ZÜNNUN-İ MISRÎ

Sevban bin İbrahim Mısır'da yetişen büyük velilerden.
A- A+

Mısır'da yetişen büyük velilerden. İsmi Sevban bin İbrahim, künyesi Ebü'l-Feyz, lakabı Zünnun, nisbesi el-Mısrî'dir. Güney Mısır'ın Sudan'a yakın sınır bölgesinde yaşayan Nube kabilesindendir. Bu sebeple babası en-Nubî nisbesiyle anılır. 155 (m. 772) tarihinde doğdu. 245 (m. 859) tarihinde Mısır'da vefat etti. Eshab-ı Kiram'dan Amr bin Âs hazretlerinin yanına defnedildi.

Zünnun-i Mısrî hazretlerinin hocası, Malikî mezhebinin imamı, Malik bin Enes hazretleridir. Muvatta'yı bizzat kendisinden okudu ve fıkıh ilmini ondan öğrendi. Manevî ilimleri Şeyh İsrafil hazretlerinden öğrenip kemale ulaştı. Fakat halini bilmeyen pek çok kimse, ona düşman oldu ve vefatına kadar değerini anlayamadı. Mısır'da tasavvuf ilmini ilk defa o açıkladı. Yüksek din ilimlerinin sekizincisi olan tasavvuf, ahlâk ilmi, onun açıklamasından ve izahlarından sonra Mısır'da yayıldı ve nice kimselerin dünya ve ahiret saadetine kavuşmasına sebep oldu.

Zünnun-i Mısrî hazretleri, cenab-ı Hakk'ın aşığıydı. O'nun sevgisi ile deli divane olurdu. Dardakalanların dostu, dehşet içinde olanların tesellisi ve hasrette kalanların arzusuydu. Zünnun-i Mısrî, güzel hâlleri ve kerametleriyle meşhur oldu. Zünnun lakabının verilmesine sebep şu hadise olmuştur: Bir deniz yolculuğu sırasında, bindiği gemide bir tüccara ait mücevher dolu bir kese kaybolmuştu. Gemide bulunanlar, sen aldın diyerek ona iftira edip, hakarete ve işkence yapmaya başladılar. Suçsuz olduğundan, dua ederek kurtulmak istedi. Allahü tealaya dua edince, hemen suyun yüzüne, ağızlarında birer mücevher bulunan binlerce balık çıktı. O balıkların ağzındaki mücevherden bir tane alıp gemidekilere verdi. Bu durumu gören gemideki esas hırsız keseyi getirip verdi. Bunun üzerine Zünnun-i Mısrî hazretleri işkencelerden kurtuldu. Bu sebeple ismine, balık sahibi, balıkçı manasında “Zünnun” denildi.

Şeyhülislam Abdullah-ı Ensarî onun hakkında; “Zünnun, ne kerametle bilmek mümkün olan ve ne de makamları methedilebilen bir zümredendir. O, zamanının imamı ve manevî ilimlerde önderdi.” buyurdu.

Bir gün Zünnun-i Mısrî hazretlerinin yanına birisi geldi ve; “Borcum var, ödemek için hiç param yok.” dedi. O da yerden bir taş alarak o zata verdi. Borçlu onu çarşıya götürdüğünde, cebindeki taşın zümrüt olduğunu gördü. Dört yüz altına sattı ve borcunu verdi. Kalan ile de rahat rahat geçindi.

Bir genç, Allah adamlarını, velileri inkar ederdi. Zünnun-i Mısrî hazretleri yüzüğünü ona verip; “Bunu çarşıya götür, bir altına sat.” buyurdu. Götürdü, çarşıdakiler bir gümüşten fazla vermediler. Genç geri gelip durumu anlattı. “Mücevheratçılara götür, bakalım ne verirler.” buyurdu. Bin altına o yüzüğü satın almak istediler. Genç geri dönüp durumu haber verdi. O zaman gence; “Senin Allahütealanın sevgili kullarını anlamadaki ilmin, çarşıdakilerin bu yüzüğü bilmeleri ve ona değer biçmeleri gibidir.” buyurdu. Genç bu söz üzerine tövbe ederek kalbinden o inkarı attı.

Bir gün ihtiyar bir kadın çaresiz olarak, Zünnun-i Mısrî hazretlerinin yanına geldi ve; “Biricik oğlumu, ciğerparemi Nil Nehrin'de timsah kaptı. Ne olur kurtar.” diye yalvardı. Zünnun-i Mısrî hazretleri, Nil Nehri'ne gitti. Orada ellerini açıp; “Ya Rabbi! Şu kadının çocuğunu kurtar.” diye yalvardı. Biraz sonra, su üzerinde bir timsah göründü. Kenara yaklaşıp çocuğu sağ salim bırakıp gitti. Bu hadise kadının çok tuhafına gitti ve; “Ey Zünnun! Esasen size inanmamıştım ve ciddiye de almamıştım. Şimdi yanıldığımı ve Allahütealanın sevgili kulunun duasını nasıl kabul ettiğini gözümle gördüm.” dedi ve Zünnun-i Mısrî hazretlerinin büyüklüğünü kabul etti, kendisinden özür diledi.

DÜNYADA VE AHİRETTE AZİZ OL!

Bir zaman iftira sebebiyle Zünnun-i Mısrî hazretlerini hapsettiler. Günlerce aç kaldı. Bir kadın iplik parası ile hazırladığı yemekten ona gönderdi. Zünnun-i Mısrî hazretleri o yemekten yemedi. Kadın bunu işitince, üzüldü. “Helal para ile yaptığımı biliyorsun, niçin yemedin?” dedi. “Evet yemek helaldi. Fakat zalimin tabağı içinde getirdiler.” buyurdu. Yemeği zindancıların tabağında getirmişlerdi.

Zamanın hükümdarı bir gün Zünnun hazretlerini, hakkındaki ithamların aslını öğrenmek için huzuruna çağırttı. Hükümdarın yanına götürülürken yolda bir ihtiyar ile karşılaştı. İhtiyar, Zünnun-i Mısrî hazretlerine bakarak; “Şimdi seni hükümdarın yanına çıkartacaklar. Sakın ondan korkma, onu üstün görme, asıl korkulacak Allahüteala dır. Kendini haklı göstermeye çalışma. Yapılan ithamlar dışında isen, sana haksızlık yapılmışsa Allahüteala ya sığın, seni kurtarır.” dedi. Hükümdarın karşısına çıkarılınca, hükümdar; “Senin için zındıktır, doğru yoldan ayrıldı, kafirdir, diyorlar. Bu ithamlara karşın ne dersin?” diye sordu. Zünnun-i Mısrî hazretleri; “Ne söyleyeyim. Hayır, değilim desem, bana bu isnadı yapmış olan Müslümanları itham etmiş, onların yalancı olduklarını söylemiş olurum. Evet, öyledir desem, yalan söylemiş olurum. Bu bakımdan siz reyinize müracaat ediniz ve hükmünüzü buna göre veriniz. Ben nefsimden yana olup, onu müdafaa edecek değilim.” dedi. Bunun üzerine, hükümdar biraz düşünüp; “Bu kimse yapılan iftiralardan uzaktır.” diyerek onu serbest bıraktı.

Zünnun-i Mısrî'nin hak yolu bulması şöyle anlatılır: Bir ağaç altında otururken, iki gözü kör bir kuşun ağaçtan indiğini, yeri eşerek altın bir kutu çıkardığını gördü. Dikkat edince, kutunun içinde susam olduğunu ve kuşun bunu yediğini gördü. Daha sonra başka bir yeri gagası ile eşti ve başka bir kutuda bulunan suyu içti. Tekrar gagası ile gömdü. Ağaca kondu. Topraktaki kutunun yeri belirsiz hale geldi. Bu hali gören Zünnun-i Mısrî hazretleri, Allahütealaya nasıl tevekkül edilmesi gerektiğini anladı. Biraz ileride, bir viranede fakirlerle karşılaştı. Geceyi birlikte geçirdiler. Ertesi gün, Zünnun-i Mısrî hazretleri, bir küp altın buldu. Bu küpün ağzında bulunan tahta kapakta, Allah ismi yazılıydı. Altınları fakirlere dağıttı, kendisi de tahtayı alıp, o gece de orada yattı. Uyandıkça, yazıyı öpüp başına koyup gözüne sürüyordu. Gece rüyasında kendisine; “Arkadaşların altınları aldılar. Sen Allahütealanın ismini aziz tuttun. Sen de dünyada aziz ol!” dediler. Sonra uyandı. O anda, gönlü ve içi nurla doldu.

 Ebu Ca'fer anlatır: “Bir gün Zünnun-i Mısrî hazretlerinin yanındaydım. Eşyaların evliyaya itaatinden bahsediyordu. “Mesela şu sandalyeye odanın dört köşesini dön desem, döner ve eski yerine gelir.” buyurdu. Sonra sandalyeye, odanın dört köşesini dön dedi. Sandalye odanın dört köşesini döndü ve eski yerine geldi. Orada bulunan bir genç ağlamaya başladı ve; “Allah!” diyerek can verdi. Bana dönerek; “Ey Ebu Ca'fer, eğer bize itaat eden her şeyi size gösterseydik, siz de bu genç gibi olurdunuz.” buyurdu.”

Bekr bin Abdurrahman anlatır: “Bir gün Zünnun-i Mısrî hazretleri ile birlikte yolda gidiyorduk. Bir dere kenarında kuru bir ağacın üstüne oturdular. O anda canım taze hurma yemek istedi. Fakat o bölgede hurma ağaçları yoktu ve hurma mevsimi de değildi. Zünnun-i Mısrî hazretlerinin bana dikkatli bir şekilde baktığını gördüm. “Ey Bekr! Canın çok mu taze hurma istiyor?” diye sordu. Bende; “Evet efendim.” dedim. O zaman bir kuru ağaca; “Haydi sen bizi bir hurma ağacının yanına götür!” deyince, baktım o kuru ağaç, Allahütealanın izniyle yürümeye başladı. Bizi epey uzakta, hurmaları olmuş bir ağacın yanına götürdü. Zünnun-i Mısrî bana; “Ey Bekr, doyuncaya kadar taze hurma ye!” dedi. Ben doyuncaya kadar hurma yedim. Sonra Zünnun-i Mısrî kuru ağaca; “Bizi yerimize götür.” buyurdu. O ağaç bizi eski yerimize getirdi. Ben nereye gidip geldiğimizi bilmiyordum.”

Kendisi şöyle anlatır: “Bir gün dağlarda dolaşırken bir topluluk gördüm. Hepsi bir yerinden rahatsızdı. “Siz burada ne yapıyorsunuz?” diye sorduğumda bana; “Şurada bir abid var, her sene bir sefer dışarı çıkar, bize okuyunca hepimiz şifa buluruz.” dediler. Bende onlara katılarak, dışarı çıksın diye bekledim. Bir adam çıktı. Yüzü sarı, vücudu zayıf ve gözleri çukurlaşmıştı. Heybetinden dağ sallandı. Sonra şefkatli bir gözle onlara baktı, sonra semaya baktı, onlara doğru üfleyince, hepsi şifa buldu. Yerine gitmek isterken, eteğine yapışıp; “Allah için onları maddi hastalıklardan kurtardın. Benim de manevi hastalığımı tedavi et.” dedim. “Ey Zünnun, elini eteğimden çek! Allahüteala seni gördüğü halde, O'nu bırakıp benim eteğimi tuttun. Allahüteala ikimizi de helak eder.” dedi.”

Zünnun-i Mısrî'nin on sene boyunca canı mahallî bir yemek istedi. Hiç yememesine rağmen bir bayram gecesi nefsi kendisine; “Ne olur, bayram günü olsun bana bu yemeği versen.” deyince, Zünnun-ı Mısrî hazretleri; “Ey Nefs! Şayet bu gece bana yardım edip de, iki rekat namazda Kur'an-ı Kerim'i hatmedersen, sana bu yemeği veririm.” dedi. Ertesi gün bayram namazından sonra nefsinin arzu ettiği yemeği getirdiler. Tabaktan bir lokma almasına rağmen tekrar geri koydu ve namaza durdu. “Niçin böyle yaptın?” deyince; “Tam yiyeceğim sırada nefsim bana, en sonunda maksadıma ulaştım, dedi. Ben de, hayır ulaşmadın, diyerek lokmayı geri koydum.” cevabını verdi.

Bir gün bir çocuk, Zünnun-i Mısrî hazretlerinin yanına gelip; “Bana büyük miktarda para miras kaldı. Bunu sizin hizmetinizde sarf etmek istiyorum.” dedi. Zünnun-i Mısrî; “Büluğ ve reşit çağın geldi mi?” deyince, çocuk; “Hayır.” dedi. Zünnun-i Mısrî hazretleri o zaman; “Senin paranı harcamak uygun olmaz, reşit oluncaya kadar sabret.” dedi. Çocuk reşit olunca Hazreti Zünnun'un hizmetinde bulunmaya başladı ve bütün parasını fakirlere dağıttı. Bir gün önemli bir ihtiyacı karşılamak için borç para almak icab edince, çocuk; “Keşke daha fazla param olsaydı da, bu yolda harcasaydım.” dedi. Zünnun-i Mısrî hazretleri bu sözleri söyleyen çocuğun daha olgunlaşmadığını anladı. Genci yanına çağırarak; “Falan attara git, falan ottan üç dirhem versin.” dedi. Genç gidip söylenileni alıp getirdi. Zünnun-i Mısrî hazretleri; “Bunları havanda ez, yağda hamur haline getir, ondan üç boncuk yap ve hepsini iğne ile delerek bana getir.” dedi. Genç söylenilenleri yapıp onun yanına gitti. Zünnun-i Mısrî hazretleri üç boncuğu eline aldı, biraz oğuşturdu ve dua etti. Her biri hiç kimsenin görmediği birer mücevher oldu. Gence dönerek; “Bunları al pazara götür, değerini öğren gel.” dedi. Genç pazara gitti. Bunların her birine yüz bin dirhem altın verildiğini öğrendi. Gelip durumu Zünnun-i Mısrî'ye bildirince, ona; “Bunları havana koy, ufala ve suya at gitsin. Şunu bil ki talebelerim ekmek bulamadıkları için aç değil, istedikleri için açtırlar.” dedi. Bunun üzerine genç tövbe etti. Gönlünde dünyanın hiçbir değeri kalmadı.

Şeyhülislam Abdullah-i Ensarî buyurdu ki: “Zünnun-i Mısrî'nin getirdiği ilk ilim tövbedir ki, avam ve havas kabul etti. İkincisi tevekkül, muamele ve muhabbet ilmi idi ki, bunu havas kabul etti, avam kabul etmedi. Üçüncü ilim de, hakikat ilmi idi ki, halkın ilim ve akıl seviyesine göre değildi. Şüphesiz onu anlayamadılar ve uzaklaştılar. Böylece onu inkar ettiler, onunla vefatına kadar mücadele ettiler.”

Kahire'de Zünnun-i Mısrî hazretlerine izafe edilen türbe (solda). Zünnun-i Mısrî hazretlerine izafe edilen kabir (sağda).

Zünnun-i Mısrî hazretleri sevdiklerine buyurdu ki: “Fesadın altı sebebi vardır: 1- Ahiret işindeki niyetin zayıflığı, 2- Bedenin şeytana esir olması, 3- Ecelin yakın olmasına rağmen uzun emelin galip gelmesi, 4- Kulun rızasını Allahütealanın rızasından önde tutmak, 5- Heva ve hevese uyup sünneti terk etmek, 6- Önce geçenlerin iyiliklerini söylemeyip kusurlarını araştırmak.”

Zünnun-i Mısrî hazretleri az yemek yemeyi tavsiye ederdi. Bu sebeple; “Ben hiçbir zaman midemi doyurmadım. Çünkü ne zaman midemi dolduracak olsam, ya günaha düşerim veya günah işleme arzusuna kapılırım.” buyurdu.

Üç şeyin üç şeyle birlikte bulunmamasına üzülür ve şöyle derdi: “İlim var amel yok. Amel var ihlas yok, ihlas var teslimiyet yok.”

Zünnun-i Mısrî hazretleri anlatır: “Benî İsrail'de yedi yüz sene Allahüteala ya ibadet eden bir abid daima; “Ya Rabbî! Senin rızanı isterim!” diyordu. O sırada peygamber olan Danyal Aleyhisselam'a vahy geldi ki: “O abide söyle, eğer göktekilerin ve yerdekilerin ibadetini yapsa, yeri Cehennem'dir!” Danyal aleyhisselam bunu o abide bildirdi. Bunu duyunca sevindi ve; “Ey Rabbimin hükmü! Ne hoşsun! O'nun kazası hoş geldin!” dedi. Sonra da; “Ey Allah'ın peygamberi! Yedi yüz yıl Hakk'ın rızasını istedim. O'nun mülkünde kendimi sivrisinekten aşağı kabul ettim. Şimdi, Cehennem'in odunu olmaya layık olduğumu ve O'nun rızasının bunda bulunduğunu, yani Cehennem'e gideceğimi anladım. Artık O'nun rızası olan yeri ister oldum.” dedi. Yine vahy geldi ki: “Ey Danyal! O kuluma söyle, o benden razı olunca, ben de ondan razıyım. Onu Cennet ve Cemalimle layık eyledim.”

Zünnun-i Mısrî hazretlerine izafe edilen bir kabir de Şam'da Babüssagir Kabristanı'nda bulunan bu küçük ve etrafı çevrili kabristandadır (en üstte). Kabristanın girişindeki “Dergal Aile Kabristanı” ve “Zünnun-i Mısrî Türbesi” yazılı kitabe (üstte). Kabristanın hacet penceresinden Zünnun-i Mısrî hazretlerine izafe edilen kabrin görünüşü (yanda).

Zünnun-i Mısrî hazretlerine; “Kul hangi sebeple Cennet'e girer?” diye soruldukta; “Beş şey ile: Eğrilik bulunmayan bir doğruluk, gevşeklik bulunmayan bir gayret, gizli aşikar Allahü tealayı anmak (murakabe etmek), yol hazırlığı yapıp, ölüme hazırlanarak ölümü beklemek, hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çekmek.” buyurdu. “Allah korkusunun alameti nedir?” denilince; “Bu korkunun, diğer bütün korkulardan kişiyi emin kılmasıdır.” cevabını verdi.

“Kulun ihlas sahibi kimselerden olduğu nasıl belli olur?” diye sorduklarında; “Kendisini tam manasıyla ibadete verip, insanların nazarında mertebe ve itibarının silinmesini severek kabul ettiği zaman.” cevabını verdi.

“İnsan, Allahütealanın saf kullarından olduğunu, ne zaman ve nasıl anlar?” diye sordukları zaman; “İnsan bu durumu şu dört şeyle bilir. Rahatı terk ederse, az olsa bile, olandan verirse, fakirleşmesi kendisine sevimli gelirse, övülmek ve kötülenmek kendisine aynı gelirse.” cevabını verdi.

“Bozulan kalbi düzeltmek için ne yapmak lazımdır?” diye sorduklarında; “Beş şey yapmalıdır. Helal yemek, Kur'an-ı Kerim okumak, salihlerle sohbet etmek, gece ibadet etmek, seher vaktinde ağlamak.” cevabını verdi.

Kalbini en güzel koruyan kimdir?” diye sorduklarında; “Diline en çok hakim olan.” cevabını verdi.

Kur'an-ı Kerim âlimlerinin durumunu sorduklarında; “Onlar bu yolda dizlerini çürüttü. Ömürlerini ve bedenlerini bu yolda harcadılar. Böylece Kur'an-ı Kerim ilmine sahip oldular. Bu ilme vakıf olabilmek için bu kadarla kalmadılar. Dudaklarında kan kalmadı. Gözyaşları sel olup aktı. Kur'an-ı Kerim ilmini onlar böyle buldu. Hidayete eren bunlar oldu. İmanlarını emniyet altına bunlar aldı.” cevabını verdi.

Zünnun-i Mısrî hazretleri buyurdu ki: “İnsanı arzulardan kurtaran dost ikidir. Gözü ve kulağı muhafaza etmektir.”

“Kalbin kararmasının dört alameti vardır: 1- İbadetin tadını duymaz. 2- Allah korkusu, hatırına gelmez. 3- Gördüklerinden ibret almaz. 4- Okuduklarını, öğrendiklerini anlamaz, kavrayamaz.”

“Öyle birisiyle dostluk kur ki, senin değişmenle değişmesin.”

“Her âzânın tövbesi vardır. Kalb ve gönlün tövbesi, şehveti terk etmektir. Gözün tövbesi, harama bakmamaktır. Dilin tövbesi, fena söz söylemekten, gıybet etmekten çekinmektir. Kulağın tövbesi, kötü sözleri dinlememektir. Ayağın tövbesi, haram yerlere gitmekten kendini korumaktır.”

“Şu üç şey ihlas alametidir. Birincisi medh ve kötülenmek ona tesir etmez. İkincisi, Muhabbetullah unutur, günahlarını düşünür. Üçüncüsü, Hak tealadan gayrısını gönlünden çıkarır.”

“Tövbe iki kısımdır: İnabe tövbesi; kulun Allahüteala dan korkup tövbe etmesi. İsticabe tövbesi; kulun Allahüteala dan utanıp tövbe etmesidir.”

“Yemekle dolan midede hikmet durmaz.”

“Eline geçen bir parça ekmeğin yanında, ayrıca katık olarak tuz arayan kimse, veliler katında umduğunu bulamaz.”

“İlim tahsil ettiği halde, bununla amel etmeyene âlim denilemez.”

“Eline iki ekmek geçip, bunların hangisi helâldendir diye araştırmadan, düşünmeden yiyen kimse, hak yoldan felah bulamaz.”

“Murakabenin alameti, Allahütealanın tercih ettiğini tercih etmek, O'nun büyük gördüğünü büyük görmek ve küçük gördüğünü küçük görmektir.”

“Sabır, Allahütealanın emirlerine muhalif olan davranışlardan uzaklaşmak, O'ndan gelen musibetlere sükunetle karşılık vermek ve fakirlik ihsan ettiği zaman, zengin görünmektir.”

“Allahütealayı sevmenin alameti, bütün ahlâkta ve bütün işlerde, O'nun sevgili peygamberi olan Muhammed Aleyhisselam'a uymaktır.”

Zünnun-i Misrî hazretleri anlatır: “Bir gün Mekke'de Kâbe-i Şerif'i tavaf ederken, Kâbe ile gök arasında bir nurun sütun gibi durduğunu gördüm. Sonra kaybolan bu nurun, kimden veya kim için yükseldiğini merak ettim. Tavafımı bitirdikten sonra iki rekat namaz kıldım. O nuru düşünürken, acıklı bir ses duydum. Sesin kimden geldiğini merak ettim ve bir kadının Kabe'nin örtüsüne tutunup gözyaşı döktüğünü gördüm. Ağzından şu kelimeler dökülüyordu; “Ey dostlar dostu, sen bilirsin! Ey gönül dostum sen bilirsin! Sana olan sevgimi o kadar gizledim ki, kalbim ve ruhum daralmaya başladı.” Kadının muhabbet ateşi içinde söylediği bu sözler içimi sızlattı. Sonra kadın kendinden geçti. Biraz sonra kendine gelince, şöyle niyazda bulundu: “Allah'ım! Ey tek sahibim! Ey koruyucum! Bana olan sevgin hürmetine beni bağışla!” Buna şaşırdım ve kendisine yaklaşarak; “Allah'ım! Sana olan muhabbetim hürmetine, deseydin olmaz mıydı?” diye sordum. Bana dikkatle baktı ve; “Yaklaş ey Zünnun! Bilmez misin Allahüteala Kur'an-ı Kerim'de sevdiği bir milletten söz ederken; “Allah onları sever, onlarda Allah'ı sever.” (Maide suresi: 54) buyurmuştur. Bunun için benim O'na olan sevgim hürmetine demedim. O'nun bana olan sevgisi hürmetine dedim.” diye cevap verdi. Ben ona; “Doğru söylediniz. Fakat benim Zünnun olduğumu nereden bildiniz?” dedim. “Ey Zünnun! Cebbar olan Allahütealanın marifetiyle tanıdım.” deyince, vilayet makamına ulaşmış bir hatun olduğunu gördüm. Daha sonra bana; “Ey Zünnun! Dön arkana bak, ne var?” deyince, arkama baktım, hiçbir şey göremedim, hemen kadına döndüm, kadın kaybolmuştu.”

CAN-U GÖNÜLDEN TÖVBE

Zünnun-i Misrî hazretleri anlatır. “Bir gün Mekke'de Kâbe-i Şerif'i tavaf ederken, Kâbe ile gök arasında bir nurun sütun gibi durduğunu gördüm. Sonra kaybolan bu nurun, kimden veya kim için yükseldiğini merak ettim. Tavafımı bitirdikten sonra iki rekat namaz kıldım. O nuru düşünürken, acıklı bir ses duydum. Sesin kimden geldiğini merak ettim ve bir kadının Kabe'nin örtüsüne tutunup gözyaşı döktüğünü gördüm. Ağzından şu kelimeler dökülüyordu; “Ey dostlar dostu, sen bilirsin! Ey gönül dostum sen bilirsin! Sana olan sevgimi o kadar gizledim ki, kalbim ve ruhum daralmaya başladı.” Kadının muhabbet ateşi içinde söylediği bu sözler içimi sızlattı. Sonra kadın kendinden geçti. Biraz sonra kendine gelince, şöyle niyazda bulundu: “Allah'ım! Ey tek sahibim! Ey koruyucum! Bana olan sevgin hürmetine beni bağışla!” Buna şaşırdım ve kendisine yaklaşarak; “Allah'ım! Sana olan muhabbetim hürmetine, deseydin olmaz mıydı?” diye sordum. Bana dikkatle baktı ve; “Yaklaş ey Zünnun! Bilmez misin Allahüteala Kur'an-ı Kerim'de sevdiği bir milletten söz ederken; “Allah onları sever, onlarda Allah'ı sever.” (Maide suresi: 54) buyurmuştur. Bunun için benim O'na olan sevgim hürmetine demedim. O'nun bana olan sevgisi hürmetine dedim.” diye cevap verdi. Ben ona; “Doğru söylediniz. Fakat benim Zünnun olduğumunereden bildiniz?” dedim. “Ey Zünnun! Cebbar olan Allahütealanın marifetiyle tanıdım.” deyince, vilayet makamına ulaşmış bir hatun olduğunu gördüm. Daha sonra bana; “Ey Zünnun! Dön arkana bak, ne var?” deyince, arkama baktım, hiçbir şey göremedim, hemen kadına döndüm, kadın kaybolmuştu.”

Mısır'da Muhakked bin İsmail isimli biri, çok güzel ve dillere destan evlere sahipti. Bir gün yine güzel bir ev yaptırmış ve başka bir eksiklik var mı diye etrafında dolaşıyordu. O sırada Zünnun-i Mısrî hazretleri yanına geldi ve; “Ey mağrur, bu kadar emeği, emanet olan bir dünya evine verdin. Ebedî evin olan Allahütealanın evine (imana) ne emek verdin?” diye sordu. Sonra; “Bu dünyada kendin için nasıl olsa bir ev bulursun ve içinde oturursun. Fakat öbür dünyada eğer şu dört hudut arasında kendine bir ev yapmazsan halin perişan olur. Maazallah Cehennem'e gidersin. O dört huduttan ilki; dünyadaki fazla malı, ihtiyaç sahiplerine vermek, ikincisi; Allahütealadan korkmak, üçüncüsü; Allahütealanı ve O'nun sevdiklerini sevmek, dördüncüsü ise; bütün musibetler karşısında sabretmektir. İşte bu dört hudut içindeki evi kendine al, o senin için yeterlidir. O hudutlar arasında yer alan ev, Cennet evidir. Altından bal ve sütten sular akan ırmaklarla, içinde istediğin her nimet ve yiyecek vardır.” dedi. Bunun üzerine o şahıs; “Ey efendi, ben çok günah işledim, onlara ne yapayım?” dedi. Zünnun-i Mısrî hazretleri; “Allahüteala dilerse bütün günahları affeder. Yeter ki sen can-u gönülden tövbe et.” deyince, adam ağlamaya başladı ve can-u gönülden tövbe etti. Bütün evlerini satıp, parasını fakirlere dağıttı. Zünnun-i Mısrî'nin talebesi oldu. Bir süre sonra bu zat vefat etti. Kabre koyduklarının ertesi gününde, kabrin üzerinde bir kağıdın durduğunu gördüler. Üzerinde ise; “Zünnun-i Mısrî hazretlerinin söylediklerinin hepsi doğru çıktı. Can-u gönülden tövbe ettiğim için, daha önce işlediğim bütün günahlarımı Allahüteala affetti. Şimdi altından ırmaklar geçen Cennet evindeyim.” diye yazıyordu.

“Doğruluk, Allahütealanın bir kılıcıdır ki, üzerine konulan her şeyi keser.”

“Doğru kimse, dili hak ve gerçek olanı anlatan kimsedir.”

“Kanaat eden rahat bulur, üstün olur.”

“İnsanların ayıpları ile meşgul olan, kendi ayıbını görmez.”

“Biz öyle insanlara kavuştuk ki, onların her birinin ilmi arttıkça, zühdü de artıyordu. Dünyaya karşı ihtiyaçsız olup, onu sevmiyorlardı. Ama siz, bu halin tam zıddına sahipsiniz. İlminiz arttıkça, dünyaya karşı sevginiz artıyor. Ona kavuşmak için, birbirinizi iterek geçiyorsunuz. Onlar başkaydı. Dünya malını ilim elde etmek için harcarlardı, onları böyle gördük. Ama siz şimdi tam tersine; bir bilginiz varsa, dünyalık sahibi olmak için, ortalığa saçıyorsunuz.”

“Ruhun sıhhati az günah işlemek, bedenin sıhhati az yemektedir.”

“Sevgi seni konuşturur, korku rahatsız eder, haya susturur.”

“İnsanlar Allahütealadan korktukları müddetçe, doğru yolda yürürler. Bu korku kalblerinden gitti mi, yollarını kaybederler.”

“Bir kula bak, vaktini boşa harcıyorsa, boş şeyler ile vakit geçiriyorsa, Allahütealayı anmıyorsa, bilesin ki, Allahüteala onu sevmiyor.”

Zünnun-ı Mısrî hazretleri, vefat ettiğinde, hava çok sıcaktı. Cenazesini götürürlerken bir bölük kuş da cenazenin üstünde kanatlarını açarak birlikte uçuyor ve gölge yapıyorlardı. Oradaki insanlar o kuşların kanatlarının gölgesi altında kalıyorlardı. Fakat hiç kimse öyle kuşlar görmemişti. Cenazesi defnedilinceye kadar kuşlar gitmediler. Ertesi gün kabri üzerinde Ademoğlunun yazısına benzemeyen bir yazının yazılı olduğu görüldü: “Zünnun, Allah'ın sevgilisidir ve şevkı dolayısıyla da, canını O'nun yoluna feda etmiştir.” O yazıyı oradan kazımalarına rağmen, tekrar yazılırdı. Vefatından sonra birçok âlim rüyasında Peygamber Efendimizi gördü. Peygamberimiz yanındakilere; “Hak dostu Zünnun geliyor, karşılamaya gidelim.” buyurdu.

“Kim güzel amelini riyakarlıkta kullanırsa, onun yapmış olduğu iyi ameller günaha dönüşür.”

Yusuf bin Hüseyin, Zünnun-i Mısrî hazretlerine; “Kiminle dost olayım?” diye sorunca; “Fazla bir şeye sahip olmayan, senin hiçbir halinden dolayı seni ayıplamayan, kendilerine karşı ne kadar değişirsen değiş, sana karşı gösterdikleri tavırlarını değiştirmeyen kimselerle dost ol. Çünkü dostlara en çok muhtaç olduğun zaman, çok değiştiğin zamandır.” buyurdu.

Yusuf bin Hüseyin dedi ki: “Zünnun-i Mısrî'ye; “Kiminle arkadaş olayım?” diye sordum. Cevabında; “Hasta olduğunda seni ziyaret eden, günah işlediğinde senin için Allahüteala dan af dileyen kimse ile.” buyurdu.”

“Avamın tövbesi günahlardan, evliyanın tövbesi gaflettendir. Enbiyanın tövbesi ise, bulunduktan yüksek derecelerden daha yükseğine kavuşamadıkları içindir.”

“Rıza, kaderin tecellileri, acıları karşısında, kalbin sürür içinde olmasıdır.”

“Bütün evliyanın sözleri şu dört cümle etrafında dönüp durmuştur. 1- Allahütealanı çok sevmelidir. 2- Dünyalıkların, yani haramların ve mekruhların azından bile nefret etmelidir. 3- Allahütealanın kelamı olan Kur'an-ı Kerim'e tam uymalıdır. 4- Gelecek olan her günün, daha kötüye gideceğinden endişelenmelidir.”

Zünnun-i Mısrî buyurdu ki: “Muhakkak ki, Allahütealanın seçilmiş kulları vardır.” Meclisinde bulunan bazıları; “Ya Ebü'l-Feyz! Onlar kimlerdir?” diye sordular. Onlara şöyle cevap verdi: “Onlar öyle bir topluluktur ki, dizlerini alınları için yastık yaparlar. Toprağı yanları için yatak edinirler. Kur'an-ı Kerim, onların etlerine ve kanlarına karışmıştır. Onların kalbleri Kur'an-ı Kerim ile canlanmış, gönülleri, Kur'an-ı Kerim ile rahatlamış, himmetleri onunla gayrete gelmiştir. Kendilerine zuhur eden zulmetler için, onu ışık edinmişler, uykularını onu okuyarak gidermişlerdir. Bunlar huzur içerisindedirler. Fakat onların mahzun bir halleri vardır. Onlar, Allahütealadan korkarlar. O'nun yasaklarından sakınırlar. Çok şefkatli ve merhametlidirler, ölüme hazırlanırlar. Dünya hayatını, ahireti kazanmak için fırsat bilirler. Onlar, fani olan dünyayı verip, sonsuz olan ahireti satın aldılar. Onların yaptıkları ticaret ne güzeldir. Çünkü onlar, hem dünyayı ve hem de ahireti kazandılar.”

“Bu iki dünyanın iyiliklerini bir arada topladılar. En üstün mertebelere ulaştılar. Allahütealanın seçilmiş kulları, günlerini oyunla, eğlence ile, dünya zevk-ü safası ile geçirmediler. Ebedî olan nimetlere kavuşmak için, bir çok sıkıntılara girdiler. Onlar, Cehennem ateşini hatırlayarak, hayır ve güzel işlere yöneldiler. Onlar lüzumsuz konuşmazlar. Fesahat ve belagatta çok yüksektirler. Onların gözleri bakmaz, fakat kalp gözleri açıktır. Onların hürmetine insanlar birçok azaptan kurtulurlar. Onların üzerine Allahütealanın bereketleri yağar. Onlar pek tatlı konuşurlar. Sözlerinde sadıktırlar, insanlara rehberdirler. Memleketler için aydınlıktırlar. Karanlıklarda kandildirler. Onlar, Allahütealanın rahmetinin inmesine vesile olan kimselerdir. Hikmet kaynaklarıdır. Onlar, insanların arasında en çok mazeret kabul eden ve affedenlerdir. Onlar, pek cömerttirler. Onlar, yaptıklarının karşılığını Allahütealadan beklerler. Onlar, dünya malına düşkün değildirler. Onlar, ölüm sırasında ortaya çıkan fitnelerden, kabirden, kabrin sıkmasından, kabirde soru sormak için gelen münker ve nekir meleklerinden korkarlar.”

“Kalbini kötülüklerden koruyarak murakabe eden kimsenin, Allahüteala azalarını da kötülüklerden korur.”

“İnsanlara fitne ve fesat, şu altı şeyden dolayı gelir: 1- Ahırete ait olan amellerde niyetinin zayıflığından, 2- Bedenini, İslamiyete uymayan arzularını yapmaya hazır tutmaktan, 3- Ömrün kısa olmasına rağmen, tul-i emel peşinde koşmaktan, 4- İnsanların rızasını, Yaradanın rızasına tercih etmelerinden, 5- Nefslerine uyup, Sünneti terk etmelerinden, 6- Selef-i salihinin yolundan gitmemekten.”

EMANET FARE

Yusuf adında gezgin bir zat, Zünnun-i Mısrî hazretlerinin İsm-i azamı bildiğini öğrenince, Mısır'a gitti. Huzuruna varınca, önceleri iltifat görmedi. Sonra huzura kabul edildi ve Zünnun-i Mısrî hazretlerine bir sene hizmet etti. Bir gün ona; “Ey üstad, sana bir sene hizmet ettim, artık hakkımı vermen gerekir. Senin İsm-i azamı bildiğini söylediler. Onu, benden iyi emanet edeceğin bir başka kimse olmayacağını bilirsin.” dedi. Zünnun-i Mısrî hazretleri sükut etti, cevap vermedi. Altı ay sonra bir tabağa konmuş ve bir mendille sarılmış bir şey çıkardı. O zata; “Fustat'ta bulunan falan dostumuzu bilirsin değil mi?” diye sordu. O zat; “Evet.” dedi. Zünnun hazretleri; “İşte bunu ona götür.” dedi. O da sarılı tabağı alıp giderken; “Zünnun-i Mısrî gibi bir zat hediye gönderiyor. Acaba nedir, ne kadar kıymetlidir?” diye düşündü. Merakını yenemeyerek tabağı açtı. İçinden bir fare fırladı ve kaçıp kayboldu. Bu duruma kızarak geri döndü. Zünnun-i Mısrî hazretleri ona buyurdu ki: “Biz seni denedik. Sana bir fare emanet ettik, ona hıyanet ettin. Hiç sana İsm-i azamı güvenip teslim edebilir miyiz?”

Zünnun-i Mısrî, birisine şöyle nasihatte bulundu: “Senin yanında en tercih edilen ve en sevilen şey, Allahütealanın farz kıldığı emirlerini yapmak ve yasak kıldığı şeylerden sakınmak olsun. Çünkü Allahütealanın sana emrettiği ibadetler, kendin için seçtiğin, güzel gördüğün amellerden daha hayırlıdır ve daha yüksektir. Kulun farz olan ibadetleri hakkıyla yapması, sakınılması lazım gelen şeylerden gereği gibi sakınması gerekir. Çünkü, kulu Rabbinden uzaklaştıran, imanın tadını duymaktan alıkoyan, sıdk ve doğruluğun hakikatine kavuşmaktan ve ahırete bakmaktan kalbleri alıkoyan, Allahütealanın kalbe, kulağa, göze, dile, ele, ayağa, karına ve daha başka uzuvlara dair emirlerine gereken ehemmiyeti vermemektir.”

Zünnun-i Mısrî hazretleri buyurdu ki: “Zavallı insan, kendi Rabbini bırakıp nereye gider? Ey kardeşim dikkat et! İnsan hangi hususiyeti ile meleklerin mescudu (kendisine doğru secde edileni) olmuştur? Bu üstünlüğü yemesi sebebinden olsa, buna ondan önce deve layıktır. Çünkü bir deve, elli insanın yediğini yer. Şehvet kuvveti sebebiyle olsa, buna eşek daha uygundur. Çünkü ondaki şehvet kuvveti yanında, insanınkine kalır. Belki serçenin şehvet kuvveti bile insanınkinin birçok katıdır. Gadab ve kızgınlık sebebi ile ise, aslan buna daha layıktır. Görmek kuvveti sebebi ile olsa, buna akbaba daha uygundur. Akıl kuvveti sebebi ile ise, buna melekler daha uygundur. Çünkü insanın aklı, meleklerin aklının yanında çok az kalır. Eğer insanları doğru yoldan çıkarmak, kandırmak, aldatmak sebebiyle ise, şeytan buna daha layıktır. Görülüyor ki, insana mahsus olan özellikler ve meleklerin mescudu hususiyeti, ondaki muhabbet cevheri ve aşk ateşidir. Bu, insanoğlundan başka hiçbir canlıya verilmemiştir.”

“Tasavvuf yolunda, Cenab-ı Hakk'ın dostlarından, sevgili kullarından bazıları o hale gelmiştir ki, eğer bir büyük zat onlara Allahütealanın muhabbetinden, azamet ve celali ile ilgili sözler söylerse, muhabbetleri sebebiyle o hale gelirler ki, can verirler.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası