Osmanlı padişahlarının velîlerinden. Otuzdördüncü padîşahı ve İslam halifelerinin doksan dokuzuncusudur. Sultan Abdülmecid Han’ın ikinci oğlu olup, 15 Şa’ban 1258 (21 Eylül 1842) Çarşamba günü sabah saat 5’de eski Çırağan Sarayı’nda Tir-i Müjgan Sultan’dan doğdu. On yaşlarında annesini kaybeden şehzade Abdülhamid, Perestu Kadınefendi’nin himayesine verildi ve iyi bir eğitime tabi tutuldu. Arabî’yi, Ferid ve Şerif efendilerden; Farisî’yi kazasker Ali Mahvi Efendi ve sadrazam Safvet Paşa’dan; tefsir, hadis, fıkıh ilimlerini, Gümüşhanevî Ömer Hulusi Efendi’den; Fransızca’yı Gardet, Edhem ve Kemal paşalardan; Osmanlı tarihini vak’anüvis Lütfi Efendi’den öğrendi. Spor ve at biniciliğini Lala Mehmed Sadık Ağa ve Mabeynci Osman Efendi’den, silah tâlimlerini ve diğer askerlik bilgilerini hünkar yaveri çeşitli subaylardan, tasavvufu Mehmed Zafir Efendi’den, Rumeli kazaskeri Halebli Ebü’l-Hüda Efendi’den öğrenerek zamanın ilimlerini tahsil etti.
Aynı zamanda iyi bir hattat ve marangoz idi. Marangoz atölyesi ve çiftlikleri vardı. Koyun besletti, üstübeç madenleri işletti. Para kazanarak zengin olup, servetini, saltanatı sırasında din ve devlet hizmetlerine sarf etti. Zekası ve politik kabiliyeti dolayısıyla amcası sultan Abdülaziz, onun serbest bir ortamda yetişmesini sağladı. Mısır ve Avrupa seyahatlerinde yanında götürdü.
Şehzade Abdülhamid, zamanını ibadetle, din ve fen ilimlerini öğrenmek, ata binmek, silah kullanmak ve spor yapmakla değerlendirirdi. Çok kültürlü, şahsı için iktisatlı, hayır ve hasenatı için pek cömert, ileri görüşlü, dış siyasette fevkalade maharetli, yerli ve yabancı basını devamlı takip eder, her şeyi iyi öğrenmek isterdi. Dedesi sultan Mahmud’u kendine örnek almıştı. Fevkalade bir zeka ve hafızaya sahipti. Bir defa gördüğü veya sesini işittiği kimseyi asla unutmazdı. Çok nazikti, herkesin gönlünü almasını iyi bilirdi.
Babası sultan Abdülmecid Han vefat ettiğinde ondokuz yaşında idi. Amcası sultan Abdülaziz Han’ın 1876’da şehit edilmesinden sonra ağabeyi şehzade Murad padişah oldu. Fakat rahatsızlığı sebebiyle tahtta ancak üç ay kalabildi. Veliahd şehzade Abdülhamid, otuzdört yaşında iken 10 Şa’ban 1293 (31 Ağustos 1876) Perşembe günü Osmanlı tahtına oturdu. 7 Eylül günü Eyyub Sultan Camii’nde kılıç kuşandı ve kıratına binerek, Edirnekapı’dan şehre girip Topkapı Sarayı’na yürüdü. Yollarda biriken halk tezahürat yapıyor ve yeni padişahtan pekçok şey bekliyordu.
Yeni padişah seraskerlik dairesini, medreseleri, âlimleri, evliyayı, bahriye nezaretini, hastahaneleri ve hastaları ziyaret edip, devletin ileri gelenlerini çağırarak ziyafet verdi. Zaman zaman, haber vermeden, çeşitli camilere gidip, halkın arasında aynı safta namaz kıldı. Sultan’ın bu hareketleri, halkın hoşuna gidiyor, onu daha çok sevmelerine sebep oluyordu.
Halkı ile kaynaşan sultan Abdülhamid Han, tahta geçtiği zaman Mütercim Rüşdi Paşa sadrazam idi. Bosna-Hersek’de ayaklanmalar olmuş, Karadağ ordumuzu yenmiş, Sırbistan savaş ilan etmişti. Girit’te huzursuzluk sürüp gidiyordu. Rusya, Osmanlı Devleti’ni hasta adam olarak görüyor ve parçalamak için elinden geleni yapıyordu. Bunun için, Osmanlı topraklarında yaşayan Hıristiyanları ayaklandırıp, ortalığı karıştırıyor ve devleti devamlı baskı altında tutmaya çalışıyordu. Başlıca istekleri; Osmanlı Devleti’ni parçalayıp, Balkanlar ile Orta Doğu’da küçük devletler kurmaktı. İngiltere ve Fransa da Osmanlı Devleti’nin parçalanacağına kesin gözle bakıyor; bilhassa İngiltere böyle bir parçalanmanın Rusya elinden olmasını istemiyordu. Çünkü Osmanlı Devleti’nin parçalanması, Rusların sıcak denizlere inmesine sebep olacak, bu da İngiltere’nin Hindistan ve Ortadoğu’daki nüfuzunu tehlikeye sokacaktı.
Sultan Abdülhamid Han, tahta geçtikten kısa bir süre sonra, istifasını veren sadrazam Mütercim Rüşdi Paşa’nın istifasını kabul etmedi. Bu arada Midhat Paşa ve arkadaşlarını öldürüp, Padişah’ı tahttan indirmeyi planlayan dörtyüz kişilik bir grup ortaya çıkarıldı. Kanun-i esasi hazırlığı için, Müslüman ve gayr-i müslimlerden meydana gelen bir komisyon kuruldu. Midhat Paşa ile sadrazam Mütercim Rüşdi Paşa’nın arası açılınca, 19 Aralık 1876 günü sadrazam görevinden istifa etti ve Şura-yı devlet reisi Midhat Paşa sadarete getirildi. Sadrazam aynı zamanda Kanun-i esasiyi hazırlayan heyete başkanlık ediyordu.
Midhat Paşa, bir hukukçu olmayıp, meşrutiyet rejimi üzerinde de gerekli bilgilerden yoksundu ve kendisine Ermeni hukukçu Odyan Efendi akıl hocalığı yapıyordu. Midhat Paşa’nın başkanlığındaki komisyonun hazırladığı Kanun-i esaside, Türkçe’nin yanısıra azınlıkların konuştuğu dillerin de resmi dil sayılması, padişahın insanları muhakemesiz sürgüne göndermek hakkının bulunması, Sultan’ın bütün selahiyetini yok etmek için anayasanın büyük devletlerin kefaleti altına alınması gibi maddeler bulunmakta idi.
Sultan Abdülhamid Han, Türkçe’den başka dillerin resmi dil olmasına, insanların muhakemesiz sürülmesine ve anayasanın büyük devletlerin kefaleti altına alınmasına karşı çıktı. Fakat muhakeme edilmeden sürgüne gönderilmemeyi Midhat Paşa’ya kabul ettiremedi. Çünkü Midhat Paşa kendisine rakip kimseleri uzak yerlere sürgün ettirmek için bu maddeyi koydurmuştu. Sultan’ın emri ile, Kanun-i esasinin Avrupa devletlerinin kefaleti altında bulunduğuna dair madde çıkarıldı. Midhat Paşa’nın başlıca gayesi olan devlet bünyesindeki her milletin kendi dilini resmen kullanabileceği ile ilgili madde de tadil edilip, Türkçe’nin resmi dil olduğu yazıldı. Nihayet 25 Aralık 1876 günü Midhat Paşa’nın eseri olan Birinci Meşrutiyet ilan edildi.
Babıali hareketli günler yaşarken, Osmanlı ordusu Sırbistan ve Karadağ’da harp ediyordu. Osmanlı kuvvetleri beşe ayrılmış olup, üçü Sırbistan ikisi de Karadağ üzerine gönderilmişti. Sırbistan üzerine gönderilen ordu birlikleri Vidin, Niş ve Yenipazar dolaylarında bulunuyordu. Vidin’deki kuvvetler Osman Nuri Paşa, Niş’tekiler Ahmed Eyyub Paşa, Yenipazar’dakiler de Ali Paşa ile Mehmed Paşa komutasına verilmişti. Karadağ’a karşı da iki kolordu gönderilmiş olup, İşkodra kolordusu Derviş Paşa’nın, Hersek kolordusu da Ahmed Muhtar Paşa’nın kumandasında idi. Bütün bu ordunun toplamı, Mısır askerleri ile birlikte yüzbin kişiyi buluyordu.
Osmanlı ordusunun başkumandanlığı, serasker ve serdar-ı ekrem Abdülkerim Paşa’ya verilmişti. Vidin bölgesi kumandanı Osman Nuri Paşa, Sırp saldırılarını durdurmayı ve geri püskürtmeyi başardı. Daha sonra Sırplarca kuvvetli şekilde tahkim edilmiş Zayça kasabası ele geçirildi. Niş bölgesindeki harp de Osmanlı kuvvetleri lehinde gelişiyordu. Sırp kuvvetlerinin bu yenilgileri İstanbul’da büyük sevinç uyandırmakla beraber, mütareke için bir yabancı müdahalesinin olabileceği göz önünde tutularak, buna meydan verilmemesi için serdar-ı ekrem Abdülkerim Paşa’ya derhal Belgrad üzerine yürümesi ve Sırplıları böylece barışa mecbur etmesi için emir verildi. Belgrad üzerine yürüyen Abdülkerim Paşa da Sırp ordusunu ağır bir mağlubiyete uğrattı.
Osmanlı ordusu Belgrad’a girmek üzere iken, Rusya’nın İstanbul elçisi Osmanlı hükümetine bir ültimatom verdi. Babıali, asi Sırplı ve Karadağlı tebeası ile iki aylık bir mütareke yaptı. Rusya bu hareketiyle, Balkan ihtilafının çözülmesi teşebbüsünü İngiltere’nin elinden almış oluyordu. Bu durum Hindistan yolunu tehlikeye sokmuştu. Rusya’nın hareketini önlemek için İngiliz hükümeti 5 Kasım’da muhtariyet ve ıslahat meselelerinin devletler arası bir konferansta görüşülmesini teklif etti. Bu teklifi kabul eden Almanya, İngiltere, Avusturya, Fransa, Rusya, İtalya ve Macaristan devletleri büyükelçileri ile birlikte konferansa katılmak üzere İstanbul’a birer murahhas gönderdiler.
Osmanlı Devleti’ni hariciye nazırı Safvet Paşa’nın başkanlığında bir heyet temsil ediyordu. 23 Aralık 1876 günü başlayan görüşmeler bir ay kadar sürdü. Tersane konferansı, Babıali’ye Tuna ve Bosna-Hersek eyaletlerinde ıslahat yapması için teklifte bulundu. Midhat Paşa, konferansın tekliflerini incelemek için Babıali’de toplanan fevkalade mecliste yaptığı konuşmada, Rusya hakkında bir hükümet başkanının ağzından çıkmaması gereken sözler söylediği gibi, diğer Avrupa devletlerine de çattı. Harp aleyhinde rey kullanacakları peşinen vatan sevgisizliği ve ihaneti ile itham etti. Meclis, Tersane konferansı tekliflerini reddetti.
Midhat Paşa, talebe ile işsiz güçsüz takımına para dağıtarak padişah penceresinin altına kadar harp için nümayişler yaptırdı. Yeni Osmanlı basını da harp kundakçılığında Midhat Paşa’dan aşağı kalmıyordu. Sükunet bozulmuş ve bir ihtilal havası esmeye başlamıştı. Bu havada diplomasi kaidelerinin işlemeyeceği, işlese bile aleyhte netice vereceği tabii idi. Midhat Paşa’nın Damad Mahmud Celaleddin ve Müşir Redif Paşa gibi iki taraftan Padişah’a ordunun da harp istediğini ve Rusya’nın yenileceğini, İngiltere’nin de Osmanlı yanında harbe katılacağını söylediler. İkinci Abdülhamid Han, bu fikirlerin üçüne de katılmamakla beraber, tahta yeni geçtiğinden harbi önleyecek nüfuza sahip değildi.
Bu gelişmeler üzerine Padişah da Tersane konferansı tekliflerinin reddini tasdike mecbur kalınca, Avrupa devletleri büyük elçileri, yerlerine birer mazlahatgüzar bırakarak İstanbul’u terk ettiler. Bundan sonra İngiltere’nin teklifi ve Rus elçisi İgnatief’in çalışmaları ile Londra’da bir konferans toplandı ve 31 Mart 1877’de Rusların tekliflerini ihtiva eden protokolü Babıali’ye bildirdiler. Osmanlı Devleti aleyhinde çok ağır hükümler taşıyan bu protokol Padişah’ın emriyle mecliste görüşülerek reddedildi ve durum 12 Nisan 1877’de hükümet tarafından batı devletlerine bildirildi. Böylece siyasî yollardan meselenin halli imkansız hâle geldi.
Bu görüşmeler yapılırken, Midhat Paşa İngiltere’den Kanun-i esasî’nin tatbikinin batılı devletlerce garanti edilmesini istedi. Ayrıca Osmanlı sülalesini tahttan uzaklaştırıp yerine kendi ailesini getirmek istemesi ve Padişah’a tahakküme yeltenmesi üzerine Sultan tarafından 5 Şubat 1877’de sadrazamlıktan azledilerek sürgüne gönderildi. Sadarete de Şura-yı devlet reisi İbrahim Edhem Paşa tayin edildi. Abdülhamid Han Midhat Paşa’yı sürgüne gönderirken, Midhat Paşa’nın Kanun-i esasî’ye koydurduğu yüzon üçüncü maddeye istinaden göndermiştir.
Sultan Abdülhamid Han, devletin savaşa girmesini hiç bir zaman doğru bulmamış, bunun bir felaket olduğunu söylemişti. Ancak Midhat Paşa, hareket ve sözleriyle, halkı ve devlet erkânını harp için iyice şartlandırmış ve Rusya ile harbi kaçınılmaz bir hâle getirmişti. Abdülhamid Han, Midhat Paşa’nın “Rusya ile savaşmamız lazım” raporuna karşı “Rumeli’nin tamamiyle elimizden çıkmasına sebep olacaklar” diyerek muhtemel bir felaketi bir bakıma haber vermişti. Midhat Paşa’nın bu konuda en büyük yardımcıları serasker Redif ve Damad Mahmud Celaleddin Paşa idi. Cevdet Paşa bunlar için “Midhat Paşa sanki tüfeği doldurdu. Damad Mahmud Paşa üst tetiği çıkardı. Redif Paşa ateş etti. Bu üç kişi devletin başına bu felaketi getirdi” demektedir.
24 Nisan 1877 günü Rusya Osmanlı Devleti’ne resmen harp ilan etti. Mali 1293 senesine rastladığı için 93 harbi denilen bu savaş, Edirne mütarekesine kadar dokuz ay sürdü. Meşrutiyetçilerin müşir yaptıkları Süleyman Paşa, Şıpka geçidinde büyük gaflet yaparak en seçkin Türk birliklerinin harcanmasına sebep oldu. Bu hezimet kahramanlık olarak gösterildi ve başkumandan yapıldı. Fakat Filibe’ye sonra da Edirne’ye kaçtı. Edirne’de de tutunamayıp mütareke istedi. Yeşilköy’e kadar gelen Rus orduları doğuda Kars’a girmiş ve Erzurum yakınlarında durdurulabilmişti. Bu durumda barış yapmaktan başka çare kalmamıştı.
Harbin böyle neticelenmesi üzerine, duruma çok üzülen sultan Abdülhamid Han, sarayda olağanüstü bir meclis toplayıp, içinde bulundukları durumu tek tek izah etti. Onların fikirlerini sorduğunda, mebuslardan kethüda Ahmed Efendi isimli birisi ayağa kalkarak “Bizim fikirlerimizi çok geç soruyorsunuz. Felaketin önünü almak mümkün olduğu günlerde bize ciddi şekilde başvurmalıydınız. Meclis-i mebusan, bu mağlubiyetten dolayı hiç bir mesuliyet kabul etmez” diye başlayan konuşmasında Padişah’a hakaretlerde bulundu. Halbuki Meclis-i mebusan üyeleri, Rusya ile harp yapılması için çırpınan Midhat Paşa ile taraftarlarını desteklediklerini ve Rusya ile harp istediklerini unutarak Doksanüç harbi mağlubiyetinden Padişah’ı mesul tutuyorlardı.
Padişah ise, başından beri harbi istememiş ve önlemeye çalışmıştı. Buna çok üzülen Abdülhamid Han, birden ayağa kalkarak, harbin ilanına ve cereyan tarzına ait hiç bir mesuliyetin şahsına ait olmadığını bildirdikten sonra “Artık Cennetmekan dedem sultan Mahmud’un yolundan gitmek mecburiyetindeyim” diyerek salonu terk etti. 13 Şubat 1878 günü yayınladığı bir fermanla Meclis-i mebusanı süresiz kapattığını ve ülkenin idaresini eline aldığını bildirdi. Kanun-i esasî’yi ilga etmedi.
Sultan Abdülhamid Han’ın bu hareketini tarihçiler ve siyasîler şöyle değerlendirmektedir. İsmail Hami Danişmend “İlk Meclis-i mebusan dağılmayıp da devam etseydi, Osmanlı Cihan Devleti yirminci asrı idrak edemeyip, daha ondokuzuncu asrın sonlarında inhilal edip giderdi” demektedir. Alman devlet adamlarından meşhur prens Bismark ise “İyi ki parlamentoyu kapattınız. Çünkü bir devlet millet-i vahideden meydana gelmedikçe, onun parlamentosunun faydadan çok zararı olur” demiştir.
3 Mart 1878’de Osmanlı tarihinde benzeri görülmeyen, aleyhimizde ağır ve feci şartlar getiren Ayastefanos muahedesi imzalandı. 29 maddelik antlaşmaya göre; batıda büyük bir Bulgaristan prensliği kurulacak, Makedonya, Batı Trakya, Kırklareli bir Rus kuklası olarak düşünülen bu otonom prensliğe verilecekti. Kars, Ardahan, Batum Rusya’ya verilip, Karadağ ve Sırbistan’ın istiklalleri kabul edilecekti. Osmanlı Devleti, Rusya’ya 245 milyon Osmanlı altını harp tazminatı verecekti. Antlaşmaya göre Rumeli’nde kesin kayıplar 237.298 kilometrekare toprak ve 8.184.000 nüfus idi. İmtiyaz verilmiş Bulgaristan, Doğu Rumeli, Artvin, Tunus gibi yerler bu rakamların dışındaydı. Bunlar da ilave edilince devletin kaybı korkunçtu.
İmzalanan Ayastefanos antlaşması Batı Avrupa devletlerini telaşa düşürdü. Zira kurulacak olan Bulgaristan Devleti’nin Adalar denizine inmesi demek, Rusların sıcak denizlere inmesi demekti. Bu durum Bosna-Hersek’e göz dikmiş olan Avusturya’yı ve Hind yolunun tehlikeye girdiğini gören İngiltere’yi telaşa düşürdü. İşte bu sebeple İngiltere ve Avusturya’nın teşebbüsleri neticesinde 1856 Paris muahedesinde imzası bulunan devletleri, Almanya hükümeti Ayastefanos mukaddematı yerine Berlin’de kat’î bir antlaşma için davet etti. Durumu ayrıca Babıali’ye bildirdiler.
Berlin antlaşmasının hazırlıkları esnasında fırsattan istifade eden İngiltere, Kıbrıs’ın idaresinin kendisine bırakılmasını istedi. Buna karşılık da toplanacak konferansta Osmanlılara yardım edeceğini vaadetti. İngiltere Kıbrıs’ı Ruslara karşı bir hareket üssü olarak kullanacağını bahane etmişse de, esasen adanın Hindistan, Süveyş ve Doğu Akdeniz ticaret yolu için fevkalade ehemmiyeti vardı. Hariciye nazırı Safvet Paşa bazı itirazlarda bulununca, İngiltere sefiri, sulhte yardımcı olmak şöyle dursun, Kıbrıs’ı almak için icabında İngiliz donanmasının çıkarma yapacağı tehdidinde bulununca, Safvet Paşa, Kıbrıs’ın idaresini İngilizlere bırakmak mecburiyetinde kalmıştı (4 Haziran 1878).
Sultan ise, aceleye getirilerek imzalanan bu antlaşmayı tasdik etmemeye çalışıyordu. Neticede hükümranlık haklarına halel gelmeyeceği konusunda İngilizlerden bir belge almak suretiyle antlaşmayı tasdik etti. Osmanlı Devleti’nin bir parçası olarak kalacak adanın gelirleri her sene İstanbul’a yollanacaktı. Ancak İngiltere söz verdiği hâlde görüşmelerde yardımcı olmadı. Buna rağmen 13 Temmuz 1878’de imzalanan Berlin muahedesi ile topraklarımızın bir kısmı geri alındı.
Osmanlı Devleti, Rus savaşından mağlup çıktığı ve ağır şartlar altında barış imzaladığı sırada, Galatasaray Lisesi müdürlüğünden azledildiği için sultan Abdülhamid Han’a amansız düşman kesilen Ali Süavi, Sultan’ı tahttan indirip beşinci Murad Han’ı tekrar tahta geçirmek için Çırağan Sarayı’na bir baskın düzenledi. Ali Süavi İngiliz yanlısı olup, devletin içinde bulunduğu durumdan ancak İngiliz yardımı ile kurtulacağına inanıyordu. Rus harbi yüzünden İstanbul’a gelen Balkan göçmenlerinden faydalanan Ali Süavi, beşyüz kişi ile 20 Mayıs 1878 günü saat on civarında Çırağan Sarayı’nı işgal etti. Durumu öğrenen Beşiktaş zaptiye amiri Hasan Paşa, iki saat gibi kısa zamanda isyanı bastırdı. Ele başının Ali Süavi olduğunu anlayan Hasan Paşa, sopa ile başına vurarak öldürdü.
Hadiseyi müteakip Yıldız Sarayı’nda iki tahkik heyeti kuruldu. Yapılan tahkikat neticesinde, hadisenin tek başına Ali Süavi’nin çılgınca bir macerasından ibaret olmadığı ve İngiltere’nin de parmağı olduğu anlaşıldı. Hatta devlet ricalinden bir çoğunun da bu harekete gizliden gizliye taraftar olduğunu gösterecek deliller bulundu.
Sultan Abdülhamid Han, Çırağan baskınından sonra din-i İslam’ın ve memleketin selameti için daha tedbirli olmak lüzumunu duydu. Bu sebeple iç ve dış düşmanların hareketlerini yakından takip için bugün istihbarat teşkilatı adı verilen hafiye teşkilatını kurdu. Bu gizli emniyet teşkilatının başında bulunan kimseye, Serhafiye-i Hazreti şehriyari, yani Padişah’ın baş ajanı denirdi. Modern devletlere numune olacak şekilde kurduğu bu haber alma teşkilatı, memleketin her köşesinde devletin aleyhinde yazılanları, gizli beyannameleri, suikast hazırlıklarını, kısaca olup bitenleri, günü gününe Padişah’a bildiriyordu. Bu iş için binlerce kişi vazifelendirildi. Sultan, hizmet eden bu kimselerin karakterlerini çok iyi bildiğinden, getirilen haberleri ona göre değerlendirirdi. Hepsini okur, pek azı üzerinde dururdu. Onları da, güvendiği adamlarına tekrar tetkik ettirir ve gerekeni yaptırırdı. Şahsî kin ve garaz için yapılan jurnalleri dikkate almazdı.
Sultan Abdülaziz Han’ın şehit edilmesinden beş sene geçmesine rağmen halk, bu menfur hadiseyi unutamamıştı. Katillerin yakalanıp adalete teslimini istiyorlardı. Padişah’a yapılan müracaatlar dosyaları dolduruyordu. Sultan Abdülhamid Han, bu işin en kısa zamanda bitirilmesi için mahkeme kurulmasını emretti. Sürurî Bey’in başkanlığında Yıldız’da kurulan mahkemeye davalılar çağrıldı.
Mahkeme neticesinde; sultan Abdülaziz’in şehit edildiği tespit edilmiş, bazı sanıklar suçlarını itiraf etmişlerdi. Mabeynci Fahri, Yozgatlı Mustafa Pehlivan, Cezayirli Mustafa Pehlivan, Boyabatlı Hacı Mehmed Pehlivan, Midhat Paşa, şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi, sadrazam Mütercim Rüşdi Paşa, Mahmud Celaleddin ve Nuri paşalar 1 Temmuz 1881’de idama mahkum edildiler. Abdülhamid Han merhametinden, ölümü hak eden bu suçluları affedip, cezalarını hafifleterek sürgüne gönderdi.
Sultan Abdülhamid Han, tahta çıktığı zamanda devletin durumunu ve saltanatı boyunca tatbik etmeye çalıştığı siyasetini şöyle anlatmaktadır. “Amerika’da genç ve kuvvetli bir devlet doğmuştu, İspanya, müstemlekelerinden sürekli olarak çıkarılıyordu. Dünya Yahudileri teşkilatlanmıştı. Mason locaları yolu ile arz-ı mevudun peşine düştüler. Bunlar daha sonra bana da gelmiş ve Filistin’de Yahudileri yerleştirmek için büyük paralar karşılığı toprak istemişlerdi. Tabii reddettim. Apaçık görüyordum ki, Avrupa’nın büyük devletleri kendi aralarında dünyayı bölüşmeye çıkmışlardı. Bölüşülecek ülkeler arasında Osmanlı mülkü de vardı. Ben bu kuvvetlerin önünde tek başına duramazdım. Gücüm yetmezdi. Yapabileceğim tek şey, aralarındaki rekabetten yararlanıp, her birine daha büyük lokma ümidi dağıtarak birini ötekine düşürmekten ibaretti.”
1908'de İkinci Meşrutiyet'i ilan etmek zorunda kalan Sultan, 1909 yılındaki 31 Mart Vakası bahane edilerek Hareket Ordusu tarafından tahttan indirilmiştir. "Müslümanı Müslümana kırdırmam" diyerek Yıldız Sarayı'ndaki sadık askerlerine ateş izni vermemiştir. Selanik'te Alatini Köşkü'nde zorunlu ikamete tabi tutulmuş, daha sonra İstanbul'a Beylerbeyi Sarayı'na nakledilmiştir. 10 Şubat 1918'de vefat eden Ulu Hakan, Çemberlitaş'taki Sultan Mahmud Türbesi'ne defnedilmiştir.