BAYEZİD-İ BİSTAMÎ

Ebu Yezid, Tayfur Bin İsa Evliyanın büyüklerinden, insanları Hakk'a davet eden, onlara doğru yolu gösterip hakiki saadete kavuşturan ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velilerin beşincisidir
A- A+

Evliyanın büyüklerinden, insanları Hakk'a davet eden, onlara doğru yolu gösterip hakiki saadete kavuşturan ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velilerin beşincisidir. Sultanü'l-Arifin lakabıyla meşhurdur. Künyesi, Ebu Yezid'dir. Bayezid bu künyenin halk arasında aldığı şekildir. İsmi Tayfur, babasının adı İsa'dır. 160 (m. 776) veya 188 (m. 803) de İran'da Hazar Denizi kenarında Bistam'da doğdu. 231 veya 261 (m. 874) de Bistam'da vefat etti.

Daha annesinin karnında iken kerametleri görülmeye başladı. Annesi ona hamile iken şüpheli bir şeyi ağzına alacak olsa, onu geri atıncaya kadar karnına vururdu. Üveysi olup, İmam-ı Cafer-i Sadık'ın vefatından kırk yıl sonra doğduğu hâlde İmam-ı Cafer-i Sadık'ın ruhaniyetinden istifade etti. Otuz sene Şam civarında bulunup, yüz on üç âlimden ilim öğrenmiştir. Aşk-ı ilahide o kadar ileri ve ibadette o derece yüksekte idi ki namaz kılarken Allah korkusundan göğüs kemikleri gıcırdar, yanında bulunanlar bunu işitirlerdi. Son derece âlim, fadıl ve edip idi. Şiirleri meşhurdur.

İran'ın Bistam kasabasında bulunan Bayezid-i Bistamî külliyesinin girişi. Tam karşıda görülen külahlı yapı, Ca'fer-i Sadık hazretlerinin oğlu Muhammed'in türbesidir. Büyük veli Bayezid-i Bistamî hazretlerinin Bistam kasabasındaki külliyesinin genel görünüşü.

Bayezid, ilim tahsil ettiği üstadlarından birine olan hürmet ve muhabbetinden dolayı, onun kabrinin yanına defnedilmeyi ve kabrinin, hocasının kabrinden daha derin yapılmasını, kendi vücudunun, hocasının vücudundan aşağıda olmasını vasiyet etti. Hocalarının en büyüğü, Allahü tealaya kavuşmak yolunda çok yüksek derecelere kavuşmasına vesile olan, İmam-ı Cafer-i Sadık hazretleridir. Feyiz ve marifeti, İmam-ı Cafer-i Sadık'ın mübarek ruhaniyetinden aldı.

Bayezid-i Bistamî hocalarından birinin huzurunda bulunuyordu. Hocası; “Şu raftaki kitabı getir.” dedi. Bayezid; “Hangi raftaki kitabı istiyorsunuz efendim?” dedi. Hocası; “Bunca zamandır buraya gelip gidiyorsun. Dershanede oturduğun yerin üstündeki rafı diyorum.” deyince, Bayezid-i Bistamî; “Efendim, mübarek sohbetinizi dinlemekteki dikkat ve edep riayetten dolayı, şu ana kadar başımı kaldırıp etrafa bakmış değilim.” diye cevap verdi. Hocası bu söz karşısında; “Mademki durum böyledir. Senin işin tamamdır. Şimdi artık Bistam'a dönebilirsin ve bizden öğrendiklerini başkalarına öğretebilirsin.” buyurdu.

Sultanü'l-Ârif'in Bayezid-i Bistamî hazretlerinin medfun bulunduğu bölüm.

Çocukken bir gün cami avlusunda oynuyordu. Oradan geçmekte olan Şakik-i Belhî kendisini görüp; “Bu çocuk büyüyünce zamanının en büyük velisi olacak.” buyurdu. Yine bir gün hadis âlimlerinden bir zat onu görünce çok hoşuna gitti. Zeka ve anlayışını ölçmek için sordu: “Güzel çocuk, namaz kılmasını güzelce biliyor musun?” Bayezid-i Bistamî de ona; “Evet Allah dilerse becerebiliyorum.” cevabını verince; “Nasıl?” diye sordu. Bayezid-i Bistamî de;

“Buyur Ya Rabbî! Emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur'an-ı Kerim'i tane tane okuyor, tazim ile rüküya varıyor, tevazu ile secde ediyor, vedalaşarak selam veriyorum.” dedi. O zat hayran kalarak; “Ey sevgili ve zeki çocuk! Sende bu fazilet ve derin anlayış varken, insanların gelip başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?” diye sordu. Bayezid-i Bistamî de; “Onlar beni değil, Allahü tealanın beni süslediği o güzelliğimi eshediyorlar. Bana ait olmayan bir şeye dokunmalarına nasıl engel olabilirim?” cevabını verdi.

Küçük yaşta iken annesi, kendisini mektebe gönderdi. Bayezid hazretleri, büyük bir dikkatle derse devam ediyordu. Bir gün Kur'an-ı Kerim okumak için gittiği mektepte, okuduğu bir ayet-i kerimenin (Lokman suresi: 14) tesiri ile erkenden eve döndü. Annesi merak edip niçin erken döndüğünü sual edince, şöyle cevap verdi: “Bir ayet-i kerime gördüm. Allahü teala o ayet-i kerimede kendisine ve sana hizmet ve itaat etmemi emrediyor. Ya benim için Allahü tealaya dua et, sana hizmet ve itaat etmem kolay olsun, veyahut da beni serbest bırak, hep Allahü tealaya ibadet ile meşgul olayım.” dedi. Annesi; “Seni Allahü tealaya emanet ettim. Kendini O'na ver.” dedi. Bundan sonra Bayezid, kendini Allahü tealaya verdi, emirlerinin hiçbirisini yapmakta gevşeklik göstermedi; ama annesinin hizmetini de ihmal etmedi. Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir kabul edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allahü tealanın emri de böyle idi.

Elinde olmadan iki sefer annesinin arzusunu yerine getiremedi. Bu hususu büyük pişmanlık içinde şöyle anlatır: “Hayatımda yalnız iki defa annemin arzusunu yerine getiremedim. Her defasında mutlaka bana zararı dokundu. Birincide düştüm burnum ezildi. İkincisinde ayağım kaydı düştüm, omuzumdaki su testisi kırıldı.”

Soğuk ve dondurucu bir kış gecesi idi. Annesi yattığı yerden oğluna seslenip su istedi. Bayezid-i Bistamî hemen fırlayıp su testisini almaya gitti. Fakat testide su kalmamış olduğundan çeşmeye gidip, testiyi doldurdu. Buzlarla kaplı testi ile annesinin başına geldiğinde, annesinin tekrar dalmış olduğunu gördü. Uyandırmaya kıyamadı. O hâlde bekledi. Nihayet annesi uyandı ve “Su, su!” diye mırıldandı. Bayezid elinde testi bekliyordu. Şiddetli soğuk tesiri ile eli donmuş, parmakları testiye yapışmış idi. Bu hâli gören annesi; “Yavrum, testiyi niçin yere koymuyorsun da elinde bekletiyorsun?” dedi. Bayezid-i Bistamî; “Anneciğim uyandığınız zaman, suyu hemen verebilmek için testi elimde bekliyorum.” dedi. Bunun üzerine annesi; “Ya Rabbî! Ben oğlumdan razıyım. Sen de razı ol!” diye can-u gönülden dua etti. Belki de annesinin bu duası sebebiyle, Allahü teala ona evliyalığın çok yüksek mertebelerine kavuşmayı ihsan etti.

Gençlik yıllarında yaptığı bazı ibadetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu zaman zaman annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığını sorardı ve; “Anneciğim; beni emzirdiğin zaman, benim yüzümden haramdan bir şey aldın mı? İçimde beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat neden olduğunu bilmiyorum.” derdi. Annesi uzun bir müddet düşündükten sonra; “Evladım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni susturmak için ocağın üstünde pişmekte olan tarhanaya komşudan izin almaksızın parmağımı batırıp ağzına koydum.” dedi. Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helallik dilemesini istedi. Annesi helallik diledikten sonra yaptığı ibadetlerden zevk almaya başladı.

Bir gün kendisine; “Mürşidin, yol göstericin kimdir?” diye sordular. O da; “Bir kadın.” dedi. “Bu nasıl olur?” dediler. Cevabında şöyle buyurdu: “Bir gün Allahü tealanın sevgisi ile, kendimden geçmiş olarak yolda yürüyordum. Bir kadın gördüm. Elinde bulunan bir çuval unu, taşımam için bana ricada bulundu. Gücüm yetmez diye düşündüm. Orada kafes içinde bulunan bir arslana işaret ettim. Kafes açılıp, arslan geldi. Un çuvalını yükledim. Fakat açıktan keramet göstermiş olduğum için de çok korktum ve mahcub oldum. Kadının beni tanıyıp tanımadığını öğrenmek için; “Pazara varınca kimi gördüm diyeceksin?” dedim. Kadın; “Zâlim Bayezid'i gördüm diyeceğim.” dedi. Ben hayretle; “Neden?” diye sordum. Kadın şöyle cevap verdi: “Allahü teala, bu arslanı yük taşımak için yaratmadığı hâlde, sen niçin yük yükledin? Bu zulüm değil de nedir? Bunu, insanlar sana keramet sahibi desinler diye yapmış isen çok fena.” dedi. Bunun üzerine çok ağlayıp istigfar ettim. Bundan sonra benden fevkalade bir hâl meydana gelse, “Lailahe illallah Muhammedün resulullah, Nuh Neciyullah, İbrahim Halilullah, Musa Kelimullah, İsa Ruhullah” yazısını veya bir nur görüyorum. Böylece, benden meydana gelen hâllerin doğru olduklarının, Allahü teala tarafından tasdik olunduğunu anlıyorum.”

On dokuzuncu yüzyıl sonlarında Bayezid-i Bistamî hazretlerinin külliyesinden bir görünüş.

Bayezid-i Bistamî, Allahü tealanın aşkı ile öyle bir hâlde idi ki, O'ndan başka hiçbir şeyi hatırlamazdı. Yirmi yıl yanında bulunan ve hiç ayrılmayan talebesine her çağırdığında; “Yavrum ismin nedir?” diye sorardı. Bir defasında, o talebe dedi ki; “Efendim. Yirmi yıldır hiç ayrılmadan, hizmetinizde bulunmakla şerefleniyorum. Lakin her defasında ismimi sormanızın hikmetini anlıyamadım.” Bayezid-i Bistamî; “Evladım, kusura bakma. Her defasında ismini soruyorum. Allahü tealanın muhabbeti kalbime gelince, beni öyle bir hâl kaplıyor ki, O'ndan başka her şeyi unutuyorum. Senin ismini de hatırımda tutmaya çalışıyorum, fakat böyle hâl olunca unutuyorum. Sen hiç üzülme.” buyurup talebesinin gönlünü aldı.

Bayezid-i Bistamî'ye; “Bu yüksek makamlara nasıl kavuştunuz?” diye sordular. Cevabında şöyle anlattı: “Bir gece herkesin uyuduğu bir sırada, Bistam'dan çıktım. Ay her tarafı aydınlatıyordu. Giderken aniden karşımda çok heybetli bir makam gördüm. On sekiz bin âlem onun heybeti yanında bir zerre gibi kalıyordu. Aklım başımdan gitti. Beni fevkalade bir hâl kapladı. O hâlde iken; “Ya Rabbî! Bu kadar büyük, bu kadar güzel bir dergah acaba niçin böyle boş?” dedim. Hemen; “Bu dergahın boşluğu, kimse gelmediği için değil, belki gelenlerin layık olmadığı ve uygunsuzluğu sebebiyle gelenleri bizim kabul etmeyişimizdendir.” diyen bir ses duydum. Bir an, herkesin bu huzura kavuşması için şefaatçi olayım diye kalbime geldi. Fakat, bu şefaat makamının Sultanü'l-Enbiya Muhammed Mustafa efendimize mahsus olduğunu hatırlayıp, benim öyle düşünmemin, bu şefaat makamına karşı edep riayetsizlik olacağını anlayıp, o düşüncemden vazgeçtim. Bir ses duydum ki; “Ey Bayezid, Sultanü'l-Enbiya'ya olan muhabbetin ve edep riayetin sebebiyle, biz de senin edep ve mertebeni yükseltiyoruz. Kıyamete kadar, Sultanü'l-Arifin (Ariflerin Sultanı), diye anılırsın buyuruyordu.”

Sultanü'l-Arifin Bayezid-i Bistamî'yi bir gece uyku bastırıp, sabah namazına uyanamadı. Namazını kaza edip o kadar ağlayıp inledi ki, bir ses işitti. “Ey Bayezid, bu günahını affeyledim. Bu pişmanlık ve ağlamana da, ayrıca yetmiş bin namaz sevabı ihsan eyledim.” diyordu. Aradan birkaç ay geçtikten sonra onu, yine uyku bastırdı. Şeytan gelip, Bayezid-i Bistamî'nin mübarek ayağından tutarak uyandırdı ve, “Kalk namazın geçmek üzeredir.” dedi. Bayezid-i Bistamî, Şeytan'a; “Ey mel'un! Sen hiç böyle yapmazdın. Herkesin namazının geçmesini, kazaya kalmasını isterdin. Şimdi nasıl oldu da beni uyandırdın?” buyurunca, Şeytan şu cevabı verdi: “Birkaç ay önce sabah namazını kaçırdığında, pişmanlığın ve üzüntün sebebiyle çok ağlayıp inlediğin için ayrıca yetmiş bin namaz sevabı almıştın. Bugün, onu düşünerek, sadece vaktin namazının sevabına kavuşasın da, yetmiş bin namaz sevabına kavuşmayasın diye seni uyandırdım.” dedi.

Zamanında binlerce veli vardı. Hepsi de ibadet, riyazet, keşif ve keramet sahibi idi. Fakat asrın kutupluğu, ümmi bir demircinin üzerinde idi. O bu işin sır ve hikmetine karşı hayretler içindeydi. Çoluk çocuğunun nafakası için gece gündüzlü örs başından ayrılmayan demirciyi görmek istedi. Bir gün dükkanına gitti. Selam verdi. Onu görünce, çocuklar gibi sevindi. Ellerine sarıldı, uzun uzun öptü ve ondan dua rica etti. Henüz keşif âlemine girmemiş olduğu için kendi makamından habersizdi. Ondan dua isteyince dedi ki: “Ben senin ellerinden öpeyim de, sen bana dua et! Sizin duanıza muhtaç olan benim!” O ise şöyle cevap verdi: “Benim sana dua etmemle, içimdeki dert hafiflemez ki!” Bunun üzerine o da; “Derdin nedir? Söyle bir çare arayalım?” dedi. “Acaba kıyamet gününde, bunca insanın hâli ne olur? Bunu düşünmekten, buna yanmaktan başka derdim yok.” dedikten sonra hüngür hüngür ağlamaya başladı.

Bayezid-i Bistamî'yi de ağlattı. O vakit içinden; “Bunlar nefsim, nefsim diyenlerden değil, ümmetim ümmetim diyenlerdendir.” diyen bir ses duydu. Hemen içindeki hayret silindi. Kutupluk makamının bu demirciye niçin verildiğini sezdi. Anladı ki, böyleleri, sevgili Peygamber Efendimizin kalbine her an bağlıdır. Onun hakikatine mazhardır. Demirciye dedi ki: “İnsanların azap çekmesinden sana ne?” Demirci de; “Bana mı ne? Benim fıtratımın mayası, şefkat suyuyla yoğurulmuştur. Cehennem ehlinin bütün azabını bana yükleseler de, onları bağışlasalasalar, ben saadete ererim ve derdimden kurtulurum.” dedi. O, namazda okunmak için, farz mikdarından fazla sure ve ayet bilmiyordu. Bilmediklerini Bayezid-i Bistamî öğretti. O da, kırk yıldır elde edemediği manevi derecelere yükseldi. İçi feyiz-i ilahi ile doldu. O vakit iyice anladı ki, kutupluk sırrı başka bir şey imiş.

Ondördüncü yüzyılda İlhanlılar zamanında yaptırılmış olan Bayezid-i Bistamî külliyesinin restore edilmeden önceki hali.

Bayezid-i Bistamî hazretleri, kabristanda çok dolaşırdı. Bir gece gezerken, gece bekçisi elindeki sopayla vurdu. Bayezid; “La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim.” dedi. Bekçi birkaç kere daha vurunca sopa kırıldı. Bayezid hazretleri eve dönünce talebelerine sopanın fiyatını sordu. O kadar parayı bir keseye koyarak, bir miktar da tatlı ile beraber bir talebesiyle o bekçiye gönderdi. Bir de mektup yazarak bekçiye vermesini söyledi. Mektup şöyle idi:

“Muhterem Bekçi efendi, belki beni hırsız sanarak dövdün. Kabahat bendedir. Gece kabristanda gezmeseydim, dövmezdin. Sopanızın kırılmasına da sebep oldum. Gönderdiğim parayla kendine yeni bir sopa al! Sopanın kırılma üzüntüsünün kalbinden gitmesi için de, yolladığım tatlıyı ye! Allahü tealanın selamı üzerine olsun.”

Genç bekçi mektubu okuyunca, gelip özür dileyerek tövbe etti. Onunla birlikte birkaç bekçi daha hak yola girdi.

Bir sene hacca gitmek üzere yola çıktı. Bir devesi vardı. Azığını ve eşyasını o deveye yüklemişti. Birisi kendisine; “Bu kadar uzun yol için, bu kadar yük bu deveye fazla gelmez mi?” dedi. Bayezid-i Bistamî; “Acaba yükü taşıyan deve midir? Dikkat et bakalım, devenin sırtında yük var mı?” dedi. O kimse dikkatle baktığında gördü ki, yük devenin sırtından bir karış yukarıda durmaktadır. O kimse hayretini gizleyemeyip; “Sübhanallah! Ne kadar acayip bir iş.” deyince, Bayezid-i Bistamî; “Hâlimi sizden gizlesem, bana dil uzatıyorsunuz. Hâlimi size açık açık göstersem hayret ediyorsunuz, takat getiremiyorsunuz. Ben size ne yapayım bilemiyorum?” buyurdu ve yoluna devam etti.

Ziyaretleri esnasında kendisine, annesinin hizmetine gitmesi bildirildi. Bistam'a giden bir kafile ile hemen yola çıktı. Bistam'a geldiği duyulunca bütün halk yollara dökülüp, kendisini karşıladılar. Seher vakti evlerine geldi. Annesi abdest almış şöyle dua ediyordu: “Ya Rabbî! Benim garip oğlumu her kötülükten muhafaza buyur. Büyükleri kendisinden hoşnud eyle. Oğluma güzel hâller ve iyilikler ihsan buyur...”

Bunun üzerine Sultanü'l-Arifin kapıyı çalıp izin istedi. Annesinin; “Kim o?” sualine, Bayezid-i Bistamî; “Senin garip oğlun.” cevabını verdi. Annesi koşup kapıyı açtı ve; “Senden ayrılık hasretiyle ağlaya ağlaya saçlarıma ak düştü, belim büküldü.” dedi.

HALKI BIRAKIP HAKK'A YÖNEL

 Bayezid-i Bistamî hazretlerinin hayatından ve hikmetli yolculuklarından kalan kısımları, istediğiniz formatta ve dil bilgisi kurallarına uygun olarak aşağıda düzenledim:

Bayezid-i Bistamî'nin yakınlarından birisi seyahate çıkarken, huzura gelip; “Bana tavsiyede bulunur musunuz?” dedi. O da; “Üç şey ile sana tavsiyede bulunurum: Yolculukta kötü huylunun biri sana arkadaşlık ederse, onun kötülüğünü kendi güzel ahlâk potana sok da şekillendirmeye çalış. Böylece işin ve yolculuğun selametle neticelensin. Biri sana iyilikte bulunursa, devamlı surette Allahü tealaya şükret. Çünkü o adamın kalbini sana çeviren Cenab-ı Hak'tır. Bir bela sana dokunacak olursa, o belanın üzerinden kalkması için süratle Allahü tealaya dön ve neticeyi sabırla bekle. Ümidin kırılmasın, itimadın sarsılmasın. Çünkü gelen belanın altında ne gibi hayırların yattığını o anda idrak edemezsin.” dedi.

Talebesi Ebu Musa'ya şöyle nasihatta bulundu: “Sana yaşadığın sürece tamamen Allahü tealaya yönelmeni, yüzünü hiçbir vakit O'ndan çevirmemeni tavsiye ederim. Şüphe yok ki O'na kavuşacak ve O'nun yüce huzurunda duracaksınız. Ve sen bütün işlediklerinden sorumlu tutulacaksın. Sakın gafil olma. Gaflet uykusundan bir an önce kendini kurtar. Hiç kimseyi O'na tercih etme. Sana gelen belalara sabret. Allahü tealanın hükmüne ve kazasına rıza göster. Allahü tealanın verdiğine kanaat et. Allahü tealaya güven, vadettiklerinin mutlaka yerine geleceğine inan. Hiç ölmeyecek ve hep diri olan Rabbine tevekküleyle. Her işinde O'nun inayetini iste. O'nun emirlerine riayet et. Hayatta olduğun müddetçe bu dediklerimi yapmaya çalış. Halkı bırakıp, Hakk'a yönel. İşini O'na ısmarla!..”

Son derece âlim, fadıl ve edip olan Bayezid-i Bistamî hazretlerinin kabr-i şerifi.

Bayezid-i Bistamî bir sene hac dönüşünde Hemedan'a uğrayıp, oradan bir miktar tohum satın aldılar. Bistam'a gelip, Hemedan'dan aldığı tohum torbasını açınca, içinde birkaç karınca bulunduğunu gördü. Bunları yuvalarından ayırmanın münasip olmayacağını düşünüp, tekrar Hemedan'a gitti. Tohumu aldığı yere bırakıp, ondan sonra Bistam'a döndü.

Bayezid-i Bistamî bir gece, talebelerinden bir kısmı ile bir yere misafir oldular. Ev sahibi, evin aydınlanması için bir kandil yaktı. Bayezid-i Bistamî yanında bulunanlara; “Bu kandilde bir gariblik görüyorum. Yanıyor ama ışık vermiyor. Hikmeti nedir?” diye sordu. Ev sahibi; “Efendim. Biz bu kandili bir gece yakmak için komşumuzdan emanet almıştık. Bu akşam ikinci gece yakıyoruz.” deyince, Bayezid; “Kandili söndürün ve hemen kandili sahibine götürüp teslim edin. Arzu ederseniz, bir gece daha yakmak için izin isteyin.” buyurdu. Ev sahibi kandili alıp komşusuna götürdü. Olanları anlattı ve tekrar izin alıp geri getirdi. Eve gelince kandili yaktılar ve oda aydınlandı. Bayezid-i Bistamî buyurdu ki: “İşte şimdi ışığını görüyorum.”

Bayezid-i Bistamî bir gün yanlışlıkla bir karıncayı öldürdü. Haberi olunca, çok pişman olup üzüldü. Ölü karıncayı avucuna alıp, şefkat, merhamet ve hüzün ve kırık kalbi ile karıncaya üfürünce, Allahü tealanın izni ile karınca canlanıp yürümeye başladı. Bir gün yolda yürürken, bir gencin kendisini takip etmekte olduğunu fark edip döndü ve gence; “Niçin beni takip ediyorsun, istediğin nedir?” dedi. Genç, edeple; “Efendim, sizin gibi olmak, yolunuzda bulunmak istiyorum. Lütuf elinizi uzatıp himmet buyurun da ben de kazanayım.” dedi. Cevabında; “Benim yaptıklarımı yapmadıkça, benim derimin içine girsen istifade edemezsin. Bu, Allahü tealanın bir lütfudur.” buyurdu.

Bayezid-i Bistamî kırk beş kere hacca gitmişti. Bir gün Arafat Tepesi'nde oturuyordu. Nefsi ona; “Bayezid! Senin bir benzerin var mıdır? Kırk beş defa hacca ettin ve binlerce defa hatmetme bahtiyarlığına eriştin.” diye fısıldadı. Bu ses onu üzdü. Derhal toparlandı ve oradaki mahşerî kalabalığa; “Kim benim kırk beş defa yapmış olduğum haccı bir ekmeğe satın alır?” diye sordu. Bir adam başını kaldırıp; “Ben alırım.” dedi ve ekmeği uzattı. Bayezid-i Bistamî aldığı ekmeği orada bulunan bir köpeğin önüne attı. Sonra işini bitirip, yol hazırlığı yaparak, Rum diyarına doğru yola çıktı.

Günlerce gittikten sonra bir rahip ile karşılaştı. Rahip, Bayezid-i Bistamî'nin elini tutup, evine misafir götürdü. Evinde ona bir oda verdi. Bayezid-i Bistamî kendisine ayrılan bu odada ibadete başladı ve kalbini Allahü tealaya çevirdi. Rahip her gün onun yiyeceğini sabah akşam getirip önüne koyardı. Bu hâl bir ay devam etti. Bayezid-i Bistamî daha sonra nefsine dönerek; “Ey nefis! Seni kırmak istiyorum, fakat Sen o kadar kötüsün ki kırılmıyorsun.” dediği sırada rahip içeri girdi ve; “İsmin nedir?” diye sordu. O da; “Bayezid!” cevabını verdi. Rahip; “Ne güzel adamsın. Keşke Mesih'in kulu olmuş olsaydın!” deyince, bu sözler Bayezid-i Bistamî'ye ağır geldi ve evi terk etmek isterken rahip; “Bizim burada kırk günü tamamla, öyle git. Çünkü bizim büyük bir bayramımız var, onu görmeni çok arzu ediyorum. Aynı zamanda çok değerli bir vaizimiz, sadece bugünlerde bir defa konuşur. Onu dinlemeni istiyorum.” deyince, bu teklifi kabul ederek, kırk gün kalmaya razı oldu.

Kırkıncı gün geldiğinde rahip odaya girerek; “Buyurun dışarı çıkalım, bayram günümüz geldi.” dedi. Bayezid-i Bistamî dışarı çıkmak için hazırlandı. Fakat rahip ona; “Siz bu kıyafetle nasıl bin kadar rahibin arasına gireceksiniz? Bu yüzden üzerindeki elbiseyi çıkarıp, şu rahip elbiselerini giy ve boynuna İncil'i as!” dedi. Bu teklif ona çok ağır gelmesine rağmen, bunda da bir hikmet vardır diyerek rahibin getirdiği giysileri giydi. Rahiplerin arasına katıldı. Hiç kimsenin dikkatini çekmedi. Biraz ilerledikten sonra rahiplerin en büyüğü geldi. Fakat konuşmuyordu. Niçin konuşmadığı sorulduğunda; “Nasıl konuşabilirim, aranızda bir Muhammedî var!” diye cevap verdi. Halk ve rahipler galeyana gelerek; “Onu göster parçalayalım.” diye bağrıştılar. Başrahip; “Hayır, yemin ederim ki söylemem, ancak ona dokunmayacağınıza söz verirseniz, onu size tanıtabilirim.” dedi. Bunun üzerine rahipler ve halk, Muhammedî olan zata dokunmayacaklarına dair yemin ettiler.

Başrahip; “Allah için ey Muhammedî! Ayağa kalk ve kendini göster.” diye seslenince, Bayezid-i Bistamî ayağa kalktı. Başrahip; “Adın ne?” diye sordu. “Bayezid!” cevabını verdi. “Tahsil gördün mü?” diye sorunca; “Rabbim öğrettiği kadar bir şeyler biliyorum.” dedi. Bunun üzerine rahip; “O hâlde bana şu hususları cevaplandır: İkincisi olmayan biri, üçüncüsü olmayan ikiyi, dördüncüsü olmayan üçü, beşincisi olmayan dördü, altıncısı olmayan beşi, yedincisi olmayan altıyı, sekizincisi olmayan yediyi, dokuzuncusu olmayan sekizi, onuncusu olmayan dokuzu, on birincisi olmayan onu, on ikincisi olmayan on biri, on üçüncüsü olmayan on ikiyi söyle bunlar nelerdir?”

Bayezid-i Bistamî başrahibe; “Beni iyi dinle! İkincisi olmayan bir, eşi ortağı, dengi ve benzeri olmayan Allahü tealadır. Üçüncüsü olmayan iki, gece ve gündüzdür. Dördüncüsü olmayan üç, üç talaktır (boşamadır). Beşincisi olmayan dört; Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'an-ı Kerim'dir. Altıncısı olmayan beş, beş vakit namazdır. Yedincisi olmayan altı, göklerin ve yerin yaratıldığı altı gündür. Sekizincisi olmayan yedi, yedi kat göktür. Dokuzuncusu olmayan sekiz, kıyamet günü Arş'ı taşıyacak sekiz melektir. Onuncusu olmayan dokuz, kadının dokuz ay hamilelik müddetidir. On birincisi olmayan on, Musa Aleyhisselamın Şuayb peygambere on yıl çobanlık etmesidir. On ikincisi olmayan on bir, Yusuf peygamberin on bir kardeşidir. On üçüncüsü olmayan on iki, on iki aydır.” dedi. Rahip tebessüm ederek; “Doğru söyledin. Şimdi de bana, havadan ne yaratıldı, havada ne muhafaza olundu ve kim hava ile helak edildi? Bunlardan haber ver.” dedi.

Beyazid-i Bistamî Külliyesi'ndeki mescidin mihrabı.

Bayezid-i Bistamî; “İsa peygamber havadan yaratıldı, havada muhafaza edildi. Ad kavmi hava ile helak edildi.” diye cevap verdi. Rahip; “Doğru söyledin. Ağaçtan kim yaratıldı, ağaçta kim korundu ve ağaç ile kim helak oldu?” diye sorunca; “Musa Aleyhisselamın asası ağaçtan yaratıldı, Nuh Aleyhisselam ağaç içinde (gemide) korundu, Zekeriya Aleyhisselam ise ağaç içinde testere ile biçilip helak edildi.” cevabını verdi.

Rahip tekrar; “Doğru söyledin. Kim ateşten yaratıldı, kim ateşten korundu ve kim ateş ile helak oldu?” diye sordu. O da; “İblis ateşten yaratıldı. İbrahim Aleyhisselam ateşten korundu. Ebu Cehil ateş ile helak oldu.” dedi. Rahip tekrar; “Taştan kim yaratıldı, taş içinde kim korundu ve taş ile kim helak oldu?” dedi. Bayezid-i Bistamî; “Salih peygamberin devesi taştan yaratıldı. Eshab-ı Kehf taş içinde korundu ve Ebrehe ve ordusu taş ile helak edildi.” cevabını verdi.

Rahip; “Doğru söyledin. Âlimler, Cennet'te dört nehir vardır; biri baldan, biri sütten, biri sudan, biri de şaraptandır. Ayrı ayrı olan bu dört nehir aynı kaynaktan akıyormuş diyorlar. Bunun dünyada bir örneği var mıdır?” diye sordu. “Evet vardır. İnsanın başından dört nehir akar: Kulak yağı acıdır. Göz yağı tuzludur. Burun suyu ayrı bir tad taşır. Ağızdan gelen su tatlıdır.” cevabını verdi.

Rahip yine; “Doğru söyledin. Cennet ehli yer içer fakat abdest bozmaz, su dökmez. Bunun dünyada bir benzeri var mıdır?” diye sorunca; “Evet vardır. Ana rahmindeki cenin yer içer fakat dışkısı yoktur.” cevabını verdi. Rahip; “Doğru söyledin. Cennet'te Tuba ağacı vardır. Cennet'te hiçbir saray, hiçbir köşk yoktur ki, bu ağacın dalına dokunmasın. Bunun dünyada bir örneği var mıdır?” diye sordu. “Evet vardır. Güneş sabahleyin doğunca böyle değil midir?” cevabını verdi.

Rahip; “Doğru söyledin. Şimdi şunları cevaplandır: Bir ağaç vardır, on iki dalı bulunmakta, her dalında otuz yaprak ve her yaprakta beş çiçek yer almakta, bunlardan ikisi güneşe, üçü karanlığa bakmaktadır. Bu ağaç nedir?” deyince: “Ağaç bir yılı temsil eder. On iki dalı on iki ayı, her daldaki otuz yaprak günleri, her yapraktaki beş çiçek de beş vakit namazı temsil eder.” cevabını verdi.

Son olarak rahip şöyle sordu: “Bana şu kimseden haber ver. Hacca gitmiş, tavaf yapmış ve o makamlarda bulunmuştur. Fakat onun ne ruhu vardır ne de hac kendisine vaciptir?” Bayezid-i Bistamî; “Nuh peygamberin gemisidir.” dedikten sonra, rahibe; “Ey rahip! Birçok sorular sordun. Biz onları cevaplandırmaya çalıştık. Müsaade ederseniz benim de sorularım var. Fakat ben bir sorudan başka sormayacağım. O da şudur: Cennet'in anahtarı nerededir? Cennet kapılarının üzerinde ne yazılıdır?” Rahip sustu ve cevap vermekten kaçındı. Diğer rahipler bu duruma bozuldular ve; “Ey büyüğümüz, mağlup mu oluyorsun?” dediler. O da; “Hayır mağlup olmak istemiyorum.” deyince; “Peki öyleyse niçin cevap vermiyorsun?” dediklerinde; “Şayet cevap verirsem benim cevabıma katılır mısınız?” dedi. Bunun üzerine hepsi birden söz verdiler. Rahip; “Dinleyin, şimdi cevap veriyorum. Cennet'in anahtarı ve kapılarının üzerinde yazılı olan ibare; La İlahe İllallah Muhammedün Resulullah'tır.” deyip Müslüman oldu. Diğer rahipler de hep bir ağızdan Kelime-i şehadet getirip Müslüman oldular. Bayezid-i Bistamî de onların yanında bir süre kalıp İslamiyeti öğretti. Böylece onun buraya gitmesinin hikmeti anlaşıldı.

Bayezid-i Bistamî'ye bir gün bir kimse gelip; “Efendim! Ben otuz senedir, gündüzleri oruç tutup, geceleri namaz kılıyorum. Ama kendimde hiçbir ilerleme göremiyorum. Halbuki itikadım da düzgündür.” dedi. Sultanü'l-Arifin; “Sen bu hâlde üç yüz sene daha devam etsen bir şeye kavuşamazsın. Çünkü nefs engelinn var.” buyurdu. O kimse; “Efendim! Bunun bir çaresi yok mu?” diye sordu. Bayezid-i Bistamî: “Var ama sen kabul etmezsin.” buyurdu. O kimse ısrar edip; “Aman efendim, lütfen bildiriniz ve beni talebeliğe kabul ediniz. Ne emrederseniz yaparım.” dedi.

Sultanü'l-Arifin buyurdu ki: “Öyle ise şimdi evine git. Bu kıymetli elbiseleri çıkarıp, adi ve eski bir elbise giy. Boynuna bir torba asıp içine ceviz doldur. Seni en iyi tanıyanların bulundukları sokağa git. Çocukları başına topla; ‘Bana bir tokat vurana bir ceviz, iki tokat vurana iki ceviz veriyorum.’ de.” O kimse bunları duyunca; “Sübhanallah, Lailaheillallah. Ben bunları yapamayacağım. Bana başka bir şey emretseniz.” dedi. Bayezid-i Bistamî; “Senin ilacın ancak budur ve biz de baştan; ‘Sen bunları kabul etmezsin!’ diye söylemiştik. Yolumuzun esası nefsi terbiye etmektir.” buyurdu.

Bayezid-i Bistamî'nin mecusi olan bir komşusu ve süt emme çağında bir de çocuğu vardı. Bu mecusi sefere çıktı. Evlerini aydınlatacak bir şeyi bulunmadığı için çocuk ağlıyordu. Sultanü'l-Arifin her gün bir çıra alıp, komşusunun evine götürdü. Mecusi seferden dönünce durumu haber alıp, kendisinde değişiklikler hissetti. Bayezid'e karşı kalbinde bir sevgi hasıl olduğu hâlde; “O zatın aydınlığı varken bizim karanlıkta bulunmamız hiç uygun değildir.” dedi ve hemen Bayezid-i Bistamî'nin huzuruna gidip Müslüman oldu.

Bir gün sohbetinde bulunanlara; “Kalkınız, Allahü tealanın veli kullarından birini karşılamaya çıkalım.” buyurup kalktılar. Yola çıktıklarında, İbrahim bin Şeybe-i Hirevî ile karşılaştılar. Hazreti Bayezid ona; “Hatırıma, seni karşılamak ve Allahü teala katında sana şefaat etmek geldi.” buyurdu. O da, “Efendim siz bütün mahlukata şefaat etseniz yine fazla sayılmaz.” dedi.

Bayezid-i Bistamî külliyesinde, İlhanlılar dönemine ait duvar çinilerinden bir detay.

Bayezid-i Bistamî bir gün talebeleriyle giderken delilerin bulunduğu bir tımarhanenin önünden geçiyorlardı. Talebelerinden birisi, orada delilerin tedavileri için bir şeyler yapmaya çalışan baştabibe yaklaşıp; “Günah hastalığı ile hasta olanlar için bir ilacınız var mıdır?” diye sordu. Baştabip cevap veremeyip susunca, ayağı zincirle bağlı delilerden biri, Bayezid'in teveccühü ile şöyle dedi: “O derdin ilacı şöyledir: Tövbe kökünü istigfar yaprağıyla karıştırıp, kalb havanına koyarak, tevhid tokmağıyla iyice dövmeli. Sonra insaf eleğinden eleyip, gözyaşıyla hamur etmeli. Daha sonra Aşkullah ateşinde pişirip, muhabbet-i Muhammediyye balından katarak, gece gündüz kanaat kaşığıyla yemelidir.”

Bayezid-i Bistamî bir gün yolda giderken yanından geçen bir köpeği gördü. Köpeğe değip necaset bulaşmasın diye eteklerini topladı. O anda köpek dile gelip şöyle dedi: “Benden sana bulaşacak kir, üç defa yıkamakla temiz olur. Ama senin nefsindeki kibir kiri yedi deryada yıkansa temiz olmaz.” Bunun üzerine Bayezid-i Bistamî, köpeğe; “Senin dışın pis, benim ise içim. Gel beraber olalım da belki birbirimize faydamız olur.” dedi. Köpek de; “Sen benimle yoldaş ve arkadaş olamazsın. Zira halk beni horlar, sana tazim eder. Beni gören taşlar, seni gören ise iltifata başlar ve ‘Arifler sultanına selam olsun!’ der. Benim yarına yiyecek bir kemiğim bile yok, ama senin bir ambar buğdayın var.” cevabını verdi. Bayezid-i Bistamî bu cevaptan kederlendi, “Bir köpeğin yol arkadaşı olmaya bile layık değilim” diye üzüldü.

Bayezid-i Bistamî külliyesinin duvarlarını süsleyen, kuşak yazı ve süslemelerinin güzel örneklerinden biri.

Ebu Türab Nahşebî'nin bir talebesi vardı. Allahü tealaya olan muhabbetinin çokluğundan, her gün yüzlerce defa kendinden geçip bayılırdı. Bir gün hocası, kendisine; “Sen Bayezid'i görsen daha çok derecelere kavuşurdun.” dedi ve o talebe ile beraber Bayezid'in yanına geldiler. Bayezid-i Bistamî ile o talebe göz göze geldikleri anda talebe düşüp vefat etti. Bunun üzerine Ebu Turab Nahşebî dedi ki: “Ya Bayezid, bu talebe öyle idi ki, Allahü tealanın aşkı ile kendisinde bazı hâller olur, kendisinden geçerdi. Fakat sizi bir defa görmekle düşüp can verdi. Bu nasıl oluyor?” Bayezid buyurdu ki: “O kişinin hâli doğru idi. Önceden, onun müşahedesi, kalb gözü ile görmezken benim makamım kadar idi. Beni gördüğü anda, müşahedesi benim makamım kadar oldu. Lakin o kimse buna takat getiremeyip, can verdi.”

Bir gece, bazı kimseler Hazreti Bayezid'in nasıl ibadet yaptığını, neler söylediğini işitmek için penceresinin altında dinlemeye başladılar. Seher vakti olduğunda bütün kalbiyle “Allah” dedi. Sonra düşüp bayıldı. Bayılmasının sebebi sorulduğunda; “‘Sen kim oluyorsun? Senin haddine mi düştü ki ismimi ağzına alıyorsun?’ şeklinde bir nida gelir diye çok korktum da onun için bayılmışım.” buyurdu.

Bayezid-i Bistamî namaz kılmak için mescide gelince kapıda bir miktar durur ve ağlardı. Sebebinisoranlara; “Camiyi, vücudumla kirletmekten korkuyorum. Tövbe edip Allahü tealaya yalvarıyorum, ondan sonra giriyorum.” dedi.

Bayezid-i Bistamî'ye; “Nefsine verdiğin en hafif ceza nedir?” diye sordular. Cevabında; “Bir defasında nefsim, bir itaatsizlikte bulundu. Buna ceza olarak bir yıl boyunca hiç su içmedim.” buyurdu.

Bir gün bazı kimseler, Bayezid'in huzuruna gelip, yağmur yağması için dua etmesini taleb etmişlerdi. Bayezid mübarek başını eğip, bir miktar dua ettikten sonra; “Gidiniz, damlarınızın oluklarını kontrol ediniz.” buyurdu. Ondan sonra bir gün boyu durmadan yağmur yağdı.

Bir defasında Bayezid hazretlerinin kalbine şöyle ilham olundu: “Ey Bayezid! Hazinelerim, başkaları tarafından yapılan ibadetlerle ve güzel hizmetlerle doludur. Sen bize öyle bir şeyle gel ki, o bizde olmasın.” Bayezid; “Ya Rabbî! Hazinende bulunmayan şey nedir?” dedi. Kalbine ilham olundu ki: “Acizlik, zavallılık, çaresizlik, zillet ve ihtiyaç.”

Bayezid-i Bistamî bir defasında şöyle anlattı: “Bizim ruhumuzu, semalara götürdüler. Cennet'i, Cehennem'i gösterdiler. Hiçbir şeye bakmadım. Hep Allahü tealayı düşünüyordum. Nice makamlardan geçirdiler. Nihayet ezeliyyet ağacını gördüm. Sonra; ‘Ya Rabbî! Sana gelebilmem için beni benliğimden kurtar.’ diye yalvardım. Bana bildirildi ki: ‘Ey Bayezid! Benliğinden kurtulup bana yaklaşman, Sevgili Peygamberime tabi olmana bağlıdır. O'nun ayağının tozunu, gözüne sürme yap. O'nun bildirdiği hükümlere uymaya devam et.’” (Tasavvuf ehli arasında bu menkıbeye Bayezid'in miracı denir.)

“Bulunduğunuz şu derecelere nasıl kavuştunuz?” diye kendisine sordular. Cevabında buyurdu ki: “Her yerde Allahü tealanın gördüğünü ve bildiğini düşünüp, edep riayet etmekle.” buyurdu.

Bir gün Hazreti Bayezid'e; “Peygamberler hakkında ne buyurursunuz?” diye sordular. Cevabında buyurdu ki: “Biz onlar hakkında bir şey söyleyemeyiz ve onları anlayamayız. Hallerini anlamaktan aciziz. Onlar, bizim anlıyabildiğimizden çok daha yüksektirler. Diğer insanlar, büyük velileri ne kadar anlıyabilirse, veliler de peygamberleri ancak o kadar tanıyabilirler.”

Bayezid-i Bistamî, yanında bulunanlara; “Allahü teala, kendilerinden razı olduğu kimseleri Cennet'ine koyuyor değil mi?” diye sordu. Onlar; “Evet efendim, öyledir.” diye cevap verdiler. Bunun üzerine; “Bir kimse, Allahü tealanın rızasına kavuştuktan sonra, bir anlık duyduğu zevk ve saadet, Cennet'teki bin köşkten duyacağı hazdan daha fazladır.” buyurdular.

Bayezid-i Bistamî bir defasında bir imamın arkasında namaz kıldı. Namazdan sonra, o imam, Bayezid'e; “Siz bir yerde çalışıp para kazanmıyorsunuz. Başkalarından da bir şey istemiyorsunuz. O hâlde siz, nafakanızı nereden temin ediyorsunuz?” dedi. Hazreti Bayezid bunu duyunca; “Ben hemen namazımı iade edeyim. Zira rızıkları kimin verdiğini bilmeyen birinin arkasında namaz kılmışım, bu ise caiz değildir.” buyurdu.

Bayezid-i Bistamî bir gün, talebeleri ile birlikte, gayet dar bir sokaktan geçiyorlardı. Hazreti Bayezid, karşıdan bir köpeğin gelmekte olduğunu gördü ve geri çekilip köpeğe yol verdi. Talebelerinden birinin hatırına şöyle geldi: “İnsanoğlu hayvanlardan şereflidir. Hem bizim üstadımız, Sultanü'l-Arifindir. Hem de etrafındakiler onun, her biri çok kıymetli sadık talebeleridir. Bütün bunlara rağmen, üstadımızın bu köpeğe yol vermesinin hikmeti acaba nedir?” Bunun üzerine Bayezid buyurdu ki: “Şu köpek, hâl lisanı ile bana dedi ki: ‘Sana Sultanü'l-arifin olmak hil'atini ve bana da köpeklik postunu giydirdiler. Bunun tersi de olabilirdi.’ Bunun üzerine ben ona yol verdim.”

Bir gece ıssız bir su kenarında hırkasını üzerine örtüp uyumuştu. İhtilam oldu. Hemen kalkıp gusletmek istedi. Hava çok soğuk olduğu için, nefsi güneş doğduktan, hava ısındıktan sonra gusletmesini isteyerek gevşek davrandı. Nefsinin ona yaptığını görünce hemen kalkıp, buzu kırdı ve nefsine ceza olarak, hırka ile beraber gusletti. Güsülden sonra da hırkasını çıkarmadı. Hırka buz bağlamıştı. Sonra; “Ey Nefsim! Tembelliğinin cezası işte budur.” dedi.

KUL HAKKI

Bayezid-i Bistamî hazretlerinin hayatının son dönemini, vefatını ve ardından anlatılan hikmetli hadiseleri içeren bu bölümü de kurallara uygun şekilde düzenledim:

Bayezid-i Bistamî yağmurlu bir havada Cuma namazına gitmek için evinden çıktı. Sağnak hâlde yağan yağmur, yolu çamur hâline getirmişti. Yağmur bitinceye kadar bir evini hata duvarına dayandı. Çamurlu ayakkabılarını duvarın taşlarına sürerek temizledi. Yağmur yavaşlayınca camiye doğru yürüdü.

Bu sırada aklına bir mecusinin duvarını kirlettiği geldi ve üzülerek; “Onunla helalleşmeden nasıl Cuma namazı kılınabilirsin? Başkasının duvarını kirletmiş olarak nasıl Allahü tealanın huzurunda durursun?” diye düşündü ve geri dönüp o mecusinin kapısını çaldı. Kapıyı açan mecusi; “Buyrun bir arzunuz mu var?” diye sorunca; “Sizden özür dilemeye geldim.” dedi. Mecusi hayretle; “Ne özrü?” diye sordu. O da; “Biraz önce duvarınızı elimde olmadan çamurlu ayakkabılarımı temizlemek maksadıyla kirlettim. Bu doğru bir hareket değil. Yağmurun şiddeti bu inceliği unutturdu.” deyince, Mecusi hayretle; “Peki ama ne zararı var? Zaten duvarlarımız çamur içinde. Sizin ayağınızdan oraya sürülen çamur bir çirkinlik veya kabalık meydana getirmez.” dedi. Bayezid-i Bistamî; “Doğru ama, bu bir haktır ve sahibinin rızasını almak lazımdır.” dedi. Mecusi; “Size bu inceliği ve kul haklarına bu derece saygılı olmayı dininiz mi öğretti?” diye sorunca; “Evet dinimiz ve bu dinin peygamberi olan Muhammed Aleyhisselam öğretti.” dedi. Mecusi; “O hâlde biz niçin bu dine girmiyoruz?” diyerek kelime-i şehadet getirip Müslüman oldu.

Bayezid-i Bistamî, buyurdu ki: “On iki sene nefsimin ıslahı için çalıştım. Nefsimi riyazet, nefsin arzularını yapmamak körüğünde, mücahede, nefsin istemediği şeyleri yapmak ateşiyle kızdırdım. Nefsi, yerme, kötüleme örsünde, kınama, ayıplama çekici ile dövdüm. Böyle uğraşa uğraşa kendi benliğimden bir ayna yapıp beş sene kendimin aynası oldum. Yapabildiğim ibadet ve taatlarla bu aynayı cilalayıp parlattım. Bir sene ibret nazarı ile bu aynaya baktım. Neticede bu aynada gördüm ki, belimde; gurur, riya, ibadete güvenip amelini beğenmek gibi kalb hastalıklarından meydana gelen bir zünnar bulunuyor. Bu zünnarı kesip atabilmek için beş sene daha uğraştım. Yeniden hakiki Müslüman oldum. Ömrüm boyunca, Allahü tealaya layıkıyla ibadet edebilmeyi, namazımı layıkıyla kılabilmeyi arzu ettim. Bu arzu ile, belki güzel namaz kılarım diye sabah kadar namaz kıldım. Fakat kıldığım bütün namazları O'na layık olarak bulmuyordum. Nihayet, Allahü tealaya şöyle yalvardım: ‘Ya Rabbî! Sana layık şekilde tam ve kusursuz olarak hiç namaz kılamadım. Kıldığım bütün namazlar hep Bayezid'e yakışır şekilde oldu. Beni ve ibadetlerimi kusurlarımla birlikte kabul eyle.’”

Bir zaman; “Artık ben, zamanın en büyük evliyasıyım.” düşüncesi kalbime geldi. Hemen buna pişman olup gönlüm hüzünle doldu. Şaşkınlık içerisinde Horasan yolunu tutum. Bir müddet gittikten sonra; “Allahü teala beni, kendime getirecek birini bana gönderinceye kadar buradan ayrılmayacağım.” diye niyet ettim ve orada üç gün bekledim. Dördüncü gün dişi bir devenin üzerinde bir gözü görmeyen biri geldi. “Nereden geliyorsun?” dedim. “Sen niyet ettiğin zaman üç bin fersah uzakta idim. Oradan geliyorum. Kalbini koru. ‘Zamanın en büyüğü benim.’ gibi düşünceleri hatırına getirme!” dedi ve kayboldu.

Uzun seneler nefsimi terbiye etmekle uğraşıp çile çektikten sonra, bir gece, Allahü tealaya yalvardım. “Şu testi ve aba sende oldukça, sana ruhsat yoktur.” diye ilham olundu. Bunun üzerine yanımda bulunan testi ve abayı terk ettim. Bundan sonra bana; “Ey Bayezid, nefsin heva ve hevesi için tuzaktaki tane misali olan dünya mallarına gönül bağlayıp, sonra da Allahü tealaya kavuşmak için yol istiyen kimselere; ‘Bayezid, nefsin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapmak suretiyle kırk yıl uğraştığı hâlde, yanında bulunan kırık bir testiyi ve eski bir abayı terketmedikçe izin alamadı. Siz, bu hâlinizle size izin verileceğini mi zannediyorsunuz. Asla izin alamazsınız.’ diye bildirildi.”

Bayezid-i Bistamî vefat ederken, kendisini sevenlerden Ebu Musa ismindeki zat yanında bulunamamıştı. Fakat o gece rüyada; “Arşı, başı üzerine alıp taşıyordu.” Bu rüyaya çok hayret edip, hikmetini anlıyamadı ve bunu Bayezid-i Bistamî'ye sormak için yola düştü. Yolda, Bayezid-i Bistamî'nin vefat ettiğini haber aldı. Bistam'a geldiğinde cenaze merasimi için, hesaba gelmez fevkalade bir kalabalık gördü. Tabutunu taşımakla şereflenmek için yanaşmaya çalıştı. Fakat yanaşıp da tabutu taşımak mümkün olmuyordu. Diyor ki: “Gördüğüm rüyayı unutmuş vaziyette, Hazreti Bayezid'in tabutunu taşımakla şereflenmek istiyordum. Bu mümkün olmayınca tabutu taşıyanlar arasından meşakkatle, sıkıntıyla geçip tabutun altına girdim ve başımı tabuta dayayıp öylece gidiyordum. Birden tabutun içinden bana şöyle hitab ettiğini duydum: ‘Ey Ebu Musa! İşte şu bulunduğun hâl akşamki gördüğün rüyanın tabiridir.’”

Bayezid-i Bistamî devamlı; “Allah!.. Allah!..” derdi. Vefatı anında da yine; “Allah!.. Allah!..” diyordu. Bir ara şöyle dua etti: “Ya Rabbî! Senin için yaptığım bütün ibadet, taat ve zikirleri hep gaflet ile yaptım. Şimdi can veriyorum. Gaflet hâli devam ediyor. Allah'ım! Bana huzur ve zikir hâlini ihsan eyle.” Bundan sonra, zikir ve huzur hâli içinde ruhunu teslim etti. Vefatı 261 (m. 875) senesinde Mayıs ayına rastlar. Kabri, Bistam şehrindedir.

Sultanü'l-Arifin Bayezid-i Bistamî vefat ettikten sonra, büyüklerden biri kendisini rüyada görüp; “Allahü teala sana ne muamele eyledi?” diye sordu. Buyurdu ki: “Beni toprağa koydukları zaman bir ses duydum ki; ‘Ey Bayezid! Bizim için ne getirdin?’ diyordu. ‘Ya Rabbî! Sana layık hiçbir iyi amel yapamadım. Huzuruna layık hiçbir şey getiremedim, ama şirk de getirmedim.’ dedim.”

Hazreti Bayezid, vefat ettikten sonra, büyük zatlardan birisi kendisini rüyada görüp sordu: “Münker ve Nekir sana nasıl muamele eyledi?” Cevabında; “O iki mübarek melek gelip; ‘Rabbin kimdir?’ diye sorunca, onlara dedim ki: ‘Bunu sormakla sizin maksadınız hasıl olmaz. Siz bana O'nu soracağınıza, beni O'na sorun. Eğer O, beni kulu olarak kabul ederse ne ala. Mazallah O, beni kulu olarak kabul etmezse, ben yüz defa ‘O, benim Rabbimdir.’ desem ne faydası olur?’” buyurdu.

Bayezid-i Bistamî vefat ettikten sonra, onun sadık talebelerinden olan bir hanımefendi şöyle anlattı: Kâbe-i muazzamayı tavaf etikten sonra bir saat kadar tefekkür ettim. Bu sırada uykum geldi ve birazcık uyudum. Rüyamda beni göğe çıkardılar. Allahü tealanın izni ve lütfu ile, Arş-ı alanın altını gördüm. Çok güzel kokusu vardı. Nurdan yazılmış bir yazı gördüm; “Bayezid Veliyyullah” yazılı idi ve yazının eni ve boyu da görünmüyordu.

Veliler taifesinin efendisi Cüneyd-i Bağdadî buyuruyor ki: “Veliler arasında Bayezid-i Bistamî'nin yeri, melekler arasında Cebrail'in yeri gibidir.”

Bayezid-i Bistamî Külliyesi'nden bir görünüm.

Bayezid-i Bistamî hazretlerinin tasavvufta derecesi çok yüksek idi. Tasavvuf ilminde sekr (ilahi aşk ile kendinden geçme hâli) denilen bir hâlin kendisini kapladığı bir an, içinde bulunduğu durumu, müşahede ettikleri şeyleri anlatmak için “Sübhani ma a'zame şani” demiştir. Bu sözü bazı kimseler anlayamamış, Bayezid hazretlerinin şanına uygun olmayan sözler sarfetmişlerdir. Halbuki bu sözü büyük âlim İmam-ı Rabbani hazretleri, birinci cilt 43'üncü mektubunda şöyle açıklamaktadır: “Hallac-ı Mansur'un ‘Enel hak’ ve Bayezid-i Bistamî'nin ‘Sübhani’ sözünü tevhid-i şühudi bilmemiz lazımdır. Bu suretle dine uygun olurlar.”

Bu büyükler o hâl içinde, Allahü teâladan başka, hiçbir şey göremeyince, bu sözleri söylemiş, Allahü teâladan başka bir şey yoktur demek istemişlerdir. “Sübhani” sözü, Hak teâlâya tenzihdir. Kendini tenzih değildir. Çünkü kendi varlığını bilmemektedir. Bir şeye hüküm veremez. Talebelerine sık sık şöyle nasihat ederdi: “Müslüman kardeşinize saygılı olmanızdan daha hakolay ne vardır? Onlara hürmet etmek, haklarını korumak ne güzel haslettir! Müslüman kardeşlerimize kin beslemek, onlara karşı saygısız olmak ne zararli şeydir! Bu yol hiç kimseye fazilet kapısını açmamış, hiç kimseyi başarıya ulaştırmamıştır...”

Böyle hâllerle ilgili olarak Hindistan'da yetişmiş büyük İslam âlimi Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri diyorki: “Tasavvuf büyükleri, İslamiyete uymayan sözleri söylerken, çok kızan ve çok sevinen insan gibidirler. Kızmak ve sevinmek, insanın aklını örter, ihtiyarını giderir. İlahi aşkle kendinden geçmiş bazı tasavvuf erbabı da böyle şuursuz konuşmuşlardır. Bu hâllerinde onlar mazurdurlar. Yalnız böyle sözlerine uymak caiz değildir.”

Bayezid-i Bistamî Külliyesi giriş kapısı üzerindeki mukarnaslarda görülen incetaş işçiliği.

Yine İmam-ı Rabbani hazretleri: “Esrarı ortaya dökmek olan böyle sözler, herkesin anladığı manai ile söylenmiş değildirler” buyurmaktadır.

Muhyiddin-i Arabî hazretleri bu söz için, “Allahü teâlanın büyüklüğünü, hiç kusurlu olmadığını en iyi şekilde bildirmektedir” dedi. “Tenzih in tenzihidir.” buyurdu.

Görülüyor ki, bu sözü ile İslamiyete uygun olan bir şeyi anlatmak istemiştir. Sekr hâlinde olduğundan başka kelime bulamamış, ince bilgilerini, herkesin anlayamayacağı kelimelerle bildirmiştir.

Bayezid-i Bistamî hazretleri buyuruyor ki: “Dilini, Allahü teâlanın ismini anmaktan başka işlerle uğraşmaktan ve başka şeyler konuşmaktan koru. Nefsini hesaba çek. İlmi yapış ve edebi muhafaza et. Hak ve hukuka riayet et. İbadetten ayrılma. Güzel ahlâklı, merhamet sahibi ve yumuşak ol. Allahü teâlâyı unutturacak her şeyden uzak dur ve onlara kapılma."

“Otuz sene mücadehe eyledim, nefsimin istediklerini yapmadım. İlimden ve ilme uymakdan daha zor bir şey bulamadım.”

“Gözlerini harama bakmaktan ve başkalarının ayıplarını görmekten koru.”

“Bir gece karanlığında odamda otururken ayaklarımı uzatmıştım. Hemen bir ses duydum. “Sultanla oturan edebini gözetmelidir.” diyordu. Hemen toparlandım.”

“Allahü tealanın kendileri sebebiyle nefsimi cezalandırdığı bütün şeyler üzerinde düşündüm. Onları en şiddetlisi olarak gaflet ibuldum. Allahü teâladan bir angafil olmak (bir an O'nu unutmak) Cehennem ateşinden daha şiddetlidir.”

“Ey Allah'ım! Ey kusurlardan uzak olan sonsuz kudret sahibi Rabbim. Sen ne dilersen yaparsın. Benim vücudumu öyle büyült, öyle büyült ki, Cehennem'i ağzına kadar doldursun. Böylece başka kulların a yer kalmasın. Onların yerine ben yana yayım.” Hazreti Ebu Bekr de böyle dua ederlerdi.

“Siz havada uçan birisini gördüğünüz zaman hemen o kimsenin faziletli, keramet sahibi birisi olduğuna hüküm vermeyin. Hata edebilirsiniz. O kimsenin hakikaten fazilet ve keramet sahibi olduğunu anlamak için, İslamiyetin emirlerine uymakta ki hassasiyetine, Peygamber Efendimizin ahlâk ile ahlâklanması ve sünnet-i seniyye uymasına, hakiki İslam âlimlerine olan muhabbet ve bağlılığına bakın. Bunlara uyması, o kimse fazilet ve keramet sahibidir. Bunlara uymakta en ufak bir gevşeklik ve zayıflık bulunursa, o kimse için fazilet ve keramet sahibidir, demek mümkün olmaz.”

“Ya Rab bî! Sana kavuşmak nasıl mümkün olur?” diyedua ettim. Bir nida geldi; “Nefsini üç talakla boşa.” diyordu.”

“Bu kadar zahmet ve meşakkatlere, sıkıntılara katlanarak adığımı, annemin rızasını almakta buldum. Çok basit gibi gelen anne rızasını almanın, bütün işlerine evvelinde lazım olduğunu anladım.”

“Günahlara bir defa, taatlere ise bin defa tövbe etmek lazımdır. Yani yaptığı ibadet ve taatlere bakıp kendini beğenmek, o ibadeti hiç yapmamak günahından bin kat daha fenadır.”

“İnsana zarar ı en şiddetli olan şeyin ne olduğunu bilmek istedim. Bunun, gaflet olduğunu anladım. Gafletin insana yaptığı zararı, Cehennem ateşi yapmaz. Ya Rab bî! Bizleri gaflet uykusundan uyandır. Lütuf ve keremin ile bu duayı kabul eyle.”

“Bütün âlemin yerine beni Cehennem'de yaksalar ve ben de sabretsem, Allahü teâlâya muhabbeti dava edinmiş birisi olarak yine bir şey yapmış olmam. Allahü teâlâ benim ve bütün âlemin günahını affetse, rahmetinden ve ihsanından bir şey eksilmiş olmaz.”

“Bir kimsenin, Allahü teâlâya olan muhabbetinin hakiki olup olmadığının alameti; kendisinde deniz misali cömertlik, güneş misali şefkat ve toprak misali tevazu gibi üç hasletin bulunmasıdır.”

“Allahü teâlanın nimetleri, her an herkese gelmektedir. O hâlde her zaman O'na şükretmek lazımdır.”

“Bizim sözlerimiz Kitap ve sünnettendir. Bu iki kaynaktan gücünü ve manasını almayan bir sözde değer yoktur.”

“Arifin alametinedir?” diye sorulduğunda; “Allahü teâlâyı anmakta gevşeklik göstermemektir.” buyurdu.

Bir gün yakınları kendisine; “Efendim, filan yerde büyük bir zat var. Fazilet ve keramet sahibi bir veli dir.” dediler ve daha başka sözlerle o zatı çok methettiler. Bunun üzerine Bayezid-i Bistamî; “Madem öyledir. O hâlde o büyük zatı ziyarete gitmemiz lazım oldu.” buyurdular. Talebelerinden bazıları ile birlikte onun bulunduğu yere geldiler. Bayezid-i Bistamî bildirilen zatın, mescide gitmekte olduğunu ve kıbleye karşı tükürdüğünü gördü. Görüşmekten vazgeçip derhal geri döndü. Sonra o kimse hakkında şöyle buyurdu: “Dinin hükümlerini yerine getirmekte, sünnet-i seniyye uymakta ve edeberi ayette zayıf birisine, nasıl olur da keramet sahibidenilir. Böyle bir kimsenin, Allahü teâlâ nın evliyasından olması mümkün değildir.” buyurdu.

Bir gün Yusuf-i Bahirânî isimde bir zat kendi kendine; “Bayezid-i Bistamî'nin yanına gideyim. Eğer, açıktan bir keramet gösterirse veli olduğunu kabul edeyim. Böylece onu imtihan etmiş olayım.” diyedüşündü. Bu düşünce ile, Bayezid-i Bistamî'nin bulunduğu yere geldi. Bayezid-i Bistamî onu görünce buyurdu ki: “Biz kerametlerimizi, talebelerimizden Ebu Sa'id Rai'ye havale ettik. Sen ona git.”

Bu kimse gidip, Ebu Sa'id Rai'yi sahrada buldu. Kendisi namaz kılıyor, koyunları da, kurtlar bekçilik ediyordu. Namaz bitince, gelen kimse kendisinden taze üzüm istedi. Oralarda üzüm bulunmazdı ve zamanı da değildi. Ebu Sa'id Rai, asasını ikiye bölüp, bir parçasını gelen kimsenin tarafına, diğer kısmını da kendi tarafına dikti. Allahü teâlanın izni ile, hemen o parçalar asma oldu ve taze üzüm verdi. Fakat, Ebu Sa'id tarafında bulunan üzümler beyaz, gelen kimsenin tarafında bulunan üzümler siyahti. O kimse, üzümlerin renklerinin farklı olmasının sebebini sordu. Ebu Sa'id Rai; “Ben, Allahü teâlâdan, yakın yolu ile istedim. Sen ise imtihan yolu ile istedin. Dolayısıyle, renkler ideniyetlerimize uygun olarak meydanageldi.” buyurdu ve o kimseye bir kilim hediye edip, kaybetmemesini tenbih etti. O kimse kilimi alıp, hacca gitti. Fakat, kilimi Arafat'da kaybetti. Çok aradı ise de bulamadı. Hac dönüşünde, Bistam'a, Bayezid hazretlerinin yanına uğradı. Baktı ki kaybettiği kilim, Bayezid-i Bistamî'nin önünde duruyor. Bu hadiselere şahid olduktan sonra, böyle yüce bir zattan, keramet istediğine çok pişman oldu. Tövbe ve istiğfar edip, Bayezid-i Bistamî'nin talebeleri arasına katıldı.

Bayezid-i Bistamî'nin yakınlarından birisi yahate çıkarken, huzura gelip; “Bana tavsiye de bulunur musunuz?” dedi. O da; “Üç şey ile sana tavsiye de bulunurum: Yolculukta kötü huylu nun biri sana arkadaşlık ederse, onun kötülüğünü nükendiği güzel ahlâk pota na sokdaş ekillendirmeye çalış. Böylece işin ve yolculuğun selametle netice lensin. Bir insan a iyilikte bulunursa, devamlı surette Allahü teâlâya şükret. Çünkü o adamın kalbini insana çeviren Cenab-ı Hak'tır. Bir bela sana dokunacak olursa, o belanın üzerinden kalkması için süratle Allahü teâlâya dön ve neticeyi sabırla bekle. Ümidin kırılmasın, itimadın sarsılmasın. Çünkü gelen belanın altından eği bi hayırların yattığını o anda idrak edemezsin.” dedi.

Talebesi Ebu Musa'ya şöyle nasihatta bulundu: “Sana yaşadığın süreci tamamen Allahü teâlâya yönelmeni, yüzünü hiçbir vakit O'ndan çevirmemenitavsiye ederim. Şüphe yok ki O'na kavuşacak ve O'nun yüce huzurunda duracaksınız. Ve sen bütün işlediklerinden sorumlu tutulacaksın. Sakın gafil olma. Gaflet uykusundan bir an önce kendini kurtar. Hiç kimseyi O'na tercih etme. Sana gelen belalara sabret. Allahü teâlânın hükmüne ve kazasına rıza göster. Allahü teâlânın verdiğine kanaat et. Allahü teâlâya güven, vadettiklerinin mutlak yerine geleceğine inan. Hiç ölmeyecek ve hep diri olan Rabbine tevekkül eyle. Her işinde O'nun inayetini iste. O'nun emirlerini riayet et. Hayatta olduğun müddetçe bu dediklerimi yapmaya çalış. Halkı bırakıp, Hakk'a yönel. İşini O'na ısmarla!..”

ON ŞEY

Bayezid-i Bistamî buyurdu ki: “Şu on şey bedene üzerine farzdır:1- Farzların oksan sızı yerine getirmek,2- Haram kılınan şeylerden kaçınmak,3- Allah için mütevazı olmak,4- Müslüman kardeşlerine eziyet etmekten sakınmak,5- İyi ve kötü herkes için hayır isteyen olmak,6- Allahü teâlanın mağfiretini arzulamak,7- Her işte ve her hâlükârda Allah rızasını gözetmek,8- Öfkeyi, gurur ve taşkınlığı, zulüm ve haksızlığı, üzücü ölçüde mücadeleyi terketmek,9- Kendi kendine nasihatçı olmak, nefsini terbiyeye çalışmak,10- Ölüme bilerek hazırlanmak.”**

Şu on şey bedenin korur:1- Gözleri haramdan ve lüzumsuz şeylerden korumak,2- Dili zikre alıştırmak ve bunu itiyad hâline getirmek,3- Nefis muhasebesi yapmak, günlük hayatı bu ölçü içinde sürdürmek,4- İlim öğrenmek ve öğrenilen ilmi faydalı olacak şekilde kullanmak,5- Edep ve terbiyeyi her yerde ve herkese karşı muhafaza etmek,6- Bedeni, dünyanın faydasız işlerinden kurtarıp, dünya ve ahiret için faydalı işlerde kullanmak,7- İnsanlarla haşır neşir olmamak, kalbi geliştirmek, düşünceyi berraklaştırmak, zekayı işletmek için uzlete çekilmek,8- Nefis ile kıyasıya mücadele etmek,9- Çokça ibadet etmek,10- Peygamber Efendimizin sünnetine uymak.

Şu on şey bedenin şerefidir:1- Tevazu içinde yumuşak huyluluk,2- Hayâ ve edep,3- İlim,4- Haram ve şüpheli şeylerden kaçınmak, gönül rahatlığı içerisinde ibadetleri hatasız yapmaya çalışmak, dünya şatafatına değer vermemek,5- Her işte, atılan her adımda Allahü teâlâdan korkmak,6- Güzel ahlâk,7- Başa gelen bela ve musibetleri yüklenmek, sabrı dayanarak yapmak,8- Halk ile iyi geçinme yollarını idare etmek, çarelerini bilip yürütmek,9- Öfkeye mani olmak,10- Dilenmeyi terketmek.

Şu on şey insanın maddi ve manevi yapısını tahrip eder:1- Dinine önem vermeyen kimseyle arkadaşlık etmek,2- Hayırlı ve yararlı kişilerden ayrılmak, onlarla dostluk kurmamak,3- Nefsin isteklerine boyun eğip onun peşine takılmak,4- İslamiyetten uzaklaşmak,5- Dinden olmayan şeyleri din adına uydurup din e sokan kimselerle oturup kalkmak,6- Dünya ve ahiret için yararlı olmayan şeylerle uğraşmak ve bu tür şeyleri arzulamak,7- Halkı kötü zan altında tutmak,8- Üstünlük taslamak,9- Dünyalık tan yana üzüntüye kapılmak,10- Ahireti düşünmemek.

On şey insan varlığını öldürür:1- Terbiye azlığı,2- Cehalet çokluğu,3- Halktan nimet beklemek,4- Şehvet azgınlığı, nefis kudurganlığı,5- Baş olma sevdası,6- Dünyaya lüzumundan fazla meyletmek,7- Allahü teâlâ katından nefis ile dostluk kurmak,8- Çok yemek,9- Çok uyumak,10- Kalabalığa uymak.

On şey insanı aşağılık yapar:1- Öfke ve hiddet,2- Kin ve nefret,3- Büyüklenme,4- Zulüm ve haksızlık,5- İnat yolumu mücadele,6- Cimrilik,7- Başkasına eziyet ve cefa etmek,8- Mümin kardeşine saygısızlık,9- Kötü huy ve fena ahlâk,10- İnsaf ölçülerini aşmak.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları