Hindistan’da yetişen meşhur evliyadan. Safa şehrindendir. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin sohbetinde yıllarca bulundu. Çok hizmet etti. Çok muhabbetini kazandı. Çok şeyler gördü. Çok feyizlere kavuştu. Muhammed Ma’sum hazretlerinin emirleri ile Mektubat’ın ikinci cildini topladı. Velîler, talebeler yetiştirdi. Kutb olduğu müjdelendi. 1070 (m. 1659) yılında vefat etti.
Abdülhayy, İmam-ı Rabbanî hazretlerinden icazet aldıktan sonra Pütne şehrine vazifeli olarak gitti. Oradaki halk, Abdülhayy’a talebe olmak, onun bereketli sohbetlerine kavuşmak için koştular. Abdülhayy hazretleri de onları Cehennem’e düşmekten kurtarmak, Cennet’te yüksek dereceler sahibi olmalarını sağlamak için çok çalıştı. Pek çok kimsenin hidayete gelmesine sebep oldu. İmam-ı Rabbanî hazretleri, onun hakkında; “O, memleketin kutbudur.” buyurdular ve bir sevdiğine yazdığı mektupta da; “Şeyh Abdülhayy ve Nur Muhammed gibi iki azizin bir yerde bulunması, iki parlak yıldızın bir araya gelmesi gibidir.” buyurdular.
Nur Muhammed’e gönderdiği bir mektubunda ise; “Şeyh Abdülhayy ile aynı şehirdesiniz. Yakınınızda bulunuyor. Duyulmayan garip marifetler ve ilimler onun kalbinde toplanmıştır. Bu yolda zarurî olan şeyler kendisine verilmiştir. Uzakta kalmış dostlarımızın onunla görüşmesi büyük bir nimettir. Çünkü oraya yeni gelmiştir ve yeni şeyler getirmiştir. Evliyalıktaki cezbe ve süluk makamlarına fena mertebelerine kavuşmakla şereflenmiştir. Hatta diyebilirim ki oranın ana caddesi odur. Mektubat’taki garip marifetlerden çoğunu bizden dinlemiştir. Mümkün mertebe fırsat buldukça sual sorup anlamaya çalışmıştır. Tevfik, Allahü tealadandır.” buyurmuştur.
Abdülhayy anlattı: “Bir gün mübarek hocam İmam-ı Rabbanî hazretleri Pütne şehrine gitmeme izin verdiler ve; ‘Şeyh Hamid-i Bengalî’ye gitmek istiyorum. Fakat fırsatım olmadı. Ona gidip nasihatta bulununuz.’ buyurdu. ‘Peki efendim!’ diyerek huzur-u şeriflerinden ayrıldım. O şehre doğru yola çıktım. Fakat kendi kendime; ‘Şeyh Hamid, âlim, evliya ve herkesin müracaat ettiği bir kimsedir. Ben kim oluyorum ki ona nasihat edeyim ve sözümün faydası olsun.’ diye düşündüm. Sonra da; ‘Böyle düşünmek doğru mudur? Madem ki hocam böyle söyledi, o hâlde doğru söyledi. Böyle vesvese etmek doğru değildir. Hocamın bu emrinde mutlaka bir hikmet var.’ dedim.
Şeyh Hamid-i Bengalî’nin yanına vardığımda, bana çok hürmet ve ikramda bulundu. Sohbet esnasında dedi ki: ‘İmam-ı Rabbanî hazretleri ve diğer büyükler yazıyorlar ki: Bizim yolumuzda olmanın ilk şartı, Resulullah Efendimizi canından çok sevmektir. Ben de; Allahü tealanın sevgisi ile dolu olan kalbe başka bir sevgi nasıl sığabilir? diyorum.’ Şeyh Hamid’den bu sözleri işitince çok üzüldüm ve ona cevap olarak; ‘Resulullah Efendimizin sevgisi, Hak tealanın sevgisinin aynısıdır. Ayet-i kerimede buyuruldu ki: Kim Peygamber’e itaat ederse muhakkak, Allahü tealaya itaat etmiş olur.’ (Nisa suresi: 80) Bu ayet-i kerime sözümüzün doğruluğunu göstermektedir.” dedim.
Bunun üzerine Şeyh Hamid böyle söylediğine pişman oldu, tövbe etti. Ben de yakînen anladım ki hocam hikmetsiz bir şey söylemez. Demek ki beni Şeyh Hamid’in bu şüphesini izale etmek için göndermiş.”
Abdülhayy hazretleri 1054 (m. 1644) senesinde hacca gitmek için yola çıktı. Önce hocası İmam-ı Rabbanî hazretlerinin kabrini ziyaret etti. Şerefli mahdumları Muhammed Ma’sum’un sohbetiyle bereketlendi. Sonra hacca gitti. O sene altmış yaşındaydı.
Abdülhayy, hocası İmam-ı Rabbanî hazretleriyle zaman zaman mektuplaşırlardı. Hocasının, kendisine yazdığı mektuplardan bazıları aşağıdadır:
“Rabbimizin ‘celle sultanüh’ gazabını, intikamını söndürmek için ‘Lâ ilâhe illallah.’ güzel kelimesinden daha faydalı bir şey yoktur. Bu güzel kelime, Cehennem’e götüren gazabı söndürünce daha küçük olan başka gazaplarını elbette söndürür. Niçin söndürmesin ki bir kul, bu güzel kelimeyi tekrar tekrar söyleyince O’ndan başkasını yok bilmekte, her şeyden yüz çevirip hak olan bir mâbuda dönmektedir. Gazabının sebebi, kullarının O’ndan başkasına dönmesi, bağlanmasıdır.
Mecaz âlemi olan bu dünyada da bu hâli görüyoruz. Zengin bir kimse, hizmetçisine kırılır, ona kızar. Hizmetçi de kalbi iyi olduğu için herkesten yüz çevirip bütün varlığı ile efendisinin emirlerine sarılırsa, efendisi, ister istemez yumuşar. Merhamete gelir. Gazabı söner. İşte bu güzel kelime de kıyamet için ayrılmış olan doksan dokuz rahmet hazinesinin anahtarıdır. Küfür karanlıklarını, şirk pisliklerini temizlemek için bu güzel kelimeden daha kuvvetli hiçbir yardımcı yoktur. Bir kimse, bu kelimeye inanınca imanın zerresi hâsıl olur.
Bu güzel kelimeye inanarak, kalbinde zerre kadar iman hâsıl eden kimse, kâfirlerin âdetlerini ve şirk pisliklerini yaparsa, bu güzel kelimenin şefaati sayesinde Cehennem’den çıkarılır. Azapta sonsuz kalmaktan kurtulur. Bunun gibi, bu ümmetin büyük günahlarına şefaat edip azaptan kurtaracak en kuvvetli yardımcı, Muhammed Resulullah’tır.
Bu ümmetin büyük günahları dedik. Çünkü önceki ümmetlerde büyük günah işleyen pek az olurdu. Hatta imanını küfür âdetleri ile ve şirk pislikleri ile karıştıran da azdı. Şefaate en çok ihtiyaç olan bu ümmettir. Önceki ümmetlerde, bazıları küfürde inat etti. Bazısı da hâlis olarak imana gelip emirlere yapıştı.
Bu güzel kelime ve Peygamberlerin sonuncusu gibi bir şefaatçi olmasaydı, bu ümmetin günahları kendilerini helak ederdi. Bu ümmetin günahları çoktur. Fakat Allahü tealanın af ve mağfireti de sonsuzdur. Allahü teala, bu ümmete af ve mağfiretini o kadar saçacak ki geçmiş ümmetlerden hiçbirine böyle merhamet ettiği bilinmiyor. Doksan dokuz rahmetini, sanki bu günahkâr ümmet için ayırmıştır. İkram ve ihsan, kabahatliler ve günahkârlar içindir. Allahü teala, af ve mağfiret etmeyi sever. Kusur ve kabahati çok olan bu ümmet kadar af ve mağfirete uğrayacak hiçbir şey yoktur.
Bunun için bu ümmet, ümmetlerin en hayırlısı oldu. Bunların şefaat edicisi bu güzel kelime, kelimelerin en kıymetlisi oldu. Bunların şefaatçileri olan Peygamberleri, Peygamberlerin en üstünü oldu. Furkan suresi, yetmişinci ayetinde mealen; ‘Allahü tealanın, günahlarını iyiliklerle değiştireceği kimseler onlardır. Allahü tealanın mağfireti, merhameti sonsuzdur.’ buyuruldu.
Mısra:
‘Kerimler ile yapılacak her iş kolay olur.’
Bunu yapmak, Allahü teala için çok kolaydır. Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işlerimizde yaptığımız israfı, taşkınlığı affet. Bizi doğru yolda bulundur! Kâfirlere galip gelmemiz için yardım et!
Bu kelimenin üstünlüklerini dinleyiniz: Resulullah Efendimiz buyurdu ki: ‘Lâ ilâhe illallah diyen kimse Cennet’e girer.’ Görüşleri kısa olan kimseler, bu söze şaşar. ‘Bir kere Lâ ilâhe illallah demekle, Cennet’e girmek nasıl olur?’ der. Bu güzel kelimenin bereketlerini, faydalarını bilmiyorlar. Bu fakir [yani İmam-ı Rabbanî] anlıyorum ki bu güzel kelimeyi bir kere söylemekle, bütün kâfirleri af edip Cennet’e gönderseler yeri vardır.
Bu mukaddes kelimenin bereketlerini, faydalarını, bütün mahluklara, kıyamete kadar bölseler, hepsini doyuracağını görüyorum. Hele, bu mukaddes güzel kelimeye ‘Muhammedün Resulullah.’ kelimesi de eklenerek, tebliğ ve tevhid, inci gibi yan yana dizilirse ve risalet velayete yaklaştırılırsa, velayetin ve nübüvvetin bütün üstünlükleri ve yükseklikleri bir araya toplanmış olur. Bu iki saadetin yoluna kavuşturan bu kelimelerdir.
Velayeti, zıllerin ve akslerin karanlıklarından kurtaran, temizleyen, nübüvveti en yüksek dereceye ulaştıran bu kelimedir. Ey Allah’ımız! Bizi bu güzel kelimenin faydalarından mahrum bırakma! Bizi bu kelimeden ayırma! Bu kelimeyi tasdik edici olduğumuz hâlde canımızı al! Kıyamet günü, bizleri bu kelimeyi tasdik edenler arasında bulundur! Bu kelime hürmetine ve bu kelimeyi bildirenler hürmetine, bizleri Cennet’e sok! Âmin.
Görüşün ve gidişin âciz kaldığı, arzu ve himmet kanatlarının düştüğü, her bilgi ve buluşun dışına çıkıldığı zaman, insanı, ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah.’ tevhid kelimesinden başka bir şey ilerletemez. Bu kelimenin aguşuna sığınmadan, oralarda yükselmek olamaz. Salik, bu güzel kelimeyi bir kere söylemekle o makama yükseliyor. Bu yüksek kelimenin işaret ettiği hakikat sayesinde, o makamdan yukarıya ilerliyor. Kendinden uzaklaşıp Allahü tealaya yaklaşıyor.
O yolun en az bir parçası, bütün bu gökler küresinden kat kat çoktur. Bu kelimenin üstünlüğünü buradan anlamalıdır. Bütün mahlukların, bu kelime yanında varlığı hiç kalır. Duyulmaz bile. Büyük bir deniz yanında, bir damla kadar da değildir.
Bu güzel kelimenin derecelerinin meydana çıkması, söyleyenlerin derecelerine göre olur. Söyleyenin derecesi ne kadar yüksek ise bu mukaddes kelimenin büyüklüğü o kadar çok meydana çıkar.
Arabî şiir tercümesi:
‘Güzelliği o kadar çok görünür,
Ona bakış ne kadar çok olursa.’
Dünyada bundan daha kıymetli, daha üstün bir arzu olmaz ki insan her bulunduğu yerde, her işinde, her vazifesinde bu güzel kelimeyi tekrar tekrar söylemekle lezzet alsın ve haz duysun. Ama ne yapılabilir ki bütün arzular ele geçmiyor, insanlarla konuşmak ve gaflete düşmek çaresiz oluyor. (İkinci cilt 37. mektup.)
‘Allahü tealaya hamd ettikten ve Peygamberimize salavat getirdikten sonra saadet-i ebediyyeye erişmenize dua ederim. Allahü teala, birçok ayet-i kerimede, a’mal-i saliha işleyen Müminlerin, Cennet’e gireceklerini bildiriyor. Bu salih amellerin, yani yarar işlerin neler olduğunu çok zamandan beri araştırıyordum. İyi işlerin hepsi mi, yoksa birkaçı mı diyordum. Eğer, iyi şeylerin hepsi olsa, bunları kimse yapamaz. Birkaçı ise acaba hangi iyi işler isteniliyor?
Nihayet Allahü teala, lütfederek şöyle bildirdi ki: A’mal-i saliha, İslam’ın beş rüknü direğidir. İslam’ın bu beş temelini, bir kimse hakkı ile kusursuz yaparsa, Cehennem’den kurtulması kuvvetle umulur. Çünkü bunlar, aslında salih işler olup insanı günahlardan ve çirkin şeyleri yapmaktan korur.
Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de Ankebut suresi 45. ayetinde mealen; ‘Kusursuz kılınan bir namaz, insanı pis, çirkin işleri işlemekten korur.’ buyurulmaktadır. Bir insana, İslam’ın beş şartını yerine getirmek nasip olursa, nimetlerin şükrünü yapmış olur. Şükrü yapınca Cehennem azabından kurtulmuş olur. Çünkü Allahü teala, Nisa suresi 146. ayetinde mealen; ‘İman eder ve şükrederseniz, azap yapmam.’ buyuruyor.
O hâlde İslam’ın beş şartını yerine getirmeye can ve gönülden çalışmalıdır. Bu beş amel arasında bedenle yapılacakların en mühimi namazdır ki dinin direğidir. Namazın edeplerinden bir edebi kaçırmayarak kılmaya gayret etmelidir. Namaz tamam kılınabildi ise İslam’ın esas ve büyük temeli kurulmuş olur. Cehennem’den kurtaran sağlam ip yakalanmış olur. Allahü teala hepimize, doğru dürüst namaz kılmak nasip eylesin!
Namaza dururken; ‘Allahü ekber.’ demek; Allahü tealanın, hiçbir mahlukun ibadetine muhtaç olmadığını, her bakımdan hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını, insanların namazlarının O’na faydası olmayacağını bildirmektedir. Namaz içindeki tekbirler ise; Allahü tealaya karşı yakışır bir ibadet yapmaya liyakat ve gücümüz olmadığını gösterir.
Rükudaki tesbihlerde de bu mânâ bulunduğu için rükudan sonra tekbir emrolunmadı. Halbuki secde tesbihlerinden sonra emrolundu. Çünkü secde, tevazu ve aşağılığın en ziyadesi, zillet ve küçüklüğün son derecesi olduğundan, bunu yapınca hakkı ile tam ibadet etmiş sanılır. Bu düşünceden korunmak için secdelerde yatıp kalkarken, tekbir söylemek sünnet olduğu gibi, secde tesbihlerinde a’lâ demek emrolundu.
Namaz Müminin miracı olduğu için namazın sonunda, Peygamber Efendimizin miraç gecesinde söylemekle şereflendiği kelimeleri, yani ettehiyyatü’yü okumak emrolundu. O hâlde namaz kılan bir kimse, namazı kendine miraç yapmalı. Allahü tealaya yakınlığının nihayetini namazda aramalıdır.
Peygamberimiz buyurdu ki: ‘İnsanın, Rabbine en yakın olduğu zaman, namaz kıldığı zamandır.’ Namaz kılan bir kimse, Rabbi ile konuşmakta, O’na yalvarmakta ve O’nun büyüklüğünü ve O’ndan başka her şeyin hiç olduğunu görmektedir.
Bunun için namazda korku, dehşet, ürkmek hâsıl olacağından, teselli ve rahat bulması için namazın sonunda iki defa selam vermesi emir buyuruldu. Peygamberimiz bir hadis-i şerifte; ‘Farz namazdan sonra 33 tesbih, 33 tahmid, 33 tekbir ve bir de tehlil’ emretmiştir.
Bunun sebebi, bu fakirin anladığına göre namazdaki kusurlar tesbih ile örtülür. Layık olan, tam ibadet yapılamadığı bildirilir. Tahmid ile namaz kılmakla şereflenmenin O’nun yardımı ve eriştirmesi ile olduğu bilinerek, bu büyük nimete şükür, hamd edilir. Tekbir ederek de O’ndan başka ibadete layık kimse olmadığı bildirilir.
Bu mühim sünneti elden kaçırmamalı. Camilerde, cenaze olduğu zamanda da Ayete’l-kürsi ile tesbihleri terk etmemelidir.
Namaz, şartlarına ve edeplerine uygun olarak kılınırsa, yapılan kusurlar da böylece örtülür. Namazı nasip ettiğine de şükredip ve ibadete, başka hiç kimsenin hakkı olmadığı, kalbinden temiz ve hâlis olarak, Kelime-i tevhid ile bildirilince bu namaz kabul olunabilir. Bu kimse, namaz kılanlardan ve kurtuluculardan olur.
Ya Rabbî! Peygamberlerinin en üstünü hürmeti için bizleri namaz kılan ve kurtulan, mesut kullarından eyle! Âmin. (Birinci cilt 304. mektup)