ABDÜLHAMİD BİN NECİB NUBANÎ

Yusuf Nebhanînin velîliği ve menkıbelerini kaleme aldı Alim
A- A+

Kudüs âlimlerinden. Ondokuzuncu yüzyılın sonları ve yirminci yüzyılın başlarında yaşamıştır. Kudüs’ün kuzeyinde Mezari köyünde meşhur bir ailedendir. Yusuf Nebhanî hazretleri 1305 (m. 1887) senesinde Beyrut’ta Ceza Mahkemesi reisi iken onunla görüştüğünü, kendisi ile bir çok kimsenin onun velîliğine inandığını bildirmektedir. Bizzat onun kerametlerine şahid olmuştur.

Aşağıdaki menkıbelerin hepsini Yusuf Nebhanî anlatmıştır:

Abdülhamid Nubanî Beyrut’a gelip ilk görüştüğümüzde alnıma baktı ve; “Şeyh Ali Ömerî sana alâmet koymuş.” dedi. Hakikaten Şeyh Ali Ömerî Beyrut’a geldiğinde dişleri ile alnıma iz yapmış ve; “Bu, evliyanın seni tanıması için koyduğum bir alâmettir.” demişti. O zaman bunu Şeyh Ali Ömerî’nin bir latifesi saymıştım. Şeyh Abdülhamid Nubanî bana böyle söyleyince, onun latife olmadığını ancak evliya zatların anlayabildiği bir hakikat olduğunu anladım. Bunu daha önce kimseye söylemediğim hâlde yalnız o anladı.

Bana bir gün; “Zamanın evliyası seni seviyor ve işlerine de yardımcı oluyorlar. Bu velîlerden ikisi ile Büyük Camide görüştüm. Hani Lazkiye’de bir iş için yardım istemiştin de sana yardım etmişlerdi.” dedi. Bunları söyleyince hayretler içerisinde kaldım. Aradan seneler geçmişti ve kimseye de anlatmamıştım. Hadise şu idi:

Lazkiye’de Ceza Mahkemesi reisi iken bir Hıristiyan öldürülmüştü. Onun akrabası ve diğer Hıristiyanlar katil olarak, köyün ileri gelen Müslümanlarından birini gösteriyorlar, uzun müddet hapsedilmesi veya idam edilmesini istiyorlardı. Halbuki o Müslüman suçsuzdu. Ona iftira ediyorlardı. Vilayetin valisi ile bu hususta telgrafla görüştüler. Birçok yalancı şahit buldular. Mahkemede Müslüman şahsı, öldürülen Hıristiyana kurşun sıkarken gördüklerini söyleyeceklerdi.

Nihayet, dava mahkemeye intikal etti. Müslüman şahıs hapse atıldı ve üzerinden aylar geçti. Bu mevzuda halk arasında bu işin iftira olmasından başka bir şey konuşulmuyordu. Papazlar da bu hususta beni teşvik için evime geldi. Bu hususu gören pek çok şahit de var, diyorlardı. Lazkiye’nin ileri gelen Müslümanlarından bazılarını da bu hususta ikna etmişlerdi. Ben kendilerine inşaallah hak ortaya çıkıncaya kadar bu meseleyi tetkik edip inceleyeceğim deyip sözü kestim.

Ancak hadisenin ortaya çıkışından itibaren gelen haberlerden bunun kesin olarak yalan ve iftira olduğunu iyi anladım. Fakat Hıristiyan yalancı şahitler çok olduğu için o Müslümanı kurtarmam çok zordu. Kanun şahitlik hususunda Müslüman ile kafir arasında fark görmüyordu. Bu sebeple düşüncem karışmıştı, o Müslümanı kurtaramam diye korkuyordum. Çünkü benimle beraber hüküm veren dört kişi daha vardı. Üçü onun aleyhine hükmetse ekseriyete göre hüküm verilir. Suçlu olduğu sabit olunca hakkında verilecek hüküm idamdır.

Benim bulunduğum mahkemede suçsuzluğuna inandığım bir Müslümanın zarar görmesi hakikaten çok ağır geliyordu. Mahkeme günü zihnim çok karışıktı. Evden çıktım yolda giderken bu işin kolay olması için Ehl-i Nevbet denilen zamanın evliyasından yardım istedim. Çünkü onlar Allahü tealanın izni ile gizli tasarruf sahibi olup yardım ederler. Ben; “Ey Allahü tealanın sevgili kulları! Ey Ehl-i Nevbet! Bu zor davaya bir nazar buyurun da eziyet meşakkat olmadan bu Müslüman Allahü tealanın izni ile kurtulsun.” gibi sözlerle yalvardım.

Yalvarmalarımın neticesi olarak mahkemede herkesin yanında hakikatin, o Müslümanın suçsuzluğunun ortaya çıkması için herkesin ikna olacağı her çareye baş vurdum. Şahitlere işlenen suçun ne zaman ve nasıl meydana geldiğini, cinayetin nasıl bir aletle işlendiğini, orada kimlerin hazır bulunduğunu ve daha başka sualler sordum. Şahitlerin bunların hepsini bilmesi mümkün değildi. Hepsi de yalnız cinayetin nasıl işlendiği ile ilgili aynı cevabı veriyorlardı o kadar. Sonra sualler çoğaldıkça birbirinden çok farklı şeyler söylüyorlardı.

Şahitlerin ifadeleri tek tek alınıyor ve diğerlerinin de ifadeleri alınıncaya kadar bırakılmıyordu. Nihayet şahitlerin yalancı oldukları açıkça ortaya çıkmış, Müslüman ve Hıristiyanlardan meydana gelen heyetin şüphesi kalmamıştı. Bu sebeple mahkemeye son verdim. Üyelerle görüşüp suçlu görünen Müslümanın beraat ve serbest bırakılmasına, mazlum olduğuna sözbirliği ile karar verdik. Hıristiyanlar çok üzerinde durdukları ve ehemmiyet verdikleri halde, Allahü tealanın izni ile bu zor mesele kolaylıkla halledildi.

Hapiste olan bu Müslümanın durumunu, Şeyh Abdülhamid bana Beyrut’ta söyleyinceye kadar kimseye anlatmamıştım.

Bir gün Abdülhamid Nubanî yanıma geldi. Onu akşam yemeğine davet ettim o da kabul etti. O gün eve asma yaprağı, kabak ve bezelye almıştım. Fakat buna rağmen arzusunu öğrenmek için; “Ne isterseniz o yemekleri hazırlarız.” dedim. Bunun üzerine; “Asma yaprağı olsun.” dedi. “Başka.” dedim, “Kabak” dedi. “Başka ne olsun?” dedim. “Bezelye.” dedi. Halbuki bunları aldığımı kimseden öğrenmemişti.

Bir kere yine yanıma gelmişti. Biraz oturduktan sonra; “Sen şimdi meşgulsün. Falancaya, falancaya hediye göndereceksin.” dedi ve çıkmak üzere kalktı. Fakat onu tekrar oturtup ikramda bulundum. Hakikaten İstanbul’da sevdiğim bazı kimselere göndermek için hediye hazırlamıştım.

Bir kere onunla beraberdim. Akrabam ve mahkememizin başkatibi olan Muhammed Ali Efendi yanımıza geldi. Hanımı doğum yapacaktı. Şeyh Abdülhamid Nubanî ona; “Senin erkek bir oğlun olacak. İsmini babanın adı olan Hasan koy!” dedi. Bir iki gün sonra Şeyh Ali ile beraber Muhammed Ali Efendi ile karşılaştık. Ona; “Doğum oldu mu?” diye sorduk. “Evet bir erkek çocuğumuz dünyaya geldi.” dedi. Şeyh Abdülhamid; “İsmini ne koydun?” dedi. “Bedrüddin.” dedi. Söylediği isim konulmadığı için yüzünden memnuniyetsizliği anlaşılıyordu. Sonra bana doğru eğilip kulağıma gizlice; “Bu çocuk yaşamayacak!” dedi. Ben bunu Muhammed Efendiden gizledim. Ve çocuk onun dediği gibi, vefat etti.

Bir cemaatle oturuyorduk. Bu sırada akrabalarından birini bir iş için İstanbul’a gönderdiklerini, o işi mutlaka hâlledip döneceğini konuşuyorlardı. O cemaatin ileri gelenlerinden birisi; “Ben ona git işini gör gel.” dedim, diyor ve bu işi hâlledip gelecek diye konuşuyordu. O bu sözünü birkaç defa emin bir şekilde söyleyince yanımda oturan Şeyh Abdülhamid kulağıma gizlice; “Vallahi o şahıs işini hâlledemeden gittiği gibi üzüntülü olarak dönecek.” dedi. O şahıs İstanbul’a gitti. Bir sene civarında kaldı. İşini yapamadan gizlice üzüntülü olarak döndü.

Birisi ile Kudüs dışında harabe bir yerden geçiyorduk. Yanımdaki şahıs bana; “Bu ev Bedri Efendinin evidir. Abdülhamid Nubanî’ye eziyet etti. Bunun üzerine bu büyük zat onun evine döndü ve; ‘Ey ev harabe ol!’ diye üç kere söyledi. Bir sene geçmeden Bedri Efendi delirip öldü. Sonra evi de harabeye döndü ve bu hâle geldi. Delilik çocuklarından bazısına da geçti. Onlar şimdi kendi hâllerinde yaşarlar. O beddua sebebiyle bu hale geldiklerini bildiklerinden, aile fertleri onun duasını alıp bu hastalıktan kurtulmak için kendisine çok ikram ederler. Şimdi aile olarak onun en yakın ve has talebelerindendirler.” diye anlattı.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası