BAYEZİD-İ VELÎ

Sultan İkinci Bayezid Osmanlı padişahlarından, Sultan Fatih'in oğlu.
A- A+

Babası Fatih Sultan Mehmed Han'ın büyük oğlu olup 851 (m. 3 Aralık 1447)'de Gülbehar Hatun'dan doğdu. 918 (m. 1512)'de vefat etti. Küçük yaştan itibaren tam bir ihtimamla yetiştirilen şehzade Bayezid, devrin en mümtaz âlimleri elinde tahsil gördü. Yedi yaşında iken, Amasya beylerbeyi Hadım Ali Paşa nezaretinde Amasya valisi oldu. Amasya, Selçuklular devrinden beri önemli bir ilim ve kültür merkezi idi. Bir padişah adayının yetişmesi için bu vilayette bütün şartlar müsaitti. Bölgede öteden beri büyük âlimler yetiştiği gibi, ihtiyaç duyulan sahalarda da hariçten âlimler getirilirdi. Şehzade Bayezid; Amasya'da üst seviyede devlet vazifelilerinden olan lalası Hadım Ali Paşa, nişancısı Kemaleddin Ahmed Çelebi, defterdarı Hacı Mahmud Çelebizade Sa'deddin Çelebi, divan katibi Sa'di Çelebi nezaretinde ilmini arttırıp idarecilik bilgilerini geliştirdi. Seyyid Sadreddin Muhammed Horasanî ve Zeyneddin Hafî hazretlerinin halifelerinden Abdürrahim Merzifonî'nin sohbetlerinde bulundu. Amasya müftisi Zeyneddin Halil Çelebi ve vefatını müteakip yerine geçen oğlu Muslihiddin Mustafa Efendi, yeni nişancısı Müeyyedzade Ali Çelebi, Çandarlızade Taceddin İbrahim Çelebi, Muslihzade Kadı Şemseddin Mehmed Çelebi, Muhyiddin Mehmed Çelebi ile kardeşi Selahaddin Musa Çelebi ve Hatib Molla Kasım'dan ilim öğrendi. Şeyh Hamdullah Agah'dan hat dersleri aldı. Seyyid Sadreddin Muhammed'in oğlu ve halifesi olan ve babam diye bahsettiği Seyyid İbrahim Çelebi'yi ikamet yeri olan Amasya yakınlarındaki Yenice köyünde ziyaret edip ilminden istifade etti. Çelebi Halife adıyla meşhur Cemal-i Halvetî'nin ve Ebüssü'ud Efendi'nin babası Yavsî Şeyh namıyla meşhur Muhyiddin İskilibî gibi büyük evliya zatların dualarına kavuştu. Bütün ilim dallarında bilgi sahibi oldu. Türkçe'den başka, Arabça, Farsça ve Uygurca'yı öğrendi. Maiyyetine verilen kumandan ve cengaverlerden silah tâlimlerini, ata binip ok atmasını öğrendi. İdarecilikte mâhir hâle geldi. Daha şehzadeliğinde faydalı işler yapıp hayırlara vesile oldu. Gariblerin, kimsesizlerin duasını aldı. 

İkinci Bayezid Han'ın tuğrası (Levnî tarafından hazırlanmıştır.)

Sultan İkinci Bayezid Han. Sekizinci Osmanlı Padişahı olup, son derece âdil, merhametli, ilim, takva, ve vakar sahibi idi. Veli Bayezid olarak da tanınırdı.

İkinci Bayezid Han'ın kılıcı.

İkinci Bayezid Han'ın yaptırdığı İstanbul'da Bayezid Camii Hazire duvarındaki çeşme (sağda) ve bir diğer çeşme ve kitabesi (solda).

Çelebi Halife, sultan olacağını Allahü tealanın izniyle kırk gün önceden haber verdi ve çok dua etti. Fatih Sultan Mehmed Han'ın 886 (m. 3 Mayıs 1481) tarihinde sefere giderken Gebze'de vefatı üzerine, İstanbul'a davet edildi. Zamanın veziriazamı Karamanî Mehmed Paşa, şehzade Cem'in saltanata geçmesini istiyordu. Fakat devlet merkezindeki tercihe uyarak Amasya valisi bulunan şehzade Bayezid'e Keklik Mustafa Çavuş ile haber gönderdi. Bu arada gizlice Cem Sultan'a da haber göndermişti. Bu haberci, Anadolu beylerbeyi ve Bayezid'in damadı olan Sinan Paşa tarafından yakalandı ise de Cem Sultan babasının vefatını, vukuundan dört gün sonra öğrenmiş bulunuyordu. Yeniçeriler durumu öğrenince ayaklanarak veziriazamı öldürdüler. İstanbul'da bulunan Bayezid'in üçüncü oğlu Şehzade Korkut'u saltanat naibi ilan ederek, biat ettiler. Sultan Bayezid, Amasya'dan gelinceye kadar şehzade Korkut saltanat naibliği yaptı.

İkinci Bayezid Han'ın Topkapı Sarayında bulunan ok ve yayı.

Sultan Bayezid tahta geçer geçmez, babasının cenaze merasimi ile ilgilendi. Vefa Konevî'nin imamlığında, müezzinlerin, “Er kişi niyetine.” nidaları arasında başlanan cenaze namazı, gözyaşları arasında bitti. Kendi yaptırdığı Fatih Camii'nin kıble cihetine defnedildi. Bu arada Konya valisi olan kardeşi şehzade Cem, kendisine taraftar olan veziriazamın öldürüldüğünü öğrenince 28 Mayıs'ta Bursa'yı işgal ederek, sultanlığını ilan etti. Yirmi üç gün Bursa'da saltanat süren Cem Sultan, kendi adına hutbe okutarak, para bastırdı.

Bazı zarurî işleri halleden Sultan Bayezid, kardeşi Cem meselesini neticelendirmek istedi. Cem Sultan tarafından gelen memleketi paylaşma teklifini reddetti. 20 Haziran'da iki kardeş arasında, Bursa Yenişehir'de yapılan savaşı kaybeden Cem Sultan, önce Konya'ya çekildi. Daha sonra Kahire'ye gitmek üzere yola çıktı. 26 Eylül'de Kahire'ye vardı ve burada Mısır sultanı Kayıtbay tarafından büyük bir merasimle karşılandı. Kahire'de aylarca kalan Cem Sultan, hac mevsiminde Hicaz'a giderek, hac farizasını yerine getirmekle şereflendi. Cem Sultan hacdan döndüğü sırada, Karamanoğlu Kasım Bey, Sultan Bayezid'e başkaldırmıştı. Kasım Bey'in daveti ve bazı fitnecilerin kışkırtmaları neticesinde, Cem Sultan saltanat ümidi ile Anadolu'ya geldi. Bu durum Osmanlı Devleti'nde yeni bir sürtüşmenin başlamasına sebep oldu. Sultan Kayıtbay Şehzade'ye 65.000 duka altın verdi. Cem Sultan, Kahire'ye geldiği sırada ağabeyi Sultan Bayezid'den bir mektup aldı. Bu mektupta Sultan, hükümdarlıktan vazgeçtiği takdirde kardeşine bir milyon akçe tahsisat ödemeyi vaat etti. Cem Sultan bunu kabul etmedi. Konya'ya geldiği zaman, İkinci Bayezid, yeniden samimi ve şefkatli bir dille rica yollu, yıllık tahsisatını alıp Kudüs'te oturmasını ve hükümdarlıktan vazgeçtiğine dair yemin etmesini istedi.

İkinci Bayezid Han'ın 1490 yılında Bursa'da yaptırdığı Koza Han içindeki Mescit.

Teklifleri kabul etmeyen Cem Sultan, 27 Mayıs 1482'de Konya önlerine geldi ve şehri muhasara altına aldı. Sultan Bayezid kuvvetlerinin Konya'ya yaklaşmaları üzerine şehzade Cem, Kasım Bey ile kuşatmayı kaldırarak, Ankara önlerine geldi. Ankara'yı kuşattı ise de başarılı olamayacağını anlayarak, Karamanoğlu Kasım Bey'in topraklarına döndü. Niyeti tekrar Mısır'a dönmekti. Sultan Bayezid kardeşinin Çukurova yoluyla Mısır'a gideceğini tahmin ederek, Dulkadiroğlu Alaüddevle Bey'e onu tevkif etmesi için emir verdi. Bu sırada şövalyelerin üstad-ı azamı Pierre d'Aubusson'un nazik bir dille Rodos'a daveti üzerine, Cem Sultan bir Rodos gemisi ile 29 Temmuz 1482'de Rodos adasına ayak bastı. Karşılıklı imzalanan senet gereğince Cem Sultan istediği zaman adadan ayrılacaktı. Fakat Rodos şövalyelerinin sahtekarlığı neticesinde bırakılmadı. Cem Sultan'ın Rodos şövalyelerine sığınması, kendi şahsı ve Türkiye tarihi için talihsiz bir dönem olmuştur.

İkinci Bayezid Han'ın Edirne'de yaptırdığı Külliyenin genel görünüşü (sağda) ve Külliyenin Camii (solda).

İkinci Bayezid Han'ın İstanbul'da yaptırdığı imaret. Günümüzde Bayezid Devlet Kütüphanesi olarak kullanılmaktadır (sağda) ve İkinci Bayezid Han'ın İstanbul'da yaptırdığı Sıbyan Mektebi (solda).

Nitekim Cem'in Avrupa'ya geçmesi, Hıristiyan devletlerce ve bilhassa Papalık makamınca Türkler hakkında beslenilen kötü fikirlerin tatbik sahasına konulması için bir fırsat telakki olundu. Hatta Osmanlı Devleti'nin yıkılması için en müsait vaktin geldiği zannedildi. Bu düşünce ve zanlar neticesinde Osmanlılar çeşitli zorluklarla karşı karşıya getirildi. Bilhassa Cem'e sahip olmak suretiyle Osmanlılara karşı açılacak haçlı seferinin organize vazifesini üstlenmek isteyen Avrupalı devletler arasında da büyük bir diplomasi faaliyeti görülmeye başlandı. İşlerin çok tehlikeli bir yola girdiğini gören Sultan Bayezid, 16 Ocak 1482'de Venediklilerle bir antlaşma imzaladı. Bu antlaşmaya göre; Venediklilerin Osmanlılara ödemekte oldukları on bin duka tutarındaki vergi kaldırılıyor, Venedik mallarından alınan yüzde beş gümrük vergisi, yüzde dörde indiriliyor ve Fatih Sultan Mehmed Han ile yapılan barıştan itibaren esir düşmüş olan Venedikliler serbest bırakılıyordu. Osmanlıların aleyhine gibi görünen bu antlaşma ile İkinci Bayezid Han, Hıristiyanlığın en kuvvetli devletlerinden birini saf dışı bırakmış oluyordu. Nitekim zahiren de olsa onların dostluğunu temin eden Bayezid, Venediklilerin 17 yıl boyunca Osmanlılar aleyhindeki teşebbüslere seyirci kalmalarını sağladı. Bu arada Avrupa'da Osmanlılar aleyhine olarak gelişen hadiselerden günü gününe Venedik vasıtasıyla haberdar olarak önceden tedbir almayı da ihmal etmedi.

İkinci Bayezid'in Kıyafetü'l-İnsaniyye fi Şemaili'l-Osmaniyye'de geçen Nakkaş Osman Efendi tarafından yapılan bir minyatürü.

Bu arada Memlûklü ordularının güneyde Osmanlı kuvvetlerini ciddi surette uğraştırmaya başlamış olmaları ve Memlûklü sultanının da Cem'i ele geçirmek üzere bir takım teşebbüslere girişmesi üzerine Sultan Bayezid, Cem'in Fransa'dan başka bir devletin eline geçmesini ülkesi için zararlı gördü. Bu sebeple Fransa'ya bir elçi göndermekte gecikmedi. Bu elçi, Cem Fransa'da muhafaza altında bulundurulduğu takdirde padişahın yapacağı fedakârlıkları saydı. Aksi takdirde Hıristiyanlara karşı mücadeleye girişeceği tehdidinde bulundu. Bu suretle Bayezid, doğu ve batı devletleri tarafından Osmanlılar aleyhine hazırlanmakta olan bir teşebbüste, devletlerin Cem'den istifade etmelerini usta bir siyasetle önlemiş oluyordu.

Öte yanda Cem'i kullanmak suretiyle Osmanlılara karşı bir haçlı seferi açılamayacağını anlayan Papa Innocent-VIII, ona Hıristiyan olma teklifinde bulundu. Bu teklife karşı şehzade; “Değil Osmanlı saltanatı, hatta bütün dünyanın padişahlığını verseniz dinimi değiştirmem.” cevabını vererek papanın emelini kursağında bıraktı. Netice olarak Cem Sultan'ın 25 Şubat 1495'te Napoli'de vefat etmesinden sonra komşularını ve düşmanlarını açıkça tehdit edebilecek duruma gelen Bayezid, artık Osmanlı Devleti'nin dış politikasına başka bir yön verdi.

Daha Cem Sultan hadisesinin devam ettiği sıralarda, fırsatı ganimet bilen bazı sınır komşularının Osmanlı topraklarına saldırmaları üzerine, sultan Bayezid 1483 baharında sefere çıkarak Edirne-Filibe-Sofya yoluyla Sırbistan'a girdi. Morava kıyılarını dolaştı ve Belgrad yakınlarına kadar yaklaştı. Bu bölgedeki bütün kaleleri tamir ve tahkim ettirdi. Yedi ay süren bu seferde herhangi bir muharebe olmadı. Sultan'ın bu seferi Macaristan'ı telaşlandırdı. Savaşı göze alamayan kral Matthias 1483 sonlarında Osmanlılarla bir sulh imzaladı. Sultan Bayezid, böylece Balkanlarda vaziyetini emniyet altına aldı. Ertesi sene bahar ayında tekrar sefere çıktı ve Edirne'ye, oradan da Dobriç'e geldi. İsakçı iskelesinden Tuna'yı geçtiği sırada Eflak voyvodası yirmi bin kişilik mevcuduyla orduya katıldı. Osmanlı ordusu, Tuna'nın sol sahilindeki, Boğdan'ın Karadeniz kapısı olan Kili kalesini kara ve denizden kuşatarak, dokuz gün içinde fethetti. Sonra Dinyester nehrinin meydana getirdiği küçük bir körfezde bulunan Akkerman kalesi, on iki günlük bir muhasaradan sonra 11 Ağustos 1484'te fethedildi. Bu kalelerin fethi ile güç duruma düşen Boğdan voyvodası 1486'da bu kaleleri geri alabilmek için taarruz etti. Ancak üzerine Silistre sancak beyi meşhur Malkoçoğlu Bali Bey komutasında asker gönderildi ve mes'ele halledildi.

Bu arada sultan Bayezid'in Dulkadir Beyliği yüzünden Mısır-Memluklü sultanı ile arası bozuldu. Cem Sultan'a sahip çıkmalarından ve hacılara yapılan hizmette Osmanlıların yardımını reddetmelerinden dolayı, Sultan, Memluklüler hakkında iyi düşünmez olmuştu. Ayrıca 1482 senesinde güney Hindistan Türk İmparatorluğu tahtına oturan Mahmud Şah Behmenî'nin Osmanlı'ya gönderdiği elçi, Memluklülerin Cidde valisi tarafından esir alınıp para ve hediyelere el konulmuştu. Mısır sultanı hediyeleri İstanbul'a çok geç yolladı. Bu hadise bardağı taşıran son damla oldu ve 1485'de iki devlet arasında savaş başladı. Altı sene süren bu savaş topyekûn bir harp olmayıp belirli birliklerin vuruşmalarından ibaretti. Osmanlı kuvvetleri ilk defa Külek kalesini zapt etti. Yapılan savaşlarda her iki taraf da bir üstünlük sağlayamadı. Tunus beyinin arabuluculuğu ile sulh yapıldı. Adana-Tarsus bölgesindeki Ramazanoğulları toprakları Osmanlılara bırakıldı. Memluklü sultanı ile barış yapıldıktan sonra sultan Bayezid, üçüncü sefer-i hümayuna çıktı.

VASİYETİMİZDİR

İkinci Bayezid Han son derece adil, merhametli, âlim, takva ve hilm sahibi idi. Bu hasletleriyle “Bayezid-i Veli” olarak tanınırdı. Güzel hasletleri pek çoktu. Savaşlarda bir âdet edinmişti. Her seferden dönüşünde elbisesinde biriken tozları toplar ve bir kavanozda biriktirirdi. Yine bir harp dönüşü Bayezid Han elbisesini çıkartmış, üzerindeki tozları, büyük bir itina ile toplamaya çalışıyordu. Hanımı Gülbahar Hatun, merakla sordu: “Efendim, merakımı hoş görün, her cihad dönüşü o tozları niçin biriktirdiğinizi sorabilir miyim?” Padişah, tebessümle: “Benim senden gizlim yoktur Gülbahar Hatun. Bu tozların mezarıma konulmasını vasiyet edeceğim. Çünkü hadis-i şerifte, ayakları Hak yolunda tozlananları Allahü tealanın Cehennem ateşinden koruyacağı bildirilmektedir. İşte Hak yolunda, kâfirlerle cihat ederken üstümüze bulaşan tozları bu yüzden topluyoruz. Vasiyetimizdir; öldüğümüzde bunları kabrime koysunlar.” Gerçekten de İkinci Bayezid Han, biriktirdiği bu tozlardan bir tuğla yaptırdı. Vasiyeti gereğince de bu tuğla, öldüğü zaman kabrine konuldu.

İkinci Bayezid Han'ın cenaze merasimini gösteren İdris-i Bitlisî'nin Selimname'sinde yer alan bir minyatür

İkinci Bayezid Han'ın Topkapı Sarayında muhafaza edilen kaftanı.

Sultan'ın hedefi Belgrad'ın fethi idi. Sofya'ya geldiği zaman Belgrad'ı kuşatma işini Süleyman Paşa'ya bırakarak, kendisi Arnavutluk üzerine gitti. Temmuz sonlarında, Manastır-Pirlepe yolunda İranlı bir şii fedai tarafından öldürülmek istendi. Sultan suikasttan kurtuldu ve fedai öldürüldü. Aynı senenin sonlarına doğru ordu İstanbul'a döndü. Üç ay süren bu seferde düşmanlarla herhangi bir vuruşma olmadı (1492). Bir süre sonra akıncıların yaptığı seferler üzerine Boğdan voyvodası, Osmanlılarla başa çıkamayacağını anlayıp Osmanlı hakimiyetini tanıdı.

1498 senesi başlarında Lehistan'ın, Osmanlı himayesi altındaki Boğdan'a saldırması üzerine, Osmanlı-Lehistan savaşı başladı. Önceleri Lehistan'a karşı Rumeli beylerbeyi Yakub Paşa tayin edildi. Lehistan kralının, Türk-Boğdan birliklerine Bukovina'da yenilmesi üzerine bölgede büyük bir kuvvetin bulunmasına lüzum olmadığı anlaşıldı. Harbin idaresi Silistre sancak beyi Bali Bey'e verildi. Bali Bey, 1498 senesinin ilk ve sonbaharında iki defa Lehistan'a sefer düzenledi. Bu seferler, Osmanlı tarihinin en büyük akın hareketleri olup kırk bin akıncı katılmıştır.

İkinci Bayezid zamanında yapılan Göğe isimli geminin Deniz Müzesinde bulunan minyatürü.

İkinci Bayezid Han'ın Edirne Külliyesindeki Camii (sağda) ve Külliyedeki Şifahane (solda).

İkinci Bayezid Han'ın tahta çıktığı 886 (m. 1481) tarihinde İstanbul ve Serez'de basılan altın sikkeler (üstte) ve İkinci Bayezid döneminde basılan akçeler (solda).

Venediklilerin zaman zaman Mora'ya saldırması üzerine, sultan Bayezid 1499'da Mora seferine çıktı. Osmanlı divanı, ordu sefere çıkmadan önce hareketi kolaylaştırmak için Bosna beylerbeyi olan İskender Paşa vasıtasıyla Kuzey Venedik arazisine şiddetli bir akın yaptırdı. Diğer taraftan yaklaşık üç yüz parçalık donanma, kapdan Küçük Davud Paşa kumandasında Boğaz'dan çıktı. Kaptan Davud Paşa'nın donanmasında altmış binden fazla kuvvet ve Kemal Reis, Burak Reis, Kara Hasan ve Herek Reis gibi meşhur denizciler bulunuyordu. Burak Reis'in kumandasındaki gemide, Yenişehir hakimi Kemal Bey de bulunuyordu. Sultan Bayezid, donanmayı gönderdikten sonra 1 Haziran 1499'da İstanbul'dan Edirne'ye, oradan da Mora'ya doğru yola çıktı. Kara ordusu İnebahtı civarına geldiği halde, fırtınaya yakalanan donanma İnebahtı önlerine gelememişti. Venedik donanması ise Osmanlı donanmasını Mora sularından uzaklaştırmak gayesiyle Modon açıklarında bulunuyordu. İki donanma Sapienza adasında karşı karşıya geldiler. Venedik donanmasının öncü gemisi kumandanı Armenio, donanma-yı hümayunun en önünde bulunan Burak Reis'in gemisini, Kemal Reis'in gemisi sanarak ona yanaşmak istedi. Diğer Venedik gemileri de onu takib etti. Burak Reis'in etrafını yirmi kadar Venedik gemisi sarmıştı. Muharebenin büyük kısmı Burak Reis'in gemisinin etrafında cereyan ediyordu. Düşman gemilerinin arasından kurtulmanın mümkün olmadığını anlayan Burak Reis, geminin barut deposunu ateşledi. O ana kadar görülmemiş büyüklükte bir barut infilakı denizi kapladı. Türk gemisi ile beraber bir çok Venedik gemisi havaya uçtu. Burak Reis'le birlikte Yenişehir hakimi Kemal Bey ve beş yüz Türk denizcisi de şehid oldu. Perişan bir duruma gelen Venedik donanması Korfo'ya çekildi. Bu tarihten itibaren muharebe alanına yakın olan Sapienza adasına Burak Reis Adası adı verildi. Osmanlı donanması İnebahtı açıklarına geldiğinde, yirmi iki Fransız ve iki Rodos gemisiyle takviye edilen Venedik donanmasıyla tekrar karşılaştı. Bazı çarpışmalardan sonra Türk donanması ışıklarını söndürerek 25 Ağustos gecesi İnebahtı limanına girdi. Venedik donanmasının çekilmesinden sonra kale komutanı müdafaanın bir fayda getirmiyeceğini görerek kalenin anahtarını Rumeli beylerbeyi Mustafa Paşa'ya verdi (1499). Bu sırada veziriazam Çandarlı İbrahim Paşa vefat ederek nâşı İznik'e naklolunup yerine Mesih Paşa tayin edildi, İnebahtı'ya asker ve mühimmat konduktan sonra donanmanın İnebahtı körfezinde kalması kararlaştırıldı. Sultan, kışı geçirmek üzere Edirne'ye döndü. İnebahtı'nın ellerinden çıkması üzerine, Venedikliler tekrar savaşmayı göze alamadıklarından Osmanlılar ile anlaşma yoluna gittiler. Venedik tüccarlarının serbest bırakılmasını ve İnebahtı'nın iadesini istediler. Bunlar kabul olmazsa sulhun yenilenmesini teklif eden elçiye, Sultan Bayezid; “Eğer benimle sulh yapmak istiyorsanız Mora'daki Modon, Koron ve Napoli şehirlerini teslim etmelisiniz ve her sene vergi vermelisiniz.” dedi. Buna salahiyetli olmayan elçi geri gitti. Kış ortalarında

Yakub Paşa'nın donanma ile birlikte hareket ederek, Modon'u muhasara etmesi emrolundu. Sultan 7 Nisan 1500 günü Edirne'den hareket etti. 7 Temmuz'da donanmanın Modon önlerine geldiğini öğrenince dört günde Güney Mora'ya indi. Davud Paşa komutasında olan ve İnebahtı'da bulunan donanma 27 Temmuz günü bu limandan ayrılarak, Navarin limanı açıklarında Venedik donanması ile karşılaştı. Venedik donanmasını bozguna uğratan Davud Paşa da kısa zamanda Modon'a geldi. Çok müstahkem olan kale üç hafta muhasara edildi. Venedik amirali Trevizano yardıma geldi ise de Anadolu beylerbeyi Damad Sinan Paşa kuvvetleri, açılan gediklerinden içeri girerek kaleyi feth ettiler ve limanda bulunan dört Venedik kadırgasını yaktılar (9 Ağustos 1500).

Rodos kalesinin giriş kapısı (sağda) ve İkinci Bayezid Han'ın fethettiği Bugün Ukrayna sınırları içinde bulunan Dinyester ırmağının meydana getirdiği körfez kenarındaki Akkerman Kalesi (solda).

Modon kalesinin tamirine Damad Sinan Paşa me'mur edildi. Koron kalesinin zaptı için karadan ikinci vezir Hadım Ali Paşa vazifelendirildi. Ali Paşa Koron'a giderken, Navarin kalesini savaşmadan ele geçirdi. Buradaki Avrupalılar kendi şehirlerine gönderildi ve yerli halk olan Rumlar cizyeye bağlandı. Ali Paşa Koron önlerine gelince şehir halkı Navarin gibi savaşmadan teslim oldu(16 Ağustos). Daha sonra Venediklilerin ellerinde bulunan bazı kaleler ele geçirildi. İnebahtı, Modon, Koron ve Navarin'in alınması, fetihnameler ile beylerbeyliklere, İslam ve Hıristiyan devletlere bildirildi. Türkleri Venedikliler aleyhine kışkırtan Papa bu sefer de Türkler aleyhine yeni bir haçlı seferi açılmasına sebep oldu. Yapılan anlaşma gereğince Fransa, İngiltere, İspanya, Venedik gemilerinden kurulu müttefik donanma, Osmanlı Cihan Devleti'ni denizde meşgul ederken, karadan da Macarlar taarruz edeceklerdi.

BAYEZİD CAMİİ'NDE İLK NAMAZ!...

Bayezid Han, İstanbul'da yaptırdığı caminin açılışında hazır bulundu. Zenbilli Ali Efendi'nin kardeşi meşhur âlim ve vaiz Muhyiddin Mehmed Çelebi'ye vaaz ettirdi. Padişah, camide ilk namaz kıldıracak olan kimsenin buluğ çağından bugüne, bir defa ikindi namazının sünnetini terketmemiş bir kimse olmasını arzu ediyordu. Cemaate ilan edilince kimse çıkmadı. Padişah mecbur kalıp; “Elhamdülillah müddet-i ömrümüzde hiçbir vakit kaçırmadık.” diyerek, bizzat imamete geçti.Yine Bayezid Camii'nin açılışına Hacı Bayram-ı Veli'nin yoluna mensub ilim, edeb ve vakar ehli bir zat olan Baba Yusuf Sivrihisarî'yi davet etmişti. Baba Yusuf Sivrihisarî namazdan sonra kürsüye çıkıp öyle tesirli bir vaaz yaptı ki padişah ve camide bulunan cemaat ağlamaya başladılar. Ağlamalarıyla cami inledi. Caminin açılışını seyretmek için gelip dışarıda bekleyen Hıristiyanlardan üçü bu hâlden çok etkilenerek derhal camiye girip Baba Yusuf Sivrihisarî'nin huzurunda Müslüman oldular. Bu hadiseyi gören Sultan İkinci Bayezid Han, yaptırdığı Bayezid Camii'nin ilk açılışında böyle bir hadisenin vuku bulmasından dolayı çok sevinip memnun oldu. Müslüman olan üç Hıristiyana pek çok para ve mal hediye etti.

İkinci Bayezid Devrinde vuku bulan Navarin Deniz Savaşını gösteren bir minyatür. Bu savaşta meşhur denizcilerden Burak Reis şehit düşmüştür (sağda) ve Modon limanındaki kalelerin bugünkü hali (solda).

1500 senesi sonbaharında Venedik gemileri Türklere ait Egine Adası'nı, İspanyol gemileri de Kefalonya limanını ele geçirmişlerdi. Bir süre sonra Amiral Ravestayn kumandası altında birleşen ve iki yüz gemiden meydana gelen donanma, Ege Denizi'ne gelerek Midilli adasını kuşattılar. Buranın düşman eline geçmesi, diğer adalar halkının isyan ederek buraların da elden çıkmasına sebep olacağı için Padişah bizzat bu işle ilgilendi. Şehirli ve san'at erbabından askere yazılanları Hersekzade Ahmed Paşa kumandasında üç yüz parça gemiyle adaya gönderdi. Midilli'ye ilk yardım, adaya yakın olan Saruhan sancakbeyi Şehzade Korkut tarafından yapıldı. Şehzadenin silahtarı Hamza Bey'in komuta ettiği yardım kuvvetlerinin bir kısmı muhasarayı yararak kaleye girdi. Hamza Bey müsademe sırasında şehit oldu. 1501 Ekim'inde İstanbul'dan gönderilen asker ve donanma, ada açıklarına gelince Fransız donanması kuşatmayı kaldırdı. Yolda Cerigo adası yakınlarında fırtınaya tutulan Fransız donanması tamamen battı. Kuşatmanın kalkmasından sonra Midilli kalesi tamir edilip yeniden yeterli asker yerleştirildi.Müttefik kuvvetlerin karada ve denizde mağlub olmaları üzerine, Venedik sulh istedi. Sultan Bayezid de sulha taraftar idi. Zira bu sırada devletin doğu sınırında Akkoyunlu Devleti'nin yerine şii bir devlet kuran Şah İsmail tehlikesi belirmişti. Yapılan görüşmeler neticesinde 14 Aralık 1502'de otuz bir maddelik İstanbul Muahedesi imzalandı. Venedik bütün Osmanlı fetihlerini tanıdı. Sadece Kefalonya adası, Venedik'e verildi. Bir süre sonra Macaristan, Fransa, İngiltere, İspanya, Portekiz, Polonya, Napoli ve Rodos ile sulh imzalandı. Avrupa'da yirmi seneye yakın devam edecek bir sulh dönemi başladı.

İkinci Bayezid'in tuğrasını ihtiva eden bir hatt-ı hümayun (sağda) ve İkinci Bayezid Hanın vakfiye ve tuğrası (solda).

Sultan Bayezid Han, batıyı emniyet altına aldıktan sonra doğuya yöneldi. Karaman mes'elesi tarihe karıştığı kabul edilirken, senelerdir Tebriz'de bulunan Karamanoğlu Mustafa Bey Anadolu'ya gelerek etrafına topladığı Türkmenler ile Larende (Karaman) şehrini aldı. Konya sancak beyi ve annesi Karamanoğlu sülalesinden olan Şehzade Şehinşah, üzerine yürüyünce Mustafa Bey Tarsus'a kaçıp Memluklülere sığındı. Osmanlı Devleti ile aralarında bir anlaşmazlık çıkmasını istemiyen Memluklü sultanı, Karamanoğlu Mustafa Bey'i öldürttü. Böylece Karamanoğulları tarihe karışmış oldu.

Diğer taraftan Doğu Anadolu ve İran'da ortaya çıkan Şah İsmail Safevî, büyük mücadeleden sonra 15 yaşında iken Akkoyunluları 1502'de Tebriz'den kovup kendi şahlığını ilan etti. Bozuk bir itikada sahib bulunan Şah İsmail, Ehl-i Sünnet itikadında olan annesi Hâlime Begim'i öldürdü. Kanla ve ateşle İran'da Ehl-i Sünnet itikadını yasakladı. Askerî ve iktisadî gücü Memlükleri geçerek, Osmanlı Devleti'nden sonra ikinci büyük devlet durumuna geldi. Osmanlı Devleti yönetimi altında bütün imtiyazlarını kaybederek normal bir vatandaş hâline gelen Anadolu'daki Türkmen beyleri, beylik imtiyazları onlar için önemli olduğundan, İran'a gidip Şah İsmail'in bozuk itikadına girmekten çekinmediler. Böylece orada bütün eski haklarına sahib oluyorlardı. Şah İsmail'in hedefi, Anadolu'yu ele geçirmek ve Osmanlı Devleti'ni yıkmaktı. Bu gayesinin tahakkuku için kendi bozuk fikirlerine inandırdığı kimseleri Anadolu içlerine gönderdi.

Şah İsmail Anadolu'ya ajanlar salarken, Venedik'e de elçiler gönderip Osmanlı Devleti'ni yıkmak niyetinde olduğunu, Avrupa devletlerinin Rumeli'den harekete geçmesi gerektiğini bildirdi. Venedik bu teklifi kabul etmedi. Aynı teklifi Memluklu sultanına yaptı ise de yüz bulamadı. Şah İsmail, 1507 senesinde, Dulkadiroğlu Alaüddevle Bozkurt Bey'in kızlarından Begli Hatun'u istedi. Dulkadiroğlu, bu isteği reddedince Şah İsmail Dulkadir topraklarına girdi. Maraş ve Elbistan'ı tahrip edip bu şehirlerdeki Dulkadir hanedanı mezarlarını yıktırdı. İkinci Bayezid'e zarurî olarak Osmanlı topraklarından geçtiği için özür mektubu gönderdi. Sultan Bayezid Han, Şah İsmail'i iki ateş arasında bırakmak düşüncesiyle Maveraünnehr taraflarına hâkim olan Şeybanî hükümdarı Şeybek Han'la haberleşip Safevîlere hücum etmesini teşvik etti.

İkinci Bayezid Han'ın Türbesinin kapısı (sağda) ve İkinci Bayezid Hanın sandukası (solda).

İkinci Bayezid Han'ın İstanbul Beyazıt'taki türbesi. Türbe oğlu Yavuz Sultan Selim tarafından yaptırılmıştır.

Trabzon valisi olan Şehzade Selim, bir an önce İran üzerine sefer düzenlenip zulme son verilmesini istiyordu. Şehzade Selim, üç Gürcistan seferine çıktı ki en meşhurları 1508 Kütayis seferidir. Bu seferlerde bugün Türkiye toprakları içinde bulunan Kars, Erzurum, Artvin illerini ve on beş ilçesini fethederek kesin şekilde Osmanlı topraklarına kattı. Buralarda yaşıyan Gürcülerin hepsi Müslüman oldu. Akkoyunluların topraklarından olan Bayburt, Erzincan, Kemah, İspir, Gümüşhane, Çemişkezek çevresini ele geçirerek sancağına dahil etti. Bütün Akkoyunlu mirasına sahib olduğunu iddia eden Şah İsmail, bu toprakları geri almak için kardeşi İbrahim Mirza'yı gönderdi. Şehzade hızla hareket ederek Erzincan yakınlarında Safevî ordusunu perişan etti ve İbrahim Mirza'yı esir aldı. Şah'a karşı bu başarıları Şehzade Selim'e büyük prestij kazandırdı. “Yürü Sultan Selim devran senindir.” nakaratlı türküler bestelenip halk arasında söylenmeye başladı. Şah'ın şikayeti üzerine, ikinci Bayezid, oğluna name yazdırdı. Bunun üzerine şehzade Selim, Şah'ın kardeşini serbest bıraktığı gibi; Erzincan, Kemah, Bayburt ve İspir'i Safevîlere geri verdi. Ordu da bu durumu kötü karşıladı. Şehzade Selim izin almadan sancağını terk ederek 1510 senesi sonbaharında Kırım'a geçti. Kırım'da Kefe sancak beyi olan oğlu şehzade Süleyman'ı özlediğini İstanbul'a bildirdi. Gerçekte, kayın pederi Kırım hanı Mengli Giray'ın desteğini almak için Kırım'a gitmişti.

Bu tarihlerde Beni Ahmer hükümdarının yardım istemesi üzerine sultan Bayezid, Kemal Reis kumandasında bir donanmayı İspanya'ya gönderdi. Hadiseler karşısında yaşlılığından dolayı nisbeten hareketsiz kalan Padişah, oğullarından birine, dedesi gibi tahtı teslim etmek istiyordu. En büyük oğlu Ahmed Amasya'da, Korkut Antalya'da, Şehinşah Konya'da, Selim Trabzon'da sancak beyi idiler. Sultan, oğullarından şehzade Ahmed'i yerine geçirmeyi düşünüyordu. Bu sırada Şah İsmail'in halifelerinden Şahkulu adında biri, bilhassa Eshab-ı Kiram düşmanı Türkmenlerin bulunduğu yerlerde bir hayli taraftar buldu. Etrafına topladığı çapulcularla Antalya'da devlete karşı isyan etti. Üzerine gönderilen Karagöz Ahmed Paşa'yı şehid ederek Kütahya'yı ele geçirdi. Hadım Ali Paşa ve şehzade Ahmed komutasında gönderilen kuvvetler, Şahkulu isyanını bastırdı. Yapılan savaşta Şahkulu ve Hadım Ali Paşa öldü. Şehzade Ahmed taraftarı olan Ali Paşa'nın ölümü, şehzade Selim'in lehinde oldu. Ali Paşa'nın şehid olduğu aynı günlerde şehzade Selim, kendisine Rumeli'de verilen Vidin sancağından ayrılarak Edirne'ye geldi (1511). Çorlu'ya kadar geldi ise de babası karşısına çıkınca Şehzade'nin birlikleri dağıldı.

Adlî mahlası ile şiirler yazan İkinci Bayezid Han'ın Millet Kütüphanesi Ali Emiri Manzum Eserler No: 274'de bulunan Divan'ının ilk sayfası.

Amasya'daki İkinci Bayezid Camii'nin giriş avlusu (sağda) ve camiin içinden bir görünüş (solda).

Şehzade Selim, Kefe'deki oğlu Süleyman'ın yanına gitti. Bu sırada şehzade Ahmed Maltepe'ye kadar geldi, fakat ordu, veliahdın İstanbul'a girmesini istemedi. Divan, veliahdın sancağına dönmesini emretti. Merkezde şehzade Selim taraftarları güç kazandı. İstanbul'da ordu açıkça şehzade Selim lehine büyük gösteri yaptı (6. 3. 1512). Büyük oğlunu desteklemekle kan döküleceğini anlayan Sultan, oğlu Selim'i İstanbul'a davet etti. Şehzade Korkud çok seviliyorsa da erkek evladı olmadığı için şansını kaybetti. Şehzade Selim 19 Nisan'da İstanbul'a geldi. Kendisinden üç yaş büyük olan ağabeyi Korkud kendisini karşılayarak tebrik etti. Bundan sonra Selim, Yenibahçe'de kendisi için kurulmuş olan çadıra geldi. 24 Nisan'da da babası sultan Bayezid'in huzuruna girerek el öptü. Bayezid ellerini kavuşturarak duran Selim'e; adaletten ayrılma, acizlere ve biçarelere karşı merhametli ol, kimsesizlere şefkat göster, herkesin sana râm olmasını istiyorsan ulemaya çok saygı göster, zaruret olmadıkça kimseye karşı sert davranma dedikten sonra çok dualar etmiş ve padişahlığını Allahü tealanın mübarek etmesi dileğiyle saltanatı kendisine teslim etmişti.

On bir gün kadar Eski Saray'da oturan sultan Bayezid, daha önceden düzenlettirdiği Dimetoka'daki saraya gitmek için yola çıktı. Sultan hasta olduğu için çok yavaş yol alınıyordu.

Edirne'ye yaklaştıklarında Hafsa yakınlarındaki Abalar köyünde 26 Mayıs 1512 günü vefat etti. Cenazesi İstanbul'a getirilip kendisinin yaptırdığı Bayezid Camii yanına defnedildi. Yavuz Sultan Selim tarafından kabrinin üzerine türbe yaptırıldı. Sultan Bayezid Han, ilme, âlimlere, velilere ve Allahü tealanın sevgili kullarına çok hürmet eder, onlara ihsanlarda bulunurdu. İlim sahibi, takva, adalet ve merhametten ayrılmayan, vakarlı ve hilmiyle meşhur bir padişah olduğu için Veli Bayezid olarak bilinir. Şu şiiri ise Bayezid Han'a “Veli” lâkabının niçin verildiğini işaret eder gibidir:

Hudayâ! Hudalık sana yaraşır,

Nitekim gedalık bana yaraşır,

Çü sensin penahı cihan halkının,

Kamudan sana iltica yaraşır.

1486 yılında Şehzade Ahmed tarafından babası İkinci Bayezid adına Amasya'da yaptırılan Bayezid Külliyesinin üsten görünüşü (sağda) ve Külliyedeki Caminin görünüşü (solda).

Şeh oldur ki kulluğun etti senin, Kulun olmayan şeh geda yaraşır, Şu dil kim mariz-i gamındır senin, Ana zikrin ile şifa yaraşır.

Şu kim dürr-i gufranın almak diler, Der-i gamın bahrine aşna yaraşır, Eğerçi ki isyanımız çok durur, Sözümüz yine Rabbena yaraşır.

Ne ümmîd ü ne bîmdür işimiz, Hemân bize havf ü recâ yaraşır, Eğer adl ile sorarsan Adlî'yi, Ukubettir ana seza yaraşır.

Ben ettim anı ki bana yaraşır, Sen eyle anı kim sana yaraşır, Şu günde ki hiç çâresi kalmaya, Ana çare-res Mustafa yaraşır.

HALİM NE OLACAK?!

Bayezid Han'ın, Kırım Hanı Mengli Giray'in cihad edilmesi hakkında yazısına vermiş olduğu cevabi mektubu çok önemlidir. Bayezid bu mektubunda şöyle demektedir; “Cihad ü gazaya emr, İslam dininin en baş yoludur. Sultanlara düşen de bu yolda bulunmaktır. Fakat geniş topraklarımız üzerindeki reaya ve berayanın hallerinden yalnız ben sorumluyum. Yarın Allah'ın huzuruna vardığım zaman; “Bayezid! Sana bunca iklimleri ihsan idüp cümle ibaddan seni ihtiyar ve bir kaç günlük saltanatı sana layık gördüm. Kullarım arasında nice benim emrimi icra eyledin ve ne tarik ile adalet eyledin.” deyu buyurdukta hâlim ne ola ve ne hâl ile cevap virem diye düşünür dururum. Savaş için bir tarafa gidildiği zaman, insanlarda kötülüğe temayüllü hususiyetler bulunduğu için yokluğumuzdan faydalanarak bir fitne çıkarabilirler. Bundan dolayı herhangi bir tarafa gitmemeyi ve nizam-ı memleket için yerimde oturmayı daha münasip buluyorum. Yine bundan dolayı gece gündüz bütün vaktimi halkın ahvalini tetkik ve işlerini görmeye harcıyorum.”

Amasya İkinci Bayezid Külliyesi (sağda) ve Külliyenin avlusundan bir görünüş (solda).

Bayezid Han Allahü tealanın rızası için ilim öğrenen ve yine Allahü tealanın rızası için insanlara nasihat eden âlimlerin, Allah adamlarının sözlerinden çıkmaz, onların nasihatlerini can kulağı ile dinlerdi. Devlet işlerinden arta kalan zamanı kitap okumak ve ibadet etmekle geçirirdi. Babası Fatih Sultan Mehmed devrinde İstanbul'un ilim merkezi yapılması için başlatılan çalışmalar, Bayezid Han zamanında da devam etti. Ülkesindeki ve diğer İslam ülkelerindeki bazı âlimlere maaş bağlattı. Bunlar arasında Herat'ta bulunan Molla Camî hazretlerine ve Nakşibendî yolunun merkezi olan Buhara'daki dergahın şeyhine her sene beş bin akçe gönderirdi. Kendi şahsî mülkünden verdiği hediye ve sadakalar da bir hayli fazla idi. Molla Camî'yi ve Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin oğlu Hace Abdülhadi'yi İstanbul'a davet etti. Bayezid Han, Hace Abdülhadi'ye çok hürmet ve iltifatlarda bulunup dualarına mazhar oldu.

Bayezid Han, daha şehzadeliğinde başladığı imar faaliyetlerine ömrünün sonuna kadar devam etti. Amasya'da yaptırdığı medrese, cami ve zaviyeden sonra Edirne'de darüşşifa ve külliye, İstanbul'da Bayezid Camii, medrese ve imaret,

İkinci Bayezid Han'ın 1501-1505 yılları arasında İstanbul'da yaptırdığı Bayezid Külliyesi.

memleketin çeşitli yerlerinde daha bir çok faydalı eserler, ilim yuvaları inşa ettirdi. 909-917 (m. 1503-1511) yılları arasında muhtelif kimselere verilen ihsan ve hediyeleri ihtiva eden bir in'amat defterinde pek çok şairin, sanatkarın, ulemanın, meşayıhın isminin geçmesi onun ilim ve kültüre verdiği değeri açık bir şekilde göstermektedir. Molla Lütfi, İbn-i Kemal Paşa, Müeyyedzade Abdurrahman, Tacizade Ca'fer Çelebi, Sa'di Çelebi, İdris-i Bitlisî, Zenbilli Ali Efendi, Necatî, Visalî, Zatî ve Firdevsî gibi bir çok âlim ve şair onun desteğine mazhar olmuştu.

Bayezid Han Avrupa'daki sanat hareketleri ile de ilgilenmiş, çeşitli vesileler ile bazı sanatçılarla temaslar kurmuştur. Leonardo da Vinci, Padişaha yazdığı bir mektupta, Haliç ve Boğaz üzerinde birer köprü kurmaya hazır olduğunu bildirmişti. Bunun üzerine Michel Angelo da İstanbul'a gelmek üzere teşebbüslerde bulunmuştu. Ancak bazı siyasî hadiseler bu gelişmelerin gerçekleşmesine imkan vermemiştir.

Sultan İkinci Bayezid Han'ın otuz seneden fazla süren saltanatı boyunca sulh ve sükunu tercih etmesi, donanmayı yenileyip hazırlıklar yapması, kendisinden sonra tahta geçen oğlu Yavuz Sultan Selim Han'ın fasılasız cihat ile meşgul olmasına vesile oldu. Zamanında yeniçeri ocağını genişletti. Ağa bölükleri kuruldu. Donanmaya ehemmiyet verilerek, yelkenli savaş gemileri yapıldı ve gemilere uzun menzilli toplar yerleştirildi. Tımar teşkilatında değişiklik yapıldı. Sultan Bayezid bir taraftan devlet teşkilatını sağlamlaştırarak halkın huzur ve sükununu temin etmek için uğraşırken, diğer taraftan doğudan batıya kadar bütün Müslümanların meseleleri ile ilgilendi. Türk hakimiyetinin ulaştığı her yerde onun adına türbeler, makamlar, tekkeler yapılmıştır.

İstanbul'daki Bayezid Camii’nin içinden bir görünüş (sağda) ve Caminin şadırvanından bir görünüş (solda).

Baba Dağı’ndaki türbesi hakkında Evliya Çelebi şöyle demektedir:

Sultan İkinci Bayezid Han, Kili ve Akkerman kalelerinin fethine çıktığında, Baba Dağı'na gelince; salih kimselerden bazıları; “Padişahım! Burada Sarı Saltuk adına nurlu bir türbe vardı. Kafirler yıkıp üzerine taş, toprak, çöp dökerek kabrini kaybettiler.” diye şikayette bulundular. Sultan Bayezid-i Veli o mezbeleliğe gitti. Bir seccade üzerinde Şemseddin Efendi ile ikişer rekat namaz kılıp hakikatı öğrenmek üzere o gece istihareye yattı. Hemen Sarı Saltuk, sarı renkteki sakalı ve yeşil sarığı ile görünüp; “Ya Bayezid! Hoş geldin. Akkerman ve Kili kalelerini ve vilayetlerini Boğdan kafirleri elinden harp yapmadan fethedeceksin. Oğulların Mekke ve Medine'ye hizmet edecek. Beni bu pislikten kurtar.” dedi. Sultan uyanınca; Şemseddin Efendi'ye; “Efendi! Gördüğün rüyayı bir kağıda yaz. Ben de yazayım. Şeyhülislama gönderelim. Bakalım ne cevap verir.” dedi. Her biri gördükleri istihareyi yazıp mühürlü olarak şeyhülislama gönderdiler. Allahü tealanın hikmeti ikisinin de görüp anlattıkları rüya aynıydı. Şeyhülislam hemen; “Padişahım! O yere büyük bir türbe yaptırasın.” diye haber gönderdi. Sultan Bayezid Han, o yeri temizlettirdi. Temizlenirken üzerinde; “Haza Kabr-i Saltuk Bey Seyyid Muhammed Gazi.” diye yazılmış bir mermer sanduka göründü. Mimar ve mühendisler toplanıp nurlu bir türbe ve cami ile diğer hayır yerlerinin inşasına başladılar. Bayezid Han, Kili ve Akkerman kalelerini hakikaten harpsiz fethedip oraların fatihi oldu. Zaferle Baba Dağı'na döndü. Bir sene orada kışladı. Etrafı düzene koyup Baba Dağı şehrini imar etti. Bütün hayır yerlerini Baba Sultan'a vakfetti.

Evliya Çelebi, burayı ziyaretten sonra kapısına;

“Hazret-i Sultan Saltuk'u ziyaret eyledik,Çok şükür şimdi görüp Hakk'a ibadet eyledik.”

beytini yazdığını haber vermektedir.

İkinci Bayezid Han'ın yaptırdığı İstanbul'daki Bayezid Medresesi. Günümüzde Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi olarak kullanılmaktadır (sağda) ve İkinci Bayezid Han'ın İstanbul'da yaptırdığı Bayezid (Patrona) Hamamı (solda).

İkinci Bayezid Han'ın Edirne'de yaptırdığı Medrese (sağda) ve Külliyenin İmareti (solda).

İkinci Bayezid Han, Baba Yusuf Sivrihisarî'yi çok sever, sohbetinde bulunurdu. O da Sultanı çok severdi. Baba ve oğulluk sözleşmesi yapmışlardı. Bir sohbetlerinde padişah ona; “Hacca gideceğin zaman mutlaka bana gel görüşelim.” demişti. Bundan sonra Baba Yusuf memleketine dönüp orada bir müddet kaldı. Memleketinde iken rüyasında Kabe'de Hacer-i esved yanında manzum bir kitap yazması işaret edildi. O zamana kadar hiç şiir yazmamıştı. Bu rüyadan sonra şiir yazma kabiliyeti hâsıl oldu. Sonra hacca gitmek üzere hazırlanıp Padişah İkinci Bayezid Han'ı görmek üzere İstanbul'a gitti. Padişah ona bir mikdar altın verip; “Bunlar helaldir. Kendi elimle kazandım. Bu altınları Resul-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellemin türbe-i mutahherasının kandillerine harcarsın. Mübarek türbesinin yanında dersin ki: “Ya Resulallah! Ümmetinin koruyucusu, günahkar kul Bayezid sana selam söyledi ve bu helal altınları türbenin kandillerine yağ almak için gönderdi.” de. Sonra; “Bu hediyenin kabulü için yalvar, senin vasıtanla kabul olacağını ümid ediyorum.” dedi. O da bu isteğini yerine getirmek üzere altınları alıp vedalaştı ve yola çıktı. Ahlâkı ve fazileti sebebiyle İslam alemince çok sevilen Bayezid Han vefat edince Kahire'de Memluklü sultanı ve halk tarafından gıyabında cenaze namazı kılındı, ömrünü hep ilim ve ibadetle geçiren Bayezid Han, Adlî mahlasıyla çok güzel şiirler yazdı, Bir divanda toplanan bu şiirleri yayınlanmıştır. Ayrıca dedesi ikinci Murad Han gibi açık Türkçe yazılması taraftarı idi. Bu hususta İbn-i Kemal'den, açık ve anlaşılır bir Osmanlı tarihi yazmasını istemiştir. Kemal Paşazade onun devrini en doğru ve en veciz bir surette şu cümlelerle özetlemektedir:“Adalet ve insafın koruyucusu olan mükemmel idareciliği ile kara ve deniz yolları emniyetli olmuş, dahiyane siyaseti neticesinde memleket mamur hâle gelmiş, aşikar kerametleri ile muzaffer sancağı, hududsuz merhameti ile saltanatını sevenler çok, devletinin otoritesi ve kuvveti ile memleketin düşmanları hor ve hakir olmuştur.”

Sultan Bayezid Han'ın sekizi oğlan, on üçü kız olmak üzere yirmi bir çocuğu dünyaya gelmiştir. Hanımlarının isimleri; Ayşe Hatun, Hüsnüşah Hatun, Bülbül Hatun, Ferahşah, Nigar, Gülruh, Gülbahar Hatun, Şirin Hatun'dur. Erkek çocukları; Mahmud, Abdullah, Şehinşah, Âlemşah, Mehmed, Ahmed, Korkud ve Selim efendiler, kız çocukları ise; Hadice, Gevhermüluk, Selçuk, Aynışah, İlaldı, Şah, Hundi, Ayşe, Sofu Fatma, Hüma, Kamer, Sultanzade sultanlardır. Bayezid Han, babası Fatih'in vefatını müteakip İstanbul'da tahta geçip kardeşi Cem Sultan'la saltanat mücadelesine girişince hocası Şeyh Hamdullah ile irtibatı da kesilmişti. Şeyh de Bayezid'in Amasya'yı terk etmesinden sonra şehirde daha fazla kalamamış ve İstanbul'a göç ederek Saraçhane başı'nda kazasker hamamı karşısında her ikisi de kendisi gibi hattat olan hemşehrileri Celal ve Abdullah-ı Amasî'nin evlerinde ikamete başlamıştı. Bir gün padişaha sunulmak üzere Şeyh'e yazdırılan bir arzuhal Bayezid Han'la hocasının yeniden buluşmasını sağladı. Kendisine sunulan arzuhali gören padişah yazının, uzun zamandır taht ve saray meselelerinden dolayı arayıp soramadığı, hatta ihmal ettiği hocası Hamdullah'a ait olduğunu bir bakışta anlamıştı. Şeyhin İstanbul'a gelmiş olduğunu sezerek, bu arzuhali yazan hattatın derhal bulunarak huzuruna getirilmesini emretti. Böylece hocası ile tekrar görüşen Padişah, sarayının harem dairesi civarında bir meşk hane tesis ederek onu buranın muallimliğine ve aynı zamanda saray katipliğine tayin eylemiştir. O bundan sonra eserlerinin ketebesinde “Katibü's Sultan Bayezid Han” unvanını kullanmıştır. Padişah, sarayda hocasına sık sık uğrar, hat sanatıyla ilgili çeşitli sorular sorar, sohbet ederdi.

Bir gün hazineden Yakut-ı Musta'sımî'ye ait yedi parça yazı çıkartıp hocasına göstererek: “Bu tarzdan gayrı bir vadi ihtira olunsa (vücuda getirilse/ortaya çıkarılsa) ne iyi olurdu.” demişti. Şeyh de aylarca çalışarak yazıya çeşitli yenilikler ve güzellikler getirmiştir. Böylece o zamana kadar ki hattatların, hatta kendisinin bile tesiri altında yazı yazdığı Yakut ekolü son bulmuş ve Şeyh Hamdullah'ın yazı stili bir ekol olmuştur. Nitekim şöyle denilmiştir:

 “Şeyhoğlu Hamdi hattı ta kim zuhur buldu, Âlemde bu muhakkak nesh oldu hatt-ı Yakut.”

İkinci Bayezid Han'ın Edirne'de yaptırdığı Köprü.

Şeyh Hamdullah yazıda çığır açan, ekol olan büyük bir hattattır, ancak onun meydana getirdiği binlerce paha biçilmez eserde Bayezid Han'ın teşvik ve desteğini de unutmamak lazımdır. Hatta çok zamanlar olmuştur ki koca padişah, hocası yazarken bizzat divitini tutmuş, eliyle de arkasını yastıklarla besleyerek rahatını temin etmiştir. Hocasına verdiği yevmiyenin dışında Üsküdar'ın semtlerinden Sarıgazi'deki iki köyün gelirini de tahsis etmiştir. Bunu çekemeyen bazı hasetçiler: “Yazıyı şeyh değil, Sultan Bayezid yazdı.” diyerek ileri geri konuşmaya ve şeyhin aldığı paraları hak etmediğini söylemeye başlamışlardır. Bu dedikoduları haber alan Bayezid Han, bir gün ulema ve şeyhlerden büyük bir gruba ziyafet vermiş ve baş köşeye Şeyh Hamdullah'ı oturtmuştu. Bu duruma bazılarının kırıldığını ve gücendiğini hissedince hocasının yazdığı bir mushaf-ı şerifi eline alarak hepsine tek tek gösterdi. Herkesin takdirlerini aldıktan sonra hocasını işaret ederek böyle değerli bir hattata şimdiye kadar hiç bir hükümdarın sahip olmadığını söyleyerek onunla iftihar etmiş, meclistekiler de bu sözü tasdik etmek durumunda kalmışlardır. Bayezid Han bundan sonra orada bulunan ulemadan bazılarının yazmış oldukları eserlerden birkaçını üst üste koydurduktan sonra Şeyh Hamdullah'ın yazdığı mushafı göstererek bunu bu kitapların altına mı yoksa üstüne mi koymanın caiz olacağını sormuştur. Hepsi de; “Lâ yemessühü ille'l-mutahherun.” (Ona temiz olanlardan başkası el süremez.) (Vakıa suresi, 79) buyurulan Kur'an-ı Kerim'in üstüne başka bir kitap koymanın nasıl caiz olabileceğini, elbette onun en üstte konması lazım geleceğini belirttiler. Bunun üzerine Bayezid Han: Kur'an-ı Azimüşşan'ın kitabetini bu zat kadar ihya etmiş bir fert yoktur. Onu bir mecliste ben nasıl baş köşeye oturtmam, demiştir.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları