ki siz geldiniz! Ne yapacağımı şaşırmıştım.” Genç, meselesini hocasına anlattı. Hocası da onu sıkıntıdan kurtaracak bir şekilde cevaplandırdı. O andan sonra talebesi olan bu gence dedi ki: “Ey genç! Ne vakit bir sıkıntıya düşersen şehre gel, benden sor! Beni buraya kadar yorma!” Muhyiddin-i Arabî, bu hadiseyi anlattıktan sonra buyurdu ki: “Sadık bir talebe, doğruluğu ve ihlası ile hocasını kendi yanına hareket ettirip getirmeye muktedir olabilir.”

Bir gün, Hemedan'dan bir kadın, ağlayarak Yusuf-i Hemedanî'nin huzuruna geldi ve dedi ki: “Oğlumu Bizanslılar esir etmişler.” Kadına; “Sabredin.” buyurdu. Kadın, “Sabredecek halim kalmadı.” dedi. Bunun üzerine Yusuf-i Hemedanî hazretleri; “Ya Rabbî, bu kadının oğlunu esirlikten kurtar. Üzüntüsünü neşeye çevir!” diye dua etti. Kadın eve gelince bir de ne görsün. Oğlu evde oturuyor! Hayret etti. Oğluna; “Anlat evladım! Buraya nasıl geldin?” dedi. Oğlu; “Biraz evvel İstanbul'da idim. Ayaklarım bağlıydı. Başımda muhafız vardı. Aniden, bir kimse geldi. Beni kaptığı gibi, bir anda buraya getirdi.” dedi.

Minareden; Yusuf Hemedanî hazretlerinin Külliyesinde kabrin bulunduğu yerin görünüşü.

Yusuf-i Hemedanî hakkında uygunsuz şeyler söyleyip onu kötüleyen bir kimse vardı. Bu durum Yusuf-i Hemedanî hazretlerine intikal edince üzüldü ve yakında cezasını görür buyurdu. Birkaç gün içinde o kimse, eşkıyalar tarafından öldürüldü. Bir defa Yusuf-i Hemedanî insanlara vaaz ederken iki kimse gelip; “Sus! Yanlış şeyler söylüyorsun.” dediler. “Asıl siz susunuz. Size diri denmez.” buyurdu. O anda, o iki kişi orada ölüverdiler.

Necibüddin Şirazî isimli bir zat şöyle anlatıyor: Bir zamanlar evliya zatların sözlerinden birkaç parça elime geçmişti. Mütalaa ettim. Bana gayet hoş geldi. Bu sözü araştırdım. Kimin sözüdür, bundan başka eserleri var mıdır, bu zatı bulayım da önüne diz çökeyim dedim. Bir gece rüyada, heybetli, vakarlı, ak sakallı, pek nuranî bir zatın evimize girdiğini gördüm. Hemen abdesthaneye gitti. Abdest alacaktı. Beyaz bir kaftan giymişti. Kaftanın üzerinde iri hatla, altın suyu ile Ayete'l-kürsî baştan ayağa kadar yazılmıştı. Ben onun arkasından gittim. Kaftanı çıkarıp bana verdi. Bu kaftanın altında ondan daha göz kamaştırıcı bir yeşil kaftan daha vardı.

Yusuf Hemedanî hazretlerinin, külliye içerisinde bulunan türbesi.

Bunda da önceki gibi aynı hatla, altın yazıyla Ayete'l-kürsî yazılmıştı. Onu da bana verdi. “Ben abdest alıncaya kadar bunları tut!” buyurdu. Abdest aldı ve: “Bu iki kaftandan hangisini istersen sana vereyim.” buyurdu. Hangisini verirseniz, bence sevgilidir dedim. Yeşil kaftanı bana giydirdi. Beyazı da kendisi giydi. Sonra: “Beni bilir misin? Ben, o okuduğun parçaların musannifiyim. Sen onu arzuluyordun... Ben Ebu Ya'kub Yusuf-i Hemedanî'yim. Ona, yani o okuduğun yazılara Zinetü'l-hayat adını verdim. Ayrıca Menazilü's-salikin ve Menazilü's-sayirin gibi sevilen eserlerim de vardır.” buyurdu. Uyanınca çok sevindim. Ona olan muhabbetim çok arttı.

Eserleri:

1- Rütbetü'l-Hayat: Farsça tasavvufu münazara üslubuyla ve deliller getirerek anlatan bir eserdir. Matbudur. Hayat Nedir? adıyla Dr. Necdet Tosun tarafından yapılan Türkçe tercümesi 1998'de İstanbul'da basılmıştır.

2- Menâzilü's-Sâirîn: Günümüze intikal edememiştir.

3- Menâzilü's-Sâlikîn: Günümüze intikal edememiştir.

4- Kitâb-ı Keşf.

5- Safâvetü't-tevhîd li-Tasfiyeti'l-Mürid: Arapça ve matbudur.

6- Vâridât.

7- Üç tasavvufî risâle. Biri Arapça, diğerleri Farsça olup matbudur.

8- Rubaîler.

Rütbetü'l-hayat adlı eserinden seçmeler:

Bismillahirrahmanirrahim.

Ancak O'ndan yardım dileriz.

Hamd, Allahü tealaya mahsustur. Ezelî hamdiyle hamd eden ve öven, daimî tevhidinin keremiyle gören, ebedî tekliğinin müşahedesiyle tek olan, zahirî kahrının azametiyle Cebbar, batınî azametinin kahrıyla Kahhar, hakimiyet yüceliği ile Melik, kayyumi izzetinin mülkü ile Mükebbir, merhametinin güzelliği ile Vasi' ve rahmetinin genişliği ile Muhsin O'dur. Salat ve selam, mahlukatının en hayırlısı ve en üstünü olan Resulüne, O'nun Eshab, akraba ve ümmetine olsun.

Allahü teala seni, sevdiği ve razı olduğu şeylerde muvaffak kılsın, “Canlı kimdir ve hayat nedir?” diye sordun. Cevap: Allahü teala muvaffak etsin! Bilesin ki basiret ve yakin ehline göre “canlı”, avunup teselli olan kişidir. “Hayat” da avunmak ve teselli olmaktır. Yedi kat gök ve yerin mahlukatı, teselli ve huzur bulma konusunun özünde hemfikirdirler. Ancak teselli olma ve huzur bulma yerleri farklı farklıdır. Herkesin kendi makam ve durumuna göre bir teselli yeri vardır. İnsan onun varlığı ile huzur bulur, rahatlar ve sakinleşir. Onu kaybettiği zaman muzdarip ve huzursuz olur. Onunla rahatlayıp gönlü sıkıntıdan kurtulduğu için Hak yolunun yolcuları olan Peygamberler şöyle demişlerdir: “Falan kişi, falan şeyle canlıdır, onunla yaşamaktadır”. Bu, canlıyı ve hayatı tanımada genel bir kaidedir.

Silsile-i Aliyye büyüklerinden Yusuf Hemedanî hazretlerinin kabri. Bugün Hace Yusuf Baba diye ziyaret edilmektedir.

Ama canlıyı ve hayatı, tafsilatıyla ve sufî taifesinin tarifi üzere tanımak istersen bilesin ki dünya süsleri ile teselli olup avunan kişinin mutluluğu, bu aldanış sarayı olan dünyanın malını toplamak, biriktirmek, almak ve vermektir. O kişi dünya ile yaşamaktadır, dünya ile canlıdır. Bu durum, Âdemoğlunun hayat derecesi ve konumunun en değersiz, en aşağı seviyesidir. Çünkü dünya metaı ile huzur bulup avunma konusunda bütün hayvanlar, böcekler, vahşî ve ehlî hayvanlar, kuş ve balıklar ortaktırlar. Onlar, bu aldanış sarayının lezzetleri ile yaşarlar. Bu yüzden alemi yaratan Hak teala, niyeti ve ilgisi dünya hazları olan insanlarla hayvanları aynı kefeye koyup mealen şöyle buyurmuştur: “Bırak onları, yesinler, zevk alsınlar; ümit onları avundursun; ileride öğrenecekler.”

Yusuf Hemedanî Külliyesindeki cami.

(Hicr suresi: 3) Yine mealen şöyle buyurmuştur: “Hayvanlar gibi yerler ve varacakları yer ateştir.”. (Muhammed suresi: 12) Akıl, idrak ve emaneti yüklenmek suretiyle muazzam ve şerefli olarak yaratılmış olan insanın, teselli noktasında kendi emrine amade olan hayvanlar, yırtıcılar, kuşlar ve böceklerle aynı konumda olması ne utanılacak bir şeydir! Böyle bir insan, hayvanların teselli mekanında alçalır ve avunur. Hayvanların yeme, içme, eş edinme, barınma ve giyinme ile mutlu olup avundukları gibi, bu insan da bu tür şeylerle teselli olur. Kendi hakiki konumu ve derecesini düşünmez. “And olsun ki biz insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık.” (İsra suresi: 73) Saltanat kemeri ve tacı insanındır, ama unutur. “Şüphesiz onlar hayvanlar gibidir, belki daha da sapıktırlar.” (Furkan Suresi: 44) Kamçısının acı ve sızısı onun gönlüne ulaşmaz. “Hayvanlar gibi yerler ve varacakları yer ateştir.” (Muhammed suresi: 12) Yarasının ağrısı hareket ve idraklerine işlemez, nüfuz etmez.

Bu aciz, biçare ve unutkan insan bir kere düşünmez ki mahlukatı idare etme elbisesini bana niçin giydirdiler? İlim ve İdrak tacını bütün yaratıklar arasında niçin benim başıma koydular? İbadet ve kulluk yazısını niçin benim alnıma çektiler? Göklerde ve yerde benim adımı niçin dostluk ve muhabbetle meşhur ettiler? 120.000'den fazla peygamberlik ve saadet merkezini, bütün mahlukat içinde niçin sadece beni davet için gönderdiler? Kutsal kitaplarda ve sahifelerde niçin benden bahsettiler? Bu kitaplarda bazen şükür, övgü, bazen de kınama var, bütün bunlar niçindir? Dünyayı niçin birçok yerde kınadılar? Onun adını niçin hapis ve zindan koydular? Onun aldanış ve fitnesinden kaçmayı niçin emrettiler? Önde gelen peygamberler ve veliler ona niçin iltifat etmediler? Bu gafil insan, Rabb'inin kitabında kendisi hakkındaki şu ayetleri okumamıştır: “Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını arttırırız. Kim de dünya kârını istiyorsa ona da dünyadan birşeyler veririz. Fakat onun ahirette hiçbir nasibi olmaz.”(Şura suresi: 20) “Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür...” (Kehf suresi: 46) “O gün ne mal fayda verir, ne de evlat. Ancak Allah'a temiz bir kalb ile gelenler (o gün fayda bulur).” (Şuara suresi 87-88). “Biliniz ki mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir.” (Enfal suresi: 28) “Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin.” (Tevbe suresi: 55) “Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet yeryüzü zinetini takınıp süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kudret sahibi olduklarını sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz ona emrimiz (afetimiz) gelir de onu sanki dün yerinde yokmuş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hâle getiririz.” (Yunus suresi: 24)

Yusuf Hemedanî hazretlerinin Külliyesinde misafirler için yemek pişirilen yer (solda) ve misafirlerin yemek yedikleri bölüm (sağda).

Akıl, idrak ve temyiz gücü ile müşerref olan insanın hayvanlar, vahşî yaratıklar ve böceklerle aynı sınıfta bulunmaktan utanması, onların teselli mekanlarında avunmaktan sıkıntı ve üzüntü duyması gerekir. İnsan, vücudunun taşıyıcısı olan nefsinin menfaati için yeme, içme, giyinme ve evlenme isteklerini kontrol altına almalı ve kendisinin asıl huzur bulacağı yeri bilmelidir. İnsan, Kur'an-ı Kerim'deki iki ayeti diline tesbih edip tekrarlamalıdır. Bunlardan birisi hayvanların mertebesini kınayan, diğeri de insanların mertebesini öven ayettir. Kınayan ayeti daha önce zikretmiştik. Bunun daha tafsilatlı bir şekli, Cenab-ı Hakk'ın mealen şu fermanıdır: “Bu dünya hayatı, aldanış metaından başka birşey değildir.” (Al-i İmran suresi: 125) “Aldanış”, dünyanın peşin ve maddî yüzüne karşı iradesizlik göstermek, ahiret va'dini de zor ve meşakkatli görmektir. (İnsanın ve ahiretin) mertebesini öven ayet ise mealen şudur: “Oysa ahiret daha hayırlı ve ebedîdir. Bu söz önceki kitaplarda, İbrahim ve Musa'nın kitaplarında da vardır.” (A'la suresi: 17-19) İlk ayeti tekrarlamanın bereketiyle insanın gönlünde dünya soğur, ikinci ayeti okumanın bereketiyle de ahiret sevgisi gönülde ısınır.

Zahirde dünyanın fuzulî işlerinden uzaklaşıp kaçınmak uzuvlara zor gelir. İnsan esnaf ise ihtiyacı nisbetinde dükkana gider. Tüccar ise nafaka ve kıyafetine gereken oranda ticaret yapar. İmalatçı ise kendisi ve ailesinin ihtiyacı nisbetinde çalışır. Halk tabakalarını, yönetici-yönetilen, hakim-teba, âlim-öğrenci, hep bu misal üzere bilmek gerekir.

Diyarbakır'da Yusuf Hemedanî hazretlerine nisbet edilen türbenin dıştan görünüşü (sağda) ve Yusuf Hemedanî hazretlerine nisbet edilen kabir (solda).

Dünya malı toplamada aşırıya gitmemek, ihtiyaç nisbetinde yeme, giyme, barınma ve evlenme ile yetinmek herkes için gereklidir. Zira bunlarla oyalanıp teselli olmanın, hayvanların mertebesi olduğu nüktesine daha önce işaret etmiştik. İnsan bunları, çalışan ve bedenini taşıyan nefsinin devamını temin için zarureten kullanır. Zaruret ise ölçülü ve sınırlıdır, ölçüsüz başıboş değildir. Mümin bir insanın tesellisi ve huzuru, Kur'an-ı Kerim'in mealen işaret ettiği şu şekilde olur: “Onlar inanmışlar ve kalbleri Allah'ı anmakla (zikirle) huzura kavuşmuştur. Dikkat edin, kalbler ancak Allah'ı anmakla huzura kavuşur.” (Ra'd suresi: 28) “Dünya hayatına razı olmak.” ifadesi, dünya ile teselli olup avunanları kınamaktadır. “Ona bir iyilik gelirse yatışır, onunla huzurlu olur.” (Hac suresi: 11) ayeti dünya hazları ile teselli olanlara sitem etmekte, “Huzurla yürürler.” ayeti, dünya emniyeti ve selametiyle avunup rahatlayanları kınamaktadır. “Onlar inanmışlar ve kalbleri Allah'ı zikretmekle huzura kavuşmuştur.” (Ra'd suresi: 28) ayeti ise Hak tealanın zikri ile huzur bulan, O'nu anarak teselli olanları övmektedir. Çünkü dünya ve dünya zevkleriyle teselli olan kişi, ilk bölümde anlattığımız gibi ehl-i irfanın ifadesiyle “dünya ile yaşayan” insandır. Hak tealanın zikri ve işi ile teselli olan kişi ise “Mevla ile yaşayan” insandır. Böyle bir tesellinin ve hayatın bedeli ve benzeri olmaz.

Yusuf Hemedanî hazretlerinin Rütbetü'l-hayat adlı Farisî eserinin kapak sayfası.

Teselli ve huzurun teşekkülünde iki yol vardır:

  1. 1
    Allah'ın lütfu ve keremiyle kula zahmetsiz ve yorulmadan gelen huzurdur. Bu huzur kulu, dünya hayatının çukurlarından, din dünyasının yüceliklerine ulaştırır. Ama bu nadirdir ve; “Nadirin hükmü yoktur.” demişlerdir.
  2. 2
    Yorulma ve çile yoluyla gelen huzurdur ki önceki ve bugünkü saliklerin mücahede yoludur. Hak teala mealen şöyle buyurur: “Bizim uğrumuzda mücahede edenleri (gayret sarfedenleri) elbette yollarımıza eriştireceğiz. Allah şüphesiz iyi davrananlarla (ihsan ehli ile) beraberdir.” (Ankebut suresi: 69) Denildi ki: “Kim mücahede ile dış yüzünü süslerse, Allahü teala da müşahede (kalb gözüyle Hakk'ı seyretme) ile onun içini güzelleştirir.” Yine şöyle denilmiştir: “Dıştaki hareketler, içteki bereketi gerektirir”. “Bir kimseye nefsi dost ve keremli olunca o kişinin dinini yaşaması kolaylaşır. Kişi, gereksiz dünyevî şeyleri terkedip dünyadaki teselligahını tahrip ettiği nisbette Hakk'ın zikriyle teselli ve huzuru imar etmiş olur. Dünyanın teselli evi tamamen harab olunca ahiretin huzur ve sekinet evi kurulur, mamur olur. “Bizim uğrumuzda gayret sarfedenleri” âleminden, “Elbette yollarımıza eriştireceğiz.” âlemine ulaşır.

Hak yolunda yürüyen saliklerin bu konudaki sözleri ve ibareleri farklı farklıdır: Sufî şöyle der: O insan, dünyanın kirlerinden temizlendi, Mevla'nın zikrinin safası ve paklığı ile huzura erdi. Derviş: Aldanış dünyasında fakirleşti, sürur ve mutluluk cihanında zengin oldu. Muvahhid: Şirkten ve ortaklıktan kurtuldu, yalnız ve tek oldu. Mukarreb: Ölümün elinden kurtuldu ve ebedî hayata katıldı. Salik: Harab evden çıktı, mamur eve oturdu. Arif: Şeytanların yuvasından kurtulup rıza-yı ilahî bahçesiyle huzur buldu. Ehl-i keşf: Nefs zindanından gönül tahtına ulaştı, derler.

Bütün bu sözler doğru ve gerçektir. İnsan bu dünyanın teselli mekanını, öbür dünyanın teselli mekanıyla değiştirirse, bütün bu güzel sıfatların hepsi onun elbisesi olur. Hem derviş olur, hem sufî, hem muvahhid olur, hem ehl-i keşf, hem arif olur hem salik, hem manevî makam sahibi hem de yolun hakikatına eren kişi olur. Ne güzel dergah ki yolunun ilk konağı bu şerefe sahiptir. Ne yüce, ne büyük makam ki ona yaklaşma meydanlarının bin tanesinden ilki bu yüceliğe sahiptir. Hak teala mealen şöyle buyurur: “Erkek ve kadın, Mümin olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız.” (Nahl suresi: 97) İnsanın huzur ve teselli mekanı dünya olunca “aldanış hayatı.” adını alır: “Bu dünya hayatı, aldanış metaından başka birşey değildir.” (Al-i İmran suresi: 185) Huzur ve teselli mekanı din ve Hak tealanın şeriatı olunca onun sıfatı “güzel bir hayat” olur: “Mutlaka onu güzel bir hayatla yaşatacağız.” (Nahl suresi: 97)

Zamanın akışı, kainatın dönüşüyle birlikte kendini, özünü ve yokluğunu tanıyamayan, kainatın sırrına vâkıf olamayan kişiye “gören” denemez. Gören insan, şeriat mülkünü tamamiyle gören insandır. Çünkü şeriat, nefsin ve kainatın hakimidir. Mahlukatın önderi, peygamberlerin ve ümmetin lideri, din ve şeriatın rehberi Sevgili Peygamberimiz hayatın bu mertebesi hakkında şöyle demiştir: “İslam, Allahü tealadan başka ilah olmadığına şahadet getirmen, namaz kılman, zekat vermen, hacca gitmen ve Ramazan'da oruç tutmandır. Bunları yaptığın zaman Müslüman olursun.”.

Sevgili Peygamberimiz dinî mertebelerin başına İslam'ı koydu. Çünkü insan dünya hazlarının tesellisinden uzaklaşmadıkça, dinî vazifeleri hakkıyla eda edemez. Birbirine zıt olan iki şey bir kalpte beraber ve dost olamazlar. Gönül, dünya zevklerine esir olduğu nisbette İslam şerefi ve yüceliğinden aşağılara düşer. İslam'daki teselli yeri harab olur, dünyevî hazlarla ilgili teselli yeri mamur olur. İki zıt şey bir araya gelmez.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası