ABDÜLEHAD

Abdülehad bin Zeynelabidin Müçtehit
A- A+

Evliyanın büyüklerinden. Hindistan'da yetişen derin âlim, büyük velî, müçtehit. İkinci bin yılının müceddidi ve İslam âlimlerinin göz bebeği olan, İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî Serhendî hazretlerinin babasıdır. İsmi Abdülehad bin Zeynelabidin'dir. Hazreti Ömer'in soyundandır. 927 (m. 1520) senesinde doğdu. 1007 (m. 1598) senesinde seksen yaşında iken, Hindistan'ın Serhend şehrinde vefat etti. Kabri Serhend şehri dışında, kuzey taraftadır. Yedi oğlu vardı. İmam-ı Rabbanî hazretleri dördüncü oğludur.

Abdülehad genç yaşında, Hindistan'ın büyük âlimi Abdülkuddüs'ün ilim meclisinde bulundu. Sohbetinde kısa bir müddet kaldı. Ondan feyiz alıp tasavvufta yüksek hâllere kavuştu. Devamlı hizmetinde ve sohbetinde kalmayı arzu ettiğini bildirdi. Fakat Abdülkuddüs hazretleri ona; “İlimsiz dervişliğin tadı tuzu olmaz. Önce zahirî ilimleri öğren, sonra bize gel!” buyurarak başka diyarlara gönderdi.

Abdülehad hazretleri şöyle anlatmıştır: “Hocam Abdülkuddüs bana buyurdu ki: “Bize muhalif ve bizi üzecek bir iş yapma. Benim gibi bir avı tuzağından kaçırma. Eline alışan kuşun bu huyu yeni sayılır. Onun uçup gitmesi bu fakirin elinde değildir. O, bu sahranın sıcağını ve soğuğunu görmedi. Onu sıkı tutmak lazımdır. Allahü tealanın âdeti şöyledir ki en aziz bir vasıtayı ve bu vasıtaya tazimi nihayetsiz feyzine vâris eyler, kavuşturur. İlim deryasında balık gibi yüz, bir sahilden diğer sahile geç, sonra yine bize gel. Bu yola bel bağla ki ilimsiz velayet (velîlik), tuzu az yemeğe benzer.”

Abdülehad bu sözlerini dinledikten sonra hocası Abdülkuddüs'ün yaşlı olduğunu, dönüşünde vefat etmiş olabileceğini ve bir daha da ona kavuşamayacağını düşünerek; “Korkarım ki zahirî ilimleri öğrendikten sonra bu aziz ve yüksek sohbeti bulamam.” dedi. Bunun üzerine; “Eğer beni bulamazsan, oğlum Rükneddin'in sohbetine devam et ve arayacağını onda ara!” buyurdu. “Sabredeyim, bakalım yüksek keremleri ne gösterir.” sözü gereğince zahirî ilimleri tahsil için oradan ayrıldı. Daha tahsili bitmeden, hocası Abdülkuddüs hazretleri vefat etti. Tahsilini tamamladıktan sonra hocası Abdülkuddüs'ün işareti üzerine, şeyh Rükneddin'in yanına gitti. O da babası Abdülkuddüs'ün işaretine uyarak, Abdülehad'e büyük bir alâka gösterip tasavvufta yetiştirdi. Kadiriyye ve Çeştiyye yollarından icazet ve hilafet verdi. 

Bu icazetname şöyledir:

“Bu icazetnameyi yazmaya Allahü tealanın ismi ile başlıyorum. Şiir: Sana müjdeler olsun, devlet, ikbal elverdi, Ve vade tamam oldu, perde yüzden çekildi. Gün doğdu ve ufuktan göğe, güneş yükseldi, Ondan bir nur parladı, cihana ışık verdi. Âdem'i kendi suretinde ve kereminde, halife olarak yaratan ve bu hilafeti enbiya ve evliya arasında devam ettiren, ihsanını minnetine takdim eden, şükrünü nimetinden sonraya alan Allahü tealaya hamd-ü senalar olsun! O; Evveldir, Ahirdir, Zahirdir, Bâtındır, öne aldığını kimse sonraya atamaz. Tehir ettiğini kimse öne alamaz. O'nun gizlediğini kimse bulamaz. Açıkladığını, gösterdiğini kimse örtemez. Evliya kullarının arzusunu, dünyada elem eyler. Cennet'i onlara sevdirip kudretiyle, her sabah ve akşam, mahbublar kevserinden muhabbet şarabı sunar. Geceleyin hepsinin kalbini, Halilullah'ın (Aleyhisselam) ateşini isteme arzusuna gark eder. Bazılarının gözlerini, gece ve gündüz kan ile doldurur. Gizli ve aşikâr, Allah'ın zikri ile meşgul olurlar. Gizli ve aşikâr, mahbuba münacattan (yalvarmadan) zevk alırlar. Mahrem vahdet perdelerinin etrafında dolaşırlar. Her zamanda bunlardan bir tane bulunur. Sîmâsında marifet nuru görülen bu zat, susamış ve hayran olup aşk ve feryat fezasında uçmaktadır. Matlubunun sonu lika-ı Rahman, maksudunun nihayeti rıza-i Mennandır. Arzın her yerinde tesiri görünür. Semada nuru aşikâr olur. Dili hak ile söyler, insanları zulmetten, karanlıklardan nura çıkaran, onları gafur olan Allahü tealaya yaklaştıran ve sevgili yapan bir davetçidir. Mahlukatın en hayırlısı, en sevgilisi, resullerin, nebîlerin sonuncusu, âlemlere rahmet olarak gönderilen, yaratılmışların en üstününe, dört halifesine, Âline ve Eshab-ı Kiramına salat-ü selam olsun! Hamd-ü sena ve salat-ü selamdan sonra biliniz ki kulları Allahü tealaya çağırmak, davet etmek, İslam'ın ve imanın en sağlam rükünlerindendir. İbadet ve ihsan, yollarının en iyisidir. Nitekim Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü tealaya yemin ederim ki Allah'a en sevgili kullar; Allahü tealayı kullarına ve kulları da Allahü tealaya sevdiren ve yeryüzünde vaaz ve nasihat ile gezip dolaşanlardır.” buyurdu. Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Ey Resulüm! Sen de ki benim yolum budur. Ben sizi Allah'a çağırıyorum. Bana tâbi olanlar da böyle çağırırlar.” (Yusuf suresi: 108) buyuruyor. Bu tâbi olma ancak sözde, fiilde ve hâlde O sultana (aleyhissalatü vesselam) uymakla ele geçer. Âlemlerin Rabbinin rahmetine müteveccih, Malik-i yevmiddin'e tevekkül edici, âlim ve aziz kardeşimiz, Zeynelabidin oğlu Şeyh Abdülehad işini tamamladı ve bizden hilafet aldı. İlmi çok, zikirle ve fikirle meşguliyeti tamdır. Talebeleri bu yola almak için kendisine icazet verdim. Nitekim bana da üstadım ve babam, Şeyhülislam Kutb-i aktab Şeyh Abdülkuddüs icazet vermişti... Bunun gibi, kendisine mübarek Kadiriyye yolundan da bu yolu isteyenlere, bu yolu layık gördüklerine öğretmesi için icazet verdim. Nitekim, bana da bu hilafeti, doğunun ve batının âlimlerinin üstadı, vera sahibi, mütehakkik ve müdekkik, kâmil ve mükemmil, seyyidlerin seyyidi, Emir Seyyid İbrahim Mu'in (Hüseyin ve Hasan evladından) Îreci, Kadirî verdi... Sofiyyenin ilimleri ve meşayıhın zikirleri ile meşgul olarak, bereketlerinin devam etmesi için amelde, usulde ve füruda dinimizin hududunu ve hakkını gözetmeyi emirleri yapmayı, yasaklardan kaçınmayı, sofiyyenin edebiyle tamamen edeplenmiş olmayı, dünyaya ve dünyayı isteyenlere dönmemeyi, dünyayı isteyenlerin toplantılarında bulunmamayı, üstadın evladını ve akrabasını sevmeyi, haklarını korumayı vasiyet ederim. Nitekim Allahü teala, Habibine mealen; “Sen de ki ben bu tebliğim üzerine, akrabama muhabbetten başka, sizden bir şey istemiyorum.” (Şûra suresi: 23) buyurmuştur. Bâtın dama Allahü teala ile meşgul olmalıdır. Allah'tan gayriyi bırakmalıdır. Nitekim Allahü teala Habibine mealen buyurur ki: “Rabbinin ismini söyle. Dünyadan kaçarak ve ahireti isteyerek, Allah'tan başka her şeyden uzak ol.” (Müzzemmil suresi: 8) Dünyadan vazgeçmek, ahireti istemek, bidat sahiplerinin ve batıl yolda olanların adetlerine iltifat etmekten sakınıp doğru yol üzerinde sabit ve daimi olmak lazımdır. Çünkü bunlar sıdk ve safa sahiplerinin tutanağıdır. Eğer mümkünse, vaktini daima halvette (yalnızlıkta) geçirmelidir. En iyisi, en evlası da budur. Eğer buna imkan olmazsa, kendisi için bir yer seçmelidir. Senede bir veya iki defa halvete girmek lazımdır. Eğer böyle olursa, onun aziz eli, bizim elimiz demektir. İnsanlar arasında halifemizdir. Allahü teala, bizim tekrim (hürmet) ve tazim ettiğimize merhamet eylesin, ona ihanet edenleri alçaltsın. Onu kerim tutar ve tazim ederiz. İhanet edene ihanet ederiz. Azim ve Mennan olan Allahü tealadan, bu kardeşimin İnd-i İlahî'de razı olunan kullardan, insanlar arasında sevilenlerden olmasını dua ederim. Ya Rabbî! Onu sıddîkların arzularının sonuna ulaştır. Kâmil ve mükemmil olan ariflerin en yüksek derecelerine kavuştur ve bu duamı Peygamber Efendimiz hürmetine kabul eyle. Bu icazeti, fakir, hakir Rükneddin bin Abdülkuddüs İsmail Hanefî yazdı. Hicrî 979 (m. 1571)'de verdi. Allahü tealanın yolunda gidenlere selamlar olsun.”

Abdülehad hazretleri, hocası Abdülkuddüs'ün en başta gelen talebelerinden Şeyh Celal Tehaniserî'nin sohbetlerine de devam etti. Onun meclisinde iken, Kadirî tarikatının o zaman en büyük âlimi ve mürşid-i kâmili olan Şah Kemal ile görüşüp sohbet etti. Bu görüşmeleri senelerce devam etti ve bu sohbetlerden çok faydalar elde etti. Şah Kemal ile görüşmesi ve tanışması Şeyh Celal Tehaniserî'nin bir sohbeti sırasında olmuştu. Birgün Şah Kemal, Şeyh Celal Tehaniserî'nin sohbetine gelmişti. Abdülehad, Şah Kemal'in üstün hâllerini görünce onunla tanışıp dost olmak istedi. Sohbetten sonra dışarı çıkınca görüşüp tanıştı. Abdülehad'a; “Benim ismim Kemal'dir. Pail'de otururum, orada makamım vardır. Eğer sohbetimizin sırrını anlamak istersen, buyurun oraya gelin de sohbet edelim.” dedi. Pail, Serhend şehrine bağlı, yirmi yirmi beş kilometre mesafede bir kasaba idi.

Şah Kemal, Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin tarikatı silsilesinden olan Şeyh Fudayl'a talebe olmuş, tasavvufta yüksek hâller sahibi bir zattı. Tasavvuf hâlleriyle kendinden geçmiş bir vaziyette, tenha yerlerde ve sahralarda dolaşırdı. Suya, yemeğe, yatmaya ve konuşmaya ihtiyacı olunca bulunduğu ıssız ve kurak sahralardan aniden bir şehir görünür, orada bulunanlar Şah Kemal'e hürmet ve ikram göstererek, arzu ettiği şeyleri daha o söylemeden getirirlerdi. Ziyafetler verirlerdi. Şah Kemal onların yemeklerinden yer, sularından içer, gece onların yanında kalırdı. Sabahleyin ortalık aydınlanmaya başlayınca o görünen şehir ve insanlar gözden kaybolur, yine sahrada yalnız kalırdı. İmam-ı Rabbanî hazretleri, babası Abdülehad'ın, hocası Şah Kemal'den şöyle bahsettiğini nakletmiştir: “Şeyh Kemal, marifet ve sırlar beyan etmek istediğinde, dinleyenlerin ilimdeki derecelerine göre konuşur, sırları çözebilecekleri derecede anlatırdı. Ama dinleyenlerden kemal derecesinde olanlar bile, onun anlattığı şeyleri günlerce düşünerek, tefekkür ederek ancak anlarlardı.” İmam-ı Rabbanî de şeyh Kemal hakkında şöyle buyurmuştur: “Keşif gözüm açıldığı zaman, Gavsü's-sakaleyn'den (Abdülkadir-i Geylanî) sonra Kadirî tarikatı büyükleri arasında Şeyh Kemal gibisini az gördüm.”

Abdülehad Serhend'e gelince oradan Şah Kemal'in bulunduğu Pail kasabasına gitti. Orada Şah Kemal ile sohbetler yapıp aralarında muhabbet ve dostluk hâsıl oldu. Şah Kemal de çoluk çocuğuyla Pail'den Serhend'e gelir, günlerce kalıp Abdülehad ile sohbet ederlerdi. Böylece Abdülehad Şah Kemal'in sohbetlerinde sayısız faydalar elde edip garip hâller ve kerametler gördü. Şah Kemal 981 (m. 1573) senesinde, seksen yaşında iken vefat etti. Serhend'in Kihtel kasabasında defnedildi.

Abdülehad hazretleri zahirî ve batınî ilimleri elde etmek için birçok beldeyi gezdi. Bir memlekette fazla kalmaz, başka yere giderdi. Böylece pek çok şehir ve beldelerde bulunmuştu. Hindistan'ın meşhur kasabalarından Skendere'de ilim yaymak için bir müddet kaldı. Yüzünde nur, alnında marifet eserleri parlıyordu. Birgün, Skendere'nin asil bir ailesine mensup saliha bir hanım, firasetiyle Abdülehad'ın kemal mertebede mübarek bir kimse olduğunu anlayıp ona haber göndererek: “Kendi kucağımda terbiye edip büyüttüğüm bir kız kardeşim vardır. İffet ve ismet cevheridir, isterim ki size nikâh eyleyeyim. Ümit ederim ki bu ricamı kabul edersiniz.” ricasında bulundu. Abdülehad önce kabul edip evet diyemedi, özür diledi. Sonra Allahü tealaya dua edip bu hususta hayırlı olan şeyi nasip etmesini istedi. Sonra o kızla evlenmeyi kabul etti ve onunla nikâhlandı. Bundan sonra bir müddet Skendere'de kaldı. Hâlis niyetle, Allah rızası için yapılan bu evlilikten İmam-ı Rabbanî gibi büyük bir zat dünyaya geldi.

Abdülehad, ilim ve marifette yükselmek için yaptığı seyahatler sırasında, Rehtas şehrinde Şeyh İlahdad'ın sohbetlerinde bulundu. Tavdih Haşiyesi'nin yazarı Muhammed bin Fahr ile görüştü. Canpur'da Seyyid Ali Kıvam'ın hizmetinde bulundu. Sonra memleketine dönüp vefatına kadar Serhend'de kaldı. Ömrü ilim ve feyiz yaymakla geçti. Geceleri taat ve ibadetle geçirir, Allah için ağlar, gözyaşı dökerdi. Çok talebesi ve sevenleri vardı. Tevazusundan dolayı kendini hiç kimseden farklı görmez ve hiçbirinin kendisine hizmet etmesini kabul etmezdi. Ekseriya, evinin ihtiyaçlarını pazardan kendisi taşır, kimsenin taşımasına müsaade etmezdi. Ömrünü Resul-i Ekrem'e öyle bir bağlılık ile geçirdi ki bir sünneti bile terk etmezdi. Sünnet olan taatleri ve duaları yapar, tasavvuf ehlinin, azimetle amel etmesi hususuna da dikkat ederdi.

Gündüzleri, kendisinden ilim öğrenmek isteyen talebelere, aklî ve naklî ilimleri öğretirdi. Bu hususta yazılmış olan uzun ve zor kitapları, en ince noktalarına kadar gayet güzel açıklayıp izah ederdi. Her ilimde, bilhassa fıkıh ve usul ilminde eşsiz bir âlimdi. Zamanın âlimleri ve fazılları onu kendilerine hoca ve üstad kabul ederek çok istifade ederlerdi. Şöyle nakledilmiştir ki; Abdülehad hazretleri usul ilminde meşhur bir eser olan Usul-i Pezdevî'nin derin mânâlarına daldığı ve bu incelikleri, ilmî bir şekilde açıkladığı zaman, bulunduğu ilim meclisinin havasında; “Ümmetin ışığı İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin yüksek içtihadı ve istinbatı, ince mânâlar ve hükümler çıkarması yanında, diğer müçtehitler talebe gibiydiler.” mânâsı hissedilirdi. Aklî ve naklî ilimler ile manevî ve huzurî marifetleri birleştirmişti. Bu hâliyle insanlara doğru yolu gösterme makamında olup Allahü tealanın rızasına kavuşmak isteyenler, onun sohbetinde bulunarak ondan feyiz alırlar, dertlerine derman bulurlardı.

Tearrüf, Avarifü'l-mearif ve Füsusü'l-hikem ve bunlar gibi evliyanın büyükleri tarafından yazılmış olan kitapları okur ve çok güzel izah ederdi. Pek çok şevk ve zevk sahibi, onun yanında bu kitapların okunmasından ve dinlemekten tat alırdı. Uzaktan ve yakından sohbetine gelerek, okunan kitapları ve Abdülehad'ın yaptığı izahları dinlerlerdi. Onun ifadesinin ve sohbetinin bereketiyle maksatlarına kavuşurlardı. Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî'nin bildirdiği ince manaları anlamakta eşsizdi. Bu ilimler, hâller sekrler ve tasavvuf ehline mahsus sözler kendisini istila etmiş, tamamen kaplamıştı. Allahü tealanın ihsanı ile yaratılışının yüksekliğinden ve çok yüksek maksatlı olmasından, dinin emirlerine tam uyar, İslamiyete uymayan hâllere ve sözlere itibar etmezdi. İmam-ı Rabbanî hazretleri; “Pederim ve üstadım, sebeb-i hayatım ve saadetim; abdestte, taharette ve namazda, pek ziyade dikkat gösterir, edeplere riayet ederdi. Ben bunları babamdan görerek öğrendim. Her bir edebe, bütün incelikleri ile riayeti kitaplardan öğrenmek kolay değildir.” buyurmuştur.

Bir menkıbesi şöyle nakledilmiştir: Birgün, sadık dostlarından birisi Abdülehad'ın odasına girmişti. İçeri girer girmez, Abdülehad hazretlerini, uzuvları kopmuş ve kesilmiş, yere uzanmış bir hâlde gördü. İçeri giren kimse, bu işi yapan ya hırsız yahut da düşmandır diye düşündü. Sonra korkarak ve bağırarak, büyük bir üzüntü ile dışarı çıktı. Bir başkasına bu durumu bildirdi. Hemen ikisi birden odaya girdiler. Bir de baktılar ki Abdülehad hazretleri, rahat ve sağlam bir şekilde murakabe eder bir hâlde oturuyor. Ağlayarak ayaklarına kapandılar. Onlara; “Ben hayatta kaldığım müddetçe bu sırrı kimseye söylemeyin.” buyurdu. Bu hâlin sebebini sorduklarında da; “Öyle bir hâl idi ki onu anlatacak söz bulamam.” buyurmuştur. Fakat hâli ile sanki Mevlana Celaleddin-i Rumî'nin şu beytlerini terennüm ediyordu.

“Düşmanız kendimize, o yâr bizi çekiyor, Gark olmuşuz denize, bizi dalga çekiyor. Onun aşıklarına, Azrail'in yolu yok, Dostun aşıklarını, sevda aşkı çekiyor. Susamışlar figan eder, Gizlice yüz can verir, dildar-ı peyda çekiyor. Yeter, aşıkların katlinin sırrını söylersem, Münkirleri kızdırıp inkârını çekiyor.”

Abdülehad, evliyanın meşhurlarından olan ve oğlu İmam-ı Rabbanî'nin hocası Bakî-billah hazretleri ile görüşmeyi çok arzu ettiği hâlde görüşemeden vefat etmişti. Bunu, İmam-ı Rabbanî hazretleri şöyle anlatmıştır: “Babamın bu büyük arzusunu vefatından sonra Muhammed Bakî-billah hazretlerine arz ettim. Buyurdu ki: “Biz de onları görmeyi çok isterdik. Serhend'e gitseydik onlardan bir şey öğrenirdik.”

İmam-ı Rabbanî hazretleri şöyle anlatmıştır: “Babamın vefatı sırasında yanında idim. Can verme ve dalgınlık anında aniden; “Söz büyük üstadın buyurduğu gibidir.” dedi. Büyük üstad sözünden Muhyiddin Arabî'yi kastettiğini düşündüm ve şöyle sordum: “Şeyh İbn-i Arabî mi, yoksa şeyh Abdülkuddüs mü söyledi? Söyledikleri söz hangi sözdür?” Bir müddet sonra buyurdu ki: “O söz şudur: “Allahü tealanın hakikati, mutlak varlıktır ama perde arkasında kalmış olanlara varlık perdesi mâni olmakta, onları uzak ve nasipsiz bırakmaktadır.” Sonra; “Bana bir iş emrediniz ve vasiyet ediniz ki daima onu yapayım.” diye arz ettim. Buyurdu ki: “Sana bu söz üzere olmanı vasiyet ederim.”

İmam-ı Rabbanî hazretleri yine şöyle anlatmıştır: “Babamın bana; “Ehl-i Beyt'in sevgisinin, hüsn-i hatimeye (iman ile ölmeye) büyük tesiri olur.” dediğini hatırlayınca can verme anlarında bunu kendisine sordum. Buyurdu ki: “Allahü tealaya hamd ve şükürler olsun ki o muhabbetle doluyum ve nimet deryasında yüzüyorum.” beyt: “İlahî! Fatıma evladı hürmetine, Son sözüm kelime-i tevhit ola.”

RESULULLAH'A TABİ OLMAK

Israrü't-teşehhüd adlı eserinin son kısmından bir bölümü şöyledir: “Kalbime, Allahü tealanın yardımı ile öyle geliyor ki namazın sonunda teşehhüdde, “Ettehiyyatü”nün okunmasının emredilmesi, namazın Müminlerin miracı olduğunu hatırlatmaktır. O hâlde layıktır ki Müminlerin miracında da Peygamber Efendimize miracında hâsıl olan yüksek hâllerden ve eşsiz şereflerden bir şeyler bulunsun. Allahü teala lütfederek, bize de Resulünün kasesinden bir yudum ihsan etti. “Ettehiyyatü”den sonra Peygamber Efendimize salavat okunmasının emredilmesi, Müminlerin miracının Resulullah'a uymakla, tâbi olmakla hâsıl olacağını gösteriyor. Yine bu salavatlar, Peygamber Efendimize uymakla şereflenmenin ve bereketli hidayetlerine kavuşan Müminlere verilen nimetin hakkının edası, şükrüdür. Ayrıca, Peygamber Efendimizin ümmetine, miraç ile şereflenmeyi bahşettiğini bildiren bir tembih ve uyarmadır. O hâlde Müminler miraçlarında, yani namazda, “Ettehiyyatü”yü okurken o servere (Resulullah'a) salavat getirmeleri lazımdır. Yine şunu işaret etmektedir ki ümmetin en yükseklerinden birkaçı, o en yüksek mertebeye çıkarlarken, Resulullah'a mütabeat, tâbi olmak dairesinden dışarı çıkamazlar. Onların sonu Resulullah'ın başlangıcına yetişemez ve hepsinin başı, Resulullah'ın ayaklarının altındadır. Ve yine bunda, Resulullah'ın miracına kadar, Resulullah'ın miracının ise Allahü tealaya kavuştuğuna bir işaret vardır. Çünkü Resulullah önce Allahü tealayı sena eyledi. “Ettehiyyatü lillahi.” dedi. Müminler de O'na salavat getirmekle emrolundular.”

İmam-ı Rabbanî hazretleri bir mektubunda şöyle buyurmuştur: “Babam (Abdülehad) buyurdular ki: “Süluk ilimleri (tasavvufta ilerlemek) hakkında bir risale gördüm. O risalede şöyle yazılıydı: “Yemeklerde itidale (çok yememeye) dikkat etmek, normali muhafaza etmek, matluba (sevgiliye) kavuşmaya kâfidir. Bu hususa riayet edince zikre ve fikre ihtiyaç yoktur.” yazılıydı.”

Abdülehad'ın yedi oğlu vardı. İmam-ı Rabbanî dördüncü oğludur. En büyük oğlu Şeyh Şah Muhammed'i, kendisi yetiştirip tasavvufta yükseltmiştir. İmam-ı Rabbanî, bu kardeşi için babasının şöyle dediğini nakleder: “Babam birçok defa buyurdu ki: “Şah Muhammed, sözde ve hâlde olgun bir talebedir.” Bu oğlu kendisi hayatta iken vefat etti. İmam-ı Rabbanî şöyle anlatmıştır: “Bu kardeşim vefat ederken başucunda idim. Aniden tebessüm etti. Sebebini sordum: “Hakikat-ı Muhammedî bana zahir oldu, göründü, onu seyrediyorum.” dedi.

Abdülehad'ın bir oğlu da Şeyh Muhammed Mes'ud'dur. Hace Bakî-billah hazretlerinden feyiz almış, bereketli nazar ve teveccühleri ile tasavvufta hâllere ve keşiflere kavuşmuştur. Diğer oğullarından, Şeyh Gulam Muhammed ve Şeyh Mevdud'a, kardeşleri İmam-ı Rabbanî hazretleri tarafından birçok mektup yazılmış olup bu mektuplar İmam-ı Rabbanî'nin Mektubat'ında vardır. Kardeşi Meyan Şeyh Mevdud'a yazdığı bir mektubun sonunda şöyle buyurmuştur: “Ey kardeşim! Dünyanın vefasızlığı dillerde dolaşmaktadır. Dünyaya düşkün olanların alçaklıkları, cimrilikleri herkesçe bilinmektedir. Kıymetli ömrünü böyle faydasız, yalancı için elden kaçırana yazıklar olsun! Haberciye ancak haber vermek düşer. Vesselam.”

Eserleri: 

Abdülehad hazretleri, din bilgilerinde çok güzel kitaplar yazmıştır. Tasavvuf ile ilgili kıymetli risaleleri vardır. Bu eserlerinden bazıları şunlardır:

 1- Künuzü'l-hakayık, 

2- Mirac-i Nebî, 

3- Risale-i Esrarü't-teşehhüd.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası