Evliyanın önderlerinden. İslam âlimlerinin büyüklerindendir. Babası Abdülcemil Malatyalı idi. Gocdüvan’da doğdu. 575 (m. 1180) yılında Gocdüvan’da vefat etti. 615, 616 ve 617’de vefat ettiğine dair rivayetler de vardır. Babası Abdülcelil Efendi, İmam-ı Malik hazretlerinin neslinden olup âlim ve arif idi. Zahirî ve batınî ilimlerde çok yüksekti. Hızır Aleyhisselam ile görüşüp sohbet ederlerdi.
Rivayete göre, düşmanları tarafından şehirden çıkarılan Malatya sultanının tahtına dönmesini sağlayan Abdülcelil Efendi, mükafat olarak sultanın kızıyla evlendirildi. Bu arada Hızır Aleyhisselam, Abdülcemil’e bu evlilikten bir erkek çocuğu olacağı müjdesini verdi ve adını Abdülhalık koymasını istedi. Ancak bir süre sonra bilinmeyen bir sebeple Abdülcemil, aile efradını alarak Malatya’dan ayrılıp Buhara’ya 40 kilometre mesafedeki Gocdüvan kasabasına yerleşti.
Çok geçmeden Hızır Aleyhisselam’ın müjde buyurduğu gibi bir erkek evlada sahip oldu. İsmini Abdülhalık koydu. Abdülhalık çocukluğunu burada geçirdi.
Beş yaşına geldiğinde ilim öğrenmesi için Buhara’ya gönderildi. Büyük âlim Hace Sadreddin hazretlerinden Kur’an-ı Kerim ve tefsirini öğrenmeye başladı. Bir gün okuma esnasında; “Rabbinize tazarru ederek (boyun büküp yalvararak) ve gizli dua ediniz!” (A’raf suresi: 55) mealindeki ayet-i kerimeye gelince Abdülhalık hocasına; “Efendim! Bu ‘gizli’den murad edilen nedir? Kalb ile yapılan zikrin aslı nedir? Eğer zikir ve dua, aşikar, sesli bir şekilde dil ile olursa riyadan korkulur. Araya riya girerse, layık olduğu şekilde zikredilmemiş olur. Şayet kalb ile zikretsem; ‘Şeytan insanın damarlarında kan gibi dolaşır.’ hadis-i şerifi gereğince, şeytan bu zikri duyar. Ne yapacağımı bilemiyorum, bu müşkülümü halletmenizi istirham ederim, efendim!” diye arz etti.
Hocası, büyük âlim Sadreddin hazretleri, bu yaştaki bir çocuğun kendisinin bile anlayamadığı böyle bir sual sormasına hayran kaldı ve cevap olarak; “Evladım! Bu mesele, kalb ilimlerinin bir konusudur. Allahü teala nasib ederse, sana bu ilimleri öğretebilecek bir üstada kavuşturur. Kalb ile zikri ondan öğrenirsin, böylece bu müşkülün halledilmiş olur.” buyurdu. Abdülhalık Gocdüvanî hazretleri bu işaret üzerine, meselelerini halledecek o büyük zatı beklemeye başladı.
Bir gün bağda otururken Hızır Aleyhisselam yanına geldi. Ona havuza dalmasını, suyun altında iken “La ilahe illallah Muhammedün resulullah” diye zikretmesini söyledi. Böylece ona Allahü tealayı gizli ve açık zikretme, anma yollarını öğretti ve manevi evlatlığa kabul etti. Abdülhalık hazretleri de, onun öğrettiği şekilde, bu mübarek kelime-i tevhidi sessiz sessiz kalben söylemeye başladı. Bunu, kendisi için ders kabul etti. Bu hal manevî makamlarda yükselmesine sebep oldu. Hızır Aleyhisselam, ayrıca zikrin sayılarak yapılacağını söylemek suretiyle, vukuf-i adedî prensibinin esasını da ortaya koymuş oldu.
Bu sıralarda Yusuf-ı Hemadanî hazretleri Buhara’ya geldi. Abdülhalık Gocdüvanî onun hizmetine girdi ve bu hizmette bir süre kaldı. Bu hususta kendileri şöyle anlatırlar: “On iki yaşında idim. Hızır Aleyhisselam bana Yusuf-i Hemadanî hazretlerinden ilim öğrenmemi tavsiye buyurdular. Bu sırada onun Buhara’ya geldiğini işiterek derhal yanına gittim. Ondan pek çok istifadelere kavuştum.”
Böylece Abdülhalık Gocdüvanî hazretlerinin sohbette üstadı Yusuf-i Hemadanî, zikir tâlim hocası da Hızır Aleyhisselam oldu.
Yusuf-i Hemadanî, zikirde cehrî usulü uyguluyor olmasına rağmen, Gocdüvanî’nin hafî, gizli zikir yapmasına izin verdiği söylenir. Kaynaklarda Gocdüvanî’nin Hemadanî’ye intisap ettiği yer ihtilaflıdır. Merv, Buhara ve Hemedan şehirlerinin adı geçer. Yusuf-i Hemadanî hazretleri Buhara’da bulunduğu sürece onun sohbetlerine devam eden Abdülhalık Gocdüvanî, o ayrıldıktan sonra memleketi Gocdüvan’a dönüp, riyazet ve mücahede ile münzevî bir hayat geçirdi.
Abdülhalık Gocdüvanî hazretleri halini insanlardan gizli tutardı. Nefsinin isteklerine uymayıp, istemediği şeyleri yapmakta kendisini pek ağır imtihanlara tabi tutar fakat hiç kimseye bir şey sezdirmezdi. Hele onun Hızır Aleyhisselam ile ulaştığı manada ilim tahsiline hiç kimse vakıf olmazdı.
Abdülhalık Gocdüvanî gerek Hızır Aleyhisselam ve gerekse büyük İslam âlimlerinin tahsil ve terbiyesi altında zamanının bir tanesi oldu. İnsanlar dünyanın dört bir yanından kafileler halinde ondan istifade etmek için gelmeye başladılar.
Abdülhalık Gocdüvanî hazretleri beş vakit namazını Kâbe-i Muazzama’da kılar, tekrar Buhara’ya dönerdi. Hatta kaynaklarda onun adına Şam’da bir tekkenin kurulduğu nakledilmektedir. Rivayete göre, Şam’a gidip bir süre ikamet etmiş ve o esnada tekkeyi bizzat kendisi kurmuştur.
Bir gün huzuruna gelen bir kimse; “Eğer Allahü teala beni Cennet ile Cehennem arasında muhayyer kılsa, ben Cehennemi seçerim. Zira bütün ömrümde nefsimin arzusu üzerine amel etmedim. O halde Cennet nefsin muradıdır. Cehennem ise, Allahü tealanın muradıdır.” dedi. Abdülhalık Gocdüvanî hazretleri bu sözü reddederek; “Kulun seçme hakkı yoktur. Her nereye git derlerse oraya gideriz. Nerede kalın derlerse orada kalırız. Kulluk budur. Senin dediğin kulluk değildir.” buyurdu.
O kimse bu sefer; “Efendim! Tasavvuf yolunda bulunan kimseye şeytan yaklaşabilir mi?” diye sordu. “Tasavvuf yoluna yeni gelmiş bir talebe, nefsini emmare olmaktan kurtaramamış ise, bir şeye öfkelendiği zaman şeytan ona yaklaşabilir. Şayet nefsi mutmainne derecesine çıkmış ise, o kimsede öfkelenmek yerine, gayret hasıl olur. Her ne zaman gayret etse, şeytan ondan kaçar. Bu kadar sıfat o kimseye kafidir. Yeter ki, Hakk’a yönelsin. Allahü tealanın Kitabına ve Resulünün Sünnetine sarılsın. Bu iki nur arasında tasavvuf yolunda yürüsün.” buyurdu.
Abdülhalık Gocdüvanî hazretleri, Allahü tealanın indinde duası makbul kimselerden idi. İnsanlar ve cinler duasına kavuşmak için, uzak yerlerden gelirlerdi.
Bir gün Abdülhalık Gocdüvanî’nin huzuruna uzak yerden bir misafir, biraz sonra da yanlarına, güzel suretli, temiz giyimli bir genç geldi. Abdülhalık hazretlerinden dua isteyip hemen ayrıldı. Misafir; “Efendim! Bu gelen genç kimdi acaba? Gelmesi ile gitmesi bir oldu.” dedi. O da; “Bizi ziyarete gelip dua isteyen bir melek idi.” buyurdu.
Misafir hayret etti ve; “Efendim! Son nefeste iman selameti ile gidebilmemiz için bize de dua buyurur musunuz?” diye niyazda bulundu. Bunun üzerine Abdülhalık Gocdüvanî hazretleri; “Her kim farzları eda ettikten sonra dua ederse, duası kabul olur. Sen, farz olan ibadeti yaptıktan sonra dua ederken bizi hatırlarsan, biz de seni hatırlarız. Bu durum hem senin, hem de bizim için duanın kabul olmasına vesile olur.” buyurdu.
Abdülhalık Gocdüvanî, namazda huşu hakkında bir soru soran talebesine şöyle cevap vermiştir: “Namaz kılan kişiyi öyle bir korku ve haşyet sarar ki, kendisine ok atsalar bile bir söz söylemez.”
Arkadaşlık konusunda ise buyurdu ki: “Bir kişide şu beş hasleti görmedikçe onunla arkadaşlık kurma: 1 Fakirliği zenginliğe tercih etmek, 2 Ameli ilme tercih etmek, 3 Hor görülmeyi aziz tutulmaya ve iltifata tercih etmek, 4 Basiret ve firaset sahibi olmak, 5 Ölüme hazır olmak.”
O dönemlerde Buhara ve civarında evler genelde kerpiçten yapılır, üzerleri de düz olurdu. Sıcak yaz gecelerinde halk evlerin damına çıkıp orada oturur, hatta evin içinden daha serin olduğu için bazıları orada uyurdu. Abdülhalık Gocdüvanî hazretleri de bir gece Gocdüvan’daki dergahının üzerinde ibadetle meşgul idi. O esnada yan taraftaki komşu evinden de bazı sesler geliyordu. Kadın kocasına şöyle çıkışmaktaydı: “On sekiz seneye yakındır senin evindeyim. Aç ve açık bıraktıysan da sabrettim. Sıcağa ve soğuğa tahammül ettim. Her ne getirdiysen fazlasını istemedim. Adını, şeref ve itibarını korudum. Başkasının önünde seni şikayet etmedim. Tüm bunlara sen benim olasın, ben de senin diye tahammül ettim. Ama şayet bir başkasına iltifat eder ya da benden başkasını tercih edersen Hace Abdülhalık’ın eteğine yapışır ve adalet yerini buluncaya kadar elimi çekmem.”
Abdülhalık Gocdüvanî sonra şöyle anlatıyor: Bu kadının sözü hoşuma gitti ve gözlerim yaşardı. Düşündüm ve kendi kendime; “Ey Abdülhalık! Bu kadın bir yaratılmışın muhabbetiyle bunca sıkıntıya tahammül etmiş. Bu söz, dervişlere bir ders olsun ve ona Kur’an-ı Kerim’den bir delil bulayım.” dedim. Şu ayet-i kerime aklıma geldi (mealen): “Allahü teala, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa suresi: 117)