ZERENCERÎ

Bekr bin Muhammed bin Ali el-Ensarî Maveraünnehr'de yetişen Hanefî mezhebi âlimlerinden.
A- A+

Maveraünnehr'de yetişen Hanefî mezhebi âlimlerinden. İsmi, Bekr bin Muhammed bin Ali el-Ensarî olup; künyesi, Ebü'l-Fadl'dır. Buhara'nın Zerencer kasabasında, 427 (m. 1036) senesinde doğdu. Dedeleri, Eshab-ı Kiram'dan Cabir bin Abdullah Ensarî'ye dayanır. 512 (m. 1118) de Buhara'da vefat etti. Gülabad Kabristanı'na defnedildi.

Zemahşerî'nin Esasü'l-belaga adlı eserinin kapak sayfası (solda). Etvakü'z-zeheb adlı eserinin kapak sayfası (ortada). El Faik fi garibi'l-hadis kitabının yazma nüshasının ilk iki sayfası (sağda). Eser Köprülü Kütüphanesi No: 382'de kayıtlıdır.

Şemsü'l-eimme Serahsî ve Şemsü'l-eimme Hulvanî'den fıkıh ilmi tahsil etti. Ensab ve tarih ilmini de iyi bilirdi. Kendi beldesinde “Küçük Ebu Hanife” ismini vermişlerdi. Meseleleri hıfzetme (ezberleme) hususunda, zekası darbımesel hâline gelmişti. Ortaya çıkan yeni meselelerde fetva için kendisine müracaat olunurdu. Uzun bir ömür yaşadı. Onun vasıtasıyla ilim her yere yayıldı. Kendisinden çok rivayette bulunuldu. Ebu Sehl Ahmed bin Ali, Ebu Hafs Ömer bin Mansur el-Hafız, Ebu Mes'ud Ahmed bin Muhammed bin Abdullah el-Becelî el Hafız, Ebü'l-Kasım Meymun bin Ali bin Meymun, Ebu Ya'kub Yusuf bin Mansur el-Hafız, Ebu Amr Muhammed bin Abdülaziz el-Kantarî ve başka âlimlerden hadis-i şerif öğrendi. Zamanında birçok âlimden rivayet etmekte benzeri yoktu. Kendisinden; Belh'te Ebu Ca'fer Ahmed bin Muhammed bin Ahmed bin Ca'fer, Serahs'te Ebu Abdullah Muhammed bin Ya'kub el-Kasanî, Semerkand'da Ebü'l-Fadl Muhammed bin Ali, Buhara'da Ebu Muhammed Abdülhalim bin Muhammed hadis-i şerif rivayet ettiler.

Eserleri: Emali ve Menakıb-ı İmam-ı A'zam Ebu Hanife isimli eserleri vardır. Menakıb-ı İmam-ı A'zam isimli eseri, Süleymaniye Kütüphanesi, Kasidecizade kısmı, 677 numarada mevcuttur.

Bekr ez-Zerencerî, Menakıb-ı İmam-ı A'zam Ebu Hanife isimli eserinde buyuruyor ki: İmam-ı A'zam'ın ismi, önceki âlimler ve Resulullah tarafından bildirilmiştir. Ebu Hüreyre'nin bildirdiği hadis-i şerifte Resulullah Efendimiz buyurdular ki: “Ümmetimde Nu'man isminde, Ebu Hanife künyesinde bir zat vardır. O, ümmetimin ışığıdır.” (Bunu üç kere tekrar ettiler.) Hazreti Ali Kûfe'de buyurdu ki: “Size, şehrimiz olan Kûfe'den çıkacak, Kur'an ilimlerinde yüksek, kalbi ilim ve hikmetle dolu, Ebu Hanife künyesinde bir zatı bildiriyorum. Ahır zamanda bir kavim, Rafızîlerin Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer'e düşmanlıkları sebebiyle helak olmaları gibi, ona düşman olarak helak olurlar.”

İbrahim Nehaî, Hammad bin Ebu Süleyman'a buyurdu ki: “Ebu Hanife'ye yetişirsen, benden ona selam söyle.” Bundan sonra da Ebu Hanife'yi methetti.

İmam-ı A'zam hazretleri, Eshab-ı Kiram'dan dört kişiyi gördüğü için Tabiîndendir. Bunlar; Abdullah bin Ceza ez-Zebidî, Enes bin Malik, Abdullah bin Ebu Evfa ve Ebü't-Tufeyl Âmir bin Vasıle'dir. İmam-ı A'zam buyuruyor ki: “95 yılında hacca gittim. Orada Mescid-i Haram'da Resulullah'ın eshabından Abdullah bin Ceza ez-Zebidî ile karşılaştım. Buyurdu ki: Resulullah'tan işittim ki: “Kim Allah'ın dininde fakih olursa, Allahü teala ona bütün işlerinde kâfidir. Ona ummadığı yerden rızık verir.” buyurdu. Enes bin Malik'i ise, 95 senesinde Basra'da gördüm. Buyurdu ki: Resulullah'tan işittim ki: “İlim öğrenmek, her Müslümana farzdır.” ve; “Hayra delalet eden, hayrı yapan gibidir.” buyurdu.”

İmam-ı A'zam hazretleri, Tabiînin büyüklerine de yetişmiş, onlarla görüşmüştür. Bunların en meşhurları; Alkame bin Mersed, Ata bin Ebu Rebah, Ata bin Yesar, Talha bin Mutarrif, Âmir bin Şerahil eş-Şa'bî, Katade bin Diame es-Sedusî, Atıyye bin Sa'id el-Avfî, Yezid bin Süheyb, Amr bin Dinar, Kays bin Ebu Bekr bin Ebu Musa Eş'arî, Mekhul eş-Şamî, Yezid bin Abdurrahman, Muhammed Bâkır, Muhammed bin Şihab ez Zührî, Habib bin Ebu Sabit, Müslim bin Abdullah, Nafi Mevla İbn-i Ömer, Asımü'l-Ahval, Amr bin Mürre, Muhammed bin Münkedir, Avn bin Abdullah, Adî bin Sabit, Sabit el-Benanî, Hişam bin Urve, Sa'id bin Mesruk, Tavusü'l-Yemanî, Mansur bin Mu'temir, Muhammed bin Suka, Eyyubi Sahtiyanî gibi pek çok âlimlerdir. Bunların hepsinden hadis-i şerif aldı ve rivayet etti. İmam-ı A'zam, Alkame bin Mersed'den, o da Büreyde'den, o da babasından rivayet etti: “Birgün Resulullah Efendimizle oturuyorduk. Buyurdu ki: “Kalkın, Yahudî olan hasta komşumuzun ziyaretine gidelim.” Evine vardık. Resulullah Efendimiz, nasıl olduğunu sorduktan sonra, Yahudî'den Kelime-i şehadet getirmesini istedi. Adam babasına baktı, o da sükut etti. Resulullah Efendimiz tekrar Kelime-i şehadet getirmesini istedi. O zaman babası “Kelime-i şehadet getir.” dedi ve Yahudî Müslüman oldu. Resulullah buyurdu ki: “Allah'a hamd olsun ki, benimle Cehennem'den bir kimseyi azat etti.” “İmam-ı A'zam'ın, Ebu Sa'id-i Hudrî'den rivayet ettiği hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Kim benim söylemediğim bir sözü bana isnat ederse, Cehennem'de oturacağı yere hazırlansın.”

Ebu Sa'id-i Hudrî şöyle bildirdi: Peygamber Efendimizden, İsra suresinin 79. ayet-i kerimesinde bildirilen **“Makam-ı Mahmud”**u sordum. Buyurdu ki: “Makam-ı Mahmud, Makam-ı Şefaattir. Allahü teala, iman ehlinden bir kavme günahları sebebiyle azap edecek, sonra onları Muhammed Aleyhisselam'ın şefaati ile Cehennem'den çıkaracak, sonra onları Heyvan denilen nehre atacaktır. Onlar orada küçük günahlarından yıkandıktan sonra Cennet'e girerler. Bunlara, Cehennem'den azat olunmuşlar ismi verilir. Onlar da bu ismin kaldırılmasını Allahü tealadan ister ve bu isim onlardan kaldırılır.”

İmam-ı A'zam hazretlerinin rivayetine göre; Hazreti Resulullah, kaza ve kaderin değişmeyeceğini, her şeyin ezelde takdir edilmiş olduğunu anlatınca, Eshab-ı Kiram da; “Ezeldeki takdire güvenelim. İbadet yapmayalım.” dediler. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz bunlara; “İbadet yapınız. Herkese ezelde takdir edilmiş olan şeyi yapmak kolay olur.” buyurdu. Sonra Leyl suresi 5-10. ayet-i kerimelerini okudu. Bu ayet-i kerimelerde mealen buyuruldu ki: “Fakat kim (malından, hakkullahı) eda eder (şirk ve isyandan) sakınır, sözün en güzelini (Kelime-i tevhidi veya Cennet'i veyahut infak ettiği malın karşılığı olan Vaad-i İlahî'yi) tasdik ederse, biz onu (yolun) kolayına müyesser kılarız. Kim cimrilik ederse (infak etmezse) ve Allahü tealanın sevabına ihtiyaç göstermezse ve en güzel kelimeyi yalanlarsa, biz de ona, en güç akıbete götüren yolu kolaylaştırırız.”

İmam-ı A'zam'dan rivayette bulunan büyük âlimlerden bazıları şunlardır: Süfyan-ı Sevrî, Ebu Hamza Sekrî, Ebu Ca'fer Razî, Ebu Avane Vaddah, Hammad bin Zeyd, Yahya bin Zekeriyya, Mis'ar bin Kedam, Ebu İsme Nuh bin Ebu Meryem, Vekî bin Cerrah, Abdullah bin Mübarek, Abdullah bin İdris el-Kufî, Cerir bin Hazım el Basrî, Süfyan bin Uyeyne, Hafs bin Gıyas, Hüşeym bin Beşir, Abdürrezzak bin Hemmam, Hammad bin Seleme ve daha birçokları ondan ilim öğrenip rivayette bulundular. Bu fakihlerin hepsi, İmam-ı A'zam'ın üstünlüğünü önceleri anlayamamış, onu görüp dersinde bulunduktan sonra onun üstünlüğünü anlamış ve ikrar etmişlerdir. İmam-ı A'meş'e bir mesele sorulduğu zaman, soran kimseyi İmam-ı A'zam'a gönderirdi. Yusuf bin Halil diyor ki: “Biz kendimizi fıkıh âlimi sanır ve meclis kurardık. Ne zaman ki İmam-ı A'zam'ın meclisine uğradım, sanki gözümden perde kalktı da gerçek fıkıh âliminin kim olduğunu anladım.”

Mis'ar bin Kedam buyurdu ki: “İmam-ı A'zam'la beraber ilim talep ettik. O bizi geçti. Onunla züht talep ettik yine bizi geçti. Onunla kelam talep ettik. Burada da bizi geçti.”

Yahya bin Nadr diyor ki: “Ebu Hanife, bir kimse ile konuştuğu zaman hiç kızmazdı. Herkes ona hürmet ederdi. O da karşısındakine saygı gösterirdi. O insanlar içinde ahlâkı en güzel, en yumuşak, nefsine hâkim, çok cömert, gece çok namaz kılan ve dünyaya hiç düşkün olmayan mübarek bir zattı.”

Emirü'l-Müminîn, İmam-ı A'zam'a 80 dinar ve cariyeler teklif ettiği hâlde, o ne bir cariye, ne de bir dinar kabul etmiştir. Sabahın erken saatlerinden akşama kadar, evinin yanında bulunan mescitte ders okutur, akşamdan sonra da arkadaşları ile sabaha kadar fıkıh müzakere ederdi. İmam-ı A'zam hazretleri ayet-i kerimeleri kendi reyi ile tefsir etmez, mutlaka bu konudaki hadis-i şerifleri veya Sahabe-i kiramın rivayetlerini arar, onları bulduğu zaman onlarla ayet-i kerimeden hüküm çıkarırdı. Abdullah bin Mübarek, İmam-ı A'zam'a dil uzatan birisine; “Otuz sene, yatsı ile sabah namazını aynı abdestle kılan kimseye dil uzatmaya utanmıyor musun?” dedi. Ahmed bin Yahya diyor ki: “Ebu Hanife, Ramazan ayı geldiğinde, biri gündüz, biri gece olmak üzere, günde iki, ayda altmış defa hatim yapardı.” Abdullah bin Mübarek buyuruyor ki: “İmam-ı A'zam, kırkbeş sene beş vakit namazı bir abdestle kılmıştır. Gece kıldığı iki rekatlik namazda Kur'an-ı Kerim'i hatmetmiştir.”

İmam-ı A'zam'ın menakıbı ve üstünlüğü: Ebu Bekr-i Sıddîk, nasıl ki, Eshab-ı Kiram'in en üstünü, en faziletlisi, en fakihi, en âlimi, en vera ve takva sahibi, en cömerdi ise, İmam-ı A'zam Ebu Hanife de Tabiînin en âlimi, en müttekîsi, en vera sahibi, en fakihi, en zahidi, en cömerdi idi.

“Allah'ım! İyilikleri kendisinde toplayan, evveli ve âhıri iyilik olan her şeyi senden ister; kötülükleri kendisinde toplayan, evveli ve âhiri kötülük olan her şeyden sana sığınırız.” Hadis-i Şerif

İmam-ı A'zam'ın Kûfe'de bir dükkanı vardı ve burada kumaş satardı. Hazreti Ebu Bekr'in de Mekke'de kumaş dükkanı vardı ve kumaş satardı. İmam-ı A'zam, bu hususta da Hazreti Ebu Bekr'e ittiba etmek istemiştir. Kazanılan paranın dörtbin dirhemini ayırır, geri kalanını dağıtırdı ve Hazreti Ali'nin rivayet ettiği şu hadis-i şerifi söylerdi: “Müminlere, başkasına muhtaç olmaması için dörtbin dirhem kâfidir.” İmam-ı A'zam'ın dükkanında bir ortağı vardı. Adı Hafs bin Süleyman el-Bezzaz'dı. Birgün İmam-ı A'zam dükkanında yoktu. Ortağı Hafs da orada oturuyordu. Dükkana Medine'den biri gelip ipekli kumaş almak istedi. Hafs ipekli kumaşı çıkardı. Müşteri; “Bunu kaça satıyorsun?” diye sordu. “Bin dirhem.” dedi. Halbuki kıymeti dörtyüz dirhem idi. Müşteri, parayı verip kumaşı aldı. İmam-ı A'zam gelip durumu öğrenince, bin dirhemi kabul etmedi. Medine'ye giderek müşteriyi buldu. Parayı verip kumaşı geri aldı. Sonra müşteriye; “Bunu benden dörtyüz dirheme satın al.” deyip, malı yeniden sattı. İşte İmam-ı A'zam'ın verası böyle fazlaydı.

Birisi İmam-ı A'zam'a bir miktar mal emanet bırakmış idi. Başkasına söylemeden bu zat vefat etti. Geride de küçük yaşta bir çocuk bırakmış idi. Çocuk büyüdüğü zaman, İmam-ı A'zam onu çağırarak, babasının bırakmış olduğu emaneti ona verdi. Halbuki İmam'dan başka kimsenin bu emanetten haberi yoktu. İmam-ı A'zam, dükkanında bir mal satarken, eğer malın bir kusuru varsa, satış esnasında söylerdi. Bir defasında ortağı olan Hafs bin Süleyman el-Bezzaz, bir malın ayıbını söylemeyi unuttu. Bunun üzerine İmam-ı A'zam bütün bu malın parasını sadaka olarak verdi. İmam-ı A'zam gece namazlarında gömlek, sarık ve cübbe giyerdi. Bütün bunların toplam kıymeti binbeşyüz dirhem idi. Her gece için hususî giyinirdi. Buyururdu ki: “Allah için süslenmek, insanlar için süslenmekten daha hayırlıdır.”

İmam-ı A'zam hazretleri oğlu Hammad'la beraber teravih için Ömer bin Zer'in mescidine giderlerdi. Bu gittikleri mesafe 3 mil idi. Bir defasında İmam-ı A'zam'ın annesi, bir meseleyi öğrenmek istedi ve oğluna dedi ki. “Git bu meseleyi Ömer bin Zer'e sor!” İmam-ı A'zam hazretleri gidip bu meseleyi Ömer bin Zer'e sordu. Ömer; “Sen bu meseleyi benden daha iyi bilirsin.” deyince İmam-ı A'zam; “Ben annemin emrine muhalefet etmem.” dedi. Ömer bin Zer; “Bu meselenin cevabı nedir?” diye sordu. İmam-ı A'zam meselenin cevabını söyleyince, Ömer bin Zer de; “Öyle ise git, annene böyle söylediğimi bildir.” dedi.

Mis'ar bin Kedam diyor ki: “İmam-ı A'zam birgün farkında olmadan bir çocuğa karşı ayağını uzatmıştı. Çocuk “Ey İmam! Kıyamet günü kısastan korkmuyor musun?” dedi. Bunu duyan İmam hemen bayıldı. Saatler sonra ayıldı ve buyurdu ki: “Korkuyorum. Çünkü o, Hazreti Ebu Bekr'den rivayet edilen şu hadiseye uygun konuştu. “Bir defasında Hazreti Ebu Bekr, evinden mescide namaz kılmak için çıktı. Yolda, ayağı bir karıncaya basarak onu öldürdü. Hazreti Ebu Bekr, karıncayı kaldırdı ve ağlamaya başladı. Allahü tealadan karıncanın diriltilmesini diledi. Allahü tealanın izni ile karınca dirildi ve Hazreti Ebu Bekr, karıncadan yetmiş defa özür diledi. Bu özür dileme, kıyamet günü kısas yapılması korkusundan idi.

Şakik-i Belhî, İmam-ı A'zam hazretlerinin cömertliğini şöyle anlattı: “Kufe'de Ebu Hanife isminde bir zatın yetiştiğini duydum. Onu görmek için Belh'ten Kûfe'ye geldim. Kendisini gördüm. Anlattığı şeyler beni hayretten hayrete düşürüyordu. Birgün arkasından yürüyordum. Sokakta, Ebu Hanife hazretlerini gören bir kimsenin yolunu değiştirdiğini gördüm. İmam hazretlerinin kendisini görmemesi için, başka bir sokağa girdi. Hazreti İmam, bu durumun kendisi ile alakalı olduğunu anlayıp, hemen o sokağa girdi. Adama yaklaşıp; “Beni görünce niçin dönüp bu sokağa girdin?” diye sordu. Adam mahcup bir şekilde; “Efendim, sizden onbin dirhem gümüş karşılığı veresiye bir kumaş satın almıştım. Vade günü geçtiği hâlde borcumu ödeyemedim. Sizi görünce de, utancımdan bu sokağa girdim.” dedi. Hazreti İmam; “Kardeşim o onbin dirhemi size hediye ettim. Yeter ki, siz dünya malı için bizden utanmayasınız.” buyurdu. Ben bu hâli görünce, Ebu Hanife hazretlerinin dünya için çalışmadığını, din için çalıştığını anladım ve bundan sonra da, o vefat edene kadar yanından (sohbetinden) ayrılmadım.

Ticaretten hasıl olan gelirini ilim erbabına dağıtırdı. Sadece Ebu Yusuf hazretlerine her gün yüz dirhem verirdi. Bir şey yese, bir şey giyse, onun mislini, benzerini, ihtiyacı olana sadaka olarak verirdi. Mesela, bir elbise giyse, aynısından ihtiyacı olanlara da hediye ederdi. Talebelerinden biri kendisine kıymetli, çok güzel bir elbise hediye ettiğinde, o da karşılık olarak, onun verdiğinden daha kıymetli, güzel bir elbiseyi talebesine hediye etti. İhsanı o kadar çoktu ki; oğlu Hammad mektepte Fatiha'yı öğrenince, bunu öğreten hocaya bin dirhem hediye etmiştir.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası