ZİYAEDDİN NURŞİNÎ

Muhammed Ziyaeddin Osmanlı âlim ve velîlerinden.
A- A+

Osmanlı âlim ve velîlerinden. İsmi Muhammed Ziyaeddin'dir. Nurşinî nisbesiyle meşhur olmuştur. Babası büyük velî Abdurrahman Tagî (Tahi) hazretleridir. 1272 (m. 1855) senesinde Bitlis'in Hizan ilçesine bağlı Usba köyünde doğdu. 1342 (m. 1923) senesinde Bitlis'in Nurşin köyünde vefat etti. Kabri Nurşin'de babasının türbesinin yanındadır.

Ziyaeddin Nurşinî'nin aile çevresi ilim ve fazilet sahibi dindar insanlardan meydana geliyordu. Dinî ilimler sahasında söz sahibi olmuş büyük âlim ve velîler onun yakın çevresinde yaşıyordu. Zahirî ve manevî ilimleri tahsil etmeye çok müsait bir ortamda dünyaya gelen Muhammed Ziyaeddin Efendinin çocukluğu böyle bir çevrede geçti. İlk tahsilini babası Abdurrahman Tagî'den aldı. Zamanında medreselerde okutulan dersleri tamamlayarak ilimde yükseldi ve mollalık payesine ulaştı. Babasının ilim meclislerine ve Tasavvufî sohbetlerine devam ederek zahirî ilimlerde âlim, tasavvuf yolunda yüksek derece sahibi oldu.

Babası Abdurrahman Tagî hazretleri vefatına yakın onu en büyük halifesi Fethullah-ı Verkanisî'ye emanet etti. Ziyaeddin Nurşinî babasının hastalığı sırasında yanında duruyordu. Üzülüyor ve ağlıyordu. Bir ara gözlerini açan Abdurrahman Tagî hazretleri oğluna baktı ve; “Ziyaeddin! Neden böyle yaş akıtıp ağlıyorsun?” dedi. Ziyaeddin Nurşinî edeple; “Niçin ağlamayayım. İnsanın babası çok büyük tüccar olur da, dünyasını değiştirirken evladı babasının malından istifade edemezse, mirasına varis olamazsa ondan daha acı bir şey olur mu?” diye cevap verdi. Babası; “Oğlum! Şeyh Fethullah senin hakkında benden daha hayırlıdır. Çünkü, vallahi ben seni başkalarından ayırd etmedim. Halk, gözümde ne ise, sen de oydun. Fakat Şeyh Fethullah seni diğerlerinden üstün tutacaktır.” buyurdu.

Bu cevap üzerine teselli bulan Ziyaeddin Nurşinî babasının vefatından sonra Şeyh Fethullah-ı Verkanisî'ye talebe oldu. Onun hizmet ve sohbetlerinde bulundu. Böylece zahirî ilimlerde yüksekliğinin yanında manevî derecelerde ve tasavvuf yolunda da ilerledi. Fethullah-ı Verkanisî hazretleri, hocasının oğlu Muhammed Ziyaeddin Nurşinî'nin yetişmesi ve olgunlaşması için özel itina gösterdi. Hatta onu en ağır hizmetlerde kullanarak kınayanların kınamasına aldırmadan onu kamil (olgun) ve mükemmil (yetiştirebilen) bir zât olarak yetiştirdi. Fethullah-ı Verkanisî kışın karda kızağına biner köylere irşada giderken, Ziyaeddin Nurşinî'yi çağırarak kendisini çekmesini isterdi. Bu duruma Abdurrahman Tagî hazretlerinin bazı halifeleri itiraz ettiler. Hocasının oğluna saygı göstermesi gerekirken, kızağa binip keyf sürüyor, hocasının oğlu ise, zahmet ve meşakkatle kızağını çekiyor.” dediler. Bu durumu duyan Fethullah-ı Verkanisî; “Üstadım oğlunu bana teslim etti. Ben de böyle hareket etmeyi uygun görüyorum. Yok eğer size teslim etmişse Fethullah Verkanisî'nin halifesi ve Abdurrahman Tagî'nin oğlu Muhammed Ziyaeddin Nurşinî. Nurşin Medresesi. bildiğiniz gibi yapmakta serbestsiniz.” diyordu.

Nakşibendiyye yolu usulüne göre 1889 yılında icazet, diploma ve hilafet, İslamiyeti anlatma vazifesi vererek insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla vazifelendirdi. İlim ve fazilette yüksek bir velî olan Muhammed Ziyaeddin Nurşinî hazretleri, hocası Fethullah-ı Verkanisî'nin sağlığında on sene, onun vefatından sonra da 24 sene olmak üzere tam 34 yıl talebe yetiştirdi ve insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyada ve ahirette saadete kavuşmalarına çalıştı. Sohbetleri sırasında dünyaya gönül vermemek gerektiğini bildirdi.

Bir defasında buyurdu ki: “...Dünya ahiret için bir tarla olmasa, ahirete hazırlık yeri olmasa, çirkin şeylerin en çirkini, rezillerin en rezilidir. Allahü tealadan uzaklaşmaya, insanı ahirette faydadan mahrum etmeye sebeptir. Akıl sahibi olanların yanında kıymeti olmayan bu dünyada insan utançtan başını eğse yeridir. Nitekim sevgili Peygamberimiz; “Dünya, ahirette evi olmayan kimselerin evidir. Malı olmayanların malıdır. Aklı olmayan kimse onu toplar.” buyurmuştur. Eğer Allahü tealanın katında dünyanın sivrisinek kadar kıymeti olsaydı, düşmanı olan kafirlere ondan bir yudum su bile vermezdi. Zira dünyayı yarattığı günden beri ona rahmet nazarıyla bakmamıştır.

Beyt: Bu dünyaya gönül bağlama, fani olan dünya geçer,

İhtiyarlık devresi geldi, taze gençlik devresi geçecek.

Güneşin herkese apaçık göründüğü gibi dünyanın kötülüğü de malumdur. Eğer dünyanın bir değeri olsaydı, insanların ve cinlerin peygamberi olan Muhammed aleyhisselam ona iltifat ederdi.”

Tasavvuf yolunda bulunmanın esasının sohbet olduğunu bildirerek buyurdu ki: Biliniz ki sohbetsiz geçen zaman zarardır. Ömrün boşa geçmesidir. Bu ömrün hakkı, ilk önce tedrici olarak şerefli sohbetin tahsili yolunda, sarf edip, mümkün olduğu kadar sohbeti terk etmemektir. Sonra tarikatta ondan sonra sonu olmayan edeplere uymaktır. Çünkü sohbet bütün kemâlatın, olgunlukların ve marifetlerin başlangıcıdır. Geçen zaman iade edilmez, kaza da edilemez. Ne olursa olsun sohbetsiz geçen vakitlere üzülmeli, belli zamanlarda yapılması emrolunan virdleri, vazifeleri terk etmemeli ve hocasını gözü kapalı olarak düşünmelidir. Zira tamamıyla yapılması mümkün olmayan bir şeyi tamamıyla da terk etmemelidir.”

Ziyaeddin-i Nurşinî hazretleri bir sohbeti sırasında Peygamber Efendimize tabi olmanın önemini işaret ederek buyurdu ki: “Ey dostlarım! Hakikî saadet ve olgunluk, iki cihanın efendisi olan Peygamber Efendimize tabi olmak, O'nun tebliğ ettiği İslamiyetin boyasıyla boyanmak, bizzat emirlerine uyarak yasakladığı şeylerden sakınmakla mümkündür. Ayrıca bunları başkalarına da yaptırmalıdır. Bir kimse başkasını İslamiyetin emir ve nehiylerine muhalefetten men edecek kudrette olup da onu men etmezse, o kimsenin ortağıdır yani o işi birlikte yapmış sayılırlar. Bir kimse Peygamber Efendimizin sünnetini ve İslamiyetin hükümlerini başkasına yaptırsa, ona hasıl olacak ecir ve sevabından hiçbir şey noksan olmaksızın kendisine de hasıl olur.”

Ziyaeddin Nurşinî hazretleri zamanındaki seyyidler ve âlimlerle görüşür veya mektuplar yazarak gönüllerini alırdı. Seyyid Abdülhakim Arvasî hazretlerine yazdığı mektupta buyurdu ki: “Bu mektub, Arvas'ın yüce kapı eşiğinin hizmetkârı olan Muhammed Ziyaeddin'den en şerefli kardeşi, en saadetli dost, zeka ve temiz kalb sahibi, kendinde güzellikleri ve dirayeti toplayan, salih âlimlerin bakiyesi Molla Abdülhakim'edir. Allahü teala onu Muhammed Ziyaeddin Nurşinî hazretlerinin dergahı. doğru ve sağlam yolda yürümeye muvaffak eylesin! Size selamdan sonra, dünya ve ahirette saadetiniz, afetlerden selametiniz için, dua eder, müstecab dualarını beklerim...” Bazı fıkhî suallerine cevap verdiği bu mektubunda Peygamber Efendimizin neslinden gelen seyyidlere olan saygı ve bağlılığını bildirdi.

İlmi ve faziletiyle insanları hak yola davet eden Muhammed Ziyaeddin Nurşinî hazretleri, aynı zamanda dini, vatanı ve milleti için savaşarak büyük kahramanlıklar gösterdi. Birinci Dünya Savaşında talebeleriyle birlikte Ruslara ve Ermenilere karşı kahramanca savaştı. Kardeşleri Muhammed Said ve Muhammed Eşref ile birçok talebeleri şehid oldular. Din ve vatan uğruna yaptığı hizmetlerinden dolayı zamanın bütün âlimleri ve devlet adamlarının hürmet ve sevgilerine mazhar oldu.

Birinci Dünya Harbine katılarak büyük kahramanlıklar gösteren Muhammed Ziyaeddin Nurşinî hazretleri, koluna isabet eden bir mermi sebebiyle felç oldu. Felcin bütün vücuda yayılmaması için Bitlis Askerî Hastanesinde sağ kolu kesildi. Fakat Ziyaeddin Nurşinî hazretleri bu ameliyatın arkasından ağır bir hastalığa tutuldu. Talebeleri ve sevenleri o vefat edecek diye üzülüyorlardı. Bazan kendinden geçiyor, bazan da ayılıyordu. Bu hâl üzereyken bir gün şöyle buyurdu: “Rüyamda yanıma kalabalık bir veî grubunun geldiğini gördüm. Gavsü'l-a'zam Arvasî, Abdurrahman Tagî ve Şeyh Fethullah Verkanisî de aralarındaydı. Dünyada mı kalacağım yoksa ahirete mi intikal edeceğim hususunda aralarında uzun müzakereler yaptılar. Şeyh Fethullah Verkanisî dünyada kalmamın daha hayırlı ve insanların hidayete kavuşmalarına vesile olacağımı belirterek sekiz yıl daha yaşamamı teklif etti. Hazır bulunan büyüklerimiz de bu teklifi uygun görerek dağıldılar. Nitekim Muhammed Ziyaeddin Nurşinî hazretleri bu rüyanın dokuzuncu yılı başlarında vefat etti.

Ziyaeddin Nurşinî hazretleri pekçok talebe yetiştirip, İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla vazifelendirdi. Bunlar; “Molla Muhammed Emin, El-Hac Abdülkerim, Şeyh Ahmed el-Haznevî, Şeyh Mehmed Karaköy, Şeyh Muhammed Selim Hizanî, Şeyh Mahmud Zokaydi, hocası Fethullah Verkanisî'nin oğlu Şeyh Alaeddin, Tili Şeyh Şahabeddin, Tili Molla Abdullah, Molla Halil Kavaki, Molla Yusuf Hurti, Molla Abdurrahman Çokreşi, Şeyh İbrahim Abri gibi zatlardır.

Muhammed Ziyaeddin Nurşinî hazretleri babası Abdurrahman Tagî hazretlerinin kabrinin bulunduğu Nurşin'den ayrı kalmak istemezdi. Fakat insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmak üzere çeşitli beldelere gitmesi gerekiyordu. Ömrünün son zamanlarında Azizan'dan Nurşin'e taşınmayı ısrarla istedi. Ailesinden bazıları da Azizan'da kalmak istiyorlardı. Azizanlılar da Şeyh Ziyaeddin Nurşinî hazretlerinin köyde kalması için yalvarıp dil döktüler. Şeyh hazretleri bütün bu ısrarlara rağmen babası Abdurrahman Tagî hazretlerinden uzak kalmaktan ve onun beldesinden uzakta vefat etmekten korkuyorum, diyordu. Vefatından bir yıl önce hiçbir engele aldırış etmeksizin kesin bir kararlılıkla Azizan'dan Nurşin'e taşındı. Ömrünün son senesini Nurşin ve civarında geçirdi. Abdurrahman Tagî hazretlerinin kaldığı ve gezdiği yerleri büyük bir özlem ve hasret içinde gezip hatıralarını tazeledi.

Ziyaeddin Nurşinî hazretleri Nurşin ve civarında bulunduğu sırada insanlara vaaz ve nasihat ederek İslamiyetin emir ve yasaklarını anlatmaktan geri kalmadı. Talebelerine ve sevenlerine hitab ederek buyurdu ki: “Allahü tealaya ibadet edip O'ndan korkunuz. O'nun razı olmadığı zahir ve bâtındaki şeylerden korunmaya, mühim şeylerden ve taatlardan olan Allah'ın emir ve yasaklarını halka duyurmaya sıkıca sarılın. Fakat ilk önce bir an dahi olsa bedenden ayrılmayan nefs-i emmareye Allahü tealanın emir ve yasaklarını bildirmelidir. Çünkü Allahü tealanın nefsin şerrinden koruduğu kimseler bile nefs-i emmarenin şerriyle karşı karşıyadır. Zira nefs-i emmare, sahibine günahları taat şeklinde gösterir. Bal içine zehir katar. İnsanın onu şeriat ölçüsüyle ölçmesi lazımdır. Doğru ise güzel, değilse onu kınayıp, İslamiyetin emri doğrultusuna çevirmesi gerekir.

Nefse yapılan bu tebliğden sonra, insanlara tebliğ, Allahü tealanın emreylediği şeyleri yapıp, yasak ettiği şeylerden kendilerini korumak için olmalıdır. Ancak tebliğ eden kimse bunda da dikkat edip kendini gizli kalb hastalıklarından korumalıdır. Bununla kendine nasihat etmeyi irade etmelidir. Hatta halka sohbet ettiği vakitte bile, kendi nefsinden başka bir şeye hitab etmemelidir. Yoksa sohbeti kalblere tesir etmez.

Yine tebliğ eden kimse, aldatıcı, hilekar dünya hakkında korku üzere bulunmalıdır. Çünkü dünya insanlara gelinler gibi süslenir. Lakin Allahü tealanın sevdiği olgun bir velîden ruhanî bir imdat almış kimseden başkası onun çirkinliğini anlayamaz. Bu zamanda halka yapılacak sohbet, insanları dünyadan soğutmaktır. Umulur ki böylece ahiret işleri tatlı gelir. Çünkü dünya ile ahiret iki kuma kadına benzer. Birisi razı olunca, diğeri darılır. Allahü teala bizi ve sizi kendi muhabbetine, Resulünün muhabbetine muvaffak eylesin. Amin.”

Muhammed Ziyaeddin Nurşinî hazretleri vefatından yedi ay kadar önce Zirnacur taraflarında hastalandı. Babası Abdurrahman Tagî hazretlerinin gezdiği yerleri ve oralardaki dostlarının misafirhanelerini, evlerini hasret ve özlemle ziyaret etti. Misafirhane sahiplerini anarak onların hallerini anlattı. Sık sık ölümden bahsederek ölüme hazırlıklı olmak gerektiğini ifade etti. Halbuki daha önceleri sohbetleri sırasında daha çok muhabbetten ve muhabbeti meydana çıkaran sebeplerden bahsederdi. Din ve dünya ehli hakkında yani peygamberler, âlimler, evliyalar ve devlet adamlarının hallerini anlatarak; “Bu akibetten hiç kimse kurtulamaz. Üzerinde durulacak şey kişinin ahirete hazırlık olarak işlediği amellerdir.” buyururdu.

Vefatından beş ay kadar önce sorulan bir meseleye cevap verdikten sonra, ahir zaman insanlarından şikayet ederek buyurdu ki: “Bu adamlar daha doğrusu zamane insanları ne kimseyi dinlerler, ne kimseye boyun eğerler, ne de herhangi bir şeyden ders alırlar. Bu yüzden hiç kimse onlara faydalı olamaz. Allahü teala beni onların arasından alsa ne iyi olur. O zaman yaptıklarına pişman olurlar, ama o pişmanlıkların hiçbir faydası olmaz.”

Muhammed Ziyaeddin Nurşinî hazretleri vefatından üç ay kadar önce kışın Bitlis'e gitmeye karar verdi. Ailesi havanın soğukluğunu mevsimin uygun olmadığını ve hastalığını ileri sürerek bu yolculuğa mani olmak istedi. Ancak kararından vaz geçmedi. Yola çıkmadan hocasının kabrini ziyaret ederken; “Bu sefer Bitlis'e gidişimizin tek sebebi Şeyhü'l-A'zam hazretlerinin kabrini ziyaret etmektir. Çünkü ilkbahara kadar yüce Mevlanın neyi yaratacağını bilmiyoruz.” buyurarak ilkbahardan önce vefat edeceğini işaret etti.

Bitlis'te iken bazı Siirtliler yanına gelerek İslamiyeti anlatmasını istediler. Onların ısrarlı istekleri karşısında; “Havalar soğuk olduğu için şimdi sizin oralara gelemem. Fakat ecel mühlet verirse Şubat ayında inşaallah geliriz.” buyurdu. Bitlis'e gidip büyüklerin kabirlerini ziyaret ettikten sonra Nurşin'e döndü. Şeyh Abdurrahman Bilvanisi onun ziyaretine geldi. Bir müddet kaldıktan sonra geri dönmek niyeti ile vedalaşıp ayrılırken ona; “Eğer gelmek istiyorsan Şubat ayının başında gel, yoksa gelme.” diyerek o tarihten sonra gelirse kendisini sağ bulamayacağını işaret etti.

Ziyaeddin Nurşinî hazretleri, vefatına bir aydan az bir zaman kala kızkardeşinin oğlu Muhammed Baki'nin evinde babası Üstad-ı Azam Abdurrahman Tagî hazretlerinin evinin güzel idare edildiğini, orada çok sayıda âlim ve tasavvuf talebesinin barındığını, aynı zamanda her yöreden pek çok kimsenin Nakşibendiyye yoluna girmek üzere başvurduğunu anlattıktan sonra buyurdu ki: “Bu zamanda böyle durum büyük bir nimettir. Çok şükretmek gerekir. Ama biz şükür borcunu yerine getiremiyoruz.

Ziyaeddin Nurşinî hazretlerinin tek oğlu olan Fethullah Efendi, kendisinden sekiz gün önce vefat etti. Onun vefatı üzerine; “Senden önce vefat edeceğimi ve senin geride kalacağını sanıyordum. Fakat Allahü teala böyle diledi. Böyle oluşunun hikmetini o bilir?” buyurdu. Oğlu defnedildikten sonra hastalandı. Hastalığının ilk günlerinde; “Molla Fethullah gitti. Görünen o ki, onun arkasından ben de kalıcı değilim, böylece dünya yıkılıyor.” buyurdu.

Son günlerinde Nakşibendiyye yüksek yolunun faziletini anlatarak buyurdu ki: “Bütün gücünüzü ve gayretlerinizi sonuna kadar kullanarak Nakşibendî nisbetine sahib olunuz. Bu nisbet en pahalı mücevherlerden daha değerlidir. Bu nisbet şu yöreden kalkmadan önce onu elde ediniz. Eğer bu yöreden kalkacak olursa bir daha Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri gibi biri bulunmaz ki Hindistan'a gitsin ve o nisbeti alıp getirsin.”

Son günlerinde hastalığı ilerlemiş olmasına rağmen Kur'an-ı Kerim okumayı ve sohbetleri terk etmiyordu. Hastalığının ve ağrılarının şiddetlenmesine rağmen son günlerinde kendini tamamen Rabbine verdi ve bütün şuuru ile Allahü tealanın rızasına kavuşmak için gayret etti. Sık sık aile fertlerine ve diğer bağlılarına İslamiyetin emir ve yasaklarından ayrılmamalarını, Nakşibendiyye yoluna bağlı kalmalarını, bütün bunları yaparken de ihlas ve sağlam bir niyete önem vermelerini tavsiye etti. Ev halkından birine yukarıdaki tavsiyeleri bildirince, ona; “Peki bu konuda bize kim rehberlik edecek, bizi kim terbiye edecek?” diye soruldu. Soran kimseye hitaben buyurdu ki: “İnsanın niyeti halis, maksadı sadece Allahü tealanın rızasına kavuşmak olunca, O kolaylık ihsan ederek kendisine ulaştıracak yolları nasılsa buldurur. Fakat halis niyet olmazsa O'nun desteğinden ve yardımından mahrum kalınır.”

Muhammed Ziyaeddin Nurşinî hazretleri son saatlerinde yalnız kalmayı tercih ediyor, çok az konuşarak kalbini bir noktaya bağlamak istiyordu. Yanına girmek isteyen dostlarına ve ziyaretçilerine izin verirken; “Buyursunlar, fakat beni çok konuşmaya zorlamasınlar.” buyuruyordu.

Vefat etmeden önceki son günün kuşluk vaktinde Üstad-ı A'zam hazretleri hangi vakit vefat etmişti?” diye sordu. “Kaba kuşluk sırasında.” diye cevap verildi. Öğleden sonra kadın erkek ve çocuk bütün aile mensuplarını yanına çağırdı ve en büyük halifesi Molla Muhammed Emin'e, orada bulunanlara tövbe ettirmesini emretti. Kendisi de yastığın yanına oturarak şöyle buyurdu: “Onlar, yani bu yolun büyükleri iki gündür bana gerek ev halkımı, gerek buraya başvuranları irşad etmemi ve bu işi Molla Muhammed Emin'e havale etmemi telkin ettiler.”

Molla Muhammed Emin'in Allah yolunda tükenmez bir hazine olduğunu belirttikten sonra şöyle konuştu: “Önce ihlasla tövbe ederek Allahü tealaya yönelmeli, arkasından da Üstad-ı A'zam Abdurrahman Tagî hazretlerinin türbesine giderek dua edip eşiğine yüz sürmelisiniz. Ta ki Allahü teala bu sayede bana şifa versin. Bu yaptığınız tövbe sadece işlemiş olduğunuz günahlardan tövbe etmek değildir. Bu tövbe aynı zamanda her şeyden sıyrılıp sadece Allah'a sığınma, yüce Nakşibendiyye yolu ile bağdaşmayan her türlü hareketten sıyrılma, bundan sonra dünyanın zînet ve hazlarına dalmaktan kaçınma, dünyanın alımlı ve göz boyayıcı menfaatleri için yarışmaktan sakınma gayesi güdülmelidir.”

Muhammed Ziyaeddin Nurşinî hazretleri böylece vefatından önce yerine geçecek kimseyi belirledi ve bütün bağlıları ile talebeleri teslim edeceği bir vekil tayin etti. Vefat zamanı yaklaşmasına ve hastalığı iyice fazlalaşmasına rağmen sünnetlere eksiksiz uymaya gayret etti. Ruhunu teslim edeceği anlarda bile suyu üç yudumda içti. İlk yudumu besmele ile ve son yudumu da hamd ederek bitirdi. Yine abdestin hiçbir sünnetini terk etmedi.

İNSANIN ÖMRÜ KIYMETLİDİR

Vefat edeceği gece bir an önce sabah vaktinin girmesini istiyor, bu yüzden devamlı saatin kaç olduğunu soruyordu. Bir kere saatin yedi olduğu söylenince; “Yediden onikiye kadar beş saat var, o da hayli uzun.” buyurdu. Hatta komada bulunduğu sırada sabah vaktinin girip girmediğini sorarak yanında bulunanlara; “Abdest alıp, namazlarınızı kıldınız mı?” diye sordu. Orada bulunanlar “Evet kıldık.” deyince; “O halde ben de abdest alıp kılayım da namazımı kaçırmayayım.” buyurdu. Yatağın kenarına geldi ve eksiksiz bir abdest alıp yine eksiksiz bir şekilde namaz kıldı. Ev halkından biri misvak getirdi, dişlerini misvaklamak istedi. Misvağı kendisi alarak sünnete uygun bir şekilde misvakladı. Şuuru son ana kadar yerindeydi. Yanına gelenleri tanıyor, onlara yer gösteriyor, sorularına cevap veriyordu. Bu sırada şeyhinin oğlu Muhammed Cüneyd kapıdan girince, onu tanıyarak; “Ya Şeyh Cüneyd, şöyle buyur!” diye seslendi. Bir gece önceki gördüğü rüyasını şöyle anlattı: “Çok sayıda asker gelip Üstad-ı A'zam hazretlerinin türbesini ziyaret etti. Yer ile gök arasını bembeyaz kuşlar doldurdu. Bu beyaz kuşlardan büyük biri bana gelerek; “Hazır ol, saat on bir veya on ikiden sonra yani sabah açtıktan sonra yola çıkacaksın.” dedi.

Ziyaeddin Nurşinî hazretleri bu rüyayı anlattıktan sonra ev halkı yanından dışarı çıkarak, bir iki kişi yanında kaldı. Üzerinde vefat alâmetleri belirince, yanında bulunan talebelerinden biri; “Anlaşılan siz bizleri şaşkın ve yetim bırakıyorsunuz. Sizden sonra bizim sahibimiz ve rehberimiz yoktur.” dedi. Bu sözler üzerine; “Elhamdülillah sen varsın.” diye karşılık verdi. O talebesi; “Benim varlığım sizin sayenizle idi. Yoksa ben neyim, ne faydam olabilir?” diye cevap verdi. Bunun üzerine; “Allah var, O herkese yeter.” diye karşılık verdikten sonra; “Benim Allah'tan başka hiçbir şey ile alâkam kalmadı.” dedi.

Ziyaeddin Nurşinî, insanların ve kainatın yaratılış gayesinden bahsederek buyurdu ki: “Ey kardeşim! Bu kainatın yaratılmasındaki hikmet, Allahü tealanın marifetine kavuşmaya, O'na yaklaşmaya ve O'na ibadet etmeye çalışmaktır. Nitekim Allahü teala Kur'an-ı Kerimin Zariyat suresi 56. ayetinde mealen; “Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etmeleri için yarattım.” buyurdu. İnsanlar bu dünyaya oyun, oyuncak, mal, evlat, soyu ile iftihar etmek için gelmedi. Allahü tealanın rızasını kazandıran ve O'nun rahmetini celb eden şeylere çalışmanız gerekmektedir. İnsanın ömrü kıymetlidir. Onunla alçak ve aşağı olan dünyayı değil, en aziz ve matlub olan ahireti istemek lazımdır. Zira dünya, insanı Allahü tealadan uzaklaştıran şeylerdir.”

Talebesi onun yanında her gece okuduğu Seyyidü'l-istiğfar ile Bekara suresinin sonunu okumaya başladı. Ziyaeddin Nurşinî hazretleri de onun arkasından okudu. Yunus aleyhisselamın tesbihini okudu. Arkasından kendisine; “Artık şimdi, Lâ ilahe illallah, demenin vakti değil mi?” denildi. Ziyaeddin Nurşinî hazretleri; “Evet. Hace-i Ahrar hazretlerinin belirttiğine göre bin fennin bilgisine sahib olsan bile, bunların hepsi gider ve ahirette sana sadece “Lâ ilahe illallah kalır” diye cevap verdi. Sonra kendi haline net bir ses tonu ile; “İnne fî halkıssemâvâti...” ayetinden itibaren Al-i İmran suresinin sonunu okudu. Okuması bitince yanında bulunanlarla bazı hususları konuştuktan sonra sustu. Yanında bulunanlar da bir şey söylemediler. Kendi eli ile bir kere dişlerini misvakladı. Bir ara işareti üzerine alnını su ile ovdular. Mübarek nefesi kesilinceye kadar hiçbir söz söylemedi.

Mübarek dili üst damağına yapışık durumda; “Lâ ilahe illallah” kelimesini tekrar ederek 1924 4 Mart'ta, H.1342 senesi Receb ayının 27. günü sabah namazından sonra Bitlis'in Nurşin köyünde ruhunu teslim etti. Son nefesini vereceği anda yüzünde ve alnında ayna gibi bir parıltı belirmişti. Bu parıltıyı orada bulunan herkes görmüştü. Ayrıca vefat edeceği günün sabahı yattığı odadan dünya kokularına benzemeyen hoş bir koku yayılmaya başlamıştı. Yanına giren herkes bu kokuyu hissediyordu. Bu koku gittikçe kuvvetlendi ve vefatı sırasında odanın her yanını sardı ve dışarıdan bile hissedilir oldu. Son nefesini verdiği anda ve cenazesi yıkandığı zaman vücuduna değen her elbise veya bez parçasından aynı hoş koku dağılıyor ve üstelik bu koku sindiği yerden birkaç kere yıkansa bile çıkmıyordu.

Muhammed Ziyaeddin Nurşinî hazretlerinin cenazesini Molla Abdullah Ba'leki ile Molla Abdülkerim Tertui diğer dostlarının yardımı ile yıkadılar. Sağlığında işaret ettiği gibi babası Abdurrahman Tagî hazretlerinin yanıbaşına defnedildi. Ziyaeddin Nurşinî hazretlerinin tek oğlu olan Molla Fethullah kendisinden önce vefat etmişti. Molla Fethullah'ın büyük oğlu Cemaleddin ise kendisinden on üç gün sonra vefat etmiştir. Geriye Aişe adında bir kızı ile Takıyyüddin ve Nasırüddin adında iki torunu kaldı. Nasırüddin daha sonra Şeyh Abdülhakim Hüseynî'den hilafet aldı. Ziyaeddin Nurşinî hazretlerinin her iki torunundan devam eden evlatları hizmete devam etmektedirler.

Muhammed Ziyaeddin Nurşinî hazretlerinin sevdiklerine ve talebelerine yazdığı mektublarını, onüç halifesinden Muhammed Alaüddin-i Uhini toplamıştır. Mektubat adı verilen bu eserinde yüz on dört mektup vardır.

Ziyaeddin Nurşinî bir sohbeti sırasında şöyle buyurdu: “Eğer insan bir Hıristiyan çocuğundan utandığı kadar Allahü tealadan utansa, o kimseden ilahî emirlere zıt bir hareket zuhur etmez. Mesela zina işlemek gibi büyük bir günahı işlemek üzere olan kimse, bir Hıristiyan çocuğunun geldiğini görse, onun kendilerini göreceğini anlasa, hemen bu kötü işten kaçınır. Çocuğun görmesinden utanır. Halbuki Rabbülaleminin her an kendisiyle beraber olduğunu düşünmez. O her an insanı görmektedir. Vazifeli melekler de onun durumunu bilmektedir.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası