ABDÜLKADİR-İ GEYLANÎ

Gavsü’l-a'zam Büyük İslam âlimlerinden ve evliyanın en meşhurlarındandır.
A- A+

Büyük İslam âlimlerinden ve evliyanın en meşhurlarındandır. Künyesi Ebu Muhammed’dir. Muhyiddin, Gavsü’l-a’zam, Kutb-i Rabbanî, Sultan-ı evliya, Kutb-i a’zam, Bazü’l-Eşheb gibi lakapları vardır. 470 (m. 1077) senesinde İran’ın Geylan şehrine bağlı Neyf köyünde doğdu. Bu sebeple de Geylanî denilmiştir. 561 (m. 1166)’da 91 yaşında iken Bağdat’ta vefat etti. Türbesi Bağdat’tadır.

“İnne bi iznillahi sultanü’r-rical, Cae fî aşkin, teveffa fî kemalin.” “Şüphesiz ki, insanların sultanı ‘aşk’ ile geldi, ‘kemal’ ile vefat etti” manasında söylenen beyitte; “aşk” kelimesi ile ebced hesabına göre (470) doğum tarihi ve “kemal” kelimesi ile de 91 sene olan ömrüne işaret edilmiştir.

Babası Ebu Salih Musa bin Abdullah’tır. Abdülkadir-i Geylanî doğduğunda, babası 60 yaşındaydı. Annesi de yaşlı idi. Annesi Fatıma binti Ebu Abdullah, Seyyidedir. Ümmü’lhayr, Âminetü’l-hayr lakapları vardır. Babası, Hazreti Hasan’ın oğlu olan Hasan-ı Müsenna’nın oğlu Abdullah’ın soyundandır. Bu Abdullah’ın annesi, Hazreti Hüseyin’in kızı Fatıma’dır. Hem baba tarafından hem de ana tarafından Peygamberimizin soyundan olup, hem şerif hem seyyiddir. Annesi ve babası evliya idiler.

Abdülkadir-i Geylanî, fıkıh ve hadis ilimlerinde müçtehit idi. Tasavvufta ise çok yüksek bir evliya ve mürşid-i kâmillerin en başta gelenlerindendir.

Abdülkadir-i Geylanî hazretleri doğmadan önce, Bağdat’ta bulunan âlim ve evliya zatlar onun doğacağını müjdelemişlerdir. Babası, Abdülkadir-i Geylanî doğmadan önce rüyasında Peygamber Efendimizi, Eshab-ı Kiram’ı ve evliyayı gördü. Peygamber Efendimiz ona; “Ya Eba Salih! Allahü teala bu gece sana çok kâmil bir erkek evladı ihsan etti. O benim evladımdan, soyumdandır. Onun derecesi ve şanı başkalarından çok üstün ve yüksek olacak.” buyurarak müjdeledi.

Annesi şöyle anlatmıştır: “Oğlum Abdülkadir doğduğunda Ramazan-ı şerif başlamıştı. Birinci gün imsak vaktinden güneş batıncaya kadar süt emmedi. Bu hâli diğer günlerde de devam etti. Ramazan-ı şerif boyunca gündüzleri hiç süt emmedi. Anladım ki Ramazan-ı şerife hürmet ediyor, oruç tutuyordu.”

İkinci sene Şaban ayının son günlerinde hava çok bulutlu geçmişti. İnsanlar hilali göremedikleri için Ramazan-ı şerif ayının girip girmediğini tespit edememişlerdi. Abdülkadir’in Ramazan-ı şerifte süt emmediğini bilenler bana gelip sordular. O gün imsak vaktinden beri süt emmemişti. Bu durumu gelenlere söyledim. Anlaşıldı ki Ramazan-ı şerif başlamıştı.

Seyyid Abdülkadir-i Geylanî hazretleri önce doğduğu yerde ilim öğrenmeye başladı. Daha küçük yaşta iken Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Daha sonra Bağdat’a gidip zamanın meşhur âlimlerinden ilim tahsiline devam etti. Bağdat’a gittiğinde 18 yaşında bulunuyordu.

Orada bulunan meşhur âlimlerden ders almak suretiyle hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti. Fıkıh ilmini Ebu Hattab Mahfuz, Ebü’l-Vefa, Ali bin Ukayl, Ebu Hüseyin bin Kadı Ebu Ya’lâ ve diğer fıkıh âlimlerinden öğrendi. Hadis ilmini Ebu Galib Hasan-ı Bakıllanî, Ebu Sa’id Muhammed bin Abdülkerim, Ebu Ganîm Muhammed bin Muhammed, Ebu Bekr Ahmed bin Muzaffer, Ebu Ca’fer, Ebu Kasım bin Ali, Ebu Talib Abdülkadir, Ebu Bekr Hibetullah bin Mübarek, Ebü’l-İzz Muhammed bin Muhtar, Ebu Nasr Muhammed, Ebu Galib Ahmed, Ebu Abdullah Yahya ve diğer hadis âlimlerinden öğrendi. Tasavvuf ilmini ise babası Ebu Salih hazretlerinden, Şeyh Ebu Sa’id Mahzumî’den ve Hammad-ı Debbas’tan almıştır.

İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra vaaz ve ders vermeye başladı. Hocası Ebu Sa’id el-Muharrimî’nin medresesinde verdiği dersleri ve vaazları çok büyük bir alaka ile takip edilirdi. Onu dinlemek üzere toplananlar o kadar kalabalık olurdu ki medreseye sığmaz, sokaklara taşar ve çevresini de doldururdu. Bu sebeple onun ders verip sohbet ettiği bu medresenin çevresinde bulunan evler de medreseye ilave edilmek suretiyle genişletildi. Bu iş için Bağdat halkı çok yardımcı oldu. Zengin olanlar para vererek, fakir olanlar ise bizzat çalışmak suretiyle yardım etmişlerdir.

Abdülkadir-i Geylanî hazretleri bir müddet ders verip insanları irşat ettikten sonra ders ve vaaz vermeyi bırakıp inzivaya çekildi, yalnızlığı tercih etti. Daha sonra sahralara çıktı. Bağdat’ın Kerh harabelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini ibadet, riyazet ve mücahede ile geçirdi.

Daha sonra tekrar ders, vaaz ve fetva vermeye başladı. Pek meşhur oldu. İnsanlar her taraftan onun sohbetine koşuştular. Âlimler, salihler toplanmıştı. Ders ve sohbetlerini bu medresede verdi. Haftanın belirli günlerinde yapılan bu sohbetler uzun seneler devam etti.

On üç çeşit ilim ve fende ders vermiştir. Ayrıca isteyenlere tefsir ve hadis dersleri de verirdi. Konuşması gayet net ve pek tesirliydi. Onu gören kimsenin kalbi yumuşar, korku ve heybet hissederdi. Fetva isteyenlere açık ve doyurucu cevaplar verirdi. Fakirleri doyurur, misafirsiz gece geçirmezdi. Kendisine kötülük edenleri affederdi. Verdiği sözü tutar, kimseye karşı kötülük düşünmezdi.

Abdülkadir-i Geylanî hazretleri asrının en meşhur âlimi ve mürşid-i kâmili idi. İnsanları rüşt ve hidayete kavuşturmuş, nice gönüller onun feyizleriyle nurlanmıştır. Fıkıh ve hadis ilimlerinde müctehitti. Tasavvufta en yüksek dereceye ulaşmış, Kadirî tarikatının kurucusu ve mürşidi olmuştur.

Vefatı büyük bir üzüntüyle karşılandı. Cenaze namazını kılmak üzere görülmemiş bir kalabalık toplandı. Cenaze namazını oğlu Abdülvehhab kıldırdı. Kalabalık sebebiyle ancak gece defnedilebildi. İnsanlar günlerce ziyaretine geldiler.

Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin kerametleri ve menkıbeleri pek çoktur. Onun ilmi, ahlâkı, tasavvufi hâlleri ve irşat hizmetleri asırlar boyunca anlatılmış, hakkında çok sayıda eser kaleme alınmıştır.

Eserleri:

Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin pek çok eserleri olup, başlıca eserleri şunlardır:

1- El-Gunye li-talibi tariki’l-hak: Dinî hükümlerden iman, tevhit ve ahlakî konulardan bahseden eser, Ebu Talib el-Mekkî’nin Kutü’l-kulub’una benzer. İbadetlerin faziletine ve Müslümanların günlük hayatla ilgili hal ve hareketlerine geniş yer veren El-Gunye’de akait konuları Ehl-i Sünnet akidesi esas alınarak açıklanır. Şia, Mutezile ve Cehmiyye gibi mezhepler delillerle reddedilir. Eser Kahire’de 1288’de basılmıştır. Osmanlı Türkçesine yapılan tercüme 1303’te İstanbul’da basılmış, A. Faruk Meyan tarafından günümüz Türkçesine çevrilerek 1971’de basılmıştır.

El-Fethu’r-rabbanî ve’l-feyzü’r-rahmanî: M. 1150-1152 yılları arasında verdiği vaazların müritleri tarafından notlar halinde yazılmasından meydana gelen altmış iki bölümlük bir eserdir. Kahire’de hicrî 1303 tarihinde basılmıştır.

Fütuhu’l-gayb: Oğlu Abdürrezzak’ın babasının meclislerinde topladığı yetmiş sekiz vaazdan ve vefat ederken yaptığı vasiyetten meydana gelen eserin sonunda bir soy şeceresi yer alır. Esere çeşitli şerhler yapılmıştır. Abdülhak-ı Dehlevî’nin yaptığı Farisi şerh önemlidir. Eserin aslı hicrî 1304’te Kahire’de basılmıştır.

El-Füyuzatü’r-rabbaniyye fî evradi’l-Kadiriyye: Nesir ve nazım halindeki dua ve evraddan meydana gelen bir risaledir. Hicrî 1303 tarihinde Kahire’de basılmıştır.

Mektubat: Çeşitli kimselere yazdığı mektupları ihtiva eder. Hicrî 1276’da İstanbul’da basılmıştır.

Cilaü’l-hatır min kelamı Şeyh Abdilkadir: El-Fethu’r-rabbanî’nin 57. ve 59. bölümlerinden ibaret olan bu eserin bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde, Bağdatlı Vehbi Kısmı, No: 685’te kayıtlıdır.

Sırrü’l-esrar ve mazharü’l-envar: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde, Celalettin Ökten Kısmı, No: 239’da vardır.

Ed-Delail: Evrad ve Salavatü’l-kübra adlarıyla da bilinir.

Es-Siracü’l-vehhac fî leyleti’l-Mir’rac: Gunye kitabının mirac bölümünden derlenmiştir.

Akidetü’l-Bazi’l-eşheb: Çeşitli kaside ve manzumelerini ihtiva eder.

Muhyî mahlasını kullanan Abdülkadir-i Geylanî’nin Hamriyye, Ümmiyye, Taiyye, Lamiyye, Tasavvufiyye adlı kaside ve manzumelerini içine alan iki mecmua, Süleymaniye Kütüphanesi’nde, Hacı

Vefatı:
Abdülkadir-i Geylanî hazretleri vefat edeceği sırada, oğullarına: Yanımdan ayrılın! Çünkü zahirde sizinle, batında sizden başkasıyla (yani Allahü teala ile) beraberim. Yine o esnada buyurdular: Yanımda sizden başkaları da vardır. Onlara yer açın. Onlara edebi gözetin. Burada büyük rahmet vardır. Onları sıkıştırmayın! Yine buyurdu: Aleykümüsselam ve rahmetullahi ve berekatühu, Allahü teala beni ve sizi mağfiret etsin! Allahü teala benim ve sizin tövbelerimizi kabul etsin! Bismillah gayre müvedde’in. Bir gün bir gece hep böyle buyurdular. Oğlu Şeyh Abdürrezzak anlatır: Gavsü’l-a’zam, o esnada, ellerini kaldırıp, uzattı ve: “Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatühu! Tövbe ediniz ve size geliyorum denilenlerin safına giriniz!” buyurdu.

Vefat ederken iki defa, Allahümme refik’al a’lâ deyip: “Size geliyorum, size geliyorum.” buyurdu. Tekrar buyurdu ki: “Durun!” Bunun ardından, ona vefat ve sekerat hâli geldi. Bu hâlde iken: “Bana kimse bir şey sormasın. Ben, Allahü tealanın ilminde bir hâlden başka bir hale geçmekteyim.” buyurdu.

Son anlarında, oğlu Abdülcebbar; “Babacığım, bedenin acı duyuyor mu?” diye arz edince; “Bütün uzuvlarım acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. O, Allahü teala iledir.” buyurdu.

Oğlu Şeyh Abdülaziz hastalığınız nasıldır? diye arz edince; “Benim hastalığımı, insan, cin ve meleklerden hiçbiri bilmez ve anlayamaz. Allahü tealanın ilmi, hükmü ile nakıs olmaz. Hüküm değişir, ilim ise değişmez. Allahü teala, dilediğini siler, dilediğini yazar. Ümmü’l-kitab O’ndadır, O’na yaptığından sual olunmaz. Kullara ise, yaptıkları sorulur.” buyurdu.

Daha sonra, “Kudret ile hâkim, kullarına ölüm ile galip olan Allahü teala, her ayıp ve kusurdan münezzehtir. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah!” Sonra, “Allah Allah Allah...” deyip sesini kesti, dilini damağına yapıştırıp, mükerrem ruhunu teslim eyledi.

Vefatı büyük bir üzüntüyle karşılandı. Cenaze namazını kılmak üzere, görülmemiş bir kalabalık toplandı. Cenaze namazını oğlu Abdülvehhab kıldırdı. O kadar insan toplanmıştı ki, kalabalık sebebiyle ancak gece defnedilebildi. İnsanlar, büyük kalabalıklar hâlinde ziyaretine geldiler. Bu ziyaretler günlerce devam etti.

Menkıbeleri:
Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin kerametleri ve menkıbeleri pek çoktur. Onun ayaklarının, zamanındaki bütün evliyanın omuzları üzerinde olacağı haber verilmiştir. İmam-ı Yafî, Tarih’inde, Abdülkadir-i Geylanî’nin (kuddise sirruh) kerametleri ile ilgili olarak şöyle demektedir: Kerametleri, sayılamayacak kadar çoktur. Dinde imamlık derecesine çıkanlardan, onun kerametlerinin tevatür hâline geldiğini duydum. Bu dinin âlim ve velileri söz birliği ile diyorlar ki, Abdülkadir-i Geylanî’den görüldüğü kadar, hiçbir veliden keramet görülmemiştir. İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyor ki: Abdülkadir-i Geylanî, Velayet-i Muhammediyye’nin son noktasına ulaşmıştır. Bu ümmette en çok keramet ondan görülmüştür. Birgün hutbe okurken, Hızır Aleyhisselam’ın, kapının önünden geçmekte olduğunu görmüş ve: “Ey İsrailoğlu, gel de, Hazreti Muhammed’in mübarek sözlerini dinle!” buyurmuştur.

Gavsü’l-a’zam Abdülkadir-i Geylanî ve menkıbeleri hakkında çok sayıda, kıymetli kitaplar ve risaleler yazılmış, tabakat kitaplarında uzun anlatılmış, çok kıymetli sözler söylenmiştir.

Abdülkadir-i Geylanî hazretleri, ilimde çok yüksek derecedeydi. Birgün, biri huzurunda Kur’an-ı Kerim okudu. Abdülkadir-i Geylanî hazretleri de okunan ayet-i kerimeleri tefsir etmeye başladı. Çeşitli yönlerden tefsir ediyordu. O mecliste okunan ayet-i kerimelerin, tam kırk çeşit tefsirini yaptı. Yaptığı her çeşit tefsirinin delilini gösterdi. Gösterdiği delilleri de gayet geniş bir şekilde izah etti. Orada bulunanlar, yaptığı onbir çeşit tefsiri anlayabildiler. Bundan sonrası o kadar derindi ki, anlayamadılar. Orada bulunanlar, hayretler içinde kaldılar. Sonra da: Sözü bıraktım. Şimdi Kelime-i tevhide geldik, “Lâ ilâhe illallah” dedi. Bunu söyler söylemez, orada bulunanları bir hâl kapladı, kendilerinden geçtiler. O hâl sebebiyle, sahraya dağıldılar.

Maşukluk makamında, gök kubbe altında, Gavsü’l-a’zam gibi bir kimse gelmemiştir ve gelmez. Şeyh Ebu Midyen Mağribî buyurdu: Hızır Aleyhisselam’a rastladım. Asrımızdaki doğu ve batıda bulunan meşayıhı sordum. Ferd-i efham ve Gavsü’l-a’zam’ı sordum. Cevabında: “O, Sıddîkların imamı, ariflerin hücceti, marifetin ruhudur. Evliya arasında şanı büyüktür.” buyurdu.

Bağdat’ın âlim ve fazıllarından biri, Cuma namazından sonra, talebesi ile birlikte, kabirleri ziyarete ve mevtalar için Fatiha okumaya gidiyordu. Yolda siyah bir yılan gördü ve elindeki bastonuyla vurup öldürdü. O anda uzun bir duman gelip onu örttü. Gözden kayboldu. Talebesi şaştı kaldı. Bir saat sonra kaybolan o zatı geliyor gördüler. Karşılamaya gittiler. Üzerinde gayet süslü, kıymetli bir elbise gördüler. Hâlini ve elbisesini sordular. Şöyle anlattı: Duman beni örtünce, beni kapıp tuttukları gibi bir adaya götürüp denizin dibine indirdiler. Cinlerin padişahının huzuruna götürdüler. Padişah, elinde kınından çekilmiş bir kılıçla taht üzerinde oturuyordu. Önünde ise, başı ezilmiş ölü bir genç vardı. Başından gövdesine doğru kan akıyordu. Benim için, adamlarına; “Bu kimdir?” diye sordu. “Bu gencin katilidir.” dediler. Öfkeyle bana baktı ve; “Ey şehrin üstadı, bu genci niçin sebepsiz yere öldürdün?” dedi. Reddettim ve; “Allah korusun! Onu ben öldürmedim. Bana iftira ediyorlar.” dedim. Cin padişahına, onun öldürdüğünün alameti, elindeki bastonudur. Buyurun bakın, bastonu kanlıdır dediler. Bastonumdaki kanı görüp; “Bu kan nedir?” dedi. “Bu bastonla bir yılan öldürdüm, onun kanıdır.” dedim. “Ey insan, o yılan benim bu oğlumdur.” dedi. Sonra sustu, bir an durdu ve kadıya dönüp; “Bu adam, öldürdüğünü ikrar etti. Sen de katline hükmet.” dedi. Kadı katlime karar verdi. Müftü de, hükme uygun fetva verdi. Kılıcı ile bana vurmak istedi. Kalbimden iltica edip, şeyhim, üstadım, Gavsü’s-Sakaleyn Abdülkadir-i Geylanî’den yardım istedim. O anda bir adam göründü. Nur yüzlüydü. “Bu adamı öldürme! Çünkü o, evliyanın Sultanı Gavsü’l-a’zam Seyyid Abdülkadir-i Geylanî’nin talebelerindendir. Bunun yüzünden sana sitem eder, gücenirse, o hazrete ne cevap verirsin?” dedi. Gavsü’l-a’zam’ın ismini duyar duymaz, kılıcı elinden attı ve; “Ey şehrin üstadı! Gavsü’l-a’zam’a olan hürmetimden seni affettim. Şimdi bize imam olup oğlumun cenaze namazını kıldır ve mağfiret olunması için dua eyle!” dedi. Sonra bana, süslü, değerli bir elbise giydirdi ve beni, buradan kapıp götürenlerle buraya gönderdi.

İmam Hasan-ı Askerî, seccadesini eshabından birine emanet bırakıp, Gavsü’l-a’zam’a ulaştırmasını vasiyet etti. Onu muhafaza edip, ömrünün sonunda, güvenilir birine emanet edip, aynı vasiyeti yapmasını, böylece elden ele, hicrî beşinci asrın ortalarında, Seyyid Abdülkadir-i Geylanî ismi ile meşhur Gavsü’l-a’zam zuhur edince, ona verilmesini ve kendisinden ona selam söylemesini tavsiye etti.

Gavsü’l-a’zam, Medine-i Münevvere’den Bağdat-ı Darüsselama gelirken, yolda hırsızlardan birine rastladı. Hırsız soyacak adam arıyordu. Gavsü’l-a’zam ona: “Sen kimsin?” buyurdu. Hırsız, ben çölde yaşayanlardanım dedi. Gavsü’l-a’zam ona, isminin mâsiyet (günah) mürekkebi ile yazılmış olduğunu açıkladı. Hırsızın kalbinden, bu heybet ve azamet sahibi kişinin Gavsü’l-a’zam olması muhtemeldir düşüncesi geçti. Hırsızın kalbinden geçeni hırsıza söyledi ve: “Evet, ben Abdülkadir’im.” buyurdu. Hırsız, derhal düşüp mübarek ayaklarına kapandı ve dilinden: “Ey Seyyid Abdülkadir, Allah için bana bir ihsanda bulun!” sözleri çıktı. Gavsü’l-a’zam, hâline acıdı ve kalbinin düzeltilmesi için, Allahü tealaya dua etti. Hitap geldi: “Ey Gavsü’l-a’zam, hırsızı doğru yola götür. Onu sevgililer hidayetine irşat eyle, onu kutublardan biri eyle!” Hırsız, eşsiz teveccühleri ile kutublardan oldu.

Abdülkadir-i Geylanî hazretleri, kıymetli, süslü elbise giyerdi. Bir defa yedibin dinarlık bir sarık yaptırdı. Bir muhtaç gördü ve bu sarığı ona hediye etti.

Temiz bir hanım, Abdülkadir-i Geylanî hazretlerine tâbi olup talebesi olmuştu. Talebe olmasından önce, bu kadına, ahlâksız bir adam aşıktı. Bu kadın dağda iken, bir ihtiyaç için bir mağaraya girdiğinde o adam da, ardından mağaraya girdi. Kadına yanaşıp, onun namusunu kirletmek istedi. Kadın kaçacak, saklanacak bir yer bulamadı. Gavsü’l-a’zam’ın ismini söyleyip: “Yardım et (yetiş, imdat) ey Gavsü’l-a’zam, ey insanların ve cinlerin gavsı, yardımcısı, yetiş! Yetiş ey Şeyh Muhyiddin (dinin ihya edicisi), yetiş ey Seyyid Abdülkadir!” deyip feryat etti. O anda Gavsü’l-a’zam medresede abdest alıyordu. Ayaklarında tahtadan nalınlar vardı. Onları çıkarıp mağara tarafına savurdu. Ahlâksız, arzusuna kavuşamadan, nalınlar kafasına ulaştı ve ölünceye kadar başına vurdular, vurdular. Ahlâksız öldü ve nalınlar vurmayı bıraktılar. Kadın, o mübarek nalınları alıp, Hazreti Gavs’a getirdi ve başından geçeni anlattı.

Birgün bulunduğu mezhepten başka mezhebe geçmek hakkında düşündü. O gece, bütün eshabı ile beraber Resulullah Efendimizi rüyada gördü. Bu arada İmam-ı Ahmed bin Hanbel’i gördü. Bir eliyle sakalını tutmuş, Resulullah Efendimizden rica ediyor ve; “Ey Allah’ın Resulü! Oğlun Muhyiddin Seyyid Abdülkadir’e buyur da, bu zayıf ihtiyarı himaye etsin!” diyordu. Resulullah tebessüm buyurarak; “Ey Seyyid Abdülkadir, bu şeyhin ricasını kabul et!” buyurdu. Resulullah Efendimizin emri ile, onun ricasını kabul etti ve sabah namazını Hanbelîlerin namazgâhında kıldı. Halbuki o gün Hanbelî namazgâhında imamdan başka kimse yoktu.

Abdülkadir-i Geylanî hazretleri oraya gelince, çok kimseler de ardından gelip, mescitte boş yer kalmadı. Ravi der ki: “Eğer Gavsü’l-a’zam hazretleri o gün, Hanbelî namazgâhında hazır olmasaydı, Hanbelî mezhebi unutulacaktı.” Gavsü’l-a’zam birgün, İmam-ı Ahmed bin Hanbel’in kabrini ziyaret etti. Yanında evliyadan bir cemaat da vardı. Kabrin başında okudular. İmam-ı Ahmed bin Hanbel, kabirden çıktı. Elinde gömlek vardı. Gömleği verdi ve birbirlerinin boynuna sarıldılar. Sonra İmam-ı Ahmed; “Ey Seyyid Abdülkadir, fıkıh, tasavvuf, helalin, haramın ilmi sana muhtaçtır.” buyurdu.

Abdülkadir-i Geylanî buyurdu ki: “Şevval ayının onaltısı olan Salı günü öğleden önce, Resulullah Efendimizi rüyamda gördüm. “Ey oğlum, niçin konuşmuyorsun?” buyurdu. “Babacığım ben yabancıyım. Bağdat fasihlerinin yanında nasıl konuşurum?” dedim. “Ağzını aç!” buyurdu. Ağzımı açtım. Yedi defa mübarek ağzının suyundan ağzıma saçtı ve; “İnsanlarla konuş, onları güzel hikmet ve vaazlar ile Rabbinin yoluna çağır.” buyurdu. Öğle namazını kıldım. Yanımda kalabalık insanlar gördüm. Nutkum tutuldu. Ali bin Ebu Talib’i gördüm. Mecliste benim karşımda ayakta duruyor ve bana; “Ey oğlum niçin konuşmuyorsun?” diyordu. “Babacığım! Nutkum tutuldu, konuşamıyorum.” dedim. “Ağzını aç.” buyurdu. Açtım. Ağzının suyundan ağzıma altı defa saçtı. “Niçin yediye tamamlamadınız?” dedim. “Resulullah’a karşı olan edebimden.” buyurdu ve gözden kayboldu. Bundan sonra en fasih bir dille konuşmaya başladım.”

Gavsü’l-a’zam birgün bir mahalleden geçerken bir Müslümanla bir Hıristiyanın münakaşa ettiklerini gördü. Sebebini sordu. Müslüman: “Bu Hıristiyan, bizim Peygamberimiz, sizin peygamberinizden üstündür diyor, ben ise, bizim Peygamberimizin üstün olduğunu söylüyorum.” dedi. Gavsü’l-a’zam, Hıristiyana; “İsa Aleyhisselam’ın Muhammed Aleyhisselam’dan üstün olduğunu hangi delille isbat ediyorsun?” buyurdu. Hıristiyan, bizim Peygamberimiz ölüyü diriltti dedi. Gavsü’l-a’zam; “Ben peygamber değilim. Sadece Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam’a uyan bir Müslümanım. Eğer ölüyü diriltirsem, Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam’a inanır mısın?” buyurdu. Hıristiyan, inanırım dedi. Gavsü’l-a’zam; “Bana, harap olmuş, eski bir kabir göster ve Peygamberimizin üstünlüğünü gör!” buyurdu. Eski bir kabir gösterdi. Gavsü’l-a’zam, Hıristiyana; “Sizin peygamberiniz ölüyü diriltmek istediği zaman, hangi sözleri söylerdi?” buyurdu. Hıristiyan; “Kum bi iznillah (Allah’ın izni ile kalk, diril) söylerdi.” dedi. Bunun üzerine Gavsü’l-a’zam ona; “Bu gösterdiğin kabirde yatan kişi, dünyada şarkıcı idi. İstersen onu şarkı söyler hâlde dirilteyim, nasıl istersen öyle yapayım!” buyurdu. “Peki, öyle olsun.” dedi. Gavsü’l-a’zam kabre döndü ve; “Allah’ın izni ile kalk!” buyurdu. Kabir açıldı ve ölü, şarkı söyler hâlde kalktı. Hıristiyan bu kerameti görünce, Peygamberimizin üstünlüğünü ikrar edip, Gavsü’l-a’zam’ın elinde Müslüman oldu.

Gavsü’l-a’zam zamanında, Bağdat’ta taun salgını oldu. Her gün binlerce erkek ve kadın ölüyordu. Bağdat ahâlisi, Gavsü’l-a’zam’a, bu öldürücü hastalıktan şikayet ettiler. “Medresemizin avlusundaki otlardan dövünüz ve yiyiniz, Allahü teala, hastalara bununla şifa verir ve taunu kaldırır.” buyurdu. Buyurduğu gibi yaptılar, hastalar iyileşti ve Allahü teala, onlardan taunu kaldırdı. Hastalar çok olduğu ve izdiham had safhaya eriştiği için, Gavsü’l-a’zam; “Medresemiz suyundan bir damla içene, Allahü teala şifa verir.” buyurdu. İnsanlar, o mübarek medresenin suyundan içtiler ve tam sıhhate kavuştular. Zamanında Bağdat’ta bir daha taun hastalığı görülmedi.

Ebü’l-Feth Hirevî anlatır: “Şeyh Abdülkadir-i Geylanî’ye kırk sene hizmet ettim. Bu müddet içerisinde, sabah namazlarını, yatsının abdesti ile kıldığını gördüm. Ne zaman abdesti bozulsa, o zaman abdest alır, iki rekat namaz kılardı. Yatsı namazını kılıp, hususi odasına girer, beraberinde o odaya kimse giremezdi. Sabahleyin odadan çıkardı.” Yine Hirevî anlatır: “Bir gece Şeyhin yanında yattım. Gecenin evvelinde namaz kıldığını gördüm. Namazı çok uzun sürmedi. Sonra gecenin üçte biri geçinceye kadar zikretti. El-Muhit, er-Rab, eş-Şehit, el-Hasib, el-Fa’al, el-Hallâk, el-Hâlık, el-Barî, el-Musavvir derdi. Gördüm ki, zayıflamış, küçülmüş idi. Ardından kendisini çok büyük gördüm. Yani bir küçülüyor, bir büyüyordu. Sonra ayakta namaz kıldı. Uzun sureler okudu. Gecenin üçte ikisi böyle geçti. Secdeleri, gerçekten çok uzun idi. Sonra müteveccih, müşahid ve murakıb olarak oturur, sabah vaktine yakın zamana kadar öylece dururdu. Sonra dua eder, yalvarır, yakarır, kulluğunu Rabbine arz ederdi. O esnada, kendisini, bakan gözlerin dayanamayacağı bir nur kaplardı. Yanında, “Selamün aleyküm, Selamün aleyküm” seslerini duyardım. Kendisi bu selamlara cevap verir; bu hâl sabah namazına çıkıncaya kadar devam ederdi. Hızır Aleyhisselam’la çok defalar görüşmüştür.”

Mısır’da bir tüccar vardı. Gavsü’l-a’zam hakkında kuvvetli itikat, hâlis ihlas sahibiydi. Kalbinde, vasıtasız olarak, onun şerefli yolunda süluk etme arzusu vardı. Yani Gavsü’l-a’zam’ın huzuruna gidip, bizzat onun elinde tarikatına girmek arzusundaydı. Çeşitli engeller sebebiyle kırk sene içinde bu niyet ve arzusuna kavuşamadı. Sonra yola çıkıp Bağdat’a vardı. Gavsü’l-a’zam’ın ahirete intikal ettiğini işitti. Muradına kavuşamamaktan ötürü canına kıymak istedi. Kabrini ziyarete geldi. Ziyaret edebini takındı. Gavsü’l-a’zam kabrinden çıkıp, elini tuttu tövbe ettirdi ve onu talebeliğe kabul etti. Bu zatla üçyüz kişi irşat şerefine kavuştu ve Allahü tealaya vasıl oldular. İslam âlimleri bu şekilde olan intisabın sahih ve sadık olduğunu söylemişlerdir.

Gavsü’l-a’zam, bir defa Medine-i Münevvere’ye geldi. Resulullah’ın Ravda-i Mutahharasını kırk gün ziyaret edip, ayakta durdu ve ellerini göğsünün üzerine koyup şu iki beytle münacat etti:

Günahlarım denizin dalgalarından da çok,
Yüce dağlara benzer, hatta daha da büyük.
Ve lakin affedici kerimin huzurunda,
Sinek kanadı kadar, hatta daha da küçük.

Bir başka zaman da gelip, Hücre-i şerifenin yakınında bir dörtlük daha okudu. Resulullah’ın mübarek eli göründü, musafaha etti, öpüp başına koydu.

Bir kadın, çocuğunu, Abdülkadir-i Geylanî’ye getirip; “Oğlumun kalbini size tutulmuş gördüm; bana hizmetinden onu azat edip, size getirdim.” dedi. Şeyh hazretleri bu genci yanına aldı. Ona mücahede ile emretti. Tarikatta süluke başlattı. Bu şekilde devam ederken, birgün annesi çıkageldi. Oğlunu, az yemek ve az uyumak sebebiyle, zayıf ve sararmış, arpa ekmeği yer hâlde buldu. Bu hâl ona dokundu. Çocuğunu bırakıp, Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin yanına girdi. Şeyh hazretleri oturmuş, tavuk yiyordu. “Efendim, siz burada tavuk yersiniz, benim oğlum ise, arpa ekmeği yer.” dedi. Şeyh bunu duyunca, elini, tavuk kemiklerinin üzerine koyup; “Kum bi iznillah!”, yani Allahü tealanın izni ile kalk, diril, buyurdu. Tavuk hemen dirildi. Şeyh, kadına hitaben; “Senin oğlun böyle olduğu zaman, dilediğini yesin!” buyurdu.

Yanından geçmekte olan ve sultana ait şarabı taşımakta olan üç kişi ve bir emir, yani subay vardı. Şeyh onlara hitaben: “Durun!” buyurdu. Dinlemediler. Hayvana dur, buyurdu. Hayvan durdu. Hayvanın yanında olanlara kulunç ârız olup, bağrışmaya başladılar. Yaptıklarına tövbe ettiler, ağrıları geçti. Şarap ise, sirke olmuştu. Küpleri, damacanaları açınca, içlerinde şarap değil, sirke olduğunu ibretle gördüler.

Ramazan-ı şerifte birgün, ayrı ayrı yetmiş kişi, birbirinden habersiz, Gavsü’l-a’zam’ı iftara davet etti. Her biri kendi evini şereflendirmek, bereketlendirmek istiyordu. Her birinin davetini kabul etti. Aynı anda davet edenlerin evlerinde iftarda bulundu. Onlarla birlikte yemek yedi. Bu haber, bu büyük ve havsalaya sığmaz keramet, bir anda Bağdad’a yayıldı. Huzurunda hizmet eden hizmetçilerden biri, Gavsü’l-a’zam o akşam tekkesinden çıkmadığı, iftarı burada yaptığı hâlde, o kimselerin evlerine girip, onlarla yemek yemesi ve bu yemeğin aynı anda olması nasıl olur? diye düşündüğü zaman, Gavsü’l-a’zam, o hizmetçisine dönerek; “Onlar doğru söylüyorlar, her birinin davetinde bulundum, ayrı ayrı, fakat aynı zamanda her birinin evlerinde yemek yedim.” buyurdu.

Gavsü’l-a’zam birgün, vaaz için minberde oturuyordu. Birden süratle en son basamağa indi. Ayakta, elini elinin üstüne koyarak, mütevazi bir şekilde durdu. Bir müddet sonra minbere çıktı ve eski yerine oturdu ve vaaz ile meşgul oldu. Orada bulunanlardan birisi, ne oldu diye sual edince; “Ceddim Resulullah’ı gördüm. Geldi ve minber önünde durdu. Hayâ edip, son basamağa indim. Kalkıp, gitmeye başlayınca, bana yerime oturmamı ve insanlara vaaz etmemi emretti, dedi.

Gavsü’l-a’zam daha genç iken, Şeyh Hammad’a geldi. Şeyh Hammad ayağa kalktı ve onu karşıladı: “Merhaba metin dağ, sarsılmaz tepe!” deyip, onu yanına oturttu ve biraz konuştuktan sonra: “Sen, asrındaki ariflerin seyyidi, efendisisin” buyurdu.

Abdülkadir-i Geylanî hazretleri, bir Cuma günü vaaz ediyordu. Cemaat ise, onun dilinden saçılan marifet ve sırlarla dolu kıymetli sözleri can kulağı ile dinliyorlardı. Cemaat arasında Şeyh Ali Hitî, Şeyh Beka, Şeyh Ebu Sa’id Kaylevî, Şeyh Ebü’n-Necib Abdülkahir Sühreverdî, Şeyh Ebu Mükerrem, Şeyh Ebü’l-Abbas Ahmed bin Ali, Şeyh İbrahim Nehrevanî, Şeyh Cayegir, Şeyh Kadibülban Musulî, Şeyh Macid, Şeyh Osman bin Merzuk, Hace Yusuf Hemedanî, Şeyh Arslan Müsekkî, Şeyh Mübarek bin Ali ve diğer birçok büyük zat vardı. Abdülkadir-i Geylanî hazretleri vaaz ettiği sırada, bir ara; “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir.” buyurdu. Orada bulunan evliyadan, önce Şeyh Ali Hitî, Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin ayağını tutup, kendi boynu üzerine koydu. Diğerleri de böyle yaptılar. Hatta orada bulunmayan evliya zatlar da böyle buyurduğundan haberdar olup, onu tasdik ederek boyunlarını eğmişlerdir.

Receb ed-Darî şöyle anlatmıştır: Hicretin 616. yılında, Şam’da Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin oğlu Şeyh Musa’dan dinledim. Şöyle anlatıyordu: Rahmetli babam birgün buyurdular ki: “Bir vakit Beryeye (çöle) çıkıp orada bir müddet kaldım. İçecek su bulamadığım için çok fazla hararetlenmiştim. Allahü teala üzerime bir bulut gönderdi. O buluttan yağmur yağdı. Kana kana su içtim. Sonra bir parıltı ve onun içinden bir suret görür gibi oldum. O suret tarafından bana şöyle bir hitap geldi: “Ya Abdülkadir! Ben senin Rabbin ve Hâlıkınım, senin için muharremati ve senden başkaları için haram kıldığım şeyleri sana helal kıldım.” Ben hemen: “Euzü billahi mineşşeytanirracim.” dedim. Ve, yanımdan git melun diye onu kovdum. Sonra o gördüğüm nur zulmete döndü ve o suret de bir duman oldu. Nihayet bana yine hitap ederek; “Ey Abdülkadir! Rabbinin hükmüyle senin ilmin ve yüksek derecelerine ve hakikate vukufunla benim vesvesemden ve aldatmamdan kurtuldun. Ben, şimdiye kadar tarikat ehlinden yetmiş kişiyi böylece kandırıp doğru yoldan çıkarmıştım.” dedi. Ben de ona; “Ey melun, benim kurtulmam, ancak Rabbimin fadlı, lütfu ve ihsanı iledir.” diye cevap verdim. Babama; “Bu sesin, şeytanın sesi olduğunu nasıl bildin?” diye sordukları zaman; “Şeytanın (sana haramları helal kıldım) sözünden anladım.” diye buyurdu.

Marifetler sahibi Şeyh Abdullah-ı Belhî, Havarikü’l-ahbab fî marifeti’l-aktab kitabının yirmibeşinci babında, Kutbü’l-ibad Gavsü’l-bilad Hace Behaeddin Muhammed Nakşibendî’yi anlatırken diyor ki: Hacegî Sermest’ten duydum, o da Buhara’da yaşayan ve oturan kâmil meşayıhtan duymuş. Onlar şöyle anlatırlardı: “Gavsü’l-a’zam, birgün bir cemaatle terasta durup, Buhara tarafına dönmüş, güzel bir koku almış ve: “Benim vefatımdan yüzelliyedi sene sonra, Muhammedî meşreb birisi dünyaya gelir. İsmi Behaeddin Muhammed Nakşibendî’dir. Bana mahsus nimetlere kavuşur.” buyurdu. Gerçekten öyle oldu.

Evliyanın büyüklerinden ve mürşid-i kâmillerin en meşhurlarından olan bu zat, Muhammed Behaeddin-i Buharî Nakşibend hazretleridir. O, Abdülkadir-i Geylanî hazretleri hakkında şu şiiri söylemiştir:

“Padişahı her du âlem Şah Abdülkadirest.
Server-i evlad-ı Âdem Şah Abdülkadirest.
Afitab-ı Mahitab-ı Arş, Kürs ve Kalem,
Nur-i kalb ez nur-i a’zam Şah Abdülkadirest.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası