Tâbiîn'in büyüklerinden ve on iki imam'ın dördüncüsü, ismi, Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebu Talib'dir. Künyesi, Ebu Muhammed ve Ebü'l-Hasan'dir. Lakabı, Seccad ve Zeynelabidin'dir. Hazreti Hüseyin'in oğludur. Annesi Acem Kisrası Yezdi cürd'ün kızı Şehr-i Banu Gazale'dir. (Arapça olarak Sülafe ismini almıştır.)
Zeynelabidin hazretlerine atfedilen kılıç ve kını. İstanbul Topkapı Sarayı Müzesi'nde sergilenmektedir.
38 (m. 658) senesinde Medine-i Münevvere'de doğdu. 94 (m. 712) senesi Muharrem ayının on sekizinde yine doğum yerinde şehit edildi. Baki kabristanında amcası Hazreti Hasan'ın yanına defn edildi. İmamlığı, yani tasavvufta insanlara feyiz vermesi, doğru yola kavuşturması otuz dört sene sürmüştür. Hadis, fıkıh ve tasavvuf ilminde âlimdir. Eshab-ı Kiram'dan çoğunu görmüştür. Hazreti Abdullah bin Abbas, Hazreti Ebu Hüreyre, Hazreti Aişe, babası Hazreti Hüseyin, amcası Hazreti Hasan, Hazreti Ümmü Seleme ve diğerlerinden hadis-i şerifleri işitip rivayet etmiştir. Rivayet ettiği bazı hadis-i şerifler, Kütüb-i Sitte adı verilen altı hadis kitabında yazılıdır.
Zeynelabidin'den kendi oğulları, Muhammed Bakır, Zeyd bin Ali, Abdullah bin Ali, Ömer bin Ali'den başka Zeyd bin Eslem, Asım bin Amr, Ebu Seleme bin Abdurrahman, Tavus bin Keysan Yahya bin Sa'id, Ebü'z-Zinad ve diğerleri hadis-i şerif rivayet etmişlerdir. İmam-ı Zührî; “Ondan daha üstün fıkıh âlimi görmedim.” demiştir. Tasavvuf ilmindeki yüksek derecesi ve halleri de medh edilmiştir. Her gün ve gecede bin rekat namaz kıldığı ve buna ölünceye kadar devam ettiği nakledilmiştir.
Hazreti Ömer'in hilafeti zamanında Eshab-ı Kiram'ın ordusu İran'a gidip, Yezdi cürd'ün memleketini fethettiler. Oradan çok ganimet ile köle getirdiler. Kölelerin arasında padişahın üç kızı da vardı. Medine-i Münevvere'ye geldiklerinde hepsini halife Ömer'e teslim ettiler. Hazreti Ali bu kızları satın aldı. Bunlardan Şehr-i Banu Gazale'yi oğlu Hazreti Hüseyin'e nikah etti (Zeynelabidin bundan oldu). Birisini Hazreti Abdullah bin Ömer'e, diğerini de Hazreti Muhammed bin Ebu Bekr'e nikah ederek verdi.
Hazreti Zeynelabidin, her abdest aldığında yüzü sararır, vücudu titrerdi. Sebebini sorduklarında “Kimin huzuruna çıkacağımı biliyor musunuz?” buyururdu. Bir gece teheccüt namazı kılıyordu. Şeytan ejderha şekline girip, kendisini meşgul etmek istedi. Fakat o hiç aldırış etmeyince, ayak parmağını ısırdı. Namazdan sonra ejderhanın şeytan olduğunu anlayınca ona vurup “Defol ey melun.” dedi. İbadetlerini tamamlamak için kalktığında gaybdan bir ses üç kere; “Sen Zeynelabidin'sin (yani ibadet edenlerin süsüsün).” dedi.
Birisi aleyhinde konuşmuştu. Bu kendisine söylenince onun yanına gitti. Onunla biraz sohbet ettikten sonra buyurdu ki: “Hakkımda bazı şeyler söylediğini duydum. Dediklerin doğruysa, Allahü tealadan mağfiret dilerim, beni affetsin. Dediklerin iftira ise, Allah seni affetsin, selamı, rahmeti, bereketi de üzerine olsun.”
Bir gün Ali Zeynelabidin hazretlerinin elleri kelepçeli, ayaklarında kayış bağlı olduğu halde Medine'den Bağdat'a götürüyorlardı. Hazreti Zühri, onu bu halde görünce çok ağladı ve dedi ki; “Keşke şimdi sizin yerinizde benim ellerim kelepçeli olsaydı.” Zeynelabidinde ona dedi ki: “Ya Zührî! Bu bize hiç zor gelmez, istediğim zaman el ve ayaklarımı açabilirim.” Çok hafif bir silkinme ile elindeki kelepçeyi ve ayağındaki kayışı açtı. Kısa bir zaman sonra eline kelepçeyi ayağına kayışı tekrar geçirerek buyurdu ki: “Bunlar kulların cezasıdır ve kolaydır, istediğimiz zaman açabilirimiz. Esas zor olan Allahütealanın azabıdır.”
Medine Cennetü'l-Bakî'de Zeynelabidin hazretlerinin medfun bulunduğu Ehl-i Beyt Türbesi'nin Osmanlılar zamanındaki hali. Şimdi mevcut değildir.
Minhal bin Amr anlatır: “Hacca gitmiştim. Zeynelabidin'e rastladım. Halkaz u l m ü y l e meşhur Huzeyme bin Kabil'i sordu. “Ben Kufe'de iken hayatta idi.” dedim. Ellerinikaldırıp: “Ya Rabbî! Huzeyme'ye demirin ve ateşin hararetini göster.” diye dua etti. Kufe'ye geri dönerken yolda eski bir dostum olan Muhtar bin Ebu Ubeyd'i gördüm. Huzeyme'yi sordum. Ellerinin kesildiğini ve cesedinin yakıldığını söyledi. Bunu duyunca “Sübhanallah!” dedim. Muhtar sebebini sual etti. Bende Zeynelabidin'in duasını anlattım. Hemen iki rekat namaz kıldım. Huzeyme'nin zulmünden halkın kurtulduğu için şükür ettim.
Bir gün oğulları, hizmetçileri ve birkaç kişi ile sahraya çıkmışlardı. Sabah kahvaltısı hazırlandı. Bir ceylan gelip yakınlarında durdu. Zeynelabidin ona: “Ben Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebu Talib, annemde, Resulullah'ın kızı Fatıma'dır. Gel bizimle biraz yemek ye!” buyurdu. Ceylan gelip beraber yediler. Sonra ceylan bir tarafa gitti. Hizmetçilerinden biri, yine çağırın, gelsin dedi. “Dokunmayacağınıza söz verirseniz, çağırayım.” buyurdu. Hepsi, dokunmayacaklarına söz verdiler. “Ben Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebu Talib'im, annemde, Resulullah'ın kızı Fatıma'dır. Soframıza gel, biraz daha yiyelim.” buyurdu. Ceylan tekrar geldi. Yemeye başladı. Sofradakilerden biri, elini ceylanın sırtına koydu. Ceylan ürküp gitti.
Zeynelabidin yine bir gün arkadaşları ile sahrada oturuyordu. Bir ceylan yanına geldi. Ayaklarını yere vurarak bir takım sesler çıkarttı. Etrafındakiler ceylanın ne dediğini sordular. Zeynelabidin buyurdu ki: “Dün bir Kureyşli, bu ceylanın yavrusunu tutmuş, “Yavruma dünden beri süt vermedim.” diyor.” Bunun üzerine ceylanın yavrusunu tutan Kureyşli'yi çağırdılar. Zeynelabidin Kureyşli'ye buyurdu ki: “Bu ceylanın yavrusunu tutmuşsun. Dünden beri süt vermemiş, o yavruyu getir sütünü versin!” Kureyşli adam ceylanın yavrusunu getirdi. Ceylan, yavrusuna süt verdi. Zeynelabidin Kureyşli'ye, yavruyu annesine bağışlamasını söyledi. O da razı oldu. Ceylan, yavrusu ile beraber sesler çıkararak gitti. Oradakiler ceylanın ne söylediğini sordular. Zeynelabidin de buyurdu ki: “Allahüteala size hayır ve iyilikler versin.” diye dua ediyor.
Abdülmelik bin Mervan, Haccac'a; “Abdülmuttalib'in oğullarını öldürmekten çok sakın, onlara iyi muamele et.” diye bir mektup yazarak gizlice gönderdi. Bu, Zeynelabidin'e ma'lum oldu. O da Abdülmelik bin Mervan'a “Falan gün ve saatte Haccac'a şöyle bir mektup yazdın. Resulullah bana, bu yaptığının Allahütealanın katında makbul olduğunu, bunun karşılığı olarak da mülkün sende sabit kalıp, padişahlık zamanının biraz daha arttırıldığını haber verdi.” diye bir mektup yazdı. Bunu kendi devesiyle birine verip gönderdi. Abdülmelik mektuptaki tarih ile yazdığı tarihin aynı olduğunu görünce hayret etti. Deveye götürebileceği kadar hediyeler yükletip Zeynelabidin'e gönderdi.
Rivayet edilir ki, bir zaman Zeynelabidin hastalanmıştı. Bir gurup insan ziyaretine gelmişlerdi. Onlara buyurdu ki: “Buraya ne için geldiniz?” Onlarda “Seni sevdiğimiz için buraya geldik.” dediler. “Bizi neden seversiniz?” deyince, oradakiler de, “Siz Resulullah Efendimizin torunu olduğunuzdan, Allah ve Resulü için seviyoruz.” dediler. Buyurdu ki: “Kim Allah ve Resulü için bizi severse Allahüteala da kıyamet günü onu arşın gölgesi altında gölgelendirecektir. O gün o gölgeden başka gölge yoktur. Bu sevgilerinin mükafatını Allahüteala Cennette onlara verecektir. Lakin kim bizi dünyalık için severse Allahüteala onlara da hesabsız rızık verecektir.”
Bir gün Zeynelabidin'in misafirleri vardı. Kölesi sofrayı getirirken, sofra kölenin elinden kaydı merdivenin altında oynayan küçük çocuğun üzerine düştü. Bu küçük oğlu vefat etti. Köle bu durum karşısında çok korkup titremeye başladı. Zeynelabidin onun bu hali karşısında buyurdu ki: “Sen hiç korkma. Seni affettim. Allah rızası için azat ettim.” Bundan sonra da çocuğunun teçhiz ve tekvin işlerini kendi elleri ile yaparak cenazeyi kaldırdı.
Zeynelabidin buyurdu ki: “Kibir sahipleri benim çok garibime gidiyor. Kendilerinin bir damladan meydana geldikleri, sonradan cife olacaklarını bildikleri halde (cife çürümüş ve kokmuş leş demektir) yine de kibirlenirler, bunlar neyine güvenirler.”
“Allahütealanın bütün yaratıklarını gözleri ile müşahede ettikleri halde. Öyle kimseler vardır ki Allahütealanın varlığı ile birliği hakkında şüpheye düşerler. Yoktan nasıl var edildiklerini gözleri ile gören pek çok insan var ki, ölümden sonraki dirilmeyi inkar ediyor. Bunlar gelip geçici olan dünyaya emek verip, ebedi olan ahireti unuturlar. Ben bunların bu hallerine çok şaşarım.”
Oğlu Muhammed Bakır'a buyurdu ki: “Ey oğlum! Şu dört çeşit kimselerle arkadaşlık etme ve onlara güvenme. Fasık olan kimselerle arkadaşlık etme, zira fasık kimse seni bir lokma ekmek için terk eder. Cimri ile arkadaşlık etme, cimri senin çok muhtaç olduğun şeylerini elinden almak ister. Yalancı ile arkadaşlık etme. Yalancı da fasık bir kadına benzer, senin yakınlarını senden uzaklaştırmak ister ve senden uzak kimseleri sana yaklaştırmak ister. Bir de sıla-i rahmi terk edenlerle arkadaşlık yapma. Zira onlar Kur'an-ı Kerim'in üç ayeti ile lanetlenmiştir.”
Buyurdu ki: “Allahüteala, günahlarına pişman olup, tövbe edenleri sever.”
“Hakiki cömert, Allahütealaya itaat eden, kulların haklarını gözeten, yaptığı iyiliği Allah için yapıp, karşılığında insanlardan teşekkür beklemeyendir.”
“İnsanlar zaruret diyerek, yiyecek kazanma peşinde koşarlar. Halbuki esas zaruret günahlardan kaçınmaktır. Fakat çokları bundan kaçınmayıp yiyecek peşinde koşarlar.”
Zeynelabidin ibadet edenleri şöyle sınıflandırırdı. “Allahütealadan korktukları için O'na ibadet ederler. Bazı insanlarda Allahütealanın rahmetini ve Cennet'ini istedikleri için Ona ibadet ederler. Bu ibadet tüccar ibadetidir. İnsanların diğer bir kısmı ise Allahütealanın gazabından korkarak sadece Cenab-ı Hak ibadete layık olduğu için, şükrünü ifa etmek için ibadet ederler. İşte bu tam manada mütteki olanların ibadetidir.” diye buyurmuştur.
İmam-ı Zeynelabidin hazretlerinin oğlu Abdullah'ın Şam'da bulunan türbesi (solda), türbe içerisindeki sandukası (ortada) ve kabri (sağda). Zeynelabidin hazretlerinin Cennetü'l-Bakî Kabristanlığı'ndaki türbesinin bulunduğu yerin bugünkü hali.
Sabit bin Ebu Hamza, İmam-ı Zeynelabidin'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Kıyamet günü, ehli fazilet kalksın diye çağrılır, insanlar arasında bir grup kalkar. Onlara hadi Cennet'e giriniz denilir. Onlar Cennet'e giderken meleklerle karşılaşırlar. Melekler nereye gidiyorsunuz derler. Cennet'e derler. Hesaptan önce mi Cennet'e giriyorsunuz? derler. Evet cevabını verirler. Sizler kimlersiniz? dediklerinde, biz fazilet ehliyiz derler. Sizin faziletiniz nedir? diye sorarlar. Onlarda, dünyada bize hakaret edildiğinde tahammül ederdik. Bize zulmedildiğinde sabrederdik ve bize kötülük yapıldığında affederdik derler. Bunun üzerine melekler, hadi Cennet'e giriniz. Salih ameli işleyenlerin mükafatı ne güzeldir, derler. Sonra sabır ehli kalksın diye nida olunur. Bir grup insan kalkar. Onlara da, hadi Cennet'e giriniz, denilir. Onlar da meleklerle karşılaşırlar. Melekler onlara da aynı şeyi sorarlar. Biz sabır ehliyiz dediklerinde sizin sabrınız ne idi? derler. Biz Allahütealaya ibadet etme hususunda zorluklara katlandık. Nefsimize uymayıp, günahlardan sakındık ve bu hususlarda sabrettik, derler. Melekler onlara da, hadi Cennet'e girin, salih ameli işleyenlerin mükafatı ne güzeldir, derler. Sonra bir nida daha gelir. Allahütealanın komşuları kalksın, denir. Bir grup insan kalkar, fakat bunların sayıları azdır. Onlara da, hadi Cennet'e giriniz, denilir. Melekler karşılayıp aynı şeyleri onlara da sorarak sizin ameliniz nedir? dediklerinde, “Biz Allah rızası için birbirimizi ziyaret ederdik. Allah rızası için oturup sohbet ederdik ve Allah rızası için birbirimize mallarımızı bol bol verirdik,.” derler. Bunun üzerine melekler salih ve iyi ameli işleyenlerin mükafatları ne güzeldir. Hadi girin Cennet'e, derler.”
Zeynelabidin'e bir gün birisi gelip; “Sizi filan şahıs evine davet ediyor. Mümkünse beraber gidelim.” dedi. Sonra beraberce çıkıp o kimsenin evine gittiler. Daha o şahıs bir şey söylemeden buyurdu ki: “Biz hiç kimseden dünyalık yardım beklemedik, verileni de almadık. Allahüteala bizim rızkımızı göndermektedir. Siz yardımınızı ihtiyaç sahibi fakirlere veriniz. Allahüteala bizi de sizi de affetsin.”
Vefat edecekleri gece oğlu Muhammed Bakır'dan abdest almak için su istedi. Suyu getirdiklerinde buyurdu ki: “Bu su içinde hayvan ölmüş, bununla abdest alınmaz.” Yakınları mum ışığında kabın içine dikkatlice baktıklarında kabın içinde bir fare ölüsü gördüler. Oğlu tekrar su getirdi. Abdest aldı ve “Artık ölümüm yakındır.” buyurup, vasıyyetini bildirdi. O gece Osman bin Hayyam tarafından zehirletildiğinden şehit oldu 94 (m. 713).