ABDÜLAZİZ BUHARÎ

ABDÜLAZİZ BUHARÎ Ünvan ABDÜLAZİZ BUHARÎ
A- A+

Hanefî mezhebi fıkıh ve usul âlimlerinin büyüklerinden. İsmi Abdülaziz bin Ahmed bin Muhammed el-Buharî olup lakabı Alaeddin'dir. Buhara'da yetişen Alaeddin hazretlerinin doğum tarihi bilinmemektedir. 730 (m. 1329) senesinde vefat etti.

Fıkıh ilmini; amcası Muhammed el-Maymergî ve Hafızüddin-i Kebir Muhammed el-Buharî'den öğrendi. Bilhassa fıkıh ve usulde ve diğer ilimlerde çok yükseldi. Kıvamüddin Muhammed el-Kakî, Celaleddin Ömer bin Muhammed el-Habbazî ve başka âlimler ondan ilim öğrendi.

Eserleri: İlim öğrenmek ve öğretmek hususunda çok gayretli olan Abdülaziz Buharî hazretleri talebelerine ilim öğretmekten başka, kıymetli eserler de tasnif etmiş olup bazılarının isimleri şöyledir:

1- Keşfü'l-esrar fî şerhi Usuli'l-Pezdevî: Pezdevî'nin usulüne yazdığı şerhtir. Usülcüler bu şerhten çok istifade etmiştir. Son olarak 1308'de İstanbul'da basılmıştır.

2- Gayetü't-tahkik: Bu esere Şerhu'l-Hüsamî de denir. Leknev'de 1876'da basılmıştır. 

3- Şerhu'l-Hidaye, 

4- Erbeune fi'l-hadis, 

5- Kitabü'l-efniyye, 

6- Risale fî tahrici mesaili zevi'l-erham fi'l-feraiz: Bir nüshası Selim Ağa Kütüphanesi No: 1276'da vardır.

Abdülaziz Buharî'nin yazdığı Keşfü'l-esrar fî şerhu Usuli'l-Pezdevî isimli iki ciltlik eserinden bazı kısımlar özetlenerek aşağıya yazılmıştır: Abdülaziz Buharî hazretlerinin yazdığı ve usul-i fıkh konusundaki en mühim eserlerden biri olan Keşfü'l-esrar fî şerhi Usuli'l-Pezdevî adlı eserinin Köprülü Kütüphanesi No: 522'da kayıtlı yazma nüshasının ilk iki sayfası (sağda) ve matbu nüshasının ilk sayfası (solda).

“Önce ve sonra gelen âlimlerin yolu ve adeti, eserlerine ve başka her hayırlı işe, Allahü tealaya hamd ederek başlamalarıdır. Böylece âlimler, hem hamd ile (Fatiha-i şerife ile) başlayan Kur'an-ı Kerim'e uymuşlar, hem de Resulullah Efendimizin; “Allahü tealaya hamd ile başlanmayan her mühim iş bereketten kesilmiştir.” hadis-i şerifi ile amel etmişlerdir.

Abdülaziz Buharî hazretleri, şerh ettiği kitabın müellifi olan Fahrülislam Pezdevî'nin; “İmkânımın ve gücümün yettiği kadar Allahü tealaya hamd ederim. Rızasını kazanmakta O'ndan yardım isterim.” sözünü şöyle açıklıyor: 

“Müellif (Pezdevî), Allahü tealanın kullarına lütfettiği pek çok büyük nimetlerini, Allahü tealanın kudretinin ve büyüklüğünün kemalini, beşer (insan) gücünün, Allahü tealaya layık olan hamdi yapmaktan âciz olduğunu ve kurtuluşa ancak Allahü tealanın hidayeti, yardımı ve muvaffak kılması ile kavuşulabileceğini şeksiz ve şüphesiz bir şekilde müşahede edip iyice anlayınca böyle söylemiştir.

Abdülaziz Buharî hazretlerinin yazdığı ve Şerhu'l Hüsamî de denilen Gayetü't-tahkik adlı eserinin yazma nüshasının unvan sayfası (sağda) ve 12 avarakı (solda). Eser Meclis-i Şuray-ı Milli kütüphanesi No: 4399'da kayıtlıdır.

Yani, “Allahü tealaya gücümün yettiği kadar, bana ne kadar hamd etme gücü vermişse o kadar hamd edebilirim. Yoksa, Allahü tealaya lütfettiği nimetleri karşısında layık olan hamdi yapmaya gücüm yetmez. Buna hiç kimsenin gücü yetmez.” demek istemiştir. Nitekim İbrahim suresinin 34. ayet-i kerimesinde mealen; “... Eğer siz Allahü tealanın verdiği nimetleri saymaya kalksanız (buna gücünüz yetmez) sayamazsınız.” buyuruldu. Abdülaziz Buharî, müellifin; “Resulullah Efendimize, O'nun âline ve eshabına salat ederim.” sözünü şöyle açıklıyor: “Resulullah Efendimizin âl'i demek, O yüce Peygamber'in soyu, zürriyeti demektir. Âl, takva sahibi Müminler için de kullanılmıştır. Nitekim bir hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz; “Her takva sahibi Mümin benim âl'imdir.” buyurmuşlardır. Resulullah Efendimizin Eshabı, O'na tâbi olanlar, yani Muhacir ile Ensar'dır.” Müellif, Resulullah Efendimize ve O'nun âl'i ve eshabına salat (dua) ettikten sonra diğer Peygamberlere salat (dua) etmektedir. Abdülaziz Buharî de bunu şöyle izah etmektedir: “Müellifin, Resulullah Efendimizin âl ve eshabını diğer Peygamberlerden önce zikretmesi, onları Peygamberlerden üstün tuttuğu için değil, Resulullah Efendimize yapılan salatın, onlar ile tamam olduğu içindir. “Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ alihi ve eshabihi ve etba'ıh” denir. Bununla Resulullah Efendimize yapılan salat-ü selam tamamlanmış olur. Bundan sonra; “Ve alâ cemi'ıl enbiyaive'l-mürselin” denir. Eshab-ı Kiram dahil hiçbir veli, hiçbir peygamberden daha üstün değildir. Bakara suresinin 269. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki; “(Allahü teala) dilediği kimseye hikmet verir. Kime ki hikmet verilmiş ise muhakkak ona çok hayır verilmiştir.” Bu ayet-i kerimede geçen hikmet kelimesi, faydalı ilim olarak bildirildi. Abdullah ibni Abbas bu kelimeyi “Helal ve haram ilmi” diye tefsir etmiştir. Âlimlerin çoğu, bunun fıkıh ilmi olduğunu bildirmektedir. Hikmet lügatte ilim ile amel manasınadır. Bu ikisini kendinde bulunduran yüksek âlimlere fakih denilmiştir. Fıkıh ilminin faziletine dair birçok ayet-i kerime ve hadis-i şerif mevcuttur. Fakihler için çok müjdeler vardır. Ancak ilmi ile âmil olmayanlar bu faziletlerden mahrumdurlar. Kötü âlimler için çok acı azaplar bildirilmiştir. Resulullah'a mahlukatın en kötülerinin kim olduğu sual edildiğinde; “Kötü âlimlerdir.” buyurmuştur. Bütün bunlardan iyi anlaşılıyor ki; ilim öğrenmeli, bu ilimle amel etmeli, yani ilim ile amel birlikte bulunmalıdır. Hadis-i şeriflerde; “(İlim öğrenmeyen) cahile bir kere, (ilim öğrendiği hâlde ilmi ile amel etmeyen) âlime yetmiş kere yazıklar olsun.” ve; “Şeytana karşı bir fakih, bin abidden (çok ibadet yapandan) daha kuvvetlidir.” buyuruldu: Şeytana karşı kuvvetli olmak, ilmi ile amel eden âlimlere mahsustur. İlmi olup ameli olmayan kimse, şeytana karşı kuvvetli olmak şöyle dursun, bilakis onun oyuncağı olur. İmam-ı Gazalî hazretleri buyurdu ki: “Bazıları fıkıh ilmi deyince fetvaları bilmek, fetvaların inceliklerine ve illetlerine vâkıf olmak ilmini anlamışlardır. Halbuki âlimlerin çoğunun bildirdiklerine göre fıkıh, bunlarla beraber, ahiret ilmini, nefsin yaptıracağı çok ince hileleri bilmek, ahirette karşılaşacağı şeyleri iyi anlamak, dünyaya ehemmiyet vermeyip onu hakir görmek ilmidir.”

Fahrülislam Pezdevî hazretleri Usulü'l-Pezdevî kitabında buyuruyor ki: 

“İmam-ı A'zam Ebu Hanife ve eshabı (talebeleri), fıkıh ilminde başkalarından önce gelmektedirler. Temel kaynaklardan meseleleri önce onlar çıkarmışlar, bu hususta çok çalışmışlardır. Fıkıh ilminde onların dereceleri pek yüksektir. Onlar Kitap ve Sünnet ilminde, Allahü tealanın emirlerine, yasaklarına ve büyüklere uymakta, Rabbanî âlimdiler.”

Abdülaziz Buharî hazretleri bu kısımda bulunan, “Büyüklere uymakta Rabbanî âlimdiler.” cümlesini açıklarken buyuruyor ki: “Onlar yani İmamı A'zam ve talebeleri, hükümleri önce Kitap'tan, sonra Sünnet'ten, sonra İcma'dan ve daha sonra da Kıyas'tan alma hususunda Eshab-ı Kiram'ın ve Tabiîn'in yoluna yapışırlardı. Hükümleri çıkartırken nefislerinden bir şey ortaya koymaz, o büyüklerin yoluna zerre kadar muhalefet etmezlerdi.”

Müellifin; “Onlar hem hadis âlimiydiler, hem de hadis-i şeriflerin manalarını bilmekte ve anlamakta da mütehassıstılar.” sözünü şerh ederken buyuruyor ki: “Bazı kimselerin İmam-ı A'zam ve eshabı hakkında ileri geri konuşarak; “Onlar, hadis ilminde âlim değillerdi. Kendi görüşlerine göre hüküm verirlerdi. Karşılaştıkları bir hadis-i şerif, kendi görüşlerine uygun ise alır, değilse reddederlerdi. Kendi görüşlerini hadis-i şerife tercih ederlerdi.” sözlerine cevap olmak üzere, müellif bunun uydurma ve iftira olduğunu, onların, diğer birçok ilimde olduğu gibi, hadis ilminde de mütehassıs olduklarını bildirdi.

İLİM VE AMEL

Abdülaziz Buharî hazretleri Keşfü'l-esrar adlı eserinde, hakiki âlimin ilmi ile amel etmesi gerektiğini bildirirken buyuruyor ki: Hasan-ı Basrî hazretleri buyurdu ki: “Hakiki fakih, dünyaya kıymet vermeyip ahirete rağbet eden, hatalarını görebilen, Rabbine ibadette devamlı olan, şüphelilerden uzak duran, başkalarının herhangi bir şeyine zarar vermekten sakınan âlim zattır.” Başkalarına emirleri ve yasakları bildirip kendisi bunlara riayet etmeyen sözde âlimin hâli şu kimseye benzer ki ortada herkesin yemek istediği, görünüşte lezzetli olan bir yemek olsa, fakat bu yemek zehirli olsa, yemeğin zehirli olduğunu orada bulunanlardan yalnız birisi bilse, diğerlerine; “Bu yemekten sakın yemeyiniz. Bu yemek zehirlidir.” dese, fakat kendisi bir taraftan yese, diğerleri bunun sözüne hiç itibar etmezler. “Bu bir yalancıdır. Hakikaten zehirli olsaydı, kendisi yemezdi.” diyerek, o yemekten yemeye başlarlar. O yemek aslında zehirli olduğu için yiyenlerin hepsine çok zararlı olur. Bu misalden anlaşılacağı gibi, başkalarına anlatıp kendisi riayet etmeyen âlimin zararı çok fazla olmaktadır. Nitekim ayet-i kerimelerde mealen buyuruldu ki: “Siz insanlara iyiliği emredip kendi nefislerinizi unutur musunuz?” (Bakara suresi: 44), “Ey iman edenler! Yapmadığınız şeyi niçin söylüyorsunuz?” (Saf suresi: 3)

Abdülaziz Buharî'nin yazdığı Gayetü't-tahkik adlı eserin matbu nüshasının kapak sayfası (sağda) ve ilk sayfası (solda).

Onların, hadis-i şerif ilminde zayıf olduklarını hatta kendi görüşlerini hadis-i şeriflere tercih ettiklerini zannetmek, onların büyüklüğünü anlayamamış olan zavallıların işidir. Onların, helali ve haramı bilmekte, şer'î delillerden manalar çıkarmakta dereceleri o kadar yüksek ve dikkatleri o kadar keskin idi ki onlar gibi böyle derin manalara nüfuz edemeyenler, onları kendi görüşlerine göre hüküm veriyorlar zannetmişlerdir. Hâlbuki İmam-ı Şafiî hazretleri; “Fıkıh öğrenmek isteyen kimse, Ebu Hanife'nin kitaplarına sarılsın. Ben Ebu Hanife'ye yetişseydim, onun meclisinden ayrılmazdım.” buyurdu. Büyük âlimlerden, buna benzer daha nice sözler nakledilmiştir. Abdullah bin Mübarek'e; “İmam-ı A'zam Ebu Hanife ve eshabının, Sünnet'i seniyyeye uymadıkları söyleniyor. Bunlar için ne dersiniz?” diye sual edildiğinde buyurdu ki: “Sübhanallah! Böyle olmak şöyle dursun, Ebu Hanife Sünnet-i seniyyeye uymak, o yoldan kıl payı ayrılmamak için bütün gücüyle gayret edip çalıştı. Hâl böyle iken, o büyük zat ve talebeleri hakkında böyle uygunsuz laflar nasıl söylenebilir? Sünnet-i seniyyeye düşman olanlar, nefislerine, arzu ve hevalarına tâbi olup Kitap ve Sünneti terk edenlerdir.” Ebu Hanife ve eshabı bir hükmü meydana çıkarırken, Kur'an-ı Kerim'den ve hadis-i şeriflerden ayrılmamışlar, kendiliklerinden bir şey söylememişlerdir. Onlar, meçhul olan rivayeti de kıyastan önce tuttular. Meçhul rivayet, hadis rivayeti ile meşhur olmamış, ravilerin sadece bir veya iki rivayetleri ile bilinen rivayetlerdir. Onlar, Resulullah Efendimizden duymaları ihtimalini göz önünde bulundurarak, Eshab-ı Kiram'ın sözlerine de kıymet vermişler, bu sözleri de senet kabul etmişlerdir.

Onların yolu bu olunca; “Kendi görüşlerini sahih hadislere tercih ettiler.” sözü ne büyük yalandır. Böyle zannetmek nasıl mümkündür?”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası